Sahte Kendilik Alanları ve Ben Kimim Sorusu

Kısa Özet

İsmail Acarkan, çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimlerin (istenmeme, eleştirilme, onaylanmama gibi) zamanla kalıcı bir “kimlik” haline geldiğini; bir tiyatro rolüne kapılıp kalmak gibi insanın da geçmişteki bir duygu durumunu ömür boyu kendisi zannettiğini anlatıyor (Sezercik ve Ayşecik örneği). Ardından geleceğe dönük “şöyle biri olmalıyım” kurgularının, sahip olunan şeyleri koruma kaygısının ve başkalarının gözünde nasıl göründüğümüze duyulan aşırı ilginin de birer sahte kendilik alanı olduğunu gösteriyor. Sohbet, bu sahte benliklerin gerçekte bir güçleri olmadığını, gücü onlara bizim verdiğimizi; asıl yapılması gerekenin bunlarla savaşmak değil, onlardan ayrışıp dikkati güvenli, dingin bir yere çekmek olduğunu vurguluyor. Kapanışta “ben kimim” sorusuna zihnin bir cevap üretmesine izin vermeden “Allah bilir” demenin daha güvenli bir tutum olduğu öneriliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Geçmişte yaşanan tek bir olay (örn. “seni oyunumuza almıyoruz” denmesi) zamanla “istenmeyen biriyim” gibi kalıcı bir kimliğe dönüşebilir. - Bir tiyatro rolüne kapılıp kalmak gibi, insan da geçmişte hissettiği bir duyguyu ömür boyu kendisi zannedebilir (Sezercik/Ayşecik metaforu). - Geleceğe dönük “şu kadar param olursa rahat ederim” gibi kurgular hiçbir zaman tam olarak doyurulamaz; hedefe ulaşılsa bile bu sefer onu korumak yeni bir yük olur. - Sahte benliklerin kendi başına gücü yoktur; onlara güç veren, gerçek kendiliğin enerjisini bilmeden onlara aktarmamızdır. - Başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzü dert etmek, Sartre’ın “başkaları cehennemdir” sözüyle özdeşleştiriliyor; bu, kendi dışımızdaki bir “puta” tapmaya benzetiliyor. - “Ben kimim” sorusuna zihnin ürettiği bir tanım yerine “Allah bilir” cevabı öneriliyor; kendini kelimelere dökülebilecek bir şeyle sınırlamamak gerekiyor.

Geçmişe Dayalı Sahte Kimlikler

İnsan çok küçük yaşlardan itibaren kendi varlığının farkındalığını unutur; kim olduğunu unutur. Kendini bilmek dediğimiz bilgiyi unutuyoruz. Onun yerine ne geçiyor? Kendimiz diye tanımladığımız bir kısım düşünceler, duygular ve davranış kalıpları — farklı arzular, farklı korkular, farklı arayışlar.

Bir sahte kendilik başlığı, çocuklukta yaşanan olumsuz deneyimler üzerinden oluşmuş düşünce ve duyguların kendimiz olarak algılanmasıdır. “Ben istenmeyen biriyim,” “ben ezik biriyim,” “ben bir türlü ispat edememiş biriyim,” “ben anlaşılmamış biriyim” — bunlar geçmişte yaşanan olaylara dayalı olarak içimizde ortaya çıkmış duyguları kendimiz olarak tanımlama hatasıdır.

Bir, iki, üç yaşındaki bir çocuğun anne babası psikolojik olarak problemli olsun ve çocuğu istemesin. Çocuk bunu istemediklerinde, bu çocuk gerçekten istenmeyen bir varlık mıdır, yoksa anne babanın istemediği bir varlık mıdır? Bu, kendisiyle ilgili bir tanımlamaya mı işaret etmeli, yoksa muhataplarının algısıyla bağlantılı bir şey midir? Ama çocukluk, ergenlik, gençlik, hatta ilerleyen yaşlarda bile bu tür durumlardan sahte bir kendilik alanı üretiyoruz: “Ben istenmeyen bir çocuktum, sürekli eleştirildim, hiç onay görmedim; o zaman kimim ben? Ben onaylanmayan biriyim.” Geçmişte yaşadığımız olayların psikolojik dünyamızda ortaya çıkardığı duygu durumlarını zihnimiz kimlik tanımı haline getiriyor. Bir ya da birkaç olay yaşanmış olsa da, bu senin hayatında tümüyle tanımlanan bir kimliğe dönüşüyor.

Bir benzetme: Bir tiyatro oyununda sana kurbağa rolü verilmiş, kurbağa rolünü oynuyorsun; ama ömür boyu kendini kurbağa görüyorsun. Bu ne kadar saçma, değil mi? “Böyle bir şey olmaz” deriz, “böyle olsa” diye biri söylese “olur mu ya” deriz — aptalca, yanlış bir şey olur. Bahsettiğimiz yanılgıların bundan hiçbir farkı yok. Biri çocukken sana “seni istemiyorum, seni oyunumuza almıyorum” demiş; sen de bundan istenmeyen bir kişi olduğunu çıkarmışsındır ve ömür boyu istenen bir kişi olmaya çalışıyorsundur. Ya da “ben aslında istenmeyen bir çocuğum, birileri beni onaylasa bile bir gün yine istenmeyeceğim” dersin. O zaman farkına varmadan en küçük bir olay senin o damarını tahrik ediyor; küçücük bir şeyden büyük bir kavga çıkarıyorsun. Çünkü tekrar istenmeyen biri olma korkusunu yaşamak istemiyorsun; istenmeyen biri olmaktansa istemeyen biri olmayı tercih ediyorsun.

Bunu bilinçli olarak yapmazsın — “dur, kavga çıkarayım” diye bir düşünce olmaz bilinç düzeyinde. Ama bilinçaltın o korkudan kaçtığı için meseleyi hızlıca daha problematik hale getirebilir; karşı taraf olumlu davranmazsa “seni istemiyorum” diyerek istenmeyen biri olmaktan kurtulmuş olursun. Çünkü istenmeyen biri olduğunu hissetmek çok acı verici bir şeydir; işkence gibi.

Hâlbuki orada yaşanan sadece bir olaydır — birisi seni oyuna almamıştır, birisi seninle arkadaşlık yapmak istememiştir. Senin hissedeceğin şey de bir duygudur. Bu dünya hayatında, bu yaşam formunda psikolojik düzeyde birçok dualiteyi yaşıyoruz: istenmemek, yok sayılmak, anlaşılmamak — ama anlaşılmayı da yaşıyoruz, sadece bilinç daha çok olumsuz şeyleri kaydediyor. Bir şeyi dinlerken bile kendinize bakın: “İstenmeyen biri” moduyla mı dinliyorsunuz? O modda dinliyorsanız, çok şey anlaşılmayacak, sadece o benliğinizin tasdik edildiğini zannedeceksiniz.

Ben kimseye acımam — hiç kimsenin psikolojik sahte benlikleri yüzünden yaşadığı acıya gerçek bir acı gözüyle bakmam. Öyle bir şey olduğunu düşünürsem hatalıyım; bunu doğru zannedip şefkat gösterirsem sizin yanılgınızı onaylamış olurum. Küçük bir çocuğun beş liralık plastik oyuncağı kırıldığında “üzülme canım” der, gönlünü almaya çalışırsınız — bu ayrı bir şeydir. Ama gerçekten kendinizi bulmaya çabalıyorsanız, sizi onaylayan değil, acınızın kaynağını gösteren, özdeşleşmeyi hatırlatan insanları dinlemeye çalışacaksınız. Çünkü ortak bir illüzyonda yaşıyoruz; herkesin kendine göre kendiyle ilgili sahte bir algısı var. Bu sahte algıyı üzerimizden atmak hepimizin en büyük ihtiyacıdır.

Bütün geleneklerin nefsi temizlemek konusunda vurgu yapmasının nedeni budur. Aslında kendilik temiz bir şeydir — gerçek kendilik temiz bir şeydir. Ama sahte bir kendilik var; “nefis ölmelidir” dediğimiz şey, sahte kendiliklerin, sahte ben algılarının ölmesi demektir. “Nefsini bilen Rabbini bilir” denir bir yerde; bir yerde de Hz. Musa’ya “nefislerinizi öldürün” söyletilir. Aynı metnin içinde bazen ikisini de görebilirsiniz; buradaki “nefs” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmezseniz çelişkiye düşersiniz. Gerçek kendilik ilahidir, onun ölmesi diye bir şey söz konusu değildir. Ama sahte kendilik ölmelidir: “Ben yetersizim” ya da “ben üstünüm,” “ben beceriksizim” ya da “ben her şeyi hallederim” — bunlar ölmelidir. “Her şeyi hallederim” benliğiniz varsa, bir gün halledemediğiniz bir şey olduğunda büyük çelişki yaşarsınız; çünkü bu, sahte bir şey üzerine oturtulmuştur.

Aslında bu sahte benliklerin bir varlığı yoktur; siz onlara gerçek kendiliğin gücünü, bilincini verdiğiniz için varmış, canlıymış gibi görünürler. Bir tiyatrodaki gerçek kişiyle o kişinin canlandırdığı karakter gibi — karakter canlıymış gibi gözükür, çünkü içinde gerçekten canlı biri vardır, ama o bir roldür. Animasyon, aslında ölü olan şeyleri canlandırma eylemidir. Duygularımız da sadece birer hatıradan ibarettir — yaşanmış bir olayın içindeki bir duygu durumu, bu kadar. Ama o duyguyu görmeniz gereken bir yerde durmayıp onun içinden bakarsanız, o sizin kimliğinize dönüşür. “Ben şöyle bir durumdan çok acı çekiyorum” dersiniz, hâlbuki “bu olay insanda acı duygusu uyandırıyor” demeniz gerekir — ama böyle ayrışarak konuşmak samimiyetsiz gibi görünür. İyi tiyatro oyuncuları o kişi olarak tanımlanır; role öyle girer ki o olur. Tiyatro oyuncusu olsaydınız mahsuru yoktu, oyun biter, gerçek kendinize dönersiniz. Ama siz o oyunu ömür boyu yaşıyorsunuz.

Role Takılıp Kalmak: Sezercik Misali

Bir rolü unutup, bir rol olduğunu unutup gerçekte kendim olduğumu unutursam, buna “kendini kaybetmiş” deriz. Aslında hepimiz kendimizi kaybetmiş insanlarız; tekrar kendimize dönmeye çalışıyoruz. Bu, aslında kendi kendimizi unutmuş olmamızdır. Kendini unutmak, kendini bilmemek dediğimiz şey temelde budur.

Türkiye’de çocuk rolleri maalesef bu konuda dramatik bir örnek taşır: Sezercik diye bir rol vardır — adam hep Sezercik’tir, büyümez. Ayşecik altı yaşında kalır, Sezercik sekiz yaşında kalır; o hep Sezercik, o hep Ayşecik olarak kalır. Bizim durumumuz da bu: İstenmeyen İsmail, onaylanmayan Ahmet, görmezden gelinen Ayşe, Fatma olmaya devam ediyoruz. Hâlbuki o, geçmişte yaşadığın bir olayda hissettiğin bir duygu durumuydu, bu kadar — daha fazlası değil.

İçinizden yine sahte bir benlik çıkıp “ama kurtulmak kolay olmuyor hocam” diyerek bu role devam edebilirsiniz. “Kolay tabii” desem, “beni anlamıyor” deyip role devam edebilirsiniz — çünkü o hâlâ onaylanmayı istiyor. Altmış yaşına gelmiş Sezercik’e “sen Sezercik değilsin, sen Ahmet’sin” desen, “beni hatırlamıyor musun” der. Sezercik altı yaşındaydı, sen elli altı yaşına gelmişsin, ama hâlâ Sezercik modundasın. Bu insanoğlunun dramıdır; insan bunu fark etmeye çağrılır.

Kendini çaresiz, sevilmeye muhtaç, korunmaya muhtaç hisseden ile kendini güçlü, her şeye gücü yeten hisseden arasında bilinç düzeyinde bir fark yoktur — biri Tatar Ramazan rolü, biri Emrah rolü oynuyor. Bu rollerin fark edilmesi, bırakılması gerekir; ama alışılmış olduğu için bırakılamaz gibi gelir. Bu yüzden bunlardan ayrılmak hem çok kolaydır hem çok zor gibi görünür — çünkü “ben Sezercik değilim, ben Ahmet’im” de diyebilirsiniz. Üzerinizdeki elbiselere bakıp “ben Sezerciyim” veya “ben Emrah’ım” diye de bakabilirsiniz; bu sadece bir farkındalık meselesidir, ayırt edebilme becerisidir, bir duyguya tutuklu kalmama yeteneğidir.

Sezen Aksu’nun “ben sende tutuklu kaldım” diye bir şarkısı var. Gerçi birinde tutuklu kalsan keşke — o kadar sahte benlikte tutuklu kalıyoruz ki. O kadar tutuklu kaldığımız benlikler var ki, onlar bizi tutmuş, biz de onlara tutunmuşuz; ve hayat artık onun penceresinden görülüyor. Gerçek Emrah çok çok milyarder bir adam, ama aklımızda hep küçük, ağlayan, kaşları aşağıya bükülen Emrah var. Zihnimiz bizi çok aldatabiliyor. Çocukluğumdan beri hangi rollere büründüm, kendimi ne zannettim, hangi kendilik sahte algılarını ürettim — bunları sorgulamak, fark etmek durumundasınız.

Gerçek bilgi sahtelikleri yok eder. Bir tiyatroda role o kadar kaptırmış ki mesela kral rolündeki oyuncu, oyun bittiğinde emrediyor “şunu getir” diye. “Dur, bak, o bitti, şu an kral değilsin” demek gerekir. Bazı insan o rolü iyi bir şey zannettiği için korumaya çalışır; bazıları o rolü sevmez ama “ne yapabilirim ki” der. Geçmişe dayalı bu kimlikler, insanoğlunun en büyük yükleridir.

Geleceğe Dönük Kurgusal Kendilik Hikâyeleri

İkinci başlık, kişinin kurgusal anlamda olmak istediği kendilik hikâyesidir. Geçmişten gelen “ben şuyum” hikâyelerimiz olduğu gibi, geleceğe dönük “ben şöyle biri olmalıyım” hikâyelerimiz de var: Evlenip mutlu olmalıyım, çok zengin olmalıyım, birileri beni sevmeli, çok başarılı olmalıyım, her şeyi bilmeliyim, güçlü olmalıyım. Bunlar da sizi ömür boyu peşlerinde koştururlar; çünkü bunları kolay kolay doyuramazsınız.

Tanıdığım bir arkadaş vardı, kafasında belirlemiş: “Yüz bin dolarım olursa artık çalışmayacağım.” Memuriyeti bırakmış, yüz bin dolar kazanmış. Sonra demiş: “İsmail, baktım yüz bin dolar tamam iyi de, çok ağır bir hastalığa yakalanırsam yetmeyebilir; bir yüz bin daha kazanayım.” Yüz bin yüz bin ekleye ekleye bugüne gelmiş, hâlâ çalışıyor. Onu bu yöne götüren şey, “belli bir param olsun, kafam rahat olsun” diye bir hikâyeye bağlanmış olması — ama hikâyenin sonu hiçbir zaman gelmiyor.

Hikâyeyi kısmen gerçekleştirseniz bile, bu sefer onu korumanız gerekiyor. “Para kazanmak kolaydır, parayı korumak zordur” derler — sanki koruyabilirmiş gibi bir zan var. Gerçekten sahip olduğunu zannetti, bu sefer korumaya çalışıyor. Bir koca bulmuşsun, korumaya çalışıyorsun; bir kadın seni sevmiş, korumaya çalışıyorsun; bir çocuğun olmuş, korumaya çalışıyorsun. O tür egolar sahip olduğunu zannettiği bir şeyi korumaya çalışır — çünkü kendini o şey üzerinden tanımlar. Ama aslında o şeyi korurken neyi koruyor? Kendini koruyor. Kendini sahip olduğu bir şeyle özdeşleştirmiş.

O yüzden hayatta birçok kayıp, ölüm, ayrılık bize ağır gelir. Çünkü o durumda kendimize dair hikâyenin bir parçasını kaybetmiş hissederiz — bu, bir kişinin gitmesi değildir, kendimizle ilgili hikâyenin kaybıdır. Kendini parayla güçlü hissediyorsan, para gidince gücün gitmiş olur. Parayı koruman gereken şey, kendini korumak istediğin içindir. İnsan ilişkilerinde özdeşleşmelerin altında yatan şey, kendimizle ilgili yanlış hikâyelerdir — kendimizi bir başka şey üzerinden tanımlamamızdır. “Sen benim her şeyimsin” hikâyeleri dikkatle irdelenmesi gereken şeylerdir. Bu bazen bir insandır, bazen para, bazen itibar, bazen toplumsal saygınlık, bazen başkalarının gözünde onaylanmış olmak. Şu anda “kendimiz” dediğimiz şey, kendimiz olmayan ne varsa hepsinin toplamı hâline gelmiştir. O yüzden hepsini bıraktığınızda kaybedeceğiniz bir şey olmayacaktır aslında.

Kendini Korumak İçin Geliştirilen Stratejiler

Üçüncü başlık, kendimizi korumak için kullandığımız bir kısım stratejilere tutunan benliklerdir: “Ben böyle davranırsam kendimi korurum,” “böyle davranırsam ezilmem,” “böyle davranırsam ayakta kalırım” gibi sahte hikâyeler. Bunlar da insan için büyük bir yük olur. “Sen benim kim olduğumu biliyor musun” tarzı kavgaların altında yatan şey de budur. Kendinizi korumak için o sahte benlikler başka sahte benlikler üretmiştir: Ezdirmemek için daha agresif olursunuz; hata yapmamak için harekete geçmekten vazgeçmişsinizdir. Problem olmaktan korktuğunuz için hareketsizliği kendinizi korumanın bir stratejisi olarak üretmişsinizdir.

Bunları fark ettiğinizde otomatik olarak dökülüverirler; benlikler aslında savaşılası şeyler değildir. Ama bir eldivenin içinde el varsa siz onunla çatışıyor gibi olabilirsiniz — aslında eldivenden kurtulmaya çalışıyorsunuzdur. İki elinizde iki ayrı eldiven varsa bunlar birbiriyle kavga edebilir; aslında siz kendi kendinizle başka bir açıdan kavga etmiş olursunuz. Kendini gözlemlemek, bir benliğin diğer benliği gözlemlemesi değildir.

Sahte benliklerin gerçekte gücü yoktur; o gücü siz farkında olmadan veriyorsunuz. Korkulmayacak bir şeyden korkuyorsanız, o korkan benlik güçlü hissedilir — çünkü içinde sen varsın, gerçek kendiliğin gücünü ona veriyorsun. Hiç gücünüz olmasaydı korkuya da bir güç vermeyecektiniz. Demek ki içeride bir enerji var; o enerjiyi korku benliğine, utanç benliğine, kendini kötü hisseden benliğe veriyorsunuz. Aslında o benliklerin bir gücü yok. Kendinizi çektiğiniz anda o benlik boşa düşer — “ben” hissini oradan çekin, ama iyi, güvenli bir yere çekin: dingin, huzurlu, hiçbir şeyin bozmayacağı bir yere. O zaman o benlik boşa düşmüştür, çünkü bir güç sahibi değildir. Bu fark etmek çok kolay ama aynı zamanda çok zor da olabilir.

Başkalarının Gözünde Kendini Tanımlamak

Bir başka benlik alanı, kişinin başkalarının gözünde kendini tanımladığı noktadır. Bu çok sahte bir şeydir ve insanı çok meşgul edebilen, sizi kendi dışınızdaki bir alanla oyalayan bir benliktir. “Çocuğum beni sevmeli,” “insanlar hakkımda iyi düşünmeli,” “İsmail için güvenilir biridir demeli” dersen, kendini nereye oturtmuş olursun? Çok uzak bir yere. Arapların uzak yerlerdeki putları gibi — Taif’te bir put, bilmem nerede bir put. Bunlar bizim uzak yerlerdeki putlarımız: “Ömer’in algısında ben nasılım, merak ediyorum” — bu bir çeşit tapınmadır. “Beni seviyor musun Ömer, bana değer veriyor musun Ahmet?” Sen kendini bir başkasının dünyasında tanımlıyorsundur, ara sıra bu putu kontrol ediyor, zayıflamışsa kurbanlar, hediyeler sunuyorsundur ki seni onaylasın.

Bu, insanları umursamamakla karıştırılmamalıdır. Sartre’ın “başkaları cehennemdir” sözü bunun üzerinedir aslında — zihnin başkalarıyla meşgul olduğunda sen cehennemde yaşıyorsundur, çünkü kendini fark etmiyor, göremiyorsundur; sürekli başka bir insanın algısında kendinle ilgili bir imaj uyandırmaya çalışıyorsundur. “Beni geriyorsun, seni düşünmekten yoruldum” diyoruz bazen. Aslında başkasını değil, başkasındaki kendini düşünüyorsundur farkında olmadan — çocuğumuzla, eşimizle, arkadaşlarımızla, anne babamızla ilgili de bunu yaparız.

Hz. Nuh’a Allah “o (oğlun) senin ehlinden değil” der — o senin varoluşunun bir parçası değil, o bir insan; Allah onu dünyaya getirmek için seni biyolojik olarak vesile kılmış, bu kadar. “Çocuğumun gözünde nasıl biriyim” diye düşünmek, kendini bir başkasının dünyasında tanımlamaktır. Anne baba olarak önce insan olmalı, sonra sorumluluğunu yerine getirmelisin — bu kadar. Lokman’ın kıssasına bakın: “Evladım, iyi biri ol, merhametli ol, yalan söyleme, dürüst ol, namazını kıl, kimseye haksızlık yapma” der — “sen benim oğlumsun, adımızı kötüye çıkarma” demez. Olması gereken doğru yaklaşımı sergiliyor; bu umursamazlık değildir, bunu karıştırmamak gerekir. Çünkü egonun berbat bir tutumu vardır: Ya bir uca gidecek ya öbür uca.

Sopanın İki Ucu: Dualiteden Çıkmak

Hazreti Musa’ya Allah “elindeki asayı bırak” der — bir ucundan bir ucuna git demez, bir ucunu tuttun öbür ucunu tut demez. “Kimseye hayır demiyordun, artık herkese hayır diyorsun” — “eskiden her şeyi kafaya takıyordum, şimdi hiçbir şeyi umursamıyorum” — bundan bahsetmiyoruz. Kastettiğimiz şey, bu ikisinin dışından bakabilmek, bunu fark edebilecek bir bilinci fark etmektir. Sakin kalırsan zaten bunu fark edeceksin, o tuzaklara düşmeyeceksin, o ikilemin arasında gidip gelmeyeceksin, daha bir denge noktası bulacaksın. Bu, korku ve arzular üzerinden çözülebilecek bir şey değildir; çünkü onlar ya arzu eder ya korkar, ya “anlaşılmak istiyorum” der ya da “anlaşılmak istemiyorum, umurumda değil” diye tepki verir.

Haç sembolizmini kullanırsak: Aradığımız şey Safa ile Merve arasında gidip gelmek değildir, aradığımız şey Kâbe’nin etrafında tavaf etmek ve Kâbe’de olmaktır. Safa ve Merve tepeleri insanın dualitesini temsil eder; o tepelere gidip gelme eğilimi de vardır, o dualiteyi deneyimleme durumu da. İlginçtir, haç farzları içinde Safa ile Merve arasında gidip gelme zorunluluğu yoktur — gidip gelebilirsiniz ama gitmeseniz de olur. Psikolojik düzeyde bir dualite ve uçlara gitme eğilimi vardır, ama bizim gerçek varlığımız bu değildir. Sen o psikolojik düzeyde olumlu ve olumsuz durumları da deneyimlersin, ama kendini bunlar üzerinden tanımlamazsın.

Biz kendimizi Allah’ın üzerinden tanımlıyoruz. Haç, Kâbe’de tavaf etmek ve Arafat’ta vakfeye durmaktır; merkezini bilirsin ve o irfanla, o ariflikle yaşarsın. Bunlar şarttır, diğerleri birer deneyimdir; ve diğerleri üzerinden kendini tanımlamazsın. Hayatta hiçbir insan seni anlamadı — olabilir, hiçbir mahsuru yok. Kendimizi kendimiz olmayan şeylerden ayırt etmeliyiz, yapacağımız şey sadece bu.

“Ben anlaşılmayan biriyim, istenmeyen biriyim, başarısız biriyim, beceriksizim, çirkinim, yetersizim” — bunlar kendine yaptığın en büyük zulümlerdir. Hiçbir insan, size bu benliklere takılarak yaptığınız zulümden daha fazlasını yapamaz. Biri size bir kere “sen beceriksizsin” der, ama siz ömür boyu kendinize beceriksizsin diyorsunuz — hangisi daha büyük zulüm? Biri bir gün “seni sevmiyorum, nefret ediyorum” demiştir, siz kendinizden bir ömür boyu nefret ediyorsunuz ya da sevilemez biri olduğunuzu düşünüyorsunuz. O yüzden dıştaki zalimler geçicidir, içteki zalimden sakınmak gerekir, ona karşı uyanık olmak gerekir. Kur’an “şeytanın tuzağı zayıftır” der — gerçekten çok zayıftır ama uyanık değilsen çok güçlüymüş gibi gözükür. Bir ömür boyu bir şeye tutuklu kalabilirsin; “hayatım boyunca başarılı olmalıyım diye mücadele ettim” diyerek bir ömrü heder edebilirsin.

Sonuç: “Ben Kimim?” Sorusuna Allah Bilir Cevabı

Biraz rahat bir yerden baktığımızda, en masumane soru şu olur: “O zaman ben neyim ki acaba?” Bak, sen bunların hiçbiri değilsin; ama sen kelimelere dökülebilecek bir şey de değilsin. Bunu da unutma. Zihnini “ben kimim” diye sürekli sormaktan alıkoy; o sorsun, sen de “Allah bilir” de. Bu, zihninin cevap vermesinden daha güvenli bir cevaptır; zihin kendi arayışıyla güçlü bir cevap arar.

“Sen nesin o zaman? Kendimi nasıl tarif edeyim?” Millet “kimsin” derse ne diyeyim — Mardinliyim, Arap kökenliyim, şu tarihte doğdum, şunları yaptım, çok okudum, mücadele ettim, çile çektim falan diye biraz da köpürteyim mi? Yok, böyle bir şey yok. Çile çeken de yok, acı çeken de yok, mağdur olan da yok. Kusura bakma ama elinden bütün bunları alıyoruz — ama bunu senin için yapıyoruz. İnsan elinden bunlar alındığında sanki kendi varlığının parçalarını alıyormuşsunuz gibi gözükür. Biri der ki: “Bazı insanların acıları her şeyden kıymetlidir; onları almayın, nelerini alırsanız alın ama acılarına dokunmayın.” Çünkü oradaki kendilik onlarla oluşmuş öyle zannediyor; onları alırsanız kimliğin, varlığın gideceğini zanneder.

O yüzden “ben kimim” sonucuna zihninizin cevap yetiştirmesine gerek yok. En güzel cevap şu: Allah bilir. Ben kimim? Allah beni nasıl biliyorsa ben öyleyim. Kendimi zihnimle tanımlamıyorum. Bir gün kim olduğumu idrak edeceğim, ama buna zihnimle varmayacağım; yapıp ettiğim bir şeyle varmayacağım. Ben yapıp ettiğim bir şey değilim, ilişkilerim değilim, ilişkilerimde nasıl algılandığım değilim, anne babamın hikâyesi değilim, kimsenin rüyası da değilim, kimsenin ruh ikizi de değilim. Ben Allah’ın bildiği bir varlığım. Sonra Allah sana kendini bildirir — yeter ki bunun önüne perde koyma, zihnimle önüne herhangi bir perde koyma. Sakin ol; kendin kayıpta değilsin, kaybedilmiş bir şey değil. Kendini geç kalmışlıkla, “çok zaman kaybettim” diye de görme — bunlar gerçek kendinin ifadeleri değil. Bak ne yaptın, “ben çok vakit kaybettim” diyerek onu örttün. O yüzden büyük bilgeler kendini bulmak için sessizliği önerirler. Sessiz dur, sakin ol, kendini fark edeceksin.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Hûd Sûresi (11:46) — Hz. Nuh’a oğlu için söylenen “O senin ehlinden (ailenden) değildir” mealindeki ayete atıf. - Nisâ Sûresi (4:76) — “Şeytanın tuzağı zayıftır” mealindeki ayete atıf. - Tâhâ Sûresi (20:19-20) — Hz. Musa’ya “elindeki asayı bırak/at” emrine mealen atıf. - Bakara Sûresi (2:54) — Hz. Musa’nın kavmine söylenen “nefislerinizi öldürün” ifadesine mealen atıf. - Lokman Sûresi (31:13-19) — Lokman’ın oğluna öğütlerine (iyi ol, merhametli ol, dürüst ol, namaz kıl) mealen atıf. - Not: “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü anlatıcı tarafından aktarılmıştır; bu, yaygın bilinen bir söz/hadis olarak kabul edilir, doğrudan bir Kur’an ayeti değildir — ayrı tutulmuştur.