Ağaç Sembolizmi, Ene ve Yaşam Ağacı

Kısa Özet

İsmail Acarkan, Kur’an’daki “şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” ayetiyle Tevrat’taki “iyiyi ve kötüyü bilme ağacından yeme, yersen ölürsün” ifadesini karşılaştırarak, buradaki “ağacın” Tanrı’nın bilgiyi insandan kıskanması olmadığını, insanın kendini dualite (sevilmek/sevilmemek, başarı/başarısızlık, onaylanma/onaylanmama) üzerinden tanımlamasının bir sembolü olduğunu anlatıyor. Bir İslam âliminin yorumuyla “emanet” kavramındaki “ene” (ben bilinci), Adem’den beri insanlık âleminde dal budak salan hem nurani bir Tuba ağacının hem dehşetli bir Zakkum ağacının çekirdeğidir — insan kendini bir şeyle (beden, ilişki, başarı) özdeşleştirdiğinde bu çekirdek cehennemsi bir hikâyeye dönüşür. Sohbet, Pamuk Prenses/Uyuyan Güzel masalındaki zehirli elma ve yedi cüce metaforu, Hazreti Ali’nin “babam beni yaratırken Allah’a sormadı, ben de Allah’a inanırken babama sormam gerekmez” sözü ve katılımcılarla yapılan bir irade-özgürlük tartışmasıyla devam ediyor; Hazreti İsa’nın “bedenden doğdunuz, şimdi ruhtan doğmalısınız” öğretisiyle kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kur’an’daki “şu ağaca yaklaşmayın, zalimlerden olursunuz” ayetindeki “zulüm,” öncelikle insanın kendine yönelik zulmü olarak okunmalıdır. - Şeytanın Adem ve Havva’ya fısıldadığı şey, geleneksel yorumların aksine cinsellikle değil, “kötü taraflarını göstermek” iledir; ayette cinsellik/avret ifadesi geçmez. - “Ene” (ben bilinci) tek bir çekirdektir ama ondan hem cennetsi bir Tuba ağacı hem cehennemsi bir Zakkum ağacı çıkabilir — belirleyen, bu “ben”i neyle özdeşleştirdiğinizdir. - İyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yemek, hakiki iyi-kötü bilgisi değil, sahte benliklerin ürettiği “sevilmek iyi, sevilmemek kötü” türünden dualist bir bilgidir; insanlığın yaşamının yüzde doksan dokuzu bu ağaç üzerinden işler. - Uyuyan Güzel masalındaki yedi cüceler, beş duyu ve rasyonel zihni sembolize eder — onlar prensesi (gerçek kendiliği) biyolojik olarak yaşatabilir ama uyandıramazlar; uyandıracak olan kutsal bir temastır. - Hazreti Ali’nin çocuk yaşta “Allah beni yaratırken babama sormadı, ben de ona inanırken babama sormam gerekmiyor” sözü, özgür bir bilincin örneğidir; anne-babanın onayı insanın varlığını veya değerini tanımlamaz.

Cennetteki Ağaç: Kur’an ve Tevrat Metinleri

Bugün ağaç sembolizmi üzerine konuşacağız. Kur’an’da cennetteki yaratılış ve o yaratılıştaki ağaç kavramı üzerinde durulur; benzer bir şey biraz farklı bir yorumla Tevrat’ta geçer, bütün kadim bilgeliklerde ağaç sembolizmiyle ilgili birçok ifade vardır — “yaratılış ağacı” kavramı, Arapçada “hikmet ağacı” olarak da geçer.

Kur’an-ı Kerim’den bir ayet: Allah Adem’e “Ey Adem, eşinle beraber cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğinizi yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” der. Buradaki zulüm, en başta insanın kendine dönük zulmü olarak tanımlanıyor. Bir başka ayette de şeytanın bu süreçteki rolüne işaret edilir: “Şeytan onların kötülüklerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı” ve dedi ki “Rabbiniz size bu ağacı, melek olmayasınız veya ölümsüz olmayasınız diye yasakladı.” Bu ayetle ilgili şunu belirteyim: Ayetin birçok mealinde “şeytan onlara edep yerlerini göstermek için” gibi ifadeler kullanılır, ama ayette böyle bir şey yok — “kötülük” kavramı var. “Onlara kötü taraflarını göstermek için fısıldadı” diye anlamamız en doğru ve sağlıklı yaklaşımdır. Buradaki ifadenin cinsellikle temelde bir ilgisi yok; ama bizim geleneksel kültürümüz bu tür ayetleri hep cinsellikle, cinsiyetle, avret mahalleriyle bağlantılı yorumlamıştır. Onun sembolik bir anlamı var, ama şu an oraya girmeyeceğiz. Buradan çıkan önemli nokta: Yaklaşılmaması tavsiye edilen bir şey var.

Tevrat’ın Yaratılış bölümünde şöyle deniyor: Tanrı doğuda, Aden’de bir bahçe dikti, yarattığı Adem’i de oraya koydu. Bahçenin ortasında yaşam ağacıyla iyi ile kötüyü bilme ağacı vardı. Yani Tevrat metninde iki ağaçtan bahsediliyor: biri yaşam ağacı, biri iyi ile kötüyü bilme ağacı. Tanrı, “bahçedeki istediğin ağacın meyvesini yiyebilirsin, ama iyi ile kötüyü bilme ağacından yeme, çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün” der. Buradaki orijinal ifadenin gerçekten “iyi ile kötüyü bilme” olup olmadığından yüzde yüz emin değiliz — tarih içindeki tercümeler bize biraz kapalılık vermiş olabilir. Ama şuna işaret edelim: “İyi ile kötüyü bilme ağacından yeme, çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün.”

Modern, aydınlanmacı kafalar bunu hep şöyle yorumlar: “Tanrı bilmemizi istemedi, bilgiyi insandan kıskandı.” Yunan mitolojisinde de Prometheus ateşi Tanrılardan çalıp insanlara verir diye anlatılır — sanki Tanrı ile “kafa kafaya çarpışabilecek” bir bilgiye ulaşıyoruz gibi bir yaklaşım. Bu tamamen yanlıştır. Kur’an metninde insana esmanın talim edilmesi (isimlerin öğretilmesi) bahsi vardır; dolayısıyla Tanrı’nın insanlardan bilgiyi esirgemesinden bahsedemeyiz, böyle bir şey söz konusu değildir.

Peki neyden bahsedebiliriz? Kur’an “ölürsün” demiyor, “zalimlerden olursun” diyor eğer o ağaca yaklaşırsan. Bu ağaç nedir? Bizim geleneksel kültürde “hangi ağaç — incir mi, üzüm mü, elma mı” gibi sorular sorulur; yaygın bir toplumsal kanı vardı, elma olduğu — Apple’daki sembol de o elma sembolüdür. Ve bu hep şöyle lanse edilir: İnsanlar Tanrı’nın bilgisinden mücadele ederek bir parça kopardılar. Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Ne anlamak gerektiğini kendimce ifade etmeye çalışacağım.

Ene (Ben Bilinci): Tuba Ağacı mı, Zakkum Ağacı mı?

Bir İslam âliminin ifadesi şöyle: Göklerin, yeryüzünün, dağların yüklenmekten çekindiği “emanet” kavramına dair bir yorum yapıyor — bu emanetin birden çok anlamından bir tanesi “ene,” yani ben bilincidir, ben idrakidir, “ben” diyebilme halidir. Bunu diyebilmek önemli bir şeydir. Bir kedi yavrularını büyütür ama “benim yavrularım” demez, “anne olamadım, kendimi tamamlayamadım” gibi hikâyelere düşmez — çünkü “ben” diyebilme imkânı yok ona. Kedi olasınız diye değil, aradaki farkı anlayalım ve bunu bilinçli idrak ederek insan olarak bize verilmiş imkânı doğru kullanalım; doğru kullanmadığımızda bu aleyhimize işleyecek ve zalimlerden olmuş olacağız.

Bu âlim şöyle diyor: O emanetin birçok anlamından biri “ene” — ben — Adem zamanından şimdiye kadar insaniyet âleminin etrafına dal budak salan nurani bir Tuba ağacıyla dehşetli bir Zakkum ağacının çekirdeğidir. Burada bir çekirdek metaforu var, bir de ağaç metaforu. Yaratılış ağacının bir çekirdeği vardır, o çekirdekten bu yaratılış tezahür etmiştir. Birçok İslam âliminin ifadesiyle yaratılış ağacının en son ve en mükemmel meyvesi insandır — bir sembolizmdir bu.

“Ene” yani ben bilinci bir çekirdektir; ama bu çekirdekten iki farklı şeyin çıkma ihtimali vardır: Biri Tuba ağacı (cennet ağacı olarak yorumlanır), biri Zakkum ağacı (cehennemde ortaya çıkan bir bitki olarak yorumlanır). Yani bu “ben” dediğimiz şey öyle bir şeydir ki, size cennetsi bir varoluşa, cennetsi bir huzura kaynaklık edebilir, ya da size cehennemi yaşatabilir. Bu ben dediğimiz emanet hem çok kıymetli, hem fevkalade marifete, irfana, hikmete, hakikate temas etmeyi sağlayan bir şey, hem de başa bela olabilecek bir şey.

Nasıl bela oluyor? Ben dediğin kavramı idrak etmiyorsun ve onu bir şeylerle özdeşleştiriyorsun. Kendini bedeninle özdeşleştiriyorsun: “Ben nasılım, iyi mi gözüküyorum, yakışıklı mıyım, beni beğeniyor musun?” Beni beğeniyor musun derken hangi ben? Orada beni bedene indirgiyorsun. Bu, başımın belası olabiliyor. Ya da kıyaslıyorsun: “Ben mi daha zenginim, o mu? Ben mi daha üstünüm?” Ya da bir eylemselliğe indirgiyorsun: “Herkes bir şey yapıyor, ben hiçbir şey yapamıyorum” dediğimde gerçek beni unutuyor ve indirgiyorum — eşyaya, maddeye, duygulara indirgiyorum. “Beni anlamıyorsun” derken duygulara indirgiyorum, anlaşılıp anlaşılmamaya indirgiyorum. Hâlbuki beni anlasan da anlamasan da, eğer gerçek beni bulursam, idrak ederim ki değişen bir şey yok — o bir tecrübedir. Nasıl üç-dört yaşında bir çocukla konuştuğunda bazen seni anlar bazen anlamaz, ama anlamadığında hiç gücenmezsin — çünkü kendini o şeye indirgemiyorsun.

Bütün ızdırabımız kendimizi özdeşleştirdiğimiz sahte şeylerden kaynaklanıyor. O yüzden bazı inisiyasyon (manevi yolculuk) okullarında “ben” demek yasaklanır — seni engellemek için değil, çünkü yanlış şeylere “ben” diyorsun: “Ben bu suyu seviyorum,” kendini hep bir şeylerle özdeşleştirerek “ben” kavramını kullanıyorsun ve yüzde doksan dokuz nokta dokuz yanlış yerde kullanıyorsun. “Niye beni başkalarıyla kıyaslıyorlar” diyorsun — hâlbuki gerçek ben bundan rahatsız olmaz. Ama senin öyle bir “ben”in var ki kendini zaten kıyaslıyorsun, hoşuna gitmeyen bir kıyaslama seni rahatsız ediyor. Bütün hikâye, ayetin ifadesiyle, kendi kendimize zulmetmemiz. Çünkü bir çekirdekten iki ağaç çıkabilir — bir tanesi cennetsi, bir tanesi cehennem gibi. Sevilmek, onaylanmak, değer görmek, başarmak, dışlanmak, kıyaslanmak — bir sürü hikâyenin içinde seni döndürüp dolaştırıyor ve hiçbir zaman onun üzerinden huzur bulma imkânın yok. Bir şeye sahip mi oldun, gidecek elinden; sağlıklı mısın, bir gün hasta olacaksın; genç misin, bir gün yaşlanacaksın. Kendini o tuzağa bulaştırdığın an, geçici bir mutluluk yaşasan da nihayetinde mutsuz olmak durumunda kalacaksın.

İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacından Yemek: Dualite Tuzağı

Benim yorumum şu: Tevrat’taki yaşam ağacıyla iyiliği-kötülüğü bilme ağacı, hakikatin penceresinden bir şeye bakmakla, benliğin dualite gözünden dünyaya bakmak arasındaki farka işaret ediyor. Dualite üzerinden baktığında: Seviliyor muyum, sevilmiyor muyum; önemseniyor muyum, önemsenmiyor muyum; anlaşılıyor muyum; saygı duyuluyor mu; kıymetim biliniyor mu — bu, gerçek bir bilgi değil, sahte benlikler üzerinden ürettiğimiz bir bilgi. İnsanoğlunun yaşamının yüzde doksan dokuz nokta dokuzu bunun üzerinden işliyor. İnsanların ilişkilerine, sosyal hayatlarına bakın — herkes iyiliği-kötülüğü bilme ağacı üzerinden yaşıyor: “Eşim beni seviyor mu, arkadaşlarım bana saygı duyuyor mu, bir şey başarabildim mi?” Sürekli o dualitenin içinden kendinize bakıyorsunuz.

Dolayısıyla aslında ölüsünüz — o gözle baktığımızda hepimiz ölüyüz. Ne demek ölüyüz? Gerçek diri olan özümüzün farkındalığını kaybediyoruz. İyiliği ve kötülüğü bilme ağacından yediğin zaman ölüyorsun, çünkü gerçek kendiliği unutuyorsun. O, Allah’la bağlı olan, Allah’a ait olan sevginin, merhametin, iyiliğin, güzelliğin hem bir nevi kaynağısın hem kanalısın — zahiren kaynağı gibi görünüyorsun ama hakikatte hep Allah’ın sonsuz ilminin, sevgisinin hem yaşayanısın hem kanalısın. Sen devamlı ona bağlısın, her an onunla yaşıyorsun. O zaman yaşam ağacından yiyorsun.

Bu şuna benzer: Suyun “ben kuru muyum, ıslak mıyım, akabiliyor muyum” demesi gibi bir şey olabilir mi? Olamaz. Ama su kendini unutursa, rüyaya dalarsa, “ben akıyor muyum, niye akamıyorum” diye rüya içinde sahte benlikler üzerinden sorular sorabilir. Biz niye bunca soruyu soruyoruz, niye kendimizi bu kadar ispat etme çabasındayız? Çünkü varlığımızı unuttuk. Varlığını unutunca elinde bir boşluk kalıyor; o boşluğu bu sefer doldurmaya, var olduğunu ispat etmeye çalışıyorsun. Biri seninle kıyaslama yapınca onunla rekabete giriyorsun, ya da kendini geride, eksik, yetersiz hissedip kendine kahrediyorsun. Çünkü dualite üzerinden hem kendine hem âleme bakıyorsun.

Peki sen “var mıyım yok muyum” ikileminden mi kendine bakacaksın? Sen böyle bir varlık değilsin ki — Tanrı’nın sonsuz ilminde var olan, kudretiyle tezahür ettirilen ve yine ona dönecek olan ama aynı zamanda her anda onda olan bir varlıksın. Anan olsa da baban olsa da, hiç kimse senin kıymetini bilmese de Allah’tasın. “Hiç kimse benim kıymetimi bilmiyor” deyip üzülüyorsam, ben yaşayan biri miyim, ölü biri miyim? Ölü biriyim o durumda — çünkü Hazreti İsa’nın deyimiyle yaşayan Tanrı’da değilim. “Yaşayan Tanrı’ya inanıyorsun” diyelim ama sen ölüsün — o zaman nasıl yaşayan Tanrı’ya inanıyor olabilirsin? Zihinsel olarak inansan da bilinç olarak onun farkında değilsin, onu unutuyorsun. Onu unutan bir benlikle “anlaşılıyor muyum, takdir ediliyor muyum, küçümseniyor muyum” beklentilerine giriyorsun; Allah’ın sana verdiği şeyleri kendine mal edip “ben sana kıymet veriyorum ama sen vermiyorsun” tartışmalarına, kavgalarına giriyorsun. Çünkü yaşayan Tanrı’da değilsin, bilinç düzeyinde onu unutmuşsun.

Uyuyan Prenses ve Yedi Cüceler

Biri seni yok saydığında sen yok mu oluyorsun? Öyle hissediyorsun ama gerçekte değil. Gerçeğin farkına varmaya çalışıyor musun? İşte o “uyuyan prenses ve yedi cüceler” masalı bunu anlatır: Bir cadı prensesi kıskanır, aklına girerek zehirli elmadan bir ısırık yedirir, o da uykuya dalar. Yedi cüceler onu ancak biyolojik olarak yaşatır, bilinç olarak yardım edemezler. Yani bizim beş duyumuz, duygumuz ve rasyonel zihnimiz bizi uyandıramaz. Bizi uyandıracak olan şey kutsal olan bir şeydir. Kutsalla temas — bunu illa fiziksel anlamıyla kastetmiyoruz — o sınırlı melekeleri bilip onların ne için verildiğini idrak etmek, ama onların sonsuz ve sınırsız olmadığını görmektir. Gözün sınırları olan şeyleri görmek için verilmiştir, her şeyi görebilen bir gözün yok; her şeye dokunabilecek bir dokunma duyun yok. Uzaya gitsen, dokunabileceğin bir şey var mı? Ama “uzay” dediğimiz bir şey var — modern bilim hâlâ bunun ne olduğunu bilmiyor ama bir şey olduğunu söylüyor; oraya da dokunamıyorsun. Yedi cüceler niye cüce olarak tarif edilmiş? Çünkü sınırlı ölçüde imkanları var; onlar zaten prensesi uyandırmak için yaratılmamışlar, kendilerine göre bir fonksiyonları var. Prensesin uyanması için kutsal bir şeyin ona dokunmasına ihtiyacı var.

Biz de çok küçük yaşlardan itibaren iyiliği-kötülüğü bilme ağacı diye sembolize edilen şeyi bilinç olarak onaylıyoruz. Anne babamızdan “ben senin annen ve babanım” alıyoruz — sanki onlar bizi var etmiş, sanki biz onlarla var olmuşuz gibi bir zannımız var. Sığ bir zihin hemen şunu üretir: “Evlenmeselerdi nasıl olacaktım?” Güzel kardeşim, ben bir beden miyim? Konumuz biyoloji mi? Önce “ben biyolojik bir varlık mıyım, değil miyim” sorusunu sormamız gerekir. Senin annen baban ne yapmış da sen olmuşsun — senin beyninin bir santimetrekaresini bile oluşturamazlar. Bir araya gelmişler, bu kadar. Sen onlar tarafından mı var ediliyorsun, onların çocuğu olduğunu mu düşünüyorsun? Öyle bir şey değil.

Ben Neyim Sorusundan Önce: Ben Ne Değilim?

İnsan en temel soruyu unutuyor: Ben neyim sorusu. Ama bu soruyu sorup mevcut düşünce ve duygu mekanizmasıyla hemen cevap vermeye çalışıyoruz. Bu, şu anki bilincimizle hemen cevap verebileceğimiz bir şey değil. Şu anki bilincimizle ne olmadığımızı cevaplandırabiliriz, ne olduğumuzu değil. Ben kimim, ben neyim — buna şu anki bilinç düzeyinle cevap veremezsin. Bu, yedi cücenin prensesi uyandıramaması gibidir — çok seviyorlar ama uyandıramıyorlar. Biz de bu indirgenmiş zihnimizle “ben kime” cevap vermeye çalışıyoruz ve aynı labirentin içinde dolanıyoruz.

Önce durup “ben ne değilim” diye bakmaya, ya da bu soruda kalmaya ihtiyacımız var. Ben beden miyim, bir bakayım. Ben duygularım mıyım? Ben düşüncelerim miyim? Ben ilişkilerim üzerinden var olan bir varlık mıyım? Kendimi ifade etmek üzerinden var olan biri miyim — hiç kimseye kendimi ifade edemezsem var olamaz mıyım? Neyim demeden önce ne değilim ve öyle miyim buna bakmalıyız. Bir insan “ben bedenim” diyebilir — tamam, o zaman onun hükmüne razı olacaksın: Bir bedensen, bir gün güzelliğin bozulacak, bir gün ihtiyarlayacaksın, o gidecek. İnsanlar niye “yaşlı” deyince alınıyorlar, “ben kendimi hissettiğim yaştayım” diyorlar? Bu nasıl bir zeka? Ben bedensel olarak elli altı yaşını bitirmişim, beden olarak öyleyim; ama öz varlığımın bir yaşı yok, ondan gelip ona dönüyorum — genç mi yaşlı mı, böyle bir kavramı yok onun.

Bu iyiliği-kötülüğü bilme ağacından yediğimiz için önce “ne halt yediğimize” bakmamız gerekiyor. Hz. İsa’nın ifadesiyle “yeni şarap yeni tulumda olur” der — yeni bir içecek yeni bir kaba konur, biz hepsini karıştırıyoruz. Bir yandan Muhyiddin İbn Arabi okuyorsun, bir yandan “güzelim değil mi, yaşlanmadım değil mi” diyorsun; biri “biraz yaşlanmışsın” deyince “kalbimi kırıyorsun” diyorsun, yarım saat önce vahdet-i vücuttan uçuyordun. Bu nasıl bir şeydir? “Tasavvufla ilgileniyorum” deme — tasavvufun ruhu ol. Yoksa okursun, edersin ama değişmezsin. Ben bir yola girdim, gayret ediyorum diyeceksin — “Muhyiddin İbn Arabi okuyorum” değil. Okuyorsun, peki içinde seni kim okuyor? Sana seninle ilgili kim ne fısıldıyor, kim bir hikâye anlatıyor?

Sen o sahte benliklerin içindeyken yaşadığın sürecin sende oluşturduğu yaraları fark etmelisin, sahteliğini anlamalısın. Onları bıraka bıraka: Ben anne babamın çocuğu değilim, ben şu milletten değilim, ben şu ilişkilerin içinde olan bir varlık değilim. Sen bunlar değilsin, ama böyle deneyimler yaşıyorsun. Ben dayı mıyım, amca mıyım, torun muyum? Anneme göre evlat, kimine göre amca, kimine göre dayı, dedelerime göre torun — ben bu muyum? “Benim öyle elle tutulacak bir dayım yok” ya da “yeğenlerim beni aramıyor, vefa kalmamış” mı diyeceğim? Bunların üzerinden mi hareket edeceğim?

Burada anlatılan şey hakiki iyilik-kötülük mevzusu değil — sahte benliklerin sahte iyilik ve kötülük bilgisi. “Sevilmek iyidir, sevilmemek kötüdür,” “başarılı olmak iyidir, başarısız olmak kötüdür,” “çok çevrenin olması iyidir, kimsesiz olmak kötüdür.” “İnsan biriktiriyorum” diyen insanlar var — onları biriktireceğine kendini arasa çok daha nitelikli olur. Biz bir ömür boyu bu iki kutup arasında gidip gelebiliriz, ömrümüzü böyle boşa geçirebiliriz. Kur’an-ı Kerim buna “kendine zulmetmek,” Tevrat buna “ölmek” diyor.

Hazreti Ali’nin Özgür Bilinci ve Ebeveyn Özdeşleşmesi

Kutsal kitap bize der ki: İnsanlar etrafından dağılacak olursa, de ki Allah bana yeter. O “de ki” önemlidir; onu ifade etmene, Instagram’a yazmana gerek yok, o zaten bir hakikatin ifadesi. Ama görüyoruz ki yetmiyor — kime yetmiyor, kime yetiyor? Sen gerçekten kendin olduğunda bunu keşfedeceksin. O yüzden kendin olmayan şeyleri birer birer bırakman gerekiyor. İnisiyasyon, yani manevi yolculuk, bilinç düzeyinde sahtelikleri terk etmekle başlar.

Rivayete göre Peygamber vahyi aldığında Hazreti Hatice’ye “bana vahiy geldi, inan” demez, ona özgür bir birey olarak sorar. Hanımı inanmayabilirdi de, bu bir problem teşkil etmezdi — Hazreti Nuh’un hanımı ona inanmamıştı. Ama biz eşimiz bizden farklı düşünse hemen “sen nasıl böyle düşünürsün, benim dediğimi kabul et” deriz. Hayır, etmeyebilir — o onun alanı, senin bundan rahatsızlık duymaman gerekir; orada bir ego hikâyen doğuyorsa ona bakman gerekir.

Peygamber, muhtemelen on iki-on dört yaşlarındaki Hazreti Ali’ye “bana âlemlerin Rabbi olan Allah’tan bir mesaj geldi, Allah birdir, ben onun elçisiyim” der. Hazreti Ali “babama sorayım” der, iki adım gider, döner ve der ki: “Babam beni yaratırken Allah babama sormadı, ben de Allah’a inanırken ona sormam gerekmiyor.” Bu özgür bir bilinçtir — çocuk yaşta “beni var eden annem babam değildir” idraki. Elbette anne babama saygı duyarım, severim, bu dünya hayatındaki sorumluluklarımı yerine getiririm — ama anne babam beni yaratmadı; anne babamın bana olan tutumu benim varlığımı veya değerimi tanımlamıyor.

Hangi yerden problemli bir tuzağın içine çekilmişsek onu keşfetmeliyiz — sahte benlik hikâyemde annem babam çok mu yer alıyor? Dersleri yanlış insanlara veriyoruz, ebeveynlere vermeliyiz aslında. Ben kendim de anneme “sen beni var eden değilsin” desem, “tabii ki oğlum, Allah var etti” der — eski nesil kendini var eden olarak görmezdi ki, sonra bu bozulma güçlendi. Onları görürsek anlatırız, ama biz oradan gol yediğimiz için önce kendimizi kurtarmalıyız — annem babam aydınlansa ben aydınlanmayacağım.

Peygamber döneminde de vardır bu: Bir genç iman etmiş, anne babası etmemiş; “İslam’dan dönmezsen intihar ederiz, açlık grevi yaparız” demişler. Evlat da “o sizin meseleniz” demiş — ne kadar güzel bir bilinç. Bize anne babamız “vazgeçmezsen kendimi öldürürüm” dese paçalarımız tutuşur; hâlbuki “bende ne hakkı var, bir bakayım” diye düşünemiyor muyuz? Onda bir bilinç problemi varsa ben onu aynen kabul mü etmeliyim? Bir evlat, bir insan olarak anne babama hürmet ederim, elimden gelen çabayı gösteririm, ama onların kölesi değilim, onların var ettiği bir varlık değilim. Özgür bir varlığım — insanın hakiki olarak tek bir şeye nispeti vardır, o da Allah’tır.

*(Katılımcı):* “Ebeveynlerin bazısı çocuğunu kendisiyle çok özdeşleştirip onu kendinin bir parçası olarak görüp yönetmek istiyor — ‘ben çok yetkin biriyim, şu noktalara geldim, sen de öyle olacaksın’ diyor. Kimisi de tam tersi, bağlılık göstermiyor, ne yaparsan yap ilgilenmiyor. Az önce bahsettiğiniz kısım kurban psikolojisine benziyor: ‘bana şunu yaptılar, bana destek olmadılar, beni sevmediler.’ Aslında ergenlikte biz akıl-baliğ olmadığımız için irademiz tam anlamıyla devrede değil; kişi yirmi yaşlarından itibaren -kimlik arayışı dönemi tamamlandığında, aslında hiç tamamlanmıyor ama- artık irademiz devreye giriyor, iyi ya da kötü olmak bizim elimizde. Hepimiz potansiyel olarak kötülüğe de meyilliyiz, hepimiz sınanıyoruz — ‘kimse sınanmadan masum sayılmaz’ derler.”

*(İsmail Acarkan):* “Dediğiniz gibi nefs dediğimiz kavram bir suya benzer. Çamura dökerseniz çamur olur, hamura dökerseniz hamur olur — neye döktüğümüze bağlı. Ona bakmak ve iradeyle doğruyu seçmek gerekir.”

*(Katılımcı):* “Bence insanın hayat gayesi temelde Allah’ın rızası olmalı; onun rızasını neyle kazanabileceğimize bakmalıyız. Mesela bir blog kurdum, oradan insanlara faydalı olmaya çalışıyorum, dünyanın her yerinden birilerine ulaşabiliyorum — bu bir faydadır. Ama aynı yöntemi insanları dolandırmak için de kullanabilirim: Önce güven veririm, sonra dolandırırım. İyiliği ya da kötülüğü seçmek bizim irademize bağlı.”

*(İsmail Acarkan):* “Peki devlet iradesi senin o bloğunu kapatsa, ömür boyu hiçbir sosyal faaliyette bulunmama cezası verse, ne hissedersin?”

*(Katılımcı):* “Kendimi kısıtlanmış hissederim.”

*(İsmail Acarkan):* “Bir dakika. ‘Kendimi kısıtlanmış hissederim’ dediğin anda, kendini birileri tarafından kısıtlanabilen bir varlık olarak tanımlıyorsun. Acaba sen birileri tarafından kısıtlanabilen bir varlık mısın? Hazreti Yusuf hapse atıldığında kendini kısıtlanmış mı hissetti acaba? Allah onun yanında mıydı? Yanındaysa nasıl kısıtlanmış hissedebilir? Acele etmeden bir bak — kendini kısıtlanmış hissediyor ya, o nasıl bir şey ki kısıtlanmış hissediyor? Ben birileri tarafından kısıtlanabilir bir varlık mıyım, buraya bakmamız gerekiyor. Çok fazla kabullerimiz, ezberlerimiz var — kiminin dindar ezberleri, kiminin farklı ezberleri olabilir. Biraz gözlemleyin, kullandığınız cümlelerin üzerinde durun. ‘Kendim’ gibi kavramlar zihninizden geçtiğinde sorgulayıcı bakın. ‘Kendimi ifade etmek istiyorum’ — ben neyim ki kendimi ifade etmek istiyorum? Kendimi ifade edemediğimde ne oluyor, boğazım düğümleniyor mu — o düğümlenen kim? Bakmam gerekiyor. İçimde bir şey mi var, ‘kendimi ifade etmeliyim’ mi diyor, onun üzerinden mi kendimi tanımlıyorum, onu kabul mü ediyorum — bunlara bakmak durumundayız.”

Ruhtan Doğmak

Bunlara bakarsak yaşam ağacını tatmış oluruz; kendimize zulmetmemize yol açan sahte benlik ağacını bırakmış oluruz. Kutsal metin bize şunu soruyor: Ölü olarak yaşamak mı istiyorsun, yoksa Tanrı’da diri olarak yaşamak mı? Hazreti İsa İncil’de -ancak bunu idrak edersek anlayabileceğimiz bir şekilde- gerçek diriliğin, Tanrı’da diri olduğunu idrak ettiğin an gerçekleştiğini, ve bunun bu âlemdeki gerçek doğumun olduğunu söyler. “Bedenden doğdunuz, şimdi ruhtan doğmalısınız” der — beden doğumu gerçekleşti, ruhtan doğum gerçekleşmeli; sen ruhtan kaynaklanan özünü idrak etmelisin, kutsal ruhtan, sonsuzluktan geliyorsun. Bunu fark ettiğin zaman ikinci doğum gerçekleşmiş olur. Ruhtan doğmayan ölüdür der Hazreti İsa.

*(Katılımcı):* “Hocam, İsa’yı ve İslam’daki ’ruh’u aynı anlamda kullanmak sorun yaratmıyor mu?”

*(İsmail Acarkan):* “İslam’a yanlış algılanabilir bu, çünkü bazıları bunu meleği kastediyor sanıyor — o ayrı bir tartışma. Kutsal ruh, ilahi kaynaklı bir niteliktir; sizin kastettiğiniz Allah’tan gelen bir şeydir. Biz o sonsuzluk kaynaklı bir varlığız, onun farkındalığını gerçekleştirmeliyiz. O melek üstü bir şeydir, bazen melek şeklinde görünebilir, ama o ne bir melektir ne başka bir şey — bir nevi Yaradan’ın isim ve sıfatlarının sonsuzluğu ve mükemmelliğidir; bizim varoluşumuz da Allah’ın isim ve sıfatlarının bir araya gelişiyle oluşur. Bu anlamda Yaradan’la olan bağımızı keşfetmeliyiz. Bunu unuttuğumuzda mutsuz oluruz. O yüzden ne zaman mutsuzsan, oturup Tanrı’yla bağını tekrar hatırlamaya ihtiyacın var. Mutlu olmak için ne bir araba, ne bir ilişki, ne bir zenginlik ara — araman gereken şey kaynağındır. Kaynağına döndüğünde, hatta onu sadece hatırladığında bile mutluluğun esintilerini almaya başlarsın. Öbürleri sahte bir şeydir.”

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - A’râf Sûresi (7:19) (veya Bakara 2:35) — “Ey Adem, eşinle beraber cennete yerleşin, dilediğiniz yerden yiyin, fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz” mealen aktarım. - A’râf Sûresi (7:20) — “Şeytan, kötü taraflarını kendilerine göstermek için onlara fısıldadı ve dedi ki: Rabbiniz size bu ağacı ancak melek olursunuz ya da ölümsüz kalırsınız diye yasakladı” mealen aktarım. - Ahzâb Sûresi (33:72) — göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten çekindiği “emanet” ayetine atıf. - Bakara Sûresi (2:31) — Adem’e isimlerin (esmanın) öğretilmesine (talim) atıf. - Tevbe Sûresi (9:129) — “İnsanlar etrafından dağılırsa, de ki: Allah bana yeter” mealindeki ayete atıf (birçok benzer ayet olduğu belirtilmiştir). - Not: Tevrat’taki “yaşam ağacı” ve “iyiyi kötüyü bilme ağacı” pasajı (Yaratılış/Tekvin bölümü) ve Hazreti İsa’nın “ruhtan doğmak” öğretisi (İncil, Yuhanna 3) doğrudan Kur’an ayeti değildir; ayrı, karşılaştırmalı metinler olarak aktarılmıştır.

Tüm Ayet İndeksi →