Değişen ile Değişmeyeni Ayırt Etmek
Kısa Özet
Sohbette, insanın merkezini kaybetmesinin, değişmez ve sabit bir köküne dair farkındalığının olmamasından kaynaklandığı anlatılıyor. Her şeyi -ilişkileri, sahip olunanları, beden algısını- zihinsel olarak bir kenara koyduğumuzda geriye kalan “varlık hissi”nin, unuttuğumuz asıl kimliğimizin izi olduğu vurgulanıyor. İbadetin özünde Allah’ı hatırlamak yoluyla kendini hatırlamak olduğu; bir yaşın altındaki çocukların beden ve kayıp konusundaki tepkisizliğinin bu “masum varlık bilinci”ni gösterdiği anlatılıyor. Sohbet, ölümün -bu bilinç açısından- bir müjde olduğu, kişinin dünyada koşulları değiştirerek değil kim olduğunu idrak ederek huzura kavuşacağı fikriyle sonlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Her şeyi bir kenara koysanız bile (ilişkiler, beden, geçmiş, gelecek beklentileri) geriye bir “yokluk” değil, silinmeyen bir varlık hissi kalır — bu, unuttuğumuz asıl kimliğimizdir. - Kıyamet, değişken olan aleme aittir; sana ait değildir. Senin varlığının kıyameti kopmaz, ancak değişken olan daha büyük bir değişim yaşar. - Huzur, yaşam koşullarını yeniden düzenleyerek değil, en derin düzeyde kim olduğunuzu idrak ederek gelir.
Değişen ile Değişmeyen Arasındaki Fark
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Hayata hangi gözle baktığı noktasına devam edeceğiz. Yaşamımızda hangi şey gerçekten en önemli şeydir? İnsan için hayatında en önemli şey nedir? Bunu insan doğru ve objektif biçimde tespit etmediği müddetçe büyük bir karmaşa yaşayacaktır. Bu neye benzer? Bir insanın merkezini kaybetmiş bir şekilde birçok şeye dağılmasına benzer. Kişi birçok şey tarafından zemininin kaydığını hisseder -“şu olur çok dengem bozuldu, başka bir şey olur yine dengesi bozulur.” Bu nedir aslında? Bu kişinin aslında değişmez, kalıcı, sabit bir merkezi, kökeni olmadığını zannetmesiyle ilgilidir. Kişi aslında o ben idrakinin merkezini doğru bir şekilde tespit edemiyordur.
O yüzden bundan önceki iki üç sohbetimizde konuşmuştuk: İnsan değişen ve değişmeyen arasındaki farkı tanımak durumundadır. Bir insanın dindar olmasının, maneviyatla ilgili olmasının birinci ve temel ölçütü aslında sorduğumuz bu sorudur: Değişen nedir, değişmeyen nedir? Bu noktadaki idrakimizi eğer görebilirsek, maneviyatla, dinle, hakikatle bir ilişkimiz olup olmadığını da tespit edebiliriz. Eğer çok değişken bir zeminde yaşıyorsak, hayatta yaşadığımız şeyler bizi çok çabuk sarsıyorsa, merkezimizin farkında değiliz demektir.
Aslında bütün kadim öğretilerin, dinlerin, manevi öğretilerin insana hatırlatmak istediği şey budur. Aslında “Allah’tan başka ilah yoktur” diye tercüme ettiğimiz kelime-i şehadetin temel cümlesi, mutlak ve değişmez olana işaret etmektir. Peki mutlak ve değişmez olana ben niye işaret ediyorum? Çünkü ben de ona aidim. Ve bende de mutlak ve değişmez olandan kaynaklanan bir şey var. Ben sürekli değişen bir varlık değilim; sürekli değişen bir tarafım var ama değişmez ve kalıcı olan bir şey de var. İşte din nedir dediğimizde aslında din şudur: Bir insanda mutlak ve değişmez olan bir şeye dair imandır. Bütün her şey değişse de, sarsılsa da, malım mülküm, ilişkilerim ne olursa olsun, değişmez olan bir şey var. Ben o değişmez olana hem aidim hem de ona bir anlamda sahibim.
Modernizmin İnsanı Beden ve Zihne İndirgemesi
Modernizm aslında insanın bir bütün olduğuna dair anlayışı sarsmış. İnsanı neye indirgemiş? Beden ve zihne indirgemiş. Bir bedenin var, bedenin de değişken, çabuk değişebilen, zaman zaman hastalanabilen ve nihayetinde de hastalanıp ölüme gidecek olan bir şey. “Ben neyim” dediğimde ilk tutunduğum şey nedir? Bedendir. Peki kalıcı bir şey mi, daimi bir şey mi? Değil.
*Soru:* Modernistin bunu kasten mi yaptığı, art niyetle mi yaptığı, yoksa fark edilsin diye mi yaptığı belli mi?
*Cevap:* Bir bilgenin bir sözü var, der ki modern psikoloji insanı ruhsal aslından ve kökünden, mutlak varlık bilincinden koparmıştır. Bunu bilerek veya bilmeyerek yaptığı konusuna girmiyorum, çünkü bu bizi temelde ilgilendirmeyecek bir şey, çünkü öyle de olsa böyle de olsa bize şifa olmayacak bir şey. Ama belli bir ölçüde bilerek olmasa bile, kadim bilgeliğin kökleri unutulmaya başlandıkça ve kadim geleneksel bilgiye şüpheci yaklaşıldığı için böyle bir tuzak ortaya çıktı, sonra birileri bunun üzerinden devam ettiler.
O yüzden ben bugün modern psikolojide “ruhsal aygıtımız, ruhsal boyutumuz” denildiğinde bunun altının boş olduğunu net görebiliyorum. Biraz altını kazıdığınızda tamamen psikolojik düzeyden, duygulardan, sezgilerden, güdülerden bahsedildiğini görebilirsiniz. İnsanda sabit, kalıcı, değişmez diyeceğiniz bir şeyden bahsedilmiyor. Ama kadim öğreti bize ne diyor? Kendini hatırla diyor, unuttuğun şeyi hatırla diyor. Unuttuğun şey asli olan şeydir. Ben demek ben bilinci ama hiçbir şeyle bağlantılandırılmayacak ben bilinci.
Her Şeyi Kenara Koyduğumuzda Kalan Varlık Hissi
Neyi dışlarsak dışlayalım -ilişkilerimiz, eşimiz, çocuğumuz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz mal mülk, sosyal statümüz- bütün hepsini dışarıda tuttuğumuzda dikkat edin değişmeyen bir şey var. O değişmeyen şey varlık algısıdır. Halen bir şey var, halen bir şey duruyor. O nedir? İşte aslında unuttuğumuz varlık bilincinin en hafif gölgesidir. Bütün her şeyi bir kenara koy -ilişkilerini, sahip olduğun şeyleri, kendine duyduğun sevgiyi, kızgınlığı, her şeyi bir kenara koy. Mesela şuna geliyor muyuz: Yokum, hiçbir şey yok. Öyle bir noktaya gelebiliyor muyuz? Gelemiyoruz. Hani ben desem ki masadan ne varsa kaldır, kaldırsan masada bir şey kalmaz. Ama insan kendi varlığına baksa -annem babam bir kenara, eşim çocuklarım bir kenara, bugüne kadar tanıdığım insanlar, yapıp ettiklerim, bildiğim bilmediğim şeyler, hepsini kenara koyayım- yokluk hissine ulaşabiliyor muyum? Ulaşamıyorum. Yine bir varlık var. Neden? Çünkü senin asıl kökün bu.
Çocuğun Masum Varlık Bilinci
Mesela düşünün, hep örnek veriyoruz, bir çocuk hiçbir şeye sahip değil, fakat masum bir varlık hissi var, var olduğunun bilincinde -ne olduğu ile ilgili hiçbir bilgisi olmasa da var olduğunun bilincinde. İşte bu bizim temel merkezimizdir. İnsanın en çok kaçırdığı ama aslında en yakın olduğu şey varlık bilinci.
İbadet: Kendini Hatırlamanın Adı
Ve biz ibadet dediğimiz kavramda aslında ona döndürülürüz. Yaradan bizi sürekli hatırlatarak o noktaya çağırır: “Bak varlığını hatırla.” Mesela hacca gidiyorsun, ne istiyor? Namaz kılacaksın, ne istiyor? Hiçbir şey senden “ne öğrendim bugüne kadar” diye bir şey sorulmuyor. Bir ibadeti tek bir ayetle bile sürdürebilirsin, tek bir Fatiha’yı bilsen yeter. Allah “geçen de aynı sureyi okudun, biraz daha öğren” demez. Neyi sana hatırlatır veya neyi sorar? Sana varlığının farkında mısın diye sorar.
Peki biz Allah’ı niye hatırlıyoruz? Allah niye bu kadar “beni hatırlayın” diyor? Haşa narsist bir varlık mı, bazı ateist kardeşlerimiz böyle şeyler ileri sürüyor. Yoksa Allah kendi yüceliğini sana hatırlatırken aslında senin kendi yüceliğini mi hatırlatıyor? Ben niye Allah’ı yüceltiyorum? Çünkü yüce olana aidim. Ben toprağı, malı mülkü yüceltmiyorum, Allah’ı yüceltiyorum, çünkü o benim kaynağım. Onu yüceltmek kendimi dolayısıyla yüceltmektir. İbadet etmek, benim kime ait olduğumu ve benim o aidiyetimin bana nasıl bir varlık kazandırdığını hatırlamaktır. O yüzden ibadet insanın kendini hatırlayışının adıdır aynı zamanda.
Varlığın Yerini Alan Sahte Şeyler
Kendimi hatırlamayı nereden başlatıyorum? Mutlaka O’nu hatırlamaktan başlatıyorum, çünkü O’nu hatırlarsam kendimi hatırlayabilirim. Ama dikkat edin, onu hatırlarken neleri hatırlıyoruz? Anneniz, babanız, kardeşiniz, eşiniz, bedeniniz hasta mı sağlıklı mı, huyum iyi mi, genç miyim yaşlı mıyım, kim beni beğeniyor, bu dünyada ne ortaya koydum? Bunları niye hatırlıyorsunuz? Çünkü bunların üzerine varlığınızı bina ediyorsunuz.
Mesela çocuğa “ne yapıyorsun” dediğinde gülüyor -niye gülüyor çocuk? Varlığının sevincinden dolayı gülümsüyor. Biz varlığımızdan dolayı sevinç duyuyor muyuz? Varlık sevinci. Bu çok önemli bir şey. Ama o varlık sevincini örten şey ne, onu engelleyen nedir? Çünkü üzeri sahte şeylerle örtülmüş: Biri seni yok saymış, umursamamış, bir şeyde başarısız olmuşsun. Varlığınızın yerine ne geçti? Başka bir şey geçti; varlık sahte bir şeyle yer değiştirdi. Sahte bir şeyle yer değiştirince sen neyle baş başasın? Sahte bir şeyle. O sahte olan ne? Kendini bedenden, ilişkilerden, hayattaki etkileşimlerden ibaret sayan ben bilinci. O yüzden biz buna sahte benlik diyoruz.
Kendini doğumuyla, yaşadıklarıyla, hatalarıyla, sahip olduklarıyla, olamadıklarıyla, gördüğü kıymetle, görmediği kıymetle tartan sahte bir benlik hissine odaklanıyoruz. Ve sürekli şöyle bir hikayeniz var: “Kendinden memnun musun?” “Şu gerizekalılar gibi değilim, hayatımı boşa geçirmedim, şu ödülleri aldım.” Her birimizin kendine göre bir kendini iyi hissetmeye çalıştığı bir hikayesi var, bir de kötü hissettiğimiz bir hikayesi var: “Şu konuda beceriksizim, insanlar beni umursamıyor, annem babam da beni hiç beğenmedi.” Problem ne? Sen anne babanın gözünde biri olmak isteyen sahte bir benlik tarafından manipüle ediliyorsun. Sen öyle bir varlık değilsin ki, sen varlıksın. Kurgulanan bir yerde değilsin. Ama bir sahte benlik tarafından alınıyorsun, o sizi bugüne kadar getiriyor. Daha doğrusu, o sizi taşımıyor, siz onu taşıyorsunuz.
Bir Yaşın Altındaki Çocuklar ve Beden Algısı
İşte insanın kendine yaptığı en büyük zulüm budur arkadaşlar. Allah insana zulmetmez, insan kendine zulmeder. Mutsuzsan kendine zulmediyorsun -en net ifadedir bu. Neden? Çünkü Allah sana varlık vermiş, varlık bilinci vermiş, o senin doğal mutluluğundur, huzurundur, onu hiç kimse senden alamaz. Bütün dünya sizden nefret etsin, hiç kimse o varlık hissini, o varlık huzurunu sizden alamaz. Onu en iyi görmek istiyorsanız bir yaşın altındaki çocuklara bakın -onlarda beden algısı bile zayıftır. Mesela denemedim ama, bir çocuğun kolunu uyuşturarak ameliyatla kesseniz, sabah uyandığı zaman öyle bakar, çünkü henüz bedenle özdeşim yaşamamıştır. Veya diyelim ki kendisi doğuştan kolsuz doğmuş, çocuklar görünce utanmaz, “niye benim kolum yok” diye bir kıyaslama yapmaz. Neden? Çünkü henüz varlık bilincinde, o madde ötesi beden ötesi varlığının bilincinde. Onun için beden sadece bir enstrüman, sadece kullandığı bir alet.
Saç Dökülmesi ve Anne Örneği
Ama biz bazen burnumuzdan rahatsız oluyoruz değil mi? Ben bazen üzülüyorum, estetik ameliyat yapanlara “Allah yardımcıları olsun” diyorum, gerçekten bela gibi bir şey. Niçin insan bu kadar bedenine odaklanır, bu kadar dert eder? Ama bak sana bedenini dert ettiren bir şey var. Mesela benim saçlarım dökülse benim derdim değil ama anneme dert oluyor. Düşünün ne kadar özdeşim var ki dert ediniyoruz. “Keşke saçların dökülmesene, iyi bakmadın sen kendine” diyor. Halbuki ben kendime iyi bakmaya çalışıyorum, ama gerçek kendime iyi bakmaya çalışıyorum. Ne yapayım, dökülmüş dökülmemiş, bu kullandığın bir enstrüman son tahlilde, tabii ki iyi kullanmaya çalışırım -kullandığınız bir kalemi bile iyi kullanmaya çalışırsınız değil mi? Ama ben beden değilim ki, bu kadar bedeni dert etmek gibi bir hikayem yok ki.
Bakın kadim öğretilerde bu kadar beden gösterişi yoktu. Neden yoktu? Çünkü o kadar daha güçlü özdeşimler yaşamıyorduk. O yüzden insan iç kaybolunca dışa doğru bir dikkate mahkum olmaya başlıyor.
Ganj Nehri Küllü Metaforu
Hintlerin bir sözü var: Bir kadın veya erkeğin bedeninin sonu, Ganj nehrine serpilen bir avuç küldür, bu kadar. Sen bir avuç külü bu kadar ihtimamla korumaya -hem de ne olarak? Ben olarak. Ne kadar kötü bir şey. Bedenimi koruyorum -kullandığım bir beden var, korumalıyım, bu ayrı bir şey. Ama “kendime çok iyi bakıyorum” -bakın kavramlar ne kadar dejenere olmuş. Mesela “kendine iyi bak” demekten ilk aklınıza ne gelir? Halbuki kendine iyi bak nedir? İşte Şeyh Galib’in ifadesiyle “hoşça bak zatına, zübde-i alemsin sen” -sen kendi zatına iyi bak, güzel bak. O hakiki olan bir şeydir, gerçek sen osun. Bırak bütün ilişkileri, bütün sahip oluşları, imajinasyonları, sosyal itibarları -bunlar boştur, saçmadır anlamına gelmiyor, bunlar dünya hayatının geçici metadır, bu kadar.
Modern insanın en büyük tuzağı nedir biliyor musunuz? Uçlara gitmek. “Bu gibi şeylerden bahsedince o zaman dünyayı mı terk edelim, dağlara mı çekilelim” diyor. Eski zamanlarda böyle diyen insanlar var mı? Çok maneviyatına sahip insanlar ömrünün sonuna kadar çalışmaya gayret ediyorlar, tarlasında çalışır, yemeğini yapar. Neden? Çünkü öz o kadar sağlam ve sabit ki uçlara gitme tuzağına düşmüyor.
Kıyametin Koptuğunu Görsen de Fidanı Dik
O yüzden peygamberin “kıyametin koptuğunu görsen de elindeki fidanı dik” demesinin esprisi de budur. Bu çok yüksek bir bilinçtir. Kıyametin kopuşunu görüyorsun ama elinde de bir fidan var, o fidanın yeri neresi doğal hayatta? Toprak. Onu toprağa ek. Bu bilinci ancak kim sahip olabilir? Kıyamet koptuğunda hiçbir problem yaşamayacağını bilen. Kıyametin kopması senin kıyametin değil ki, o alemin kıyameti kopar, senin kıyametin kopmaz, sen varsın. Değişkenin kıyameti kopar, değişen daha büyük bir değişim yaşar, o onun kıyametidir.
Kıyamet Değişkene Aittir, Sana Değil
Yine bir alimin çok önemli bir ifadesi vardır, der ki: Hakiki imanı kalbinde taşıyan insan kıyametin kopuşunu gördüğünde ona şahit olur -hayret içinde, korkuyla değil, büyük bir kayıp duygusuyla değil, “eyvah mahvoluyoruz” değil, hayret içinde -Allah bu alemi nasıl dürüyor, bir şeyi nasıl sonlandırıyor, bunu müşahede etmek için. Neden senin kıyametin kopmuyor ki? Sen varlıksın, varlığa bir şey olmuyor ki. Sen ona aidiyetinle bakarsan, bugün insanları korkutuyorlar -“kıyamet kopacakmış, illüminatiler var” falan. Zihnimle oynasın, ne olacak? Varlığı mı bozabiliyorlar? Yok. O varlığa bir şey olmuyor. Bu tedbir almayayım anlamında demiyorum. Kim benim varlığıma halel getirebilir? O varlığı kim vermiş? Allah vermiş. O varlığa zarar gelebilir mi? Hayır gelemez. Bedenime, zihnime, düşüncelerime zarar gelebilir, Allah müsaade ederse, ama varlığıma zarar gelmez. O yüzden korku sahte bir şeydir. Zahiri korku, zahiri düzeyde düzeni korumak için bize verilmiş bir duygu. Ama mutlak bir korku -“yok edecekler bizi” -sen kimsin ki seni yok etsinler? Sen yok edilebilir bir varlık mısın?
Kendini Bilmenin Diğer Bilgilerle Kıyaslanamazlığı
O yüzden diyorum ki kim olduğumuzu hatırlamak zorundayız. Bunu keşfetmedikçe dünyada bütün bilgilere sahip olsanız, emin olun gerçek anlamda bilgiye sahip değilsiniz demektir. İster dini bilgi anlamında alın, ister seküler anlamda alın -dünyada var olan bütün bilgilere sahip olun, kendini bilenden daha bilgili değilsiniz. Peki diğer bilgiler nedir? Mesela Amerika’da kaç tavuk var, demirin atom oranı nedir -bunlar birer bilgidir, saygı duyulur. Ama kategorik olarak her şeyin değerini tanımlıyoruz: Kendini bilmenin bilgisi bunların hiçbiriyle mukayese edilmez.
O yüzden Yunus Emre “sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır” diyor. Farz et ki dünyanın bütün tefsir kitaplarına ulaşmışsın, öyle bir zekan var ki hepsi ezberinde ama kendini bilmiyorsun -kendini bilen senden daha bilgilidir. Ve bu bilgi okumakla elde edilen bir şey değildir. Bir çocuk ne Arapça ne Latince bilir ama kendini bilir. Sonra unutmaya başlar. Sonra bize düşen şey tekrar kendimizi hatırlamak.
Ruhumdan Üfledim ve Meleklerin Secdesi
Kendini bilmenin bir yazı dili yoktur. Kendini bilmek, Allah’ın “ruhumdan üfledim” dediği şeyi bilmektir. Niye Allah onu topraktan bir safhadan geçirdiğini anlata anlata en son ne diyor? “Ona ruhumdan üfledim” diyor. O zaman meleklere secde edin emri geliyor. Melekler senin bedenine, güzelliğine, bilgililiğine secde etmiyorlar; melekler Allah’ın üflediği ruha secde ediyorlar. Peki sen bunu hatırlayabiliyor musun? Onu hatırlamaya bak. Onu hatırlamak için de o olmayan tarafların seni aldatmamasına dikkat et.
Ölüm Korkusu ve “Aşık Ölmez” Bilinci
Biri sana “öleceksin” dediğinde, “tamam ölen hayvanmış” -aşık ölmez bilincini hatırlamaya çalışıyor. Yoksa ölümden korkarak bir yere varamam. Ölümden korkarak nereye varırım? En son 80, 90, 100, hadi 120 -daha yok başka. O zaman ben o korkuyu niye kendime baş tacı edeyim? Ölmeyen şeyi bulmaya çalışayım. Bırak diyor, ölen hayvandır -buradaki hayvan biyolojik canlılıktır, yürüyen, koşan, üreyen, yiyen, içen canlı anlamında. Senin de biyolojik bedensel boyutun böyle değil mi? Evet. O yüzden insan evrimle mi gelişmiş, yok onunla mı diye tartışmaya girmiyorum ben. Ben Allah’ın üflediği ruhum, biyolojinin, evrimin bununla bir ilgisi var mı? Yok.
İki Hücrenin Birleşiminden mi İbaretsin?
Sen birinin bir kadınla bir erkeğin evliliğinden dünyaya gelmiş bir varlık olabilir misin? Öyle bir varlık olduğunu mu düşüneceksin? O senin kullandığın biyolojik materyalin kökeni. Aynı zamanda 3-4 kiloyken süt emiyorsun, soğan patates yiyorsun. Sen soğan patatesten, etten, sütten oluşan bir varlık mısın? Yoksa Allah’ın üflediği ruh musun? Allah’ın üflediği ruh herhangi bir zarara uğrayabilir mi? Hayır, bu mümkün değil.
Bir Batılının Bilgeye Sorusu: Kılıç Darbesi
Bir Hintli bilgenin ifadesiyle -ona bir batılı çok anlayamadığı için sormuş- “size şimdi bir kılıç darbesiyle boynunuzu gövdenizden ayırsam veya bir tabanca ile beynimize kurşun sıksam ne olur?” “Bir şey olmaz” diyor, “bedeni bırakır giderim.” Neden? Çünkü beden olmadığını idrak eden bir varlık var orada.
Kefen Meselesi ve Meczubun Sözü
Hatta bakın ne güzel, beden, canlılığı gidince yakıyorlar. Ama biz hala neyin peşindeyiz? “Kefenledik mi, kefenleyemedik mi.” Çok duygusal bağlıyoruz böyle. Sen kendini neyin içeriğinden ibaret zannediyorsun, beden misin? Hatta bir meczubun güzel bir ifadesi var, der ki: Hani belediyenin kaldıracağı bir şeyin kalmışsa dünyada, sen cahilliğine devam ediyorsun demektir. Bırak birileri bedeni kaldırırsa kaldırsın, senin onunla bir şeyin yok ki. Giydiğin bir ceketi bıraktığında sürecini takip mi ediyorsun? Sen nesin? Allah neye secde edin dedi? Bedene mi secde edin dedi? Ruhundan üfledikten sonra o emri veriyor.
Bakara 155-157: Eksiltme Ayetleri
O yüzden ayet der ki, Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur. Peki bütün bunların bize hatırlattığı şey ne? Değişen ile değişmeyen arasındaki farkı görmemiz. Peki değişen ile değişmeyen arasındaki farkı gördüğümde değişen şeyi küçümsüyor muyum? Hayır, asla küçümsemiyorum ama kendimi değişen şeye ait asla hissetmiyorum. Değişen şeye ait olduğunu hisseden insan kendine en büyük kötülüğü, en büyük haksızlığı yapandır. O yüzden Allah, geçen hafta hatırlattığım ayette -Bakara Suresi 155’ten 157’ye kadar ki ayetler- değişen tarafımızı, kullandığımız değişen şeyleri eskiteceğine, azaltacağına dair bize haber veriyor. Mesela benim annemin çocukları vefat etmiş, çocuklar olarak eksiltmiş. On çocuğu varmış, altıya düşmüş. Peki bu ne? Bu ondan bir eksiltme mi, yoksa Allah’ın ona bu dünya şartlarında değişken olarak verdiği şeylerin değişmesi mi?
Çocuğun “Benim” Dediği Oyuncak Örneği
Mesela “benim evladım” -benim evladım imajinatif, izafi bir kavramdır. Aslında derinde kimse kimsenin evladı değildir. Ama zahiren “bunlar benim evlatlarım” diyorsun. Onları bir anne baba olarak Allah senin korumana emanet etmiş, ama senin değil. Allah diyor ki bunları eksiltiyorum. Sonra sen bunu imtihan diye anlıyorsun. Allah seni bununla imtihan etmiyor, senin o sahiplenme benliğin sahip olduğunu zannettiği şey ile sınanmış oluyor. Aslında burada Allah’la ilgili bir mevzu değil, bu senin kendi bilincinde. Hani bazen bir çocuğa bir oyuncak verirsin, “benim” der. Ama aslında onun değildir. Misafirliğe götürürsün, çocuğun orada bir oyuncak görür, “bu benim” der. Sen “neyse, Allah selamet versin” dersin. Şimdi benim dediği için ayrılması zor oluyor -benim demese “hadi gidelim oğlum” der çıkar gidersin. Sonra anne baba der ki “ya her misafirliğimiz bir probleme dönüşüyor.” Probleme dönüşen misafirlik değil, o çocuğun sahip olma arzusu.
Ölüm Bir Müjdedir
“Allah benim canımı ne zaman alacağım?” Ne bileyim kardeşim, bana ne ki, ben niye bunun derdini duyayım? Nereden gelmişse oraya gidecek can. Nereden geldi, her şey aslına döner -topraktan gelen toprağa dönüyor çünkü bedeninin aslı toprak, ama canının özünün, ruhunun aslı Allah, o zaman ona döneceksin. O yüzden ölüm bunu idrak eden insan için bir müjdedir, bir lütuftur, bir ikramdır. Allah’a şükür ki öleceğiz -şu an kullandığımız bu enstrümanlardan bir gün tam kurtulacağız. Ne kadar güzel bir şey, ne kadar müjdeli bir şey. Bir zaman bedenle, olgularla ilişkin, bir zaman sonra bu ilişki bitecek. Elbisemizi bırakıp çıkacağız.
Peki, bu dünyada yaşarken ne yapacağım? Bu dünyada son nefesime kadar gerekli olan insani, fıtri, iyi ve güzel şeyleri yapacağım. Ama bu dünyaya kazık çakmak için değil, öyle bir niyetle değil. Hiçbirimizin amacı dünyaya bir iz bırakmak olmamalı.
Var Olmaya Çalışmak mı, Varlığı Keşfetmek mi
Dünyada var olmaya çalışmıyoruz, zaten varız yani. Nasıl ben var olmaya çalışayım ki? Burada bile dilimiz bozulmuş -“insan var olmaya çalışıyor, kendini gerçekleştirme.” Sen varsın, var olmaya niye çalışıyorsun? Var olmaya çalışan sahte bir benlik var: “Şef olursa var olacak, müdür olursa var olacak.” Herkesin, her sahte benliğin bir var olma hikayesi var. Peki sen o var olma hikayesini mi gerçekleştirmek istiyorsun, yoksa varlığını mı keşfetmek istiyorsun? “Ey insanlar, var olmak için dünyaya sizi gönderdim” gibi bir ayet mi var? Egon sana bunu söylüyor. Allah seni var olmaya mı gönderdi bu dünyaya? Hayır, varlığınla gönderdi ve varlığınla bu dünyada yaşamanı önerdi. Var kıldığı bir şeyi, varlık bahşettiği bir şeyi bu dünyaya gönderdi. O zaman sen varlığının kıymetini bil. Varlığının kıymetini bildiğinde hiçbir şey seni merkezinden koparmayacaktır.
Hani biz bugün bir sürü olaylar oluyor, sarsılıyoruz ya. Niye sarsılıyoruz? Çünkü merkezimizde değiliz. Peki bu sarsılmalar bize neyi hatırlatmalı? Merkezimizi hatırlatmalı. “Ben kimim, ben niye bu kadar sarsıldım, ben bir depremin enkazı altında kalacak bir varlık mıyım?” Merkezini bulduğun zaman hayatta hiçbir şey seni sarsmayacaktır. Ve her şeye de duyarlı bir şekilde davranacaksın. Sarsmaması demek umursamaz, kayıtsız olmak demek değildir -o egonun bir savunma mekanizmasıdır, kendini kapatıp umursamaz olmak veya travmatik olarak donup kalmak. Kastettiğim bu değil. Kastettiğim, sen öyle bir varlıksın ki varlığına zarar gelmiyor. O zaman varlığına zarar gelmesinden korkanı bul, o hangi sahtekarsa ondan kurtul. O seni ölümle korkutur, yaşlılıkla korkutur, ilişkilerinin bozulmasıyla korkutur. Allah sana demiyor mu ki hata yaptığında tövbe et ve Allah’a sığın? Sen varlığına zarar gelmeyen bir varlıksın.
Aslında bizim her birimizin doğru tanımı varlıktır. Sen kimsin? Varlığın. Ama ete kemiğe büründüm, ben İsmail diye göründüm, sana Ahmet, öbürüne Ayşe diye göründüm. Hepimizin ortak adı var: Varlık. Ve o varlığa hiçbir şey isabet etmez, ona musibet de gelmiyor. O yüzden ayet diyor: Bir musibet isabet ettiğinde “biz Allah’a aidiz, ona dönüyoruz” derler. “Ah bu musibet niye başıma geldi, ben ne yapacağım” demez. Bir musibet varsa yapacağımız bir şey varsa yaparız, onunla da ilgileniriz ama korkarak değil.
Kapanış: Koşulları Değil, Kim Olduğunu İdrak Ederek Huzur
Dünyanın gözünde başarılı ya da başarısız olmanız önemlidir -tabii siz de dünyanın gözünün göz bebeğindeyseniz sizin de önemli olur. Sağlıklı veya sağlıksız olmanız, eğitim görmeniz, zengin ya da yoksul olmanız yaşamınızda kesinlikle bir fark yaratır, dünyadaki olguda bir fark oluşturur. Evet tüm bunlar nispeten önemlidir. Fakat mutlak şekilde önemli değildir. Bunların hepsinden daha önemli bir şey vardır: Bu o kısa ömürlü, kişileştirilmiş benlik duygusunun ötesindeki kimliğinizin özünü bulmaktır. Siz yaşamınızın koşullarını yeniden düzenleyerek değil, en derin düzeyde kim olduğunuzu idrak ederek huzura kavuşursunuz. Tekrar ediyorum: Siz yaşamınızın koşullarını yeniden düzenleyerek değil, en derin düzeyde kim olduğunuzu idrak ederek huzura kavuşursunuz.
Evet teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Yunus Suresi: 62) — “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” - (Hicr Suresi: 29) — “Ona ruhumdan üflediğimde, ona secdeye kapanın” - (Bakara Suresi: 155-157) — Mal, can ve üründen eksiltilerek imtihan edilme, “biz Allah’a aidiz, O’na döneceğiz” cevabı