Özgürlük ve Özneyi Araştırmak
Kısa Özet
Sohbette özgürlük gibi çekici kavramların bile aslında egonun kendi mantalitesiyle şekillendirdiği kavramlar olduğu; asıl sorulması gereken sorunun “özgürlük nedir” değil “kim özgür olmak istiyor, kim özgürlükten korkuyor” olduğu anlatılıyor. Advaita öğretisinin “beni araştır” ilkesiyle örtüştüğü, Jean-Paul Sartre’ın “ben geçmişte ve gelecekte yaşadıklarımım” tanımının aslında insanı bir “hikaye” olarak tanımlayıp gerçek özden uzaklaştırdığı vurgulanıyor. Adem kıssasındaki şeytanın vesvesesi, insanın “toprak” (bedensel) yönüne kilitlenmiş bir bakışı simgeliyor; oysa insanın temel niteliği Allah’ın üflediği ruhtur. Sohbet, “kendim” dediğimiz şeyin bir tarihi ve hikayesi varsa bunun gerçek ben olmadığı, kendini bilmenin dışarıdan gelecek bir şeye ihtiyaç duymadığı fikriyle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Özgürlük hakkında değil, “kim özgür olmak istiyor, kim özgürlükten korkuyor” hakkında konuşulmalıdır — asıl mesele öznedir. - Tarihi ve hikayesi olan “ben”, gerçek ben değildir; kendimizi tanıttığımızda anlattığımız şey aslında bir hikayedir. - “Kimse beni beğenmiyor” gibi bir cümleye kapılmadan önce “ben kimim” diye sorma fırsatını kaçırmamak gerekir — otomatik hikaye devreye girmeden önce durmak.
Özgürlük Kavramı ve Egonun Çekiciliği
Bugün üzerinde konuşmayı düşündüğüm konu özgürlük konusu, özgürlük kavramı. Dün de burada bir seminer olmuştu, orada dinin veya hakikatin insanı özgürleştireceği, dinde ifade edilen kulluğun aslında bir özgürlük olduğu söylendiğinde bu biraz tam anlaşılmamış gibi oldu zannediyorum. İlk dikkat etmemiz gereken şey şu: Bazı kavramlar insan egosu için çok çekicidir ama onları egomuzun üzerinden tanımlarız. Egodan kastımız ne? Kendini bir bedenden ve zihinsel mekanizmadan ibaret gören benlik hali. Böyle bir benlik algısına bazı şeyler çok çekici gelir: Çok sevilmek, önemli olmak, değer görmek, yüceltilmek. Günümüzde bu kavramların üzerinde mutlaka durmamız gerekiyor -mesela “iyi yaşamak, kaliteli yaşamak, varlıklı olmak” gibi. Hani yüz sene evvel bir insana “varlıklı insan” denir miydi bilmiyorum, deniyorsa da yanlış bir şeydir.
Bazı kavramlar egoya çekici gelir, ego bunları kendi mentalitesine göre tanımlar, yorumlar, şekil verir. Bu kavramlardan bir tanesi de özgürlük kavramıdır. Eski dilde Arapça hürriyet kavramı, Osmanlı Türkçesi de bunu kullanmış, daha sonra “özgürlük” kavramı gelmiş.
İsmet Özel’in Sözü: Özün Gürleşmesi
Özgürlük deyince aklıma hep gelir İsmet Özel’in güzel bir sözü vardır, üzerinde düşünebilirsiniz: “Özgürlükten özün gürleşmesidir.” Güzel bir ifade, o kavramın çarpıtılmasına karşı güzel bir yaklaşım. Özün kendini ifade edebilmesi gerçek özgürlüktür. Burada temel soru şu: Kim özgür olmak istiyor ve buna bağlı olarak kim özgür olmadığını düşünüyor? Ve yine kim özgür olmak için bir hikaye üretiyor -“şöyle olursa özgür olurum, böyle olduğu için özgür değilim” gibi yaklaşımları kim söylüyor? Bu nasıl bir ben algısı, bu yaklaşımların altında yatan şey nedir? Kim özgürlük istiyor, niye özgürlük istiyor ve neleri özgür olmak, neleri özgür olamamak olarak tanımlıyor?
Düşüneni Kaçırmak: Özneye Dönmek
Daha önceki konuşmalarımızda hep şuna vurgu yapıyorduk: Bir şey üzerinde düşünürken düşüneni kaçırıyoruz. Bir şey üzerinde “hadi gelin düşünelim” dediğimizde aslında ilk dikkat etmemiz gereken şey, bunu kim düşünecek? Biz bunu çoğunlukla kaçırırız. Dolayısıyla bizim temelde sorgulamamız gereken şey, özgürlük kavramını kim şu anda dinliyor, kim bunun üzerinde düşünecek? Tabi bu arada özgürlük konusunda kim konuşacak diye kendime de dönüp sormam gerekiyor -ben konuşacağım derken bu ben nasıl bir ben, özgürlüğü nasıl algılıyor?
Dolayısıyla biz ister istemez her konuda özneye dikkat etmek zorundayız. “Şu beni mutsuz ediyor” dediğimizde, birisine çok güçlü bir reaksiyon verdiğimizde ilk sormamız gereken şey, bunu böyle düşünen, hisseden kimdir? Bu nasıl bir şey? Nasıl bir geçmişe sahip? Hangi korkular, hangi arzular, hangi mahrumiyetler, hangi yargılarla karşılaşmış? Bu yargılar, bu düşünceler nerede ve nasıl ortaya çıkmış?
Şu Anki Benin Tarihi
Şu andaki benin hikayesi nedir, tarihi nedir? Mevcut benliğimizin tarihi nedir? Benlik ne zaman doğdu, hangi serüvenleri yaşadı? Yükselme dönemi, alçalma dönemi gibi birçok dönemlerimiz olmuştur, o dönemler içinde verdiğimiz birçok tırnak içinde abuk sabuk kararlar olmuştur: “Hiçbir zaman zayıf görünmeyeceğim” veya “bundan sonra hep böyle yapacağım” gibi. Dolayısıyla şu an elimizde kendi elimizle yonttuğumuz bir benlik var. İsterseniz buna put da diyebilirsiniz.
Benlik Putu
Sufi öğretilerde çokça vurgulanır, “benlik putunu kırmaktan” bahsedilir. Niye benlik putu denilmiş? Çünkü bu senin ürettiğin bir şey. Bu dünyaya gelirken bedenle özdeşleşmeden başlayan bir hikayesi olan ve onun üzerine birçok özlemin, hasretin, acının çerçevelediği, cilaladığı veya sönük hale getirdiği bir şey. Örneğin “ben kendimi mümkün olduğunca göstermeyeyim, çünkü beğenilmeyeceğim” gibi. O putu parlatmak da bir put hikayesi, onu sönük hale getirmek de bir başka hikayesi.
Özneyi Geliştirmek mi, Değiştirmek mi?
Dolayısıyla bütün kadim bilgelikler öznenin değişimi üzerine kuruludur -öznenin gelişimi üzerine değil, özneyi geliştirmek üzerine değil, özneyi değiştirmek üzerine kuruludur. Ama biz bugün ne yapıyoruz? Özneyi geliştirmeye çalışıyoruz: Bilgisini arttırarak, deneyimlerini arttırarak “kendini geliştirmeye” çalışıyor. Bu kavram da albenili bir kavram: “Kendini geliştir.” Hepimiz de “kendimizi geliştirelim” dedik, ama kimsenin aklına “bu kavramdaki kendi nedir, bunu bir izah eder misiniz” diye gelmez değil mi? “Kendini geliştir, kendini olgunlaştır” dediğimizde kendiden hiç bahis gelmez aklımıza.
Özgürlükten Korkan Benlikler ile İsteyen Benlikler
Tekrar konumuza dönelim: Özgürlük kavramı. Bazı benlikler için özgürlük tehlikeli bir kavram, bazı benlikler için çok istenen bir kavram. Ama aslında ikisi arasında bilinç düzeyinde bir farklılık yok. Ben niye özgürlükten korkuyor olabilirim? Sapıtabilirim, yoldan çıkabilirim, oluşturduğum psikolojik dengeyi kaybedebilirim. Bazı kişiler özgürlükten bahseder ve herkesin özgür olmak istediğini düşünür, çünkü kendi egosu özgür olmak istiyordur. Ama herkes özgür olmak istemiyor aslında. Özgür olmak istemeyenleri de özgür olmak isteyen benlik “siz korkaksınız” diye yargılar.
Enneagram Tip 7 Örneği ve Sınırları Zorlamak
Enneagram’da tip yedilerdir bunun en sahtesini istiyorsanız, tip yedilerle biraz vakit geçirin, konuşun -size nasıl özgür olmamak gerektiğini tersinden öğretirler. Neden? Çünkü özgürlük o mizacın sağlıksız düzeyinde çok kısa bir sürede “istediğini yapmak” olduğunu düşünmeye başlar, en küçük bir sınırlandırılmada “özgürlüğümü kısıtlıyorsun” diyerek. Benim böyle bir yakın akrabam var, çok yemek yiyen, her türlü yemeği denemeyi seven bir arkadaşımdı. Ona bundan bahsettiğimde, bir hafta sonra geldi, “aslında ben yemiyormuşum, içimde bir şey yiyormuş” diye bir geri bildirimde bulundu -aslında özgür olarak yemiyormuş. Çocukken sağlığı bozulmasın diye biraz kısıtlardım, hemen yüzü asılırdı, sanki onun var olmasını engelliyormuşum gibi bir hissiyatı olurdu.
Bir arkadaşımın çocuğu 12-13 yaşına gelmiş, “ben özgürüm, bundan sonra hiç kimse bir şey söyleyemez” diye bir söylemle gelmiş. 18 yaşına gelince istediğimi yapacağım diye. Ama istediğini yapacaksın da ne istediğini kim belirleyecek acaba? Dolayısıyla bizim önümüzdeki ilk özgürlük tuzağı istediğimi yapma özgürlüğü olarak tanımladığımız tuzaktır. Bunun öznesi nedir? Her istediğini yaptığında ne olmuş olacak, veya yapamadığında ne hissedecek?
Adem Kıssası: Şeytanın Vesvesesi Kime Verildi?
Bazı kavramlar, prensipler, hakikatler de sahte bir özne tarafından algılanır ve yorumlanır. Bunun en güzel örneği Adem kıssasında Allah insanı en güzel biçimde yarattı, ruhundan üfledi, cennete koydu, ama şeytan olarak tanımladığımız varlık insanoğluna sahte bir benliğin oluşması noktasında vesvese verdi. Biz orada bazen hataya düşeriz: “Şeytan vesvese verdi” -kime verdi? Şeytan meleğe niye vesvese veremiyor? Bunu hiç sormuyoruz. Şeytan Adem’e verdi. Genelde Hristiyan literatüründe şeytanın Havva’yı kandırdığından bahsedilir, oradan bazen bir tartışma başlıyor -“bak şeytan kadını kandırmış.” Ama bir dur, bir sakince bir bak, ne kastedilmiş olabilir? Benim yorumum: Edilgen olma potansiyeli taşıyan bir varlıksan, dışarıdan gelen etkilere de açık olursun.
Edilgen Olmak Kötü müdür?
Peki edilgen olmak kötü bir şey mi? Hayır. Dışarıdan gelen etkilere açık olmak kötü mü? Hayır, ikisi de kötü değil. Ama ben hangi etkilere açık olayım, hangi etkilere kapalı olayım? Bunu ayıramazsam edilgen olmak da problematik, etken olmak da problematik. Etken olmak kötü bir şey mi? Hayır. Ama kim etken olacak, kim neye ne zaman etki edecek? Her durumda özneye dönüyoruz.
Advaita Öğretisi: Beni Araştır
O yüzden evvelsi günkü seminerimizin konusu olan Advaita öğretisi “beni” araştırılmasına odaklanır. Ben dediğin şey nedir, şu anki ben nasıl bir mahiyete sahiptir, bunun üzerinde dur. “Bunlar uzun konular, derin konular hocam, hayat devam ediyor” der bir benlik. Kimin vakti yok? O benin vakti yok. Ve gerçekten durarak bunu anlamaya çalışman, seni sürekli tahrik edecektir: “Millet malı götürüyor, sen duruyorsun” gibi. Kim durmamaya çalışıyor? İçindeki bir şey durmamaya çalışıyor ve sen kendini o zannettiğin için durmamaya çalışan senmiş gibi görünüyorsun. Dolayısıyla gerçekten kendini tanımadığın müddetçe ürettiğin, hissettiğin hiçbir şeyden emin olamazsın.
Jean-Paul Sartre: Ben Bir Hikayeyim
Hani mesela çıktığınızda birisi size “bugün İsmail Hoca ne konuştu” derse, “özgürlük hakkında konuştu” dememeniz gerekir. Ben hiçbir konuda konuşmuyorum aslında. Ben tek bir şey üzerinde konuşuyorum: Şu anda mevcut olan “beni” araştır, sonra bu gerçek ben midir diye sorgula. Tırnak içinde söylüyorum, tarihi ve hikayesi olan ben, gerçek ben değildir. Hani biraz kendini tanıt dediğimizde anlattığımız şeyler hikayemizdir değil mi -doğduğun, büyüdüğün, ailen, karşılaştığın insanlar. Bunun da ustası kim? Enneagram’da tip dörtler. Kendilerine güzel bir hikaye oluşturmaya çalışırlar, en çok kullandıkları kavramlardan biri “güzel bir hikayen olsun.”
Mesela Jean-Paul Sartre der ki, “ben geçmişte yaşadıklarım değilim yalnızca, geçmişte yaşadıklarım ve gelecekte yaşamak istediklerimim.” Aslında ne yapıyor? “Ben bir hikayeyim” diyor. Ve özde yok. Dolayısıyla kendi varlığının keşfine koskocaman bir kaya koyuyor. Ama bu o kadar çekici bir hikaye ki onlarca yıldır bunun üzerinde kafa yoruyoruz -“Sartre’ye göre özgürlük, Kant’a göre özgürlük” diye. Kant hangi sahte benliğiyle özgürlük kavramını düşünmüş, Sartre hangi sahte benliğiyle bunun üzerinde hissedişler yaşamış? Bunu irdeleyebiliriz. Ama kendimi gerçekten bulamamış bir insanın özgürlük hikayesi, kendi sahte benliğinin özgürlük hikayesidir. Hiçbir kadim öğreti bize özgürlüğü bulmak için birilerini okumamızı tavsiye etmez. Özgürlüğünü bulmak için yapacağın şey kendini bulmaktır.
İlişki İsteği Örneği: Nereye Dokunsan Ağrıyan Parmak
Özgürlük, aşk, sevgi, dostluk aklınıza gelebilecek bütün kavramlar üzerinde konuşmadan evvel bir çalışma yapılması gereken kavramlardır. Öznenin üzerinde çalışmadığımız müddetçe hiçbir şeyin üzerinde çalışamayız. Mesela “bir ilişkim olsun istiyorum, seven, değer veren, anlayan biri” -çok makul şeyler gibi görünen ama yanlış yerden başladığımız için başımıza bela olabilen süreçlere giriyoruz. Birisi beni ölesiye sevse de başım belada, sevmese de belada -nereden bakarsam belanın içine girmişim. Ölesiye sevse, o hasta olur veya ölürse ben de kayboluyorum. Sevmese, “niye sevilmiyorum, ben hak etmiyor muyum” diye düşüneceğim. Nereye dokunursanız tuzaktasınızdır. Neden? Çünkü özne problem, özde sahtelik var.
Hani adamın biri doktora gitmiş, “nereye dokunsam ağrıyor” demiş. Doktor muayene etmiş, filmler çekmiş, hiçbir şey bulamamış. “Bir de parmağına bakayım” demiş, parmağına bakmış -parmak kırık, ucu kırık. Nereye dokunsa ağrıyor. İşte benlik böyle bir şeydir, nereye dokunsanız ağrır. O zaman neye bakmak durumundayız? Ağrıyan parmağa. İşte o kırık parmak benliktir, ama hakiki ben değil, sahte benliktir.
Ruhumdan Üfledim: Toprağa mı Odaklanıyoruz?
İşte o yüzden kutsal metinler insanı kendi hakikatine çağırır. O yüzden bütün kutsal metinler insanın yaratılışından başlar. Ama insanın yaratılışını okuduğumuz halde dikkatimiz bir şeyden hep kaydırılır. Allah sana ruhundan üflemiş. Her sabah uyandığınızda kendinize bunu bir hatırlatın: Allah bana ruhundan üflemiş. Ama bakın dikkatimiz hep nereye evrilir? “Allah insanı topraktan yaratmış” -bir türlü kurtulamayız bundan, hep topraktan yaratılmışız. Peki sonra bak, Allah o topraktan oluşan yapıyı düzenledikten sonra “saldım” demiyor, “ruhumdan üfledim” diyor, sonra “ona secde edin” dedi. O zaman benim insan olmaklığımın temeli ne olabilir?
Şeytanın Kıyaslaması: Ateş - Toprak
Şeytanın da çok güzel bir aslında hem bir taraftan kopya veriyor hem de düşeceğimiz tuzağı anlatıyor. “Niye secde etmedin” denildiğinde egosuna düşmüş olduğu için kıskanıyor. “Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten onu topraktan yarattın” diyor. Aslında şeytan bize kopya veriyor -bakışı nereye kilitlenmiş? Adem’in toprak yönüne. Aslında beden bizim bir yönümüz bile değildir arkadaşlar, beden deyim yerindeyse ruhun kullanması için ona verilmiş bir enstrümandır. Yunus’un deyimiyle yeryüzüne geldiğimizde ete kemiğe bürünürüz. Ama mesela hangi anne baba şunu düşünür: “Bir çocuk geldi, ete kemiğe büründü, kim büründü acaba” diye? Kız mı erkek mi, kaç kilo diye aynı hikayelerin içindeyiz. Ben bazen diyorum ki şeytan ne yapıyor acaba, adamın canı sıkılıyordur, yapacak bir işi yok, çünkü onun yerine birbirimizin şeytanı haline gelmişiz -birbirimizi yanıltıyoruz, birbirimizi sahte şeylerle meşgul ediyoruz.
Kombin Yapmışsın Örneği
Mesela diyoruz ki biri bir şey giyiyor, “sana çok yakışmış” falan. Ne yani, ne yakışmış? Sen nesin? Yakışmasa ne olur? “Çok iyi kombin yapmışsın” -olmasa ne olur? Kötü hissedersin. Bak nerelere indiriyor seni bir söz eğer dikkat etmezsen. Ve sen buna inandığın anda bir tuzağın içine çekiliyorsun. Peki neden? Çünkü özne problemdir. “Çok kötü görünüyorsun” -ben bir Allah’ın ruh üflediği bir varlık olarak nasıl kötü görünebilirim? Birisi bana dese ki “üzerindeki elbise biraz kirli” -anlayabilirim, olabilir, kullandığım giysi kirli olabilir. Ama “seni kimse beğenmez” -kimim ben ki kimse beğenmiyor olacak, ben kimim? Bir dur, önce bir dur ve şu soruyu sor.
Saçın Dökülmüş Örneği
Annem bile bana diyor ki “İsmail oğlum saçın dökülmüş, böyle kimse seni beğenmez” diyor. Şimdi o cümleye tutulsam, hep dayak yiyeceğim kendi kendime -“ben önemsemiyorum” falan bunu demek bile bir sahteliktir. Bu denklem dışı bir şey. O yüzden dikkat etmemiz gereken şey özneye dönmek. Özellikle özgürlük gibi, sevilmek gibi, değer görmek gibi çok albenili kavramlar var, bunların gerçeklik yönü de olabilir, ama en başta bunları yorumlayanın kim olduğunu bulmaya ihtiyacınız var.
Kapanış: Kendini Bilmekten Yüce Bilgi Yoktur
Şunu kabul etmeliyiz ki biz şu an kendimizde değiliz. Bunu kendimize her gün hatırlatmalıyız ama ümitsiz olarak değil, aksine ümitli olarak: İyi ki ben şu an hissettiğim ben değilim. İyi ki kendim diye bir şey var ve ben onu arıyorum. Bu çok büyük bir ümittir. Eğer şu anki benliklerimiz kendimizsek, kendimizi canlı olarak mezara gömmek gibidir. Hani “kendimle başım belada” diyen birçok düşünürümüz var ama kendini araştırmak durumundayken başka şeylere odaklanıyor. Senin başını belaya sokan o beni anlamak zorundasın. O yüzden kendini bilmekten daha yüce bir bilgi yoktur. Ama kendinizi bilmek zaten içinizde olan bir şey; dışarıdan gelecek bir şeye ihtiyacın yok, ciltlerce kitap okumana gerek yok. Sadece “kendim” dediğin şeylere bir bak, bir tarihi varsa, bir hikayesi varsa onu bırak.
Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - (Hicr Suresi: 29) — “Ona ruhumdan üflediğimde, ona secdeye kapanın” - (A’raf Suresi: 12) — Şeytanın “beni ateşten, onu çamurdan yarattın” sözü