İtminan ve Sükun Farkı

Kısa Özet

Sohbette “nasılsınız” sorusuna verilen cevabın hangi bilinç düzeyinden geldiğinin önemli olduğu; insanın bir kişiyle veya olayla “mutlu olma” sorusunun kökten yanlış olduğu, çünkü kalplerin ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olacağı anlatılıyor. Hz. Peygamber’in mağarada Hz. Ebu Bekir’e söylediği “Allah bizimledir” sözü, olayla ilgili teselli edici bir hikâye değil, doğrudan bir birliktelik idraki olarak yorumlanıyor. Dinin temelinin korku değil sevgi olduğu, ancak ölçüsüz bir egonun bazen korkutulması gerektiği vurgulanıyor. Cehennemin, kişinin sahte benliklerinden arındığı bir süreç olduğu; gerçek ruhsal özün hiçbir zaman “yanmadığı” ve zarar görmediği anlatılarak, hayat kalitesinin ruha dair farkındalıkla ölçüldüğü fikriyle sohbet kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Ben biriyle mutlu olur muyum?” kökten yanlış bir sorudur; kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur, insanlarla ancak geçici bir sükun bulunur. - Cehennemde sonsuza kadar kalan şey kişinin özü değil, sahte benlikleridir; öz hiçbir zaman “yanmaz”, çünkü Allah’ın üflediği ruh ceza görmez. - Hayatın kalitesi, ruha dair farkındalığın kalitesiyle ölçülür — isterse zindanlarda olsun, ruhunu idrak eden biri çok kaliteli bir hayat yaşar.

Nasılsınız Sorusu: Hangi Düzeyden Cevap Veriyoruz?

“Nasılsınız?” diye sorulunca benim hep hatırlattığım bir şey vardır. Bu soruya insan iki düzeyden cevap verebilir. Ya psikolojik düzeyinden cevap verir -o dualiteyi içerir, ikilemlidir- ya çok iyidir ya mutsuzdur ya da karışıktır. Hatta bazı tartışmalar yapılır: “Nasılsınız” deyince hep “iyiyim” deniliyor, bu samimiyetsizlik mi acaba? Ben kendimce şöyle yorumluyorum: Eğer birisi sana nasılsın diye sorduğunda o an spiritüel varlığını fark etmiyorsan bile onu hatırlayıp “iyiyim” demen kendine dair bir hatırlatmadır. Ve bu çok değerli bir şeydir. Nasılsın denildiğinde sen şunu hatırlamalısın: Şu an buna kim cevap verecek, sen şu an neredesin? Eğer psikolojik düzeyse benim nazarımda ona verilen cevabın çok da fazla bir ehemmiyeti yoktur -bir insan çok iyi de olsa çok mutsuz da olsa, onun üzerinden kendimizi tanımlıyorsak ben aslında uykuda, illüzyon içinde yaşıyorum demektir. Çünkü o an iyiyim diyen bir insan bir saat sonra çok kötü olabilir.

Bunun için aslında her zaman karşımızdaki insan hangi bilinçte söylüyor olursa olsun, siz kendiniz spiritüel varlığınızı hatırlayarak “iyiyim” demelisiniz ve o iyiliğe doğru gitmeye çalışmalısınız. Sen sen olarak asıl varlığın itibariyle iyisin, senden daha iyi biri olamaz. Neden? Çünkü sen Tanrı ile bağlantılı bir yerde duruyorsun -bağ kurması gereken değil, Tanrı ile bağı olan bir varlıksın. Kim olursan ol, hangi durumda olursan ol. Bir tarafın sana kötü olduğunu söyleyebilir. Onu ne yapacaksın? Onu gözlemleyeceksin ama ona “ben” demeyeceksin, onu kendin olarak algılamayacaksın. O sana kendisini kendin diye hissettiriyor olabilir, o farkı tekrar kazanmaya çalışacaksın.

Furkan Bilinci: Değişeni Değişmeyenden Ayırt Etmek

Biraz Kur’an terminolojisini zorlarsak, aslında bu insanın kendi hayatındaki furkan bilincidir de denilebilir -bir şeyi bir şeyden dikkatle, bilinçle ayrıştırabilme bilinci. Sen hem yaratılışta hem kendi varlığında kalıcıyla geçici olanı, hakikiyle sahte olanı ayırt edebilmelisin. Kur’an’ın bir adı da Furkan’dır, çünkü bize bunu ayırt etme bilincini kazandırabilmek için inmiştir.

“Biriyle Mutlu Olur muyum?” Sorusunun Yanlışlığı

Geçen bir arkadaş bir soru sordu: “Ben şununla mutlu olur muyum?” Dedim bu yanlış bir soru. “Ben biriyle mutlu olabilir miyim?” -bu kökten yanlış bir soru. Sen kendinle mutlu olduğun zaman mutlusundur. Başkasıyla mutlu olduğun zaman mutlu değilsin. İstersen mutluluktan havaya uçabilirsin, hiç fark etmez, bir gün o uçtuğun yerden aşağıya düşeceksin. O sahte bir şeydir. Hiçbir insan bir başka insanla mutlu olmaz. O mutlu olan taraf senin geçici psikolojik mekanizmandır, ama o sen değilsin.

O yüzden hep hatırlatıyorum, Kur’an bu konuyu özenle birbirinden ayırır: “Kendileriyle sükun bulasınız diye Allah aranıza sevgi ve merhamet koymuştur” der, kadın ve erkek arasında. Ama “kalpler ancak Allah’ı hatırlamakla mutmain olur” der. Bakın Kur’an özenle kelimeleri seçer. Allah hiçbir yerde bizim bir insanla, bir başarıyla mutmain olacağımızı ifade etmez. Neden? Çünkü olamazsın da ondan. “Kalpler” der, dikkat edin. Niye dikkat edilmesi gereken bir şeydir? Çünkü bunu anlamanı engelleyecek sahte itminan halleri vardır. Sen kendini mutmain zannedersin: “Çok mutluyum, aradığımı buldum” dersin. Ama bu sahte bir şeydir.

Sükun ile İtminan Arasındaki Fark

Peki bizim diğer insanlarla ilişkilerimiz nedir? O psikolojik düzeyin sükun bulması içindir. Çünkü psikolojik düzey sürekli dalgalanan, arayış içinde olan bir şeydir. Hoşuna gideni bulduğu zaman sükun bulur. Seni seven bir insanda sen sükunet bulabilirsin. Sükun geçici bir dengelenmedir. “Sakinleşti” deriz -mutlak bir sükunetten bahsetmeyiz. Bir insan susar, susuzluğu gidince bedensel olarak sakinleşir. Ama itminan nedir? Senin hiçbir şeye muhtaç olmama halindir. Varlığının tamlığını idrak ettiğin durumdur. Bu da yaratıcı ile olan bağını idrak etmenle mümkündür. O yüzden insan tek başına itminan da bulamaz. Ancak mutlak ile, sonsuz ile olan bağını idrak ettiğinde -ki bu bağ hiçbir zaman kopmayacak bir bağdır- o zaman itminan bulursun. Ama bunu zihnimiz “Allah’a inanıyorum, herhalde itminan buluyorum” diye yorumlamasın. Hayır, bulamayabilirsin. Kastettiğim şey, Allah ile olan bağının gerçekten fark edilmesi. Bu zihinsel bir farkındalık değildir, yeterince sahte benliklerden ayrışırsak gerçekleşecek bir şeydir.

Mağarada Allah Bizimledir

Bunu idrak ettiğinizde hiçbir şeye ihtiyaç duymadığınız bir hal yaşanır. Bazı uzak doğuda ermişler bu hali yaşarlar ve yıllarca hiç kimseyle görüşmeyebilirler. İslam öğretisinde peygamber toplumla karışması, topluma dair sorumluluğunu yerine getirmesi konusunda hatırlatılmıştır. Üzerindeki örtüyü kaldır -bu fiziksel bir örtü değildir, Tanrı’da yaşanmışlık olarak tarif edebileceğimiz bir örtüdür. Kişinin Tanrı’da yaşadığı bir durumdur, ve biz aslında hepimiz hakikatte öyleyiz, ama onun farkına varıp varmama ayrımı var.

Hani hep söylüyorum, Hazreti Peygamber Hazreti Ebu Bekir ile Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde bir mağaraya saklanıyor. Orada Ebu Bekir peygambere bir şey olmasından kaygı duyuyor. Peygamber Allah’ın o anki vahyiyle şunu söylüyor: “Ey Muhammed de ki Allah bizimledir.” Bakın bu olayla ilgili bir hikaye değildir. “Merak etme onlar bizi bulamayacaklar, biz haklıyız” değil. Allah ona ne dedi? “Allah bizimle” dedi -bu Muhammedi bilincin Ebu Bekir’e bir hatırlatmasıdır. “İnna Allahe meana” -mâiyet ilişkisi, benimle O. O benimle ama şu anlamda değil: “Biz Müslümanız, biz güçlüyüz, Allah bizimle” -bu öyle bir slogan değil. O an Hz. Muhammed ve Allah bir ve beraberler. Bakın bu hakiki teslimiyettir, bir hikaye değildir.

İzafi Teslimiyet ile Hakiki Teslimiyet

Diğerleri izafi teslimiyettir. “Merak etme Allah bize yardım edecektir, işimiz rast gidecek, rızkımız genişleyecek” -bu da bir teslimiyet türüdür ama bizim kastettiğimiz teslimiyet bunun ötesindeki bir teslimiyettir. İçinde hiçbir hikayenin, hiçbir zaman mefhumunun olmadığı bir teslimiyet. Çünkü aslında burada “teslimiyet” kelimesi bile anlamsızlaşıyor -sen Allah’lasın, Allah da senle, neye teslim olacak ki daha? Böyle bir teslimiyet hakiki bir teslimiyettir. Allah seninle olduğunda ne olursa olsun senin nazarında bir şeyin şöyle olmasıyla böyle olması arasında bir fark kalmaz. Sen orada da bir faaliyette bulunabilirsin, kastettiğimiz şey dağ başına çekilmek, hiçbir şey yapmamak değil. Orada eylemin özgür bir eylemi olur, herhangi bir beklenti, herhangi bir arzu barındırmayan bir eylem.

Kızılderilinin Duası: Şükür

Hani bir kızılderiliye sormuş -Hristiyanlar gitmiş, “böyle dua edelim, şöyle dua edelim” diye anlatıyorlar. “Biz dua ediyoruz” demiş kızılderili. “Siz ne istiyorsunuz Tanrı’dan?” “Biz bir şey istemiyoruz, o ihtiyacımız olan her şeyi zaten veriyor, biz şükrediyoruz, bizim duamız şükürdür” demiş. İşte bu daha yüksek bir bilincin ifadesidir. Yani ben yaradana sonsuz bir minnet anlamında, verdiği şeylerin hiçbirine layık olmadığım halde bana onları lütfettiği anlamında sonsuz bir minnettarlık duyarım. Ama “madem ki isteyin demiş, isteyin dediğin için istiyoruz.” Yoksa “çok istiyorum ama olmuyor, kaç defa hangi ismi okuyayım da dualarım gerçekleşsin” -içinde mi yaşayacağız biz? Yaratıcı bize böyle bir din mi öneriyor? Yoksa sana kendi yakınlığını idrak etme müjdesini mi veriyor?

Bakın her zaman hatırlatıyorum, gerçek din, hakiki din insanla yaradanın bir aradalığı, sana şah damarından daha yakınlığı ve sevgi üzerine kurulmuştur.

Dinden Dönenler ve Maide 54

Kur’an’da der ki: Ey Muhammed, eğer insanlar bu dinden dönecek olurlarsa, Allah öyle bir topluluk getirir ki onlar Allah’ı sever, Allah da onları sever, ve onlar hiçbir kınayıcının kınamasından çekinmezler. Bu ne demektir? Kim dinden döner? Hakikati henüz tam olarak idrak etmemiş bir insan dinden dönebilir. Rasyonel olarak analiz etmiştir, “inanıyorum, kabul ediyorum” demiştir ama sonra aklı başka şekilde işler. Allah onun istediği bazı şeyleri yapmaz, “acaba Allah beni duymuyor mu” deyip dini bırakabilir. Peki Allah bu sürece karşı neyi dikkate veriyor? “Allah öyle bir topluluk getirir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” Bakın orada ne korkudan ne başka bir şeyden hiçbir bahis yok. Bunlar Allah’la yakınlıklarını idrak etmiş insanlardır. Çünkü Allah sevgi nesnesidir, o sadece sevilir. İnsan ona aittir, Allah da insanın kaynağıdır. Ait olduğun kaynağa sonsuz bir sevgi duyarsın, gerçek aşk da budur -kaynağın birliği. Din hakikatte sevgi üzerine kuruludur.

Korku mu Sevgi mi? Ego’nun Korkutulması Gerekliliği

Ama sen bu hakikati henüz idrak edemediğinde, psikolojik düzeyde sana hem sevgi hem korku hatırlatılır. Neden korku hatırlatılır? Çünkü senin egon bazen korkmadığında yanlışlık yapabiliyor. Hani Kur’an’da geçer ya, onları bir denizde bir fırtınaya muhatap kılsan hemen ellerini açıp “bizi kurtar, hatalarımızdan vazgeçeceğiz” derler. Çünkü egoda bazen korkmadığında bütün arzu, heves ve aşırılıklarını yapmaya bir eğilim var, o zaman biraz korkutman gerekiyor. Yoksa Allah bir korku nesnesi değildir, Allah ile insan arasındaki ilişkinin hakiki adı sevgidir. Benim Allah’tan korkmam gerekmiyor. Allah’tan korkmayan bir benliğim varsa, o adi ve şerefsiz benliği korkutmalıyım. Öz varlığımızda korku yoktur, korku egodan gelir, o da tehlikeye karşı korunmak için verilmiş bir duygudur.

Peki Allah’ın azabı yok mu? Olabilir, varsa eğer bir hatam günahım varsa ben sevdiğime gidiyorum ve beni arındırmasını talep ediyorum. İnsan sevdiğini yok etmez ki. Bir çocuk elbiselerini dışarıda kirlettiğinde annesi ona kızsa da annesinin maksadı çocuğu temizlemektir.

Rahmetim Her Şeyi Kuşatmıştır

O yüzden ayet bizi hatırlatıyor: “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” Bu eşittir, cehennemi de kuşatmıştır. O zaman cehennem de Allah’ın rahmetinin bir yansımasıdır, bir hastane gibi. Kimse hastaneye düşmek istemez ama hasta olduğunda iyi bir hastane ararsın. O yüzden dini doğru anlamak lazım ama önce kendimizi doğru anlamaya ihtiyaç var.

Ölümsüzlük Hapı Sorusu

Ben kendime çocuk yaşta sormuştum: İleride bir hap bulsalar, ölümsüzlük hapı -içer misin, dedim İsmail. Ölüp Allah’a kavuşacaksın ya da bu hapı içip hiç ölmeyeceksin. Kendime verdiğim cevap: Ben o hapı içmem, çünkü ben Allah’ı seviyorum ve onun yakınlığını tercih ediyorum. Ama ego düzleminde ne vardır? Ego hiçbir şeye muhtaç olmamak, Tanrı’nın yerine geçmek ister. Çünkü onun mekanizması hakikati anlayacak nitelikte değildir. Aslında Tanrı’nın ona verdikleriyle Tanrı olmayı arzu eden sahte bir yerde duruyor.

Egonun Tanrı Olma Arzusu

İnsana hizmet etmek için yaratılmıştır ama siz kendinizi bilmezseniz, ona “ben” diyebilme imtiyazını bırakırsanız, o Tanrı olmak ister: “Her şey benim istediğim gibi olsun.” Dolayısıyla kendimizi gerçek kendilik düzleminde tanımlamalıyız. Ben gerçekte neyim, kimim? Bu soruya cevap vermediğiniz müddetçe yaşadığınız hayat gerçek hayat olmayacaktır.

Çocuğun Bahçede Oynama İzni Örneği

Bu tıpkı bir çocuğun, annesi ona bahçede oynama izni vermediği için mutsuz olmasına benzer. O an çocuk dünyaya nasıl bakar? Mutsuz gözlerle. Şimdi sizin egolarınız üzerinden kendinize bir bakın: Ne zaman mutsuzsunuz, mutsuz olmanıza neden olan şey nedir, bu kimin mutsuzluğudur? Ve sizin özünüzdeki mutluluğu örten şey nedir? Egonun mutsuzluğudur. Veya kendinizi mutlu zannedersiniz, o hakiki bir mutluluk değildir. Geçici bir şeydir. Egonun elinden onu aldığın an onun mutluluğu biter, tam zıttına dönüşür.

Mutluluğun Nedeni Olmaması Gerektiği

Ben mutluyum ama mutluluğun bir nedeni yok noktasına gelinceye kadar yol almak durumundayız. Mutluluğunuzun bir nedeni varsa o gerçek mutluluk değildir. Ama dikkat edin herkes bir mutluluk nedeni arıyor. Kim mutlu veya mutsuz oluyor? Bunu keşfetmek durumundayız.

Soru: Cehennemde Sonsuza Kadar Kalmak Adil mi?

*Soru:* Cehennemin bir şifahane olduğunu söylediniz ya. Yalnızca kendisine inanmadığı ya da verilen ibadetleri, görevleri yapmadığı için sonuna kadar o şifahanede kalmaya mahkum bırakılması, bu büyük rahmetle bağdaşır mı?

*Cevap:* Evet, anladım. Birincisi, cehennem insan için sahte benliklerinden arındırma merkezidir. Gerçek kendiliğin bu dünyada fark edilmediği durumda kişi sahte benlikleriyle yaşar, sahte benlikleriyle var olur. Bu çok iyi bir insan da olabilir ama sahte benlikleriyle yaşıyordur -mesela ölmek istemiyordur, “keşke daha fazla yaşasam” diyor, bunu diyen bir sahte benliktir. Kişinin bu sahte benlikten arınması gerekir, kendinin sonlu, sınırlı bir varlık olduğu algısının dönüştürülmesi gerekir. İşte kutsal kitapların cehennem dediği süreçler en hafifinden budur.

Cehennem: Sahte Benliklerden Arınma Merkezi

Bazı kişiler için kendini her şeyin üstünde görür, tahakküm etmiştir, insanlara büyük kötülükler yapmıştır. Orada büyük bir vicdan dönüşümü yaşar. Dolayısıyla cehenneme gitmemiz Allah’ı inkar ettiğimiz için değil, kendimizi inkar ettiğimiz için gittiğimiz bir yerdir. Çünkü ayette der ki, onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Dolayısıyla Allah’ı inkar etmek gerçek kendinin kaynağını inkar etmektir. Allah şöyle bir Allah değildir, “beni inkar ediyorsun, o zaman seni cezalandıracağım” -böyle bir Allah olmaz. Allah’ı inkar etmek kendini inkardır, gerçek kendiliği unutmaktır.

Hepiniz Ölümü Tadacaksınız

Ne diyoruz? “Hepimiz ölümlüyüz” diyoruz. Ayet öyle diyor mu? “Hepiniz ölümü tadacaksınız” diyor. Doğumu tattık değil mi, şimdi de ölümü tadacağız. Aslında müşrikler, inkarcılar da daha sonra özbenliklerine dönecekler, Allah’a kavuşacaklar. Neyin sonuna kadar cehennemde kalacaksın? Sahte benlikler bitinceye kadar. Yani onlar orada kalacaklar, arınan kişi orada kalmayacak. Müşriklik o insanın hakikatinin sıfatı değildir, egonun sıfatıdır. Ondan kurtuluncaya kadar orada kalacak, kurtulduğunda ayrışmış olacaksın. Hatta öyle bir insan cehennemde de kalsa ona hiçbir zarar vermez, cennet gibi olur, çünkü bundan etkilenmiyor ki.

Cehennemin kendisine bakma. Sen kimsin, sen yanacak bir varlık mısın? Yanacak olan şey nedir? Bunu ayırt etseniz koşa koşa cehenneme girebilirsiniz. Yanacak şey yansın, “ben yanmayan varlığım” diyeceksin. Ama sen kendini bir beden olarak algılıyorsun. Allah “ruhumdan üfledim” diyor. Allah’ın ruhundan üflediği şey yanar mı? O ceza görür mü?

Şeytan ve Ateş-Toprak Kıyası

Peki o zaman sen nesin? Sen şeytanın zannettiği anlamda bir toprak mısın, yoksa Allah’ın sana hatırlattığı anlamda ondan üflediği bir ruh musun? Şeytan diyor ki, ben Adem’den üstünüm. Halbuki Allah ruhundan üfledikten sonra secde et dedi, toprağa secde et demedi ki, Adem’e secde et dedi. Ama şeytan ne dedi? Ateş topraktan üstündür dedi. Şeytan Allah’ı anlamıyor. Tıpkı bizim şu an anlamıyor oluşumuz gibi.

Yeğenin “Ben Güzel miyim?” Sorusu

Hep söylüyorum, benim 10-11 yaşında bir kız yeğenim bir gün geldi, güzel elbiseler almışlar, giyinmiş, “amca ben güzel miyim” dedi. Ama neyin üzerinden kendini tanımlıyor? Bedeni, giyimi üzerinden. Ben de ona dedim ki “sen güzelsin ama bu beden ve elbiseler geçici, bunu unutma. Sen giyinen, giyimiyle çekici olan bir varlık değilsin, sen o değilsin.” Emin olun ben bunu anlamıyorum -bir insan nasıl böyle “ben güzel miyim” der? Bak kim gidecek cehenneme? Bedenine bakıp “ben yakışıklı mıyım, güzel miyim” diyen gidecek cehenneme. Ama sen öyle misin? O zaman bütün sohbetlerimin temeli budur: Sen kendini ne olarak algılıyorsun? Sen kimsin? Kendini hatırla, bu kadar.

Adolf Hitler Sorusu ve Hz. İsa’nın Affı

*Soru:* Adolf Hitler o bilinçte olsa Adolf Hitler olmazdı. Ama belki intihar ederken o bilince ermişse, ben de diyelim ki azap görmüş bir Yahudi olsam, ben ona niye hesap sorayım ki? Ama küçücük çocuklar o kadar aydınlanmış olmazlar ki.

*Cevap:* Ruhun çocuğu, çocuk yoktur -onlar ruhtur, çocuk değiller. Ruh eziyet görmüyor ki, ruh ölümsüz olan bir şey. Ben eğer bir insan bana 30-40 yıl zulmetse ve ölmeden evvel aydınlandığını görsem, ben ondan hiçbir hesap sormam. Çünkü kim kendini alacaklı görüyor? Eğer biri bana kötülük yapıyorsa, ben de egomun hesabına düşüyorsam o da benim sorunum.

*Soru:* Ama annem babam öldürülmüş olsa ben diyemem yani.

*Cevap:* Şu bilinçte diyemezsin, onu anlıyorum. Ama aydınlandığında diyebilirsin. Bunun en nihai zirvelerinden bir tanesi Hazreti İsa’nın kendisini öldürmeye gelenlere “Tanrım onları affet, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” ifadesidir. Ama bu, bilincin en üst düzeylerinden biridir, bizim oraya doğru yol almamız gerekir.

Habil-Kabil Kıssası

Bunun bir başka mükemmel örneği de Habil ile Kabil kıssasıdır. Kabil, Habil’i öldürmek istediğinde Habil’de hiçbir acı yoktu, hiçbir mutsuzluk yoktu. Bu neyi anlatıyor? Spiritüel bilince ermiş bir insanla psikolojik düzeyde olan bir insanın farkını anlatıyor. Biri seni öldürmeye bile kalktığında senin öz varlığında bir reaksiyon göstermen gerekmiyor. Biri beni öldürmeye kalksa, ben bilirim ki ben ölmüyorum, o benim bedensel canlılığıma son veriyor, o da Allah’ın izniyle. Ama ben kendimi biri tarafından öldürülmüş algılamıyorum.

Bütün dünya benden nefret etse spiritüel bilincimle bundan rahatsız olmamı gerektirecek hiçbir şey yoktur. Spiritüel bilincimizin bize verdiği bilinç budur.

Modernizmin İnsanı Beden-Psikolojiye Hapsetmesi

Bugün modernizm dediğimiz şey de aslında tam da budur. Modernizm insanı spiritüel varlığından koparmıştır, seni beden ve psikolojinin sınırları içine hapsetmiştir. Biri sana engel olduğunda, “kendimi ifade etmeme izin verilmiyor” diye mutsuz olursam, kendimi psikolojik bir nesne haline getirmiş olurum. Eğer böyle bir varlıksam ne din bana bir şey verebilir ne ben dinden bir şey alabilirim, hatta din benim için rahatsız edici bir fonksiyona dönüşür -sevap günah çetelesi tutmak zorunda kalırım.

Ruh böyle bir şey değil, millet malı götürürken burada ruhsal hikayeler konuşuyoruz gibi bir şey değil. Ruhtan daha gerçek bir şey yok. Bütün dünyayı birine verseler ama ruhu ondan alsalar ona hiçbir şey vermiş olmazlar. Kendimi beden ve psikolojik varlık olarak gördüğümde dünya değişiyor, birileri çok şanslı birileri çok şanssız oluyor. Ama spiritüel bir gözle baktığında ermiş bir kişiye baktığında onu da kıskanmazsın. Egosal düzeyde baktığında peygamberle bile kavga edersin: “Allah niye beni peygamber yapmadı” dersin. İyi ki yapmamış, olamazsın ki. Halbuki spiritüel düzeyden baktığınızda Allah sizi bir toz zerresi de yapsa, o toz zerresinde de O vardır, hiç rahatsızlık duymazsınız, hiç kıyaslama yapmazsınız.

Kapanış: Hayat Kalitesi Kavramının Yanlış Kullanımı

Yaratıcı seni sahte benliklerinden korumak için sana bu dini indirmiştir, seni gerçek anlamda özgür olan özüne yöneltmek içindir. Mesaj: Sen bendensin, bana aitsin. Bunu unutmadığında bin tane Hitler de gelse senin o özgürlüğünü senin elinden alamaz. Hazreti Yusuf’un mutluluğunu oradaki firavun almadı ve alamazdı da. Yusuf ne kendisini kuyuya atan kardeşlerine kin duydu ne başka birilerine, çünkü spiritüel bilincinde yaşadı.

Son olarak şununla toplayayım: Böyle hayatımda hep heves ettiğim bir kavram vardır, bir tanesi de bu “hayat kalitesi” kavramıdır. “Kaliteli hayat yaşayacaksın, birileri çok kaliteli hayat yaşıyor.” Halbuki bu asla dini anlayan birinin kullanmayacağı bir şeydir. Çünkü hayatın kalitesi ruhuna dair idrakinin kalitesiyle ölçülebilir. Senin ruhuna dair farkındalığın ne kadar? Yoksa çok kalitesiz yaşıyorsun -isterse kahvaltını Paris’te yap, akşam yemeğini New York’ta ye, sen çok kalitesiz yaşıyorsun. Ama sen Allah’ı gerçekten tanıyan, Allah’ın üflediği ruhu idrak etmiş birisin -zindanlarda da olsan, Hitler’in kamplarında da olsan çok kaliteli bir hayat yaşıyorsun. Ve kimse o kaliteyi senden alamaz.

Evet teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - (Tevbe Suresi: 40) — Hz. Peygamber’in mağarada Hz. Ebu Bekir’e söylediği “Allah bizimledir” - (Maide Suresi: 54) — Dinden dönenlerin yerine Allah’ın sevdiği ve kendisini seven, kınayıcıdan çekinmeyen bir topluluk getireceği - (Ankebut Suresi: 65) — Gemide fırtınaya yakalananların dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarması - (A’raf Suresi: 156) — “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” - (Al-i İmran Suresi: 185) — “Her nefis ölümü tadacaktır” - (Haşr Suresi: 19) — “Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu” - (Hicr Suresi: 29) — “Ona ruhumdan üfledim” - (A’raf Suresi: 12) — Şeytanın “beni ateşten, onu çamurdan yarattın” sözü