Fıtrat ve Kalp
Kısa Özet
Sohbette “herkesin fıtratı farklıdır” gibi yaygın bir kullanımın yanlış olduğu, fıtratın aslında Allah’ın insanı ruh-psikoloji-beden bütünlüğünde nasıl yarattığıyla ilgili olduğu anlatılıyor. Ruhsal boyutun asıl, psikolojik ve bedensel boyutların ise değişken taraflarımız olduğu; psikolojik düzeyin doğası gereği çift kutuplu olduğu için hiçbir zaman tam bir tatmine ulaşamayacağı vurgulanıyor. Düşüncenin insanın en yüksek melekesi olmadığı, kendini bilmenin ruhu bilmek olduğu anlatılıyor. Sohbet, kalp kavramının hem spiritüel öze hem yaratılmış aleme bakan “çift yönlü” bir kapı olduğu, sahte benliklerden arınmış bir kalbin cennete açıldığı, kirli bir kalbin ise cehenneme dönüştüğü fikriyle derinleşerek kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Fıtrat, psikolojik farklılıklarımız değildir; fıtrat, ruhsal boyutun asıl, psikolojik ve bedensel boyutların değişken olduğu bir hiyerarşinin idrakidir. - Hiç sevilmemek problem değildir; hiç sevilmediğini düşünen biri olduğuna inanmak problemdir. Doğmak veya ölmek problem değildir; doğan ve ölen biri olduğuna inanmak problemdir. - Kalp, hem spiritüel öze hem yaratılmış aleme bakan çift yönlü bir kapıdır: Arzu ve korkularla kirlenmiş bir kalp cehenneme, arınmış bir kalp cennete açılır.
Fıtrat Kavramı: Tek mi Çok mu?
Bugün fıtrat ve kalp kavramlarını biraz konuşmak istiyorum. Çokça duyduğumuz ve çoğu defa yanlış çağrışımların oluştuğu bir kavram. Mesela birden çok fıtrat var mıdır? Herkesin fıtratı ayrı mıdır? Çokça kullandığımız bir şeydir “herkesin fıtratı farklı” deriz. Fakat Kur’an’a bu açıdan bakanlar göreceklerdir: Kur’an’da birçok fıtrattan bahsedilmez.
Rum Suresi 30: Fıtrat = Din
Fıtrat, Rum Suresi 30. ayet zannediyorum, “Allah’ın fıtrattığı dine insanları çağır” der ayette. Bir nevi din ile fıtrat arasında bir özdeşlik, bir bütünlük ifade edilir. Bu anlamda fıtratın ne olduğu konusu çok farklı cevaplarla karşılanmaya çalışılmış ama çok açıklayıcı sonuçlara ulaşmış değiliz. Fıtrat çoğunlukla psikolojik düzeydeki farklı tutum ve davranışlarımızla özdeşleştirilir: “Bazı insanlar çok hareketli, bazı insanlar çok sakin” deriz, “herkesin fıtratı farklı” deyip fıtrat kavramını psikolojiye odaklı bir şekilde tanımlarız. Ben bunun problemli olduğunu düşünüyorum.
Benim bu konudaki önerim şu: Fıtrat, Allah’ın insanı bir bütün olarak ne şekilde yarattığı ile ilgili bir konudur. İnsan biyolojik, psikolojik ve spiritüel boyutun bütünlüğünden oluşmuştur diyoruz. Özden kabuğa ifade edecek olursak, ruhsal boyutumuz bizim özümüzdür, onun üzerine giydirilmiş bir kılıf psikolojik boyuttur, onun üzerine giydirilmiş bir kılıf da bedensel boyutumuzdur. Bu boyutların hepsi -yeryüzünde her bir insan bu boyutların bir araya gelmesinden oluşmuştur- fıtrat bu boyutların bir araya gelmesinin gerçek anlatımıdır. Buna dair bilincimiz ne kadar açıksa biz fıtratımızı o denli idrak etmiş oluruz.
Üç Boyutun Hiyerarşisi: Ruh, Psikoloji, Beden
Dolayısıyla fıtrat dediğimizde bu üç boyutun bütünlüğünden ve aynı zamanda bunlar arasındaki hiyerarşik ilişkiden bahsediyoruz. Bu sistemi bir yönetim sistemine benzetecek olursak, temel, çekirdek, asıl olan en üst düzeyde olan şey bizim spiritüel boyutumuzdur. Bunun idraki bizde fıtratımızın temelini oluşturur. Bunu unuttuğumuz an biz doğal olarak fıtratımızdan da çıkmış oluruz. Fıtratımızın temelini, özünü -bedene nispetle kullanıyorum- başını kesmiş oluruz. Başsız bir beden neyse, ruhunun farkında olmayan bir insan da buna benzer. O yüzden fıtrat dediğimizde kavramamız gereken şey bu bütünlüktür. Ruhsal boyutumuz asıldır, vazgeçilmezdir, değişmeyendir. Bedensel ve psikolojik boyutumuz değişken tarafımızdır. İnsan hem kendinde hem yaratılış düzleminde değişenle değişmeyeni ayırt etme sorumluluğuna sahip bir varlıktır.
Bedenin Kemali ve Zevali
Kur’an’da bunun birçok yerde ifade edildiğini görürüz: Dünya hayatı geçici bir metadır, bedeniniz de öyle. İnsanın bedeni dünyaya geldiği anda belli bir niteliğe sahiptir, kendine göre bir gelişim ve değişim süreci vardır. Beden hiçbir zaman mükemmel olmaz. Bizim geleneğimizde şu açıkça ifade edilir: Değişen bir şey mükemmel değildir, hiçbir zaman değişkenlikte tamlık aranmaz. Çünkü değişim aleminde bir nevi doğum ve ölüm vardır, yükseliş ve düşüş vardır. Her kemalin bir zevali vardır denir mesela. Bedenimizin en genç, en güçlü olduğu dönem bedenimizin kemalidir. Fakat bedenimiz kemal halinde kalır mı? Kalmaz, çünkü değişime tabidir. Değişime tabi olan her şey belli bir gelişim, belli bir olgunlaşma ve o olgunlaşmadan sonra da bir düşüş yaşar. Doğumumuz, bebekliğimiz, ergenliğimiz belli bir noktaya gelir ve orada belli bir kemal bulur, o noktadan sonra düşüşe geçer. Bu bedenin tabiatıdır.
Psikolojik Düzeyin Çift Kutupluluğu
Psikolojik düzeyde de bir dualite görürüz, her şey değişir. Dünyaya dair arzunuz vardır, bazen yükselir bazen düşer. Bu psikolojik düzeyin tabiatı gereği böyledir. Neden? Çünkü psikolojik düzey çift kutuplu olarak çalışır. Bazen en sevdiğiniz bir yer artık size o kadar çekici gelmemeye başlar. Mesela çok güzel bir sahil kasabası görürsünüz, bir kaç yıl kalırsınız, artık sizin için monotonluk kazanmaya başlar. Diyelim ki boğazı gören manzaralı bir eve gidersiniz, ilk 6 ay farklı olur, ikinci sene, üçüncü sene deyince artık fazla boğaza bile bakmayabilirsiniz. Neden? Çünkü psikolojik düzeyde belli bir doymuşluğun getirdiği bir heves eksikliği oluşur. Bu psikolojik düzeyin tabiatıdır. Tabii ki o hevesinizi gerçekleştirememişseniz o zaman başka bir hikaye başlar, ömür boyu o hevesin peşine düşersiniz.
O yüzden bir insanın bu dünyada tüm heveslerinin gerçekleştiğinden bahsedemeyeceğiz. İnsanda mutlaka gerçekleşmeyen şeyler vardır ve bu doğası gereği insanda bir arzu ve heves bırakır. Diyelim ki üniversite bitirmek istemişsinizdir ama okuyamamışsınızdır. Evlenmişsinizdir, çocuk sahibi olmak istemişsinizdir, olmamıştır. Bunlar nihayet olarak bitmezler. İnsan psikolojik düzeyi itibariyle mutluluk ve ferah arar, fakat bunlar hiçbir zaman bu düzeyde gerçekleşmezler. Çünkü tabiatı gereği hem özne değişkendir hem nesne değişkendir.
Elli-Yüz Bin Dolar Örneği: Ucu Açık Arzu
Bu bir handikaptır. Bir insan ya gereksiz ve aşırı bir tutkusu olma tuzağına düşer, ya da aradığını ve istediğini elde ettiğinde bu sefer psikolojik benlik size başka bir hikaye gösterecektir, başka bir şeyin arayışını hatırlatacaktır. Çünkü psikolojik düzey doğası gereği mutlak tatmine uygun bir mahiyette yaratılmamıştır. Şöyle düşünün, sürekli yemek yiyemezsiniz, sürekli aynı manzaraya bakıp aynı keyfi alamazsınız.
Benim bir tanıdığım vardı, memuriyetten istifa edip ticarete atılmıştı ve bana şöyle demişti: “50 ila 100 bin dolarım olursa bana yeter, artık böyle bir şeyin peşinde koşmam.” Sonra dedim ne oldu? “Ağır bir hastalığa yakalanırsam 100 bin dolar yetmez, o zaman 500 bin dolar olsun diye düşündüm.” Dedim şu an durum ne? Şu an ucu açık dedim. Çünkü psikolojik mekanizmanın mahiyeti budur. Yarın bir milyon dolarlık adam sana küçümseyici bir bakış atar, sen de “gösteririm sana” deyip iki milyon doların peşine düşersin. Bunun nihayeti yoktur.
Düşünme: En Yüksek Meleke Değildir
Dolayısıyla psikolojik düzeyi kendimiz zannetme tuzağına karşı uyanık olmalıyız. Psikolojik düzey bize verilmiş bir enstrümandır. Düşünme merkezi, nesnel olan, rasyonel olan şeyleri düşünmek için verilmiştir. Bugün bazılarının zannettiği gibi düşünme insanın en yüksek fonksiyonu değildir. Düşünmek bazılarının zannettiği gibi eski Yunan’ın keşfettiği bir şey de değildir. Halbuki her şey düşünülemez. Düşünce, maddi, ölçülebilir, sınırları belirlenebilir şeyleri analiz etmek için bize verilmiş bir imkandır. O yüzden bir Hintli bilge, “düşünüyorum o halde varım” sözünü işittiğinde şöyle bir cevap verir: Aydınlanma düşünce rüyasından uyanmaktır der. Bu düşünceyi küçümsemek değildir, düşüncenin niteliğini ve sınırlarını doğru tanımlamaktır. Modernizm bugün bize düşünmekten daha yüksek bir fonksiyonumuz olmadığı algısına indirgemeye çalışmıştır. Peki düşünmenin üzerinde ne var? Bu soru bizi spiritüel varlık farkındalığına götürür.
“Ruhun Var” Cevabı: Genç Akraba Örneği
Benim çok kıymet verdiğim bir akrabam vardı, genç yaşlarında bana bir gün şöyle demişti -baktım çok üzgün ve mutsuz, “neyin var” dedim. Dedi ki “neyin var ki, insanlar beni beğensin, insanlar beni takdir etsin” diye böyle üzüntülü bir cümle kullandı. Ben direkt kontra bir cevap verdim, dedim ki “ruhun var.” “Kim görüyor ki” dedi, hemen böyle bir reaksiyon verdi. Çünkü içinde bulunduğu benlik durumu kendi ruhunu görmüyor. Zaten görse o mutsuzluk içinde olmaz. Bir dur, bir bak bakalım, şu an kendini neyi üzerinden tanımlıyorsun? Başarılı biri mi olacaksın, etkileyici biri mi? Bir şey arıyor ve bir şeyin üzerinden “ben” diyor. Ve o ben hayal ettiği noktada değil. Hayal ettiği noktada olmayınca o ben çok mutsuz.
Bakın hiç sevilmemek problem değildir. Hiç sevilmeyen biri olduğunu düşünmek problemdir. Yoksa hiç sevilmemek problem değildir, hiç onaylanmamak problem değildir. Doğmak veya ölmek problem değildir. Ama doğan ve ölen biri olduğuna inanmak problemdir.
Doğan ve Ölen Biri Olduğunu Düşünmek
“Ben doğan ve ölen biriyim” algısı bir problemdir. Doğan ve ölen biri olduğunu düşünen kişi bazen doğmuş olmaktan pişman olur, “keşke doğmasaydım” der. Neden? Çünkü istediği bir dünyaya, istediği bir aileye doğmamış. Veya “ölen biriyim” diyorsa ölmek de istemiyor, veya ölmek istiyor ama kendini öldürmek de günah, bu sefer oradan da ölemiyor. Bir kısır döngünün içinde yaşıyorsun. Halbuki doğan ve ölen biri olduğun düşüncesine bir bakıver. Sen doğan ve ölen biri misin, yoksa doğum ve ölüm denen bir şeyi deneyimliyor musun? Dünyaya gelişimi doğmak olarak tanımlıyorsam dünyaya gelişi tadıyorum. Ölmek bu bedeni bırakmaksa bu bedeni bırakmayı tadıyorum. Dolayısıyla sen doğumu ve ölümü tadan bir varlık mısın? Peki doğumu ve ölümü tadan kim?
O yüzden arkadaşlar fıtratımızı fark etmek için kendimizi gerçek anlamda bilmeye ihtiyaç vardır. Kendimizi bilmekten kastımız ruhu bilmektir. Kendini bilmek psikolojini bilmek değildir, bedenini bilmek değildir, kendini bilmek ruhunu bilmektir.
Kuşun Yuvası Dağıldığında Gökyüzüne Uçması
Bir bilge der ki bir kuşun yuvası dağıldığında gökyüzüne uçar. Bu şu demektir: Bedensel ve psikolojik şartlar bozulduğunda sen ruhsal varlığının farkındalığını idrak eder ve asla düşmezsin. Niçin Kur’an’da Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur? Hayatlarında yaşadığı olaylar onları korku ve hüznün içine düşürüp orada kaybolmalarına izin vermez. Neden? Çünkü ruhsal düzey için neyden korkacaksın ki, ruhsal düzey ne kaybeder ki ondan korksun? Ama psikolojik düzeyde göreceli korku ve hüzün var mıdır? Olabilir. Bir kuşun bir yuvası vardır, oturur, dinlenir, yumurtlar. Ama yuvası dağıldığında ne olur? Gökyüzüne uçar, yere çakılmaz.
Anne Baba Seni Tanımıyor Deseler Örneği
Mesela insanlar etrafında “Allah sana yeter” der. Bu neyi hatırlatır? Psikolojik düzeyde ilişkiler vardır -bunlar kısacık bir deneyimdir. Annen, baban, eşin, arkadaşın vardır. Fakat farz et ki etrafından dağıldılar. Ki bana bunu 20’li yaşlarında birisi söylemişti: “Farz et ki eve gittin ve annen baban senin çocukları olmadığını söylediler, seni yolda bulduklarını söylediler. Ne hissedersin?” Bu nedir aslında? Bu ilişkiler üzerinden kendimizi tanımlayan benliğimizi bize gösteren bir şeydir. Hakikaten gerçekten bu dünyada kan bağım olan hiçbir insan olmamış olsa ne olur? Diyelim ki bankada bir milyon doların var, bir sabah kalktın, dolar kağıt olmuş, kıymeti yok. Ne yapacaksın? Bakın hemen orada zihnimiz “işte kendimi” diye başlayıp bir cümle kurmaya eğilim gösterir. O cümleyi al ve oradaki “kendim” ifadesini düşün. Bu kendim nasıl bir kendim, neyle inşa olmuş bir kendilik?
“Kendini Nasıl Hissediyorsun” Sorusunun Yanlışlığı
Kendimi arıyorum derken o kendimi arıyoruz. Eğer öyle bir kendiyi arıyorsak çok fazla aramamıza gerek yok, önümüzde duruyor. “Şuna üzülen, buna sevinen, bundan hoşlanan biriyim.” Yani niye bu kadar büyük bilgeler, filozoflar, ermişler bunu mu aramışlar? Bu önümüzde duran bir şey. Psikolog ve psikiyatristler şöyle sorarlar: “Biraz kendinden bahseder misin, kendini nasıl hissediyorsun?” Bu çok sihirli bir cümledir. Bence şöyle bir soru sormaya başlasam daha doğru bir şey olur: “Hangi sahte kendilik sana kendini nasıl hissettiriyor?” Böyle sorarsan belki daha gerçekçi bir yerden başlamış oluruz.
Sensiz Yaşayamıyorum Diyen İlişkiler
Hiçbirimiz gerçek kendimiz üzerinden bu hayatı yaşamıyoruz. Ama gerçek kendimiz zannedildiği kadar zayıf bir varlık değil. Şu olmazsa yaşayamam, bu olmazsa yaşayamam diyecek bir varlık değil. Ben ilişkilerde hep hatırlatırım, “sensiz yaşayamıyorum” diyen biri varsa uzak durmanız lazım, çünkü kendini tanımıyor ve size aşırı bir yük bindirecek. Ama bu bazı egoların çok hoşuna gider değil mi, “birisi sensiz yaşayamıyor, ne kadar hoş bir şey” gibi geliyor insana. Hangi benlik hangi benliğe iyi geliyor? Bunu düşünmek gerekmez mi?
İki Yaşındaki Çocuğun Objektifliği
Fıtrat ruhun bilinciyle ve gözüyle psikolojiyi ve bedeni yönetme farkındalığının adıdır. Asla psikolojinizi fıtratın yerine koymayın. Mesela ne kadar büyük bir farkındalıktır, hayatta çok zengin de olsam, fakir de olsam, çok sevilsem az sevilsem de ben kendi varlığımın o temel farkındalığını koruyan bir durumdayım. Mesela bir insanın sizden nefret etmesi müthiş bir şey olur o zaman arkadaşlar, kötü bir şey olmaz, ilginç bir şey olur, gözlemlenmesi gereken bir şey olur.
Biz objektif durumu kısmen özellikle çok küçük çocuklarla muhatap olduğumuzda hissederiz. Mesela iki yaşında bir çocuk size gelip “amca seni sevmiyorum” dese içinizden gülümsemek gelir, “niye sevmiyorsun acaba” diye tatlı bir şekilde bakarsınız. “Beni sevmiyor, nasıl sevmez, ben ne yaptım ki” diye bir hikaye dönmez. Neden? Çünkü o an bir benlik üzerinden bakmıyorsunuz. İki yaşındaki bebeğe de tetiklenen bir benliğiniz varsa Allah size yardım etsin. Spiritüel insan bunu en yoğun hakikatiyle yaşar. Çünkü spiritüel düzeydeki farkındalıkta olduğumuzda olayı kişisel algılayacağımız bir benlik kalıbımız yoktur. Bu bir umursamazlık değil, bu tam bir dikkat ve farkındalıktır, ama hiçbir özdeşleşme ve kişiselleştirme yoktur. İşte fıtrat böyle bir bilince sahip olmaktır.
Arif İçin Din Yoktur Sözü
Peki biz bu durumda ne yapıyoruz? Peygamberler başta olmak üzere kâmil insanların yol göstericiliğine uymaya çalışıyoruz. Ne zamana kadar? Ruhsal özünü fark edene kadar. Hani bazıları “arif için din yoktur” derler, bunu abartırlar. Evet, arif dışarıdan gelen herhangi bir kural üzerinden artık bakmıyor, çünkü spiritüel özü ona hakikati zaten olduğu gibi gösteriyor. O yüzden Allah’ın fıtfettiği dine çağırıyor insanları -fıtratımızın kodlarına çağrılıyoruz. Din bizi nereye çağırıyor? Fıtratımıza. Ama bakın, psikolojik mekanizmamızı tatmin etmeyen bir dine çağrılıyor olabiliriz, çünkü psikolojik düzeyimiz doğal ve fıtrat halinde olmayabilir. O yüzden Kur’an der ki, müminler senin getirdiğin şeye teslim olmadıkça olmaları gereken noktada değillerdir. Muhammed neyi getirmiş? Dini getirmiş. Din ne? Din senin fıtratın. Hz. Muhammed getirdi, bazı noktalarda muhalefet ediyorsun. Peki o muhalefet eden kim? Senin psikolojik düzeydeki benliklerin. O zaman o benliklerin üzerinde çalışman gerekir, dini psikolojine uydurman gerekmiyor.
Fıtrat Bozulması Nedir?
Fıtratın bozulması, bu bütünlüğün (beden, psikoloji ve spiritüel düzeyin) ve hiyerarşinin -yukarıdan aşağıya doğru denge ve uyumun- kaybolmasıdır. Mesela sevilmiyorsam mutsuz oluyorsam, başarılı olamadığımda kendimi kötü hissediyorsam, bu denge ve düzen bozulmuş demektir. Mesela ben bir insana -bu çocuğum da olabilir, eşim de olabilir- “ben onsuz yaşayamam” diyorsam, fıtratım bozulduğu için ben böyle diyorum. Eğer fıtratım bozulmamış olsaydı sadece geçici bir ayrılığın hüznü olurdu, o kadar. Ve o hüzün bana daha derinde kavuşma sevincini de hissettirirdi.
Hz. İsa: Ancak Fakir Olanlar
Psikolojik düzeyde yaşanan hüzünler, üzüntüler, acılar yıkıcıysa altında kalıyorsanız veya onlardan aşırı bir biçimde kaçıyorsanız, bu iki durum arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de bir tuzaktır. Dolayısıyla biz fıtratımıza yolculuk yapmak adına spiritüel özümüze yönelmek ihtiyacındayız. Bunu yaparken de psikolojik benlikleri adım adım azaltmak durumundayız. Psikolojimizin kurguladığı benliklerle spiritüel düzeye geçemeyiz. O yüzden Hazreti İsa der ki ancak fakir olanlar peşinden gelebilir, ancak fakir olanlar göklerin egemenliğine kavuşabilir. Bu ego şişmanlığıyla hiçbir yere gidemeyiz.
Cennet Şimdi ve Buradadır
Gireceğimiz cennet şu anda mevcuttur arkadaşlar, cennet şimdi ve buradadır aslında. Kur’an’da der ki onlara iki cennet vardır -hem enfüsi, içteki cennet, hem de o cennetin dıştaki yansıması. Hani bizde güzel bir laf vardı, birine bir şey söylediğimizde eskiden “o sizin güzelliğiniz” denildi. Aslında cennet sizin güzelliğinizdir arkadaşlar, fıtratınızın güzelliğidir. O yüzden cennete girip girmeyeceğinizi düşünmek yerine şu anda cennette olup olmadığınıza bakın.
Kalp: Cennete ve Cehenneme Açılan Kapı
İçimizde cennete giriş kapısı var. O kalbinizdir. Ve kalbiniz her türlü arzu ve korkudan arındığında cennete giriş kapısıdır. Ama çeşit çeşit arzuların ve korkuların gölgelediği bir kalp, bırakın cennete giriş kapısı olmasını, cehennemde sizi yaşatan bir niteliğe dönüşür. O yüzden kalp kavramı çift kutuplu, iki yönlü bir şeydir. Bir taraftan spiritüel öze bakar, bir taraftan yaratılmış aleme bakar. O yüzden kalp kavramı insanoğlunun hem cennete hem cehenneme giriş kapısı gibidir. Eğer kalp dünyaya, maddeye odaklı ve ondan başka bir şey bilmiyorsa o sizin cehenneminize dönüşür -kalp, kalp olmaktan çıkar egoya dönüşür. Ama sizin kalbiniz geçici olanı gördüğü kadar kalıcı olanı da görüyorsa, o zaman kalbiniz cennetin kapısına dönüşür.
Kalpleriyle Akıl Ederler
O bizim hem manevi, spiritüel, ruhsal, hakiki, sonsuz olanı hem de sınırlı, geçici olanı birlikte gördüğümüz bilinç merkezimizdir. Bu orijinal kalptir. O yüzden kalp duygusallık demek değildir. İşte kadim bilgelikte “kalp Allah’ın evidir” dediğimiz, “onlar kalpleriyle akl ederler” denilen şey de budur. Yoksa Müslümanlar veya haşa Allah, düşünmenin merkezinin beyin olduğunu bilmiyormuş, eskiler bunu kalp zannediyormuş -öyle bir yanılgı değil. Kalp bizim hakiki akletme merkezimizdir. Aklın hakikati kalptedir ve ruhtadır, en derin sezgisel bilincimizi ve irfanımızı içerir. O yüzden hiçbir filozoftan arif çıkmamıştır arkadaşlar. Felsefe seni irfana hazırlayan bir ön hazırlık aşamasıdır. Düşünceden doğan bilgi vardır, kalpten doğan bilgi vardır -ama kalpten doğan bilgi derken bunu duygusallıkla karıştırmayalım.
Kalp, ne zamanki ruhsal özünüzü idrak edersiniz, o sizi yaradana götürür ve siz o andan itibaren hem kalıcı olanı hem geçici olanı, hem ebedi olanı hem fani olanı birlikte görme şuuruna gelirsiniz. İşte o selim kalptir, o temiz kalptir. Bizim kalplerimiz temiz değil -burada temiz olmayan kalpten kastımız haset eden, kibirli anlamında değil. Eğer ben insanlardan yana ilişkilerimde yıkılıyorsam benim kalbim temiz değil, çünkü yaradılmış varlıkların aldatıcı bilgisiyle kirlenmiş. Bir insana baktığımda onu ne olarak görüyorum? Beden ve psikoloji olarak görüyorum, onun ruhsal özünü fark etmiyorum. Benim kalbim yaratılmış olanların gerçekliğiyle değil, gölgesiyle, zahiriyle kirlenmiş. O yüzden kalp ancak ruhsal farkındalık gerçekleştiğinde temizlenebilir.
Karanlıktan Nura Çıkarmak
Allah “kalbinizi temizleyin” diyor. Kalbimizi temizlemek sahte benliklerden arınmaktır. Sahte benlikler kalbimizi karartıyor, bizi mutsuz eden, kendimizi kötü hissettiren bir noktaya götürür. Halbuki Allah ne istiyor bizden? Allah sizi karanlıklardan nura çıkarmak ister. Ayet bunu bize ifade ediyor. Bizi hakiki hidayete ulaştırmak ister, yanılgılarından kurtarmak ister, gerçek kaynağını fark etmeye davet eder, gerçek kendinle tanıştırmak ister, hayatı doğru algılama noktasında sana verdiği bilince eriştirmek ister. O yüzden Kur’an bir anlamda nurdur, ilahi mesaj nurdur, Allah yerin ve göklerin nurudur, bizi karanlıktan aydınlığa çıkarmak ister, zulmetten nura çıkarmak ister.
Kapanış
Ama psikolojik düzey kendi hikayesini devam ettirmek ister ve kendi hikayesi üzerinden sahte bir nurlanma hikayesi üretmeye çalışır. Allah ise bizi hakiki olana çağırır. Dolayısıyla fıtrat ve kalp kavramlarını bu anlamda mutlaka hayatımızda temel bir yere koymalıyız. Benim en temel arayışım fıtratımdır. Fıtratıma döndüğüm zaman hayat ne ise o şekilde algılanacaktır. Her şey fıtratımın gözüyle baktığımda netleşecektir. Aksi takdirde hiçbir şeyi olduğu gibi görmemiş olacağım. İşte kutsal kitapların bize önerdiği şey budur: Kendimize giden yolculuğu hatırlatmak.
Teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Rum Suresi: 30) — “Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata (dine) yönel” - (Yunus Suresi: 62) — “Allah’ın velileri için korku ve hüzün yoktur” - (Rahman Suresi: 46) — “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır” - (Hac Suresi: 46) — “Kalpleriyle akledecekleri” ifadesi - (Bakara Suresi: 257) — “Allah iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkarır” - (Nur Suresi: 35) — “Allah göklerin ve yerin nurudur” - (Nisa Suresi: 65) — Getirdiği hükme tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olunmayacağı