Kendini Bilmek, Dualite ve Yunus'un Balığı

Kısa Özet

İsmail Acarkan, “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onlar diridir” ayetinden yola çıkarak beş duyunun gördüğü ile hakikat arasındaki farkı anlatıyor; insanın ölümü hatırlamaktan kaçınan bir benliği olduğunu, oysa hayata “özneden” (kim yaşıyor, kim hissediyor) bakmak gerektiğini vurguluyor. Hz. Yunus’un kavmine Allah’ın emri olmadan kızıp onları terk etmesi ve balığın karnına düşmesi, insanın kendi dar, kızgın benliğinin (sınırlı bakış açısının) sembolü olarak anlatılıyor; balığın karnındaki dua (Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, innî küntü mine-zzâlimîn) üç aşamalı bir çıkış olarak yorumlanıyor. Sohbet, Bakara 266 ve Âl-i İmrân ayetleri üzerinden dünya nimetlerine ve ilişkilere “tutkuyla” sahip olma yanılgısını, 6 Şubat depremiyle bağlantılı olarak da psikolojik yıkıntıların bazen depremden daha kalıcı olabileceğini işliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onlar diridir” ayeti, görünen ile görünenin ardındaki gerçeklik arasındaki hem ilişkiyi hem farkı gösterir. - İnsan hayattaki musibet ve kayıplar karşısında “olaya değil özneye” bakmalıdır: Hayatı yaşayan, hisseden kimdir, o ben miyim? - Hz. Yunus, Allah’ın emri olmadan, kızgın bir benlikle kavmini terk ettiği için balık tarafından yutulur; balığın karnındaki üç cümlelik dua (tevhid, tenzih, itiraf) bu karanlıktan çıkışın basamaklarıdır. - Bu dünya dualite (ikilik) üzerine kuruludur — doğum/ölüm, sağlık/hastalık, onaylanma/onaylanmama — ama bunları var eden Allah, bu ikiliğin ötesindedir. - Bakara Suresi 266. ayetteki bahçe sahibi kıssası, geçici ve sınırlı olan şeylere “tutkuyla” bağlanmanın yanılgısını gösterir. - Deprem sonrası konuşulan bu sohbette, fiziksel yıkıntıların geçici, ama insanın kendi psikolojik “iki metrekarelik” hapsinin çoğu zaman kalıcı olduğu vurgulanıyor.

Görünenin Ardındakini Görmek: Diri Olan Şehitler

İnsanın bazı duyuları vardır; bunlar görünene bakar ve görünen üzerinden bir değerlendirme, bir yorumlama yapar. Ama her şey beş duyunun algısıyla, gördükleriyle sınırlı değildir. Kutsal metinlerde bununla ilgili birçok bilgi vardır. Örneğin Allah yolunda öldürülmüş olanlara “ölüler” demeyin der. Cümlenin içinde basit mantıkla baktığımızda bunlar öldürülmüş ama “ölüler demeyin” diye devam eder: “Onlar diridirler ve Rablerinin katında rızıklandırılırlar.” Peki onların fiziksel bedenleri ölmüş müdür? Ölmüştür — bu şu ya da bu şekilde bir ölümdür. Ancak kutsal metin bu tür ifadelerle bize görünen şeyle görünenin ardındaki şey arasındaki hem ilişkiyi hem farkı anlatır. İnsanın hayata bakışında bu bütünlük olduğunda, insan gerçekten bir şeyi olduğu gibi görmüş olur. Aksi takdirde insan farkına varmadan zihni tarafından manipüle edilir.

Kaç anne baba doğan çocuğunun öleceğini düşünür, evlenen kaç insan kendisinin veya eşinin öleceğini düşünür? Mantık olarak sorulduğunda “tabii ki hepimiz ölümlüyüz” deriz, ama hayatı yaşayan benlik olarak bakmak gerekir. Biz hayatta niye bu kadar şaşırıyoruz, niye bu kadar acı çekiyoruz, niye bu kadar irkiliyoruz? Çünkü bazı şeyleri kabul etmeyen, objektif görmeyen bir zihin vardır; o zihnin kalıpları içinden olayı değerlendiririz. O bütünlüğü kaçırdığımızda mutlaka bir dengesizlik oluşur.

Biz niye ölümü hatırlamıyoruz? Çünkü ölümü hatırlamaktan kaçınan bir benliğimiz var — bu günlük dilimize bile yansımıştır: “Kim ölmek ister ki,” “ölümden kim hoşlanır ki.” Kaç insana “sınırsız bir zamanda, tamamen sağlıklı yaşayacaksınız” denirse, “ben bu dünyadaki sürecimi tamamladıysam bana yeter” diyebilir? Böyle bir teklife “ne isterseniz o da olacak” eklense, dünya hayatında yaşamak o benliğe çok çekici gelir; ve o benlik böyle bir hayatı devam ettirmek ister. Kime bu çekici gelmez? Gerçekten kendini bilen bir insana gelmez.

Bu, dünyadaki yaşamın itici olduğu için değildir. Burada da bazı hatalara düşüyoruz — sanki din veya maneviyat dünyadaki mutluluğu öteliyor, “hepimiz ahirette mutlu olacağız, o yüzden dünya mutluluğuna çok önem vermeyin, bu dünya geçici” gibi bir yaklaşım zannedilir. Hâlbuki Kur’an “onlara iki cennet vardır” der ve dünya hayatında da, ahiret hayatında da mutlu, huzurlu, dingin bir insandan bahseder. Ama böyle bir insan hayata nereden bakar? Merkezinden, öz varlığının bilinciyle bakar.

Evlenmişsiniz, üç gün olmuş; “bu dünyadaki vazifem bitti” denildiğinde öyle bir kişi asla şaşkınlık yaşamaz. Benim çok yakından tanıdığım biri vardı; öleceğini iki üç gün önceden hissetti, “benim dünyadan bağım kesildi, üç gün sonra öleceğim” dedi. Gerçekten üç gün sonra, küs olduğu bir evladıyla helalleşmek için bin beş yüz kilometre yol aldı, geldi, çocuğuyla helalleşti; yirmi dakika sonra oturduğu koltuktan devrilip vefat etti. Burada tam bir bilinçlilik, tam bir farkındalık hali var — bu dünyadaki yaşamla ölüm ve ondan sonraki süreç kesintili bir şey olarak algılanmıyor. Peygamberin ifadesiyle mümin ölmez, bir yerden bir yere geçer, nakil olur. Bu şekilde algılandığında, bu dünyadaki hayatla ondan sonraki hayat öz varlık için kesintisiz bir çizgidir. Nasıl ki güneşin battığını görürsünüz ama güneş ne bir yere batar ne doğar — dünyanın alanından baktığınızda bu sadece bir görünümdür.

Psikolojik benliğimiz açısından ölüm büyük bir kayıp, büyük bir hayal kırıklığı, bir çaresizlik halidir. Ama ölüm ya da herhangi bir musibet karşısında kendini çaresiz hisseden kimdir — o sen misin? Buna bakmadığımız müddetçe, dünyada mutlu yaşamak isteyen ama mutluluğunu olaylara bağlayan bir benlik penceresinden hayata bakarız ve hayat asla olduğu gibi görünmez bize. O yüzden her zaman hatırlattığım gibi, olaya değil özneye bakmak durumundayız. Hayatı kim yaşıyor? Algılayan, hisseden kimdir, ve o ben miyim?

Musibet ve ağır zorluklar karşısında elbette bir çaresizlik, üzüntü, acı hissederiz; kendimizi hiçbir şey yapamayan bir konumda hissedebiliriz. Bunların hepsi duygu olarak yaşanabilir şeylerdir. Ama siz kendinizi o duygudan ibaret gördüğünüzde, o duygu olarak tanımladığınızda, kendinize çok haksızlık yapmış olursunuz.

Hz. Yunus ve Balığın Karnındaki Dua

Kadim bilgelikte psikolojik benlik çoğunlukla balıkla sembolize edilir. Balık, büyük bir okyanusta sınırlı bir yapıya sahip bir canlıdır; kendine göre bir bedeni, gözleri, ağzıyla o okyanusta yaşar ve o sınırlı benlik onu kendi sınırları içinden bir hayata mahkûm eder.

Hazreti Yunus, tebliğ yaptığı bir kavme yıllarca tebliğ yapar, muhtemelen büyük baskı ve dışlamaya maruz kalır. En sonunda kavmine kızıp onları terk eder — ama bunu Allah’ın herhangi bir emri olmadan, kızgın benliği üzerinden yapar: “Bunlar hiçbir şey anlamıyorlar, anlayacak kişiler de değiller” deyip kavmi terk eder. Kur’an bundan sonraki ayrıntıları pek anlatmaz; bir balığın onu yuttuğunu ifade eder. Bazı rivayetlerde bindiği geminin fırtınaya tutulduğu, o dönem insanları arasında bir gemi fırtınaya tutulursa gemide efendisinden kaçmış bir köle ya da büyük bir günahkâr olduğu düşünülüp o kişinin gemiden atıldığı anlatılır. Kaptan “aranızda bir suçlu ya da efendisinden kaçmış bir köle var mı” diye sorar; Hazreti Yunus kendine bakar ve düşünür: “Ben aslında efendimden kaçtım, Rabbimin emri olmadan kavmimi terk ettim; efendisinden kaçmış köle benim.” Kaptan onu denize atar, o da bir balık tarafından yutulur.

Balığın karnında bir dua eder: “Lâ ilâhe illâ ente, sübhâneke, innî küntü mine-zzâlimîn.” Üç cümle: Birincisi “Lâ ilâhe illâ ente” — hiçbir ilah yok, ancak sen varsın. İkincisi “Sübhâneke” — sen her türlü eksiklikten, kötülükten, olumsuzluktan münezzehsin. Üçüncüsü “İnnî küntü mine-zzâlimîn” — ben zalimlerden oldum; buradaki “zalim” kelimesi hem karanlıkta kalmak hem bir hata, bir yanlışlık, bir gölgelenme içinde kalmak anlamına gelir.

Bir alim bu üç cümleyi şöyle yorumlar: “Lâ ilâhe illâ ente” istikbaline bakar. Biz hayatta büyük problemler yaşayınca zihnimiz genellikle geleceğe dair algısını büyük oranda kaybeder; sanki önümüz kapanmış gibi olur. Bu yüzden insanın gözleri çoğu defa böyle durumlarda donar, takılır — açık ama zahiren bir şey görmez. Bu, insanın kendi sınırlarına kapanmasıdır. Kur’an, “sen şu anın içinde hapsolma” der — bizim “şimdi”miz aslında ebedi bir şimdiliktir, sonsuz zaman içinde olmaktır, şu an değildir. Zihnimiz şu ana kilitlenir: “Terk edildim, reddedildim, yok sayıldım, başarısız oldum, bir musibet geldi” gibi noktalara hapsoluruz ve o sonsuz varoluşu görmekten uzaklaşırız. Hâlbuki sen Allah’a ait bir varlıksın, ondan başka mutlak varlık yoktur. Varoluş değişkendir, yaratılış değişkendir; ama varoluşu var eden ebedidir, kalıcıdır, değişimin üstündedir. Kutsal metin herhangi bir değişim benlik olarak sizi sarstığında sonsuzluğa dikkatinizi çeker: Sınırlı bir varlık olduğun algısının içinde olmamaya dikkat et.

Eskilerin ifadesiyle: “Allah var, gam yoktur.” Neden? Çünkü ikinci cümleyle birleştiriyoruz: “Ente sübhâneke” — sen değişimin içindeki izafi olumsuzlukların, izafi kötülüklerin ötesindesin. Basit bir örnek: Bir bardaktaki suyu bir bıçak şeklinde dondurabilirsiniz — hatta bununla bir insanın kalbini deldiğinizi düşünün, iz bırakmadan bir cinayet: Su, keskin bir hançer haline getirilip birine saplanıyor, sonra su eriyor; suç aleti bulunamıyor. Rahmet olarak kabul ettiğimiz su bile belli zahiri değişim imkanları nedeniyle bir kötü fiile aracı olabilir. Kutsal metin bize bu dünyada dualite olduğunu hatırlatır: Doğum-ölüm, sevilmek-sevilmemek, sağlık-hastalık, onaylanmak-onaylanmamak, tokluk-açlık. Bu iki kutupluluk nedeniyle bazı şeylere iyi, bazı şeylere kötü bakarız; ama bütün bu süreci yaratan Allah Sübhân’dır, iyiliğin ve kötülüğün de ötesindedir.

Üçüncü olarak: “Ben karanlıktayım, kendi kendimi karanlığa hapsetmiş durumdayım, kendi kendime yanlış yapmak durumundayım, bu durumdan çıkmaya çalışıyorum.” Yaşıyorsun, bir şey oluyor, ölüp gidiyorsun — bu, karanlıktan kalmaktır, tıpkı güneşin battığında ortadan kaybolduğunu, karardığını düşünmek gibi. O yüzden benliğimizin içinde bulunduğu duygu-düşünce durumlarına dikkat etmeliyiz: Şu anda hangi duyguyu deneyimliyorum — acizlik, zayıflık, yalnızlık, onaylanmama, kaybetme duygusu olabilir. Ama sen bu duygular üzerinden mi kendini tanımlıyorsun? Sevdiğin bir insanı kaybetmiş bir varlık mısın, yoksa “ben sevdiğim bir insandan ayrılma sürecini yaşıyorum” mu diyorsun?

Dualite ve Sahip Olma Tuzağı

Kutsal metin başka bir yerde şunu ifade eder: “Hanginiz daha güzel eylemde bulunacak, bunu görsün diye ölümü ve hayatı yarattı.” Bu bizim görmemiz içindir, Allah için değil. Bir dostun sana vefasızlık yaptı; nasıl davranacaksın? Kendi insanlığına göre mi davranacaksın, yoksa “bundan sonra kimse benden vefa beklemesin, herkes neyi hak ediyorsa onu yapacağım” gibi bir öfke ve nefretin içinden mi bakıyorsun? Başkasının kötülüğü seni de kötü mü yapıyor? Bizim için doğumla ölüm arasındaki durum, bir şeyleri deneyimlemek, buna şahit olmak ve en doğal noktadan yaklaşmaktır. Bu dünyadan elde edeceğimiz, kazık çatacağımız bir şey yok — ne mal, ne evlat, hiçbir şeye sahip olmayacağız. Bugüne kadar hiçbir şeyi kaybetmemiş bir insan görmedik.

Ama bunu bir tehdit olarak söylemiyorum. Gerçek kendimin bir şeye sahip olmak gibi bir ihtiyacı yok. O sahip olma arzusunu duyan kim, ona bakmalısın. Ben sonsuz olandaysam, Allah’taysam, Allah ile isem, ben neye sahip olmak isteyebilirim ki? Kendinizi sınırlı bir varlık olarak algılarsanız sahip olma tuzağına düşersiniz.

Bakara Suresi’nin 266. ayeti bununla ilgili ilginç bir ayettir. Bir kişi düşünün — anlaşılsın diye bazı şeyleri ekliyorum — kendisinin altından ırmaklar akan, içinde her çeşit meyvesi, hurma ve üzümlerden oluşmuş bir bahçesi olsun. Ancak kendisinin üzerine tam ihtiyarlığın çöktüğü, aciz çocuklarının bulunduğu bir sırada birden ateşli bir kasırga gelsin de bahçeyi yakıp kül etsin. Siz böyle bir şeyi büyük bir tutkuyla sever misiniz? Ayet “sever misiniz” diye bitiyor — Allah düşünesiniz diye size ayetlerini böyle açıklıyor. Bu ayetten net olarak anladığımız şey: Siz geçici, sınırlı, değişken olan bir şeye büyük bir tutkuyla sevgi duyar mısınız? Gençliğini seviyor musun — seviyorsan Allah sana yardım etsin, çünkü elinden gidecek bir şeye büyük bir sevgiyle bağlanıyorsun. İnsanlar ihtiyarlamak istemiyorlar, ama ne kadar acı verici ki asla ihtiyarlığı ortadan kaldıramıyorlar; buna rağmen “ben ihtiyar olmak istemiyorum” diyen bir cehaletin içinden bakıyorlar. Çünkü kendilerini bedenin üzerinden tarif ediyorlar.

Ayet bahçeyi, ırmağı, hurmayı, üzümü konu etmiyor aslında — çok iyi maddi şartlar içinde yaşamak konu değil, “Allah düşünesiniz diye ayetlerini açıklıyor” demek konu. “Kendisinin üstüne tam ihtiyarlığın çöktüğü” acizsin demek; süreci devam ettiremiyorsun. Aciz çocukların, birçok ilişkin var — onlar da aciz. Böyle bir durumda birden ateşli bir kasırga gelip bahçeyi yakıp kül etsin, siz böyle bir şeyi büyük bir tutkuyla sever misiniz? Ben sevmem, ama nefret eder miyim? Hayır. Peki nedir o zaman? Böyle bir süreç benim deneyimimdir; ben bu sürecin içinden insan olarak yaşayıp yoluma devam edecek bir varlığım. Ne gençliğimi, ne bedenimi, ne ilişkilerimdeki insanları, ne bir maddi imkanı, ne bir sosyal itibarı tutkuyla sevmeyeceğim — tıpkı bir lülüfer (nilüfer) çiçeği gibi, sudan çıkardığınızda üzerinde bir damla su bile yoktur; ama yıllarca suyla beraber sudan tiksinmez, sudan kaçmaz, sudan nefret etmez. Dünya geçici diye nefret etmiyorum — hayır, öyle bir şey yok. Dünyadaki olgular geçicidir; sen o geçici süreçlerin içinde kalıcı olan öz varlığınla hareket edersin.

Burası şahit olman ve deneyimlemen için üretilmiş bir yerdir; burada herhangi bir şeye bağlanman — ister insan olsun ister küçücük bir çöp — sahte bir sahiplik duygusudur. Bazı rivayetlerde “insanoğlunun üzerinde bir iğne kadar dünya malı olsa o kişi cennete giremez” denir. Neden? Konu iğne değil; konu senin kendini bir şeye sahip olma zorunda hissetmen, “o olmazsa ben yapamam” demen. Bunun nedeni, sen bir şeyle özdeşleşiyorsun; bir şeyi kendin ya da kendinin bir parçası zannediyorsun.

Bugün ben bazen şöyle söylerim: Bir insanın çocuğu, eşi, arkadaşı, dostu — farz edin ki bir sabah kalktınız ve hiçbiri yok. Ne hissedersiniz? Durun, bir kendinize bakın o noktada. O “ne hissedersiniz” ifadesindeki “siz” — o siz misiniz? Siz böyle bir varlık olarak mı yaratılmışsınız? Kur’an’da hatırlatırım: İnsanlar etrafından dağılıp gidecek olsa, de ki Allah bana yeter. Bu mealde birçok ayet vardır. Kur’an bize “Allah’ı hatırlayın” dediğinde bu basit bir zihinsel şey değildir; Allah’ı varlığın olarak idrak et — o senin varlığının merkezinde olandır, o sendedir, sen ondasın. Yoksa hepimiz Allah’ı hatırlıyoruz ama en küçük bir ilişki probleminde, küçücük bir kayıpta çöküveriyoruz. Çünkü içimizdeki benlikler Allah’ı hatırlamayan benlikler; onlar egemen olduğunda hayat o kadar karanlık gözükür ki, sanki bir sise girmişiz, etrafımızı göremeyiz, canımız hiçbir şey yapmak istemez.

Bu, kendimizi bilmenin her şeyden önemli olduğunu gösteriyor. Çünkü şu anda gerçek kendimiz olmayan duygu ve düşüncelere bağlı benliklerle hayata bakıyoruz — gerçek kendim ortada gözükmüyor. Sevilmek isteyen, onaylanmak isteyen, takdir isteyen, dünyevi haz peşinde koşan, başarı isteyen bir sürü benlikle dünyaya bakıyoruz; onlar gerçekleştiğinde geçici bir mutluluk, gerçekleşmediğinde kendimizi çok kötü hissediyoruz. Hissettiğimiz duygulara kendimiz diyoruz, oradan kaybediyoruz. Hissettiğin duyguyu kendin olarak algıladığında, bu senin o duygunun gözüyle hayatı algılaman demektir — ümitsizsen ümitsiz, karamsarsan karamsar bakarsın. O noktada kendimize doğru yolculuk yapmak zorundayız; en büyük kazanım budur. Kendini bilme hazinesini keşfetmediğinde bütün dünya senin olsa bile hiçbir şey kazanmış olmazsın.

Kim Bunu Bize Süslü Gösteriyor?

Kendini bildiğin zaman bu hayat gerçektir, olduğu gibi algılanır, olduğu gibi yaşanır. Aksi takdirde o benliklerin dar, kapalı perspektifinden hayata bakarsınız — tıpkı Yunus’un balığın karnına girmesi gibi. O balığın karnından çıkmak zorundayız; onu başardığımız zaman bu bizim için gerçek kurtuluş, gerçek felah, gerçek huzur olacaktır.

Bununla bağlantılı bir ayet daha dillendirmek istiyorum — Âl-i İmran Suresi’nin 14. ayeti (zannediyorum): “Kadınlara, çocuklara, yığınlarla altın ve gümüşe, soylu atlara ve ekinlere karşı arzu duymaya yönelik sevgi insanlara cazip ve süslü gösterilmiştir.” Kur’an bunu kimin gösterdiğini söylemiyor — “zuyyine linnâs” diye başlıyor, “insanlara süslü gösteriliyor” deniyor, kim tarafından söylenmiyor.

Buradaki “kadın” konusu erkek-kadın konusu değil arkadaşlar; Kur’an burada insanın bir başka insanla kendini tamamlayacağı duygusunu, kendini bir parçanın yarısı zannedip öbür yarısı gelince mutlu olacağını düşünme yanılgısını anlatıyor. Bu insanoğlunun en büyük cehaletidir, hepimizin bu cehalete düşme potansiyeli vardır. Kur’an bunu neden hatırlatıyor? Allah kıskanç olduğu için mi, çekemediği için mi? Yoksa seni bir cehaletin tuzağına düşmekten rahmetiyle uyarmak istediği için mi?

Bunlar, arkadaşlar, insanın bir gerçeği anlaması için verilmiş örneklerdir. “Benim davarla ne işim olabilir, ben çiftçi değilim, Kur’an tarım toplumuna gelmişti” diye düşünmeyin — buradaki her şey bir gerçeğe işaret ediyor. “Bunlara karşı arzu duymaya yönelik sevgi” — ayet buna “şehvet” diyor, ben bunu böyle çevirebileceğimizi düşünüyorum. Yani arzu ediyorum ve bu arzu bana çok güzel geliyor; herkes bunları sever, “kim sevmez ki parayı,” “sana taparcasına sevgi duyan, senden başkasını görmeyen bir eşi kim istemez ki” deriz. Arada bir insan çıkıp “ben böyle bir şey istemiyorum” diyebilecek bilinçte olmaya ihtiyacımız var. Kur’an bize böyle bir insan olma imkânını söylüyor ve o tuzağa karşı bizi uyarıyor.

Bunu kim gösteriyor? Bu Allah tarafından değildir, fıtrat tarafından da değildir. Bu, fıtratını unutmuş, kendisini beden ve zihinden ibaret zanneden bilincin yaptığı bir şeydir. Kendimizi beden ve zihin düzeyine indirdiğimizde, bu şeylere karşı arzu duymaya yönelik bir sevgi bize çok cazip gelir ve daha çok sahip olmak, daha çok sevilmek, daha çok istenmek, daha çok mala, paraya, güce sahip olmak isteriz. Bunu kim bize cazip gösteriyor? Kur’an buna “zeyyene” diyor — “tezyin” kelimesi de Türkçemize oradan gelmiş; süslü, çekici kılınmış demek. Bu kime çekici geliyor? Bu soruyu kendimize sormak, kendimizi oradan çıkarmak durumundayız — çünkü biz o değiliz.

Bu, çocukluk çağında güzel bir oyuncağa benzer — çocuğun hoşuna giden, çok sevdiği bir oyuncak, bebeği, ayısı; onunla yatar. Bizim de ne tür oyuncak ayılarımız var, o da sizin ferasetinize bırakılmış — “olsun olmaz” dediğiniz ne ayılar var, değil mi? İçimizde çok cahil benlikler var; biz de kendimizi onlar zannediyoruz, onların üzerinden hayata bakıyoruz, onların gösterdiği yerden kendimizi tanımlıyoruz.

Deprem, Yıkıntılar ve Nereden Baktığımız

Bu vesileyle depremde vefat eden ve yaralanan insanlarımıza dua edelim, elimizden gelen her şeyi maddi manevi yapmaya çalışalım. Önemli olan, başımıza bir şey geldiğinde bizim buna karşı nasıl davrandığımızdır — olaylar değil. Farz edin ben orada, çocuğu, annesi, babası, bir yakını ölmüş bir insan; ben nereden bakardım, içindeki benlikler nereden bakıyor? Ya da yıkılan binaların içinde kalmış biriyim, üç gününü orada nasıl geçirirdim? Bunları da düşünmeye ihtiyacımız var. Elbette her birimiz elinden gelen şeyi maddi manevi yapmalıdır — bu en doğal yapılması gereken şeydir. Ama biz hangi benliklerin yıkıntıları arasında kaldığımıza da dikkat etmeliyiz.

Acaba şu anda çok mu özgür yaşıyoruz, çok mu bağımsız bir bilince sahibiz? Acaba hangi yıkıntıların altında yaşıyoruz — olaylar bizim benlik yapımızı mutlaka etkiliyor, bunu düşünmenizi tavsiye ediyorum. Hangi korkular, hangi algılar, hangi yorumlamalar, hangi istekler, arzular, beklentiler üzerinden hayatı yaşıyoruz? Bunların her biri bir yıkıntıdır. Öyle benliklerimiz vardır ki bizi iki metrekarenin içine psikolojik olarak sıkıştırır, çıkamazsınız oradan. Bir boşanma, bir ayrılık, bir haksızlığa maruz kalma olur — psikolojik olarak iki metrekarelik bir yerde hapsolduğunuzu hissedersiniz. Bu, depremden daha büyük bir yıkıntıdır; çünkü depremin yıkıntısı geçicidir, ama bu dikkat etmezseniz kalıcı bir şeydir. Bir ömür boyu o yıkıntının içinde kalırsınız — geçmişteki bir keşkenin içinde kaybolabilirsiniz, ya da bir hatadan dolayı kendinizi affetmediğiniz için bir ömür boyu o suçlu benliğin yıkıntısı altında kalmış olabilirsiniz.

O yüzden neyin içinden baktığımıza dikkat etmeye ihtiyacımız var. Asıl büyük yıkımlar buralardadır. Zahiri yıkımlara karşı elbette mücadele edeceğiz, ama bir yandan dönüp “ben hayata nereden bakıyorum, benim yaşam alanım nedir, hangi arzular, beklentiler, korkular tarafından kuşatılmışım, benim üzerime ne çökmüş” diye bakmak durumundayız. Ayetin ifade ettiği gibi, Allah düşünesiniz diye size ayetlerini böyle açıklıyor. Nereden bakıyoruz, hangi duygunun içinden bakıyoruz — tıpkı Yunus’un balığın karnına girmiş olması gibi, biz de hangi duygunun, hangi arzunun, hangi beklentinin karnına girmişiz ve onun içinden hayatı algılıyoruz. Buna dikkat edersek yaşadığımız şeyler bizim için bir anlama dönüşür ve bizi içinde bulunduğumuz karanlıklardan nura çıkarabilir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Âl-i İmrân Sûresi (3:169) — “Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın, bilakis onlar diridirler, Rablerinin katında rızıklandırılırlar” mealen aktarım. - Enbiyâ Sûresi (21:87) — Hz. Yunus’un balığın karnındaki duası: “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine-zzâlimîn” (Senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, gerçekten ben zalimlerden oldum) — doğrudan aktarım. - Bakara Sûresi (2:266) — Bahçe sahibi kıssası, doğrudan mealen aktarım (anlatıcı ayet numarasını kendisi vermiştir). - Âl-i İmrân Sûresi (3:14) — “Kadınlara, çocuklara, yığınlarla altın ve gümüşe, soylu atlara ve ekinlere karşı arzu duymaya yönelik sevgi insanlara süslü gösterilmiştir” mealen aktarım (not: anlatıcı ayeti “114” olarak anmış ama kendisi de “zannediyorum” diyerek emin olmadığını belirtmiştir; içerik Âl-i İmrân 3:14 ile örtüşmektedir). - Mülk Sûresi (67:2) — “Hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” mealen atıf.

Tüm Ayet İndeksi →