Parçalı Benlik ve Yedi Cüceler

Kısa Özet

Sohbette, insanın içinde bazen bir sorunun cevabını bilen ama o cevabı kabul etmeyen birçok farklı “benlik” bulunduğu; bunun bir çelişki değil, benler arası bir mücadele olduğu anlatılıyor. Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalındaki yedi cüce, insanın beş duyusu artı düşünce ve duygu merkezlerini simgeliyor — bunlar prensesi (psikolojik benliği) besleyebilir ama asla uyandıramaz. “Emek harcadım” diyerek sevgiyi bile bir alacak hesabına dönüştürme eğilimimiz, ve bunun aksine “alacağım yok” diyebilmenin özgürleştirici gücü vurgulanıyor. Sohbet, geçmişte hata yapanın “şimdiki sen” olmadığı, gerçek kendiliğin doğmadan önce de var olan, hiçbir hikâyesi olmayan bir varlık olduğu fikriyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Bende bir çelişki yok; benler arasında bir çelişki var — biri bilir, biri yapamaz, biri yapmak istemez, hepsi ayrı birer “ben” olarak kendini dayatır. - Yedi cüceler (beş duyu + düşünce + duygu) kötü değildir, hizmetkârımızdır, ama onlar prensesi (bizi) hiçbir zaman uyandıramaz. - “Çok emek harcadım” cümlesi bile bir alacak hikâyesine dönüşebilir; gerçek özgürlük “hiç kimseden alacağım yok” diyebilmektir.

Parçalı Benlik: Cevabı Bilen ama Kabul Etmeyen Taraflar

İçimizde bazen var olan bir soruyu cevaplayan bir taraf vardır ama o cevabı kabul etmeyen birçok farklı benlik vardır. Dolayısıyla aslında sanki şöyle bir durumda oluruz: “Ben neden sorun yaşadığımı biliyorum, cevabı da biliyorum ama bir türlü bir şeyler değişmiyor veya aynı döngü devam ediyor” diyebiliyoruz. İşte bu, insanoğlunun psikolojik düzeydeki parçasal bir benlik zeminine sahip olduğunu gösteriyor. Biz yekpare bir bene sahip değiliz. İçimizde bir şeyi ne yapmam gerektiğini bilen bir ben de olabilir, ama onu yapamayan bir ben de olabilir. Bunun çok zor olduğunu düşünen bir ben olabilir veya ne yapacağını bilen ama bir taraftan da yapmak istemeyen bir ben. Ama biz zannederiz ki bende bir çelişki var. Aslında bende bir çelişki yok, benler arasında bir çelişki var.

Bir taraftan mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını düşünebilirim, bir taraftan da mutlu olmak için şunu istiyorum bunu istiyorum diyen bir benlikle de yaşıyor olabilirim. Hangisi o an bende daha aktifse, hangisinin enerjisi o an bende daha güçlüyse. Peki hangisinin enerjisinin daha güçlü olmasını sağlayan nedir? Bir arzu, bir düşünce, bir tanımlama -diyelim ki “hayat çok berbat” diye bir düşünceniz olabilir, bu dünyayla ilgili bir tanımlamanızdır. Veya “ben berbat biriyim, yetersiz biriyim” veya “ben dahiyim ama kimse beni anlamıyor” diyebilen birçok farklı düşünce, duygu, arzu, beklenti, dürtü vardır.

Bakın aslında bunlar sadece düşünce, duygu, dürtü, arzu. Peki biz bunlara niye benlik diyoruz? Çünkü siz onlara “ben” diyorsunuz. Kimse şunu demiyor ki “şu anda içimde hayatın berbat olduğuna dair bir düşünce ortaya çıktı, ne kadar ilginç bir düşünce” -“hayat ne berbat ya” diyor, öyle başlıyor. Bu aslında özdeşleşme dediğimiz şey. Her düşünce, her duygu, her arzu kendimiz tarafından “ben” olarak algılanıyor ve ona “ben” dediğimiz anda o bizde hüküm sürmeye başlıyor.

Çocuğun Oyun Bilinci ve İkili Yapımız

Bir çocuğun oyun bilincinde -mesela çocuk oyun bilincindeyken siz ona dersiniz ki “sen hizmetçi ol, sen prenses ol” -o oyun bilincindeyken bunu gayet iyi yapar, bunu ciddi olarak yapar ama hiçbir zaman onun gerçek olduğuna inanmaz, değil mi? Oyun bitince oyun bitmiştir ama dikkat edin oyun oynuyor diye oyuna ciddiyetsiz bakmıyor. Bu aslında insanoğlunun ikili bakabilme becerisinin çocuktaki yansımasıdır. Bir insanın ilahi temelli, sonsuz, hiçbir şeyle azalmayan ve çoğalmayan, huzurlu, mutlu, tatmin olmuş bir tarafı var ki bu onun asıl kendisidir. Bir de bu dünyadaki hayat sürecini yaşamak için verilmiş, geçici sınırlı olayları o dualite içinde algılayan bir tarafımız var. Ama biz bu ikili yönümüzü unutmuşuz ve o ikincisine “ben” diye saplanıyoruz. Ben anne oluyorum, ben baba oluyorum, ben şanssız oluyorum, ben 5 yaşında, 35 yaşında oluyorum -hayat çok hızlı ilerliyor ve ben geç kalıyorum gibi birçok hikayeye inanır hale geliyoruz.

Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler: Psikolojik Melekeler

Aslında insanoğlu evrensel bir illüzyon yaşar. Bazı dini metinlerde veya kadim öğretilerde “insan uykudadır” denir. Veya Pamuk Prenses hikayesindeki gibi -Pamuk Prenses bir cadının verdiği bir meyveyi yer ve uyur, ne zamana kadar? Prens onu uyandırıncaya kadar. Peki elinde ne var Prenses’in? Yedi cüceleri var. İşte o yedi cüceler, ona verilmiş olan psikolojik düzeydeki melekeler: Beş duyu, duygu merkezi ve düşünce merkezi. Peki bunlar niye yedi cüce? Bunlar prensesi uyandıramıyorlar, ne yapsalar uyandıramıyorlar. Sadece onun o uyku modunda -tırnak içinde- yaşamasına destek oluyorlar ama onu uyandıramıyorlar, çünkü onların uyandırma gibi bir şansı yok. Niye cüceler? Çünkü onların o spiritüel boyutu idrak edebilme kabiliyetleri yok. O anlamda hikayede cüce olarak tanımlanmışlar.

Bakın Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler bir çocuk hikayesi değildir. Eskide gerçek orijinal mitolojiler, masallar bir bilgiyi, bir hakikati aktarmak için kullanılırdı, çocuklara da anlatılabilirdi, çocuklar çocukça algılardı, büyükler de eğer algılayabiliyorsa büyük olarak algılardı. Dolayısıyla bizler yedi cücelerle birlikte kendimizi o yedi cücelerin deneyimleri üzerinden tanımlıyoruz. Biri diyor ki “kendimi ispat etmem lazım” -bu kimin tarafından söyleniyor? O cücelerden birisi. Tabii onların da torunları var -7, 77, 777’ye kadar veya sonsuza kadar gidebilir bunlar. İşte duygu denen cücenin binlerce duygu durumu oluyor. Ve siz onları kendiniz zannetmenin illüzyonuna, hipnozuna giriyorsunuz. Hipnoz da uyku demek zaten arkadaşlar, Yunanca’da uyku demek. Dolayısıyla insanoğlu uykudadır ve uyanmalıdır sözünün altındaki bilgelik budur. Önce o uykunun farkına varmak gerekiyor.

Herkes Aynı Olunca Normal Gibi Görünen İllüzyon

Bu da görüldüğü kadar kolay olmayan bir şey ama “çok zor bu” diyerek süreci yarıda bırakan birçok benlik vardır: “Hocam kolay değil dedi, öyleyse hayat böyle idare ediyor.” Bir de şey illüzyonu var: Herkes aynı olunca sizde tırnak içinde anormal giden bir şey yok gibi geliyor -“herkes üç aşağı beş yukarı böyle.” Benim öyle çok arkadaşlarım vardır, ben biraz gülümseyerek diyorum ki bu benliğin illüzyonundan çıkacak başka bir benliğin illüzyonuna girecek. “Bir işim olsa başka bir şey istemiyorum” diyor, bir işe giriyor, bu sefer “niye arabam yok” diyor, arabası olacak, “niye böyle bir şehirde trafiğin içindeyim” diyecek. Bitmeyecek. Çünkü içeride sürekli bir şey isteyen ve o arzu üzerinden kendini tamamlayacağını zanneden bir benlik var.

Neyin Seni Tamamlayacağını Zanneden Benlik

Bir şeyi arzu etmekte bir mahsur yok, makul, meşru, ölçülü bir şey istemekte hiçbir mahsur yok. Ama onları isteyen o benlik bununla bir şeyleri tamamlayacağını zannediyor. “Olsa mutlu olurum” diyor. Mesela bir erkeğe -bir kız seni çok sevse, böyle sana tutkulu bir şekilde bağlansa, yüzü gülüyor mesela. Niye acaba? Bir bak, kim gülüyor, kim bunu bir varoluşsal tamamlanma gibi zannediyor? Bunu size sormuyorum, o benliğe soruyorum: O benlik neyin kendisini tamamlayacağını zannediyor?

Kalpleri İslam’a Isındırılanlar ve Dünya Hayatı

Çünkü bu bir illüzyondur. Mesela Kur’an’da der ki, zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyeni kendi haline bırak. Neden? Çünkü o bir illüzyonda, o senin daha yüksek düzeydeki mesajını anlayamaz. Birisi peygambere gelir ondan mal mülk ister, “bana şunu ver iman edeyim” der -bazen bunlara “kalpleri İslam’a ısındırılanlar” deriz. Bunu bazıları rüşvet olarak tanımlıyor. Aslında bu rüşvet değil. O kişi bazı cüce benliklerin tuzağında -umulur ki o cüce benliğin talebini yerine getirelim, sonra bir bakalım gerçekten orada bir tatmin oluşuyor mu?

Kumarbaz Benzetmesi: Sürekli Yeni Vaatler

Ama insanoğlu o kadar kendini kandırmış ki. Hayat da bir kısmını verdi, bir kısmı olmadı. Peki olanlar sende hayal ettiğin bir doygunluğu getirdi mi? Getirmedi. Peki buradan bir şey çıkartman gerekmiyor mu? Hani bir bahis oyuncusu veya kumarbaz sana der ki “bak şu parayı koy, kazanacaksın” -sen koyarsın, “ufak bir problem oldu ama bundan sonra kesin kazanacaksın” -ve siz böyle birine ömür boyu inanıp paranızı koyar mısınız? İşte bizim yaptığımız böyle bir şey -ömür boyu o sahte benliklerin “bak şunu yap, tamam orada yanılmıştım ama bak bu olsun rahatlayacaksın” demesine inanmak. “Evlendin değil mi, evlenince mutlu olacaksın dedim değil mi.” Bazı arkadaşlarım vardır, çocuğu olur, gelir “abi der ki insanın çocuğu olması çok güzel” böyle anlatır. Ben de dinlerim, ne alınırım ne gücenirim, o an o benliğin illüzyonu içindedir, tartmak durumunda bile değil.

Hintli Bilgenin Pirinç Tencerisi Sözü

Bir Hintli bilgenin bir sözü var, der ki: Bir tencerede pirinç tanelerinin pişip pişmediğini anlamanız için bütün tencereyi yemeniz gerekmez, birkaç tane yerseniz yeterlidir. “Beni ne tatmin eder?” Bu soru önemli bir sorudur. Bu soruya gerçek cevabı bulabilirseniz o benliklerin sizi aldatması ortadan kalkar. O yüzden Tolstoy’un “İnsan Ne İle Yaşar” diye bir kitabı var, emin değilim, çok güzel bir hikayesi vardır.

Sınırlı Olan Hiçbir Şey İnsanı Tatmin Etmez

Sınırlı olan hiçbir şey insanı tatmin etmez arkadaşlar. Bunun için dini bir inancınız olması gerekmiyor, ateist de olabilirsiniz ama bunu anlamak için çok fazla kafa yormanız gerekiyor. Çünkü hiç kimse sınırlı olan bir şeyle tatmin olmuyor. Zaten bahsettiğimiz illüzyon bu: İnsan farkına varmadan geçici olana kalıcıymışçasına bir değer yüklüyor. Bazı uyanık benlikler de “bak her şey geçici, o zaman her şeyi dene” diyor -onlar da şunu anlamıyor: Bunu deneyen benlik de geçici.

Mesela bir çocuğunuz olsa, size denilse ki 25 yaşında ölecek -rahatsız olursunuz, çünkü ister ki sınırsız olsun, hem sınırsız olsun hem tam olsun hem eksiksiz olsun.

Peygamberin Duası: Nimetin Tamamı ve Devamı

Peygamberin bir duası var, der ki: “Ya Rabbi bana nimetin tamamını ve devamını nasip eyle.” Ben bunu şöyle anlıyorum: Dünyada hiçbir nimetin tamamı ve devamı olmaz. Nimet olarak algıladığın şey sınırlı geçici bir şey olabilir mi? Onun tamamı ve devamı olabilir mi? Peygamber haşa böyle bilinçsiz bir dua yapmış olabilir mi? Herhalde değildir. Nimet, nimetin kaynağıyla tam ve devamlı olur. Nimetin kaynağına dönmedikçe asla nimetin tamamını ve devamını bulamazsın. Nimetin kaynağı sonsuzluktur, mutlak varlıktır. Onu bilmek, idrak etmek sende bir mutmainlik oluşturabilir. Mesela biri seni sevse, “seni 20 yıl seveceğim ama 20 yıl sonra bitiyor” dese içimiz rahatsız olur değil mi? İçeride bir şey onun devam etmemesinden rahatsız olur.

Dolayısıyla insan aslında en derinde fıtratının sesini duymaya uygun bir nitelikte yaratılmıştır. Bir bilgenin ifadesiyle insan vicdanının sesini dinlese “ebed, ebed” sesini işitecektir. Sonsuzluğu, ebediyeti, devamlılığı arıyorsun. Peki sonsuzluğu bu sonlu olan düzeyde mi bulacağım? İnsanın biyolojik boyutu evrimsel olarak gelişmiş olabilir, bunda hiçbir mahsur yok, birçok İslam filozofu da böyle düşünür. Bizim burada dikkatlerimizden kaçan şey şu: Mesela benim içimde niye bir sonsuzluk arzusu var, bu nereden gelmiş? Neden bende bir mutsuzluk hissi oluyor, neden bir eksiklik hissi oluyor, bu nereden ortaya çıkıyor? Ben gerçekten öyle biri miyim, yoksa bu, beni hipnotize etmiş olan bazı benliklerin “sen eksiksin ve tamamlanmak için şuna ihtiyacın var” demesi mi?

Kendini Kötü Hissetme Duygusuna “X” Adı Koymak

İçeride sürekli böyle olmadığı için mutsuz olan, kendini kötü hisseden -bu kavram çok önemli. Kendinizi kötü hissediyorsanız o kendiliğe bakın ama kendiniz gibi bakmayın ona. O bir kendiliktir. İçeride bir şey diyor ki “ben kendimi kötü hissediyorum.” Tamam, onu deyim yerindeyse ona X adını koyun ve masaya bırakın. Kendini kötü hisseden bir şey var içinde -kavga etmeden, onun sıkıştırmasına kapılmadan, onun önerilerine girmeden. Dikkat edin, sizi manipüle ediyorlar. Ama nereden manipüle ediyor? Eksiklik hissettiğiniz yerden manipüle ediyor.

İçeriden Yürüyen Benlikler

Nerede eksiklik hissi varsa o benlikler oradan yürüyorlar. Hani biz diyoruz “işte bana biri yürüyor” -karşı cinsten böyle bir hikaye, ben bunu bir iki sene önce öğrendim, “yürüyor” ne demek olduğunu. Ben de diyorum ki arkadaşlar dışarıdan yürüyenlerin o kadar önemi yok, içeriden size yürüyenler var. Bizi öyle tatlı bir şekilde “evet böyle olsa kesin mutlu olursun, ben biliyorum” diye kandırırlar. Bakın yedi cüceler kötü değildir, tekrar hatırlatıyorum. İnsanın bir şeyi istemesi, arzu etmesi yanlış değil. Fakat bunları yanlış temellendirerek arzu etmek, yanlış temellendirerek istemek yanlış. Evlenmek isteyebilirim, çocuğum olsun isteyebilirim, bunlar bu yeryüzündeki hayatın doğasında olan şeylerdir. Ama “insan evlenmeli, insanın çocuğu olmalı” veya “evlenirsem mutlu olurum” diyorsanız bu yanlış bir zemin üzerinden bir arzuya dönüşür. İsteğin, arzunun kendisi yanlış değildir, fakat hedeflediğin şey yanlıştır.

Modernizmin Tuzağı: Kendini Gerçekleştir Reklamcılığı

Dolayısıyla psikolojik düzeydeki o yedi cüceler makul ve meşru oldukları ölçüde sizin hizmetkarlarınızdır. Zaten dikkat edin Pamuk Prenses hikayesinde yedi cüceler prensesin hizmetkarıydılar. Ama onlarla uyanamazsınız. Hiçbir felsefe, sahip olunan hiçbir şey, ortaya konan hiçbir eser bir insanı hakiki anlamda tatmine götürmemiştir. Geçen bir arkadaş, çok düşünen insanlar görüyorum ama hepsi psikolojik olarak sıkıntılı diyor. Neden? Çünkü salt psikolojik düzeydeki düşünme merkezi üzerinden ne kendinizi ne hakikati bulamazsınız. Kendimiz düşüncelerle, duygularla bulunacak bir şey değildir. Kendimiz ilahi bir şeydir. Onu bu benliklerden ayrışırsanız görebilirsiniz -Arapçada “keşif” bir şeyin örtüsünü kaldırmak için kullanılır. Biz olan bir şeyi bulacağız, kendimizi inşa etmeyeceğiz.

Modernizmin insana verdiği en sahte tuzaklardan biri budur: “Kendini gerçekleştir.” Bunun en aşağıya düşmüş hali nedir? Bir blucin giyerek, bir ruj kullanarak kendini bulmak noktasına kadar iyice düşürdüler reklamlarla. Ne kadar aslında insanlık adına üzücü şeyler. Ama bunlara kolaylıkla manipüle edilebilir hale de gelmişiz. Kimse “yazık bu” demiyor, bir reklama kapıldığımızı demiyoruz, kendimiz bile kapılıyoruz.

Cennet: Eksiği Olmayanların Yeri

Senin hiçbir şeye -o hakiki gerçek kendiliğinin hiçbir şeye ihtiyacı yok. Bir dur, bir rahat ol. Bu ne kadar büyük bir farkındalık ve müjde değil mi? Hiçbir şeye ihtiyacın yok. Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yok. Bunu idrak etmen için ahirete gitmene gerek yok, cennete girmene de gerek yok. Cennet eksikliği olan insanın gireceği bir yer değil zaten, tam olan insanların deneyimleyebileceği bir alandır. Eksiksen cennette de hırgür çıkarırsın. İnsanlar soruyor değil mi, “bana küçük bir köşk verilse öbürüne büyük köşk verilse kıskanmayacak mı” diyor. Herhalde kıskanacaksın. Sen bu kafayla zaten cennete girmeyeceksin. Girersen kıskanırsın, alttan alta “keşke dünyada daha fazla iyilik yapsaydık” diye kaygılanırsın.

Böyle bir cennet yok. Sen tamlığını idrak ettiğinde cennete gireceksin, o cennet şu anda da girebileceğin bir cennettir. Cennet senin Allah ile tamlığını idrak ettiğin bilinçtir. Sen Allah ile tam olduğunu idrak ettiğinde cennettesin, eksik olduğunu düşündüğün her yerde küçük veya büyük bir cehennemdesin. “Çok şükür ama şunu da hayatta becerebilseydim” diye alttan alta bir bakarsın -böyle birileri size yürüyor, onlar cehennem zebanileridir. Onlara dikkat etmeniz gerekir. Tatlı tatlı fısıldar, ilk gün kulak vermezsin, üçüncü gün o sabırlıdır, asla vazgeçmez, en son sizi ikna eder.

Nefsi Temizlemek

Dolayısıyla işte nefis nedir, arınmak nedir? Gerçek kendiniz olmayan düşünce, duygu ve arzular tarafından üzeri örtülmüş. O yüzden nefsini temizle deniyor. Kendini, kendi zannettiğin sahte düşüncelerden, eksiklik hislerinden, bir şey başarıp tamamlanma arzusundan temizle. Peki ben bunları temizlediğimde hiçbir şey yapmak istemem ki diyor bir tanesi. Ondan da temizle, o da sahtekar bir şey. Sen o zaman hayatı doğal bir şekilde yaşayacaksın, bir iyilik yaptığında “iyiliği ben yaptım, iyi ki iyilik yaptım, başkaları yapmıyorlar” gibi bir hikayen olmadan iyilik yapacaksın.

Emek Harcadım Hikayesi ve Sevgi

Ben çok duyuyorum, “çok emek harcadım hocam” diyor -evliliğe, çocuğa, sevgilisine çok emek harcamış. Nereden bu güç, bu yetenek geliyor? Bu aslında çok normal gibi geliyor bize değil mi? Hatta “sevgi emektir” diye güzel bir şey de var değil mi? Sonra da “çok emek harcadım, bunu hak etmiyordum” diye hikayeler dönüyor. Hangisi doğru? Ben mi emek harcıyorum, yoksa ilahi kaynaktan gelen sevgiyi idrak ediyorum, hissediyorum ve doğal olarak yansıtıyorum? Ben bir emek harcamıyorum, duamı fark ediyorum, o fark ettiğim için sevgi geliyor, yansıyor ve akıyor. Ne kadar doğal bir şey. Peki bunu bozan kim? Araya bir üçkağıtçı giriyor: “Ama emek harcıyorsun tabi, zaman, enerji, başkası olsa yapmaz ama sen yaptın” diyor. Artık sizi tuttu. 30 yıl evvelki bir arkadaşlık, bir mahrumiyeti 40 yıl, ölünceye kadar önünüze koyar: “Sen emek harcamıştın, ne kadar çok emek harcamıştın, al oradan götür.” Bu sadece karşı cinsle ilişki değil, her şeyle bu dönüyor.

Alacağı Olmayanların Cenneti

Şöyle bir bakın kendinize. Çok emek verdim dediğiniz ne varsa o emeği kenara bırakın. O emeği harcayan ben değildim, bu Yaradan’ın benim kalbime koyduğu bir şeydi, ben de onu yaşadım ve yansıttım. Kimseden alacağım yok. O yüzden arkadaşlar cennet kimseden alacağı olmayanların yeridir. Alacağınız varsa hesaplaşma alanında kalırsınız. “Benim alacağım bitti” dediğiniz zaman cennete girme şansınız olur. Ben kendime göre çok netim: Hiç alacağım yok, hiçbir kimseden alacağım yok, düşmanlık edenden de, vefasızlık edenden de alacağım yok. Ve bu bir özgürlüktür. Özgürlüğümüzü kısıtlayan şey kendimizle ilgili, ilişkilerimizle ilgili ortaya çıkan hesaplardır.

O yüzden asla -bakın bu çok sevaptır demiyorum, ben hayatımda böyle bir kavramı neredeyse hiç kullanmamışımdır- “şunu yap sevaptır” yok böyle bir şey kardeşim. “Şunu yap bu doğaldır, bu fıtri bir şeydir, yaparsan özgürleşirsin, yapmazsan kendi kendini hapishanenin içinde bırakırsın.” Biz manevi kavramları da kendi egomuzun düzeyleri üzerinden anlıyoruz, onları da bir alacak-verecek hesabına döndürüyoruz. Varlığın kendi doğası vardır, buna fıtrat diyoruz. O fıtrat özgürdür, kendinden davranır, o kendilik yaradana bağlıdır, bir hikayesi yoktur.

Hz. Yusuf’un Kardeşlerine Tutumu

O fıtratının dilini fark etmek için ihtiyaç duyduğun şey, kendin olmayan öbür benlikleri görmendir. Bir dal düşer yere, sen onu kaldırman gerekir, kaldırırsın. Kafanda hiçbir hikaye yoktur; “o bana dokundu” diye, o yerden kaldırırsın, “ayağıma takıldı” bile demezsin. Çünkü senin öyle bir hikayen, öyle bir hafızan yoktur -o olayı unutmuş değilsin ama o olay üzerinden ürettiğin bir alacak hikayen yoktur. İşte Hazreti Yusuf’u görmüyor muyuz? Kardeşleri geldiğinde bir hikayeye mi kapıldı? Yok. Ve onlara yapması gereken doğru, iyi ve güzel tutumda bulundu. Niçin? Hikayelerden kurtulmuştu.

O yüzden arzu ve korkularınızın farkına varın ve biraz onların arkasını kurcalayın. Neyi arzu ediyor onlar, neden korkuyor, arkasında ne var, ben o muyum? Bu acele etmeden sakince alacağınız bir yoldur, asla vazgeçmeden, kendinizi yargılamadan, kendinizle savaşmadan -çünkü kendini yargılayan da bir sahte benliktir.

Geçmişte Hata Yapan Kimdi?

Nice insan vardır, kendini yargılayan o sahte benlik yüzünden intihar eder, mutsuz olur, gülmeyi unutur. Neden? Geçmişte bir hata yaptın. Geçmişte hata yapan kim arkadaşlar? Geçmişte hata yapan bir benliktir, sen değilsin. Bu sorumluluktan kaçmak değil, bu çok önemli bir nokta. Benim tanıdığım bir kişi vardı, kendine zarar verirdi; sonra altını kurcalayınca ilkokulda birisine haksız çok yanlış bir şey yapmış, bilinçaltında kalmış, sonra tetiklenmiş; kendisine zarar vererek onu kompanse ediyor, diyetini kendince ödemeye çalışıyor. Halbuki onu yapan şimdiki sen değilsin ki. Bunu fark edip “ben bu benlikten Yaradan’a sığınıyorum” veya “ben böyle bir düşünceden, böyle bir arzudan vazgeçiyorum” dediğin anda, “tövbe eden günah işlememiş gibidir” hakikatini anlamış olursunuz. Neden? Çünkü o hatayı yapan benlikten sen çekiliyorsun, artık o sen değilsin. Kendinize de bu nazarla bakın.

Mutlu İnsanlardan Nefret Eden Benlik

Bir bilge der ki ancak bir arif bütün kalbiyle en güzel şekilde tebessüm eder. Çünkü onun içinde de o saf öz vardır. Bazen böyle mutlu insan görmekten nefret eden insanlar vardır -bunlar kötü insanlar değil, ama içeride öyle bir mutsuz benlik var ki, o mutsuzluk ona o kadar ağır geliyor ki mutlu olan insanları görmekten nefret ediyor. Bundan dolayı o insanı yargılayabilir miyiz? Hayır, o bir benliktir, farkına vardığında ve bıraktığında kendi doğallığına dönecektir. O yüzden içinizdeki bazen çok sahte, çok kötü gibi görünen benliklerden korkmayın. “Eyvah çok mu bozulmuşum” demeyin, çünkü bazen o benlikler “çok berbat birisin” diye bir yere kadar gider, sonra “berbatsan berbatsın” deyip isyan eder, kötülüğün dibine doğru gitmeye başlar. Bakın hepsi bunlar sahtedir, sadece bunları fark etmeye ihtiyacımız var. Fark ettiğinde o sen değilsin, onu bırak ve Yaradan’ın seni doğal olarak var ettiği ana dön.

Doğmadan Bin Yıl Evvel Neredeydin

O yüzden bir kısım doğu bilgeliklerinde denir ki “doğmadan bin yıl evvel neredeydin?” Aslında bu, seni bütün olayların, yaşanmışlıkların ötesindeki aslına döndürmeye çalışıyor. Bakın bizim zihnimiz neyle meşgul? “Şunu yaşadım, bunu yaşadım, anne böyle baba böyle” -bir sürü hikaye. Doğmadan bin yıl evvel neredeydin ve nasıldın? Hiçbir hikayen yok, anne yok, baba yok, arkadaş yok, vefasızlık yok, beden yok. Hiçbiri yok. Ama varlık var. İşte o varlığını hatırla. O varlık özgürdür, o varlığın bir hikayesi yoktur, bir mutsuzluğu yoktur, bir gelecek endişesi yoktur, kendini tamamlama hikayesi yoktur.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Necm Suresi: 29) — “Zikrimizden yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenden sen de yüz çevir”