Çokça Benlikler, Kara Delikler ve Kendini Hatırlamak
Kısa Özet
İsmail Acarkan, insanın içindeki “birçok ben” hissinin çoklu kişilik bozukluğu gibi klinik bir şey olmadığını, aslında her düşüncenin, duygunun, davranış kalıbının ona “ben” dediğimiz için birer “benlik” haline geldiğini anlatıyor. Bazı bu örüntüler “kara delik” gibi işler — küçük bir eleştiri bile o kara deliğe (örneğin bir değersizlik duygusuna) denk geldiğinde insanı içine çeker. Sohbet, bir olay-duygu-düşünce zincirine “benim” dediğimizde bunun gerçek şirk (Allah’a sahte ortaklar koşma) olduğunu, “var olmak” ile “var olmaya çalışmak” arasındaki farkı, bütün ibadetlerin özünde “kendini hatırlama ritüeli” olduğunu işliyor. Sahte “uyanıklık” (kimse beni kandıramaz duygusu), sahte ilişkiler (boşluğa yapışan benlikler) ve gerçek kendinin -susamışlık gibi bedensel ihtiyaçlar dışında- hiçbir arzusu, korkusu olmadığı vurgulanarak kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İçimizdeki “birçok ben” aslında birer düşünce-duygu-davranış paketidir; onlara “ben” dediğimiz için birer benlik hâline gelirler. - Bazı duygular (örneğin derin bir değersizlik hissi) kara delik gibi işler — küçücük bir eleştiri bile o kara deliğe denk geldiğinde insanı içine çeker, kaybettirir. - Bir olay-duygu-düşünce zincirine “benim” demek, gerçek şirktir: Gerçek kendimize sahte bir ortak, sahte bir arkadaş buluruz (“ben mutsuzum” diyerek doğal mutluluk halimizi örteriz). - Var olmakla var olmaya çalışmak farklı şeylerdir; biz zaten varız, ama içimizdeki bir benlik ilişkiler, başarı, fark edilmek üzerinden var olmaya çalışır. - Bütün ibadetler istisnasız “kendini hatırlama ritüelidir” — kendin zannettiğin şeylere karşı kendini hatırlamak. - Gerçek kendinin arzusu ve korkusu yoktur; bedensel bir susamışlık gibi doğal ihtiyaçlar olabilir ama “ben susadım, su bulmazsam öleceğim” diyen o “ben” sahtedir — kullandığınız arabanın benzine ihtiyacı olur, sizin değil.
Düşünce, Duygu, Davranış Paketlerine “Ben” Demek
Çokça benlikler kavramından bahsediyoruz. İnsanın en çok önyargı olarak içinde bulundurduğu şey “birçok ben mi var?” sorusudur. Birçok ben varsa, bu modern psikolojideki çoklu kişilik, dissosiyatif bozukluklar mıdır? Kastettiğimiz daha farklı bir şey. Hepimiz az çok içimizde bir şey yapmak isterken, yine içimizde bir başkası “yapma” diyebilir; kızgınlık sergilerken bir başkası “o kadar da kızma” diyebilir. Biz bu “benler”i basitçe kendi psikolojik mekanizmamızı gözlemlerken fark edebiliriz.
Aslında bunların her biri bir düşünce, bir duygu ve bir davranış alışkanlığıdır — en özet yapısıyla. Her bir düşünce, duygu, davranış kalıbı bizde “ben” olarak işler. Neden? Çünkü biz ona “ben” deriz. Ben demesek ne olarak kalacak? Bir düşünce olarak kalacak, gelecek ve belki gidecek. Ama bir düşünce o kadar hızlı geliyor ki bir anda kendimizi öyle düşünürken buluyoruz; biri “ne düşünüyorsun” diye sorduğunda “ben şöyle düşünüyorum” diyoruz. Onlara “ben” dediğimiz için benlik hâline geliyorlar. Aslında bunlara düşünce, duygu ve davranış paketleri de diyebiliriz — bu daha doğru bir şeydir. “Dikkate alınmak istiyorum diyen bir düşünce var” veya “onaylanma arzusu içinde olan bir duygu durumum var” diye bakabilseydik, o kadar özdeşleşmeyecektik.
İçimizde bazen bunlar üst üste üşüşür: Bir tarafımız insanların sevgi ve ilgisinden bağımsız olmak ister; bir başkası “ama ihtiyacım var” der; bir başkası “bu ikilemden bıktım” der; bir başkası “ya yeter artık, istemiyorum, bu kadar hayat niye bu kadar zor” diye tepki verir. Ve hepsi sizde “ben” gibi işler. Neden ona “ben” diyorsunuz? Bir hikâye, bir duygu, bir davranış — bunu fark edip onları kendimmiş gibi algılamadan, kendinizi bir farkındalık uzayı gibi düşünün. O düşünce, duygu ve davranış örüntüleri de o farkındalık uzayındaki cisimler gibi — kimileri toz bulutu gibi, kimileri birer yıldız gibi, kimileri sizde kara delik gibi işliyor.
Kara Delik Benlikler
Kara deliğe bir yanaştığınız anda sizi yutuveriyor — merkezine yaklaştığınız anda sizden bir şey bırakmıyor, sizi kendine gömüyor. O anda siz neredeyse yok gibisiniz, sadece o duygusunuz. Mesela hayatınızda büyük bir değersizlik duygusu yaşamışsınızdır ve o sizde çok büyük bir kara deliktir. İnsan bu tür kara delikleri hatırlamak, üzerinde düşünmek bile istemez — çünkü çok güçlü bir şey olduğunu, kendisini kendi içinde kaybettirdiğini hisseder. Bu, modern psikolojinin bazen “ağır travma” dediği şeye benzer.
Ya da bir kendini beğenmeme duygusu: Biri sizi küçük bir eleştiride bulunur, ve o anda o küçük eleştiri, sizde kendinizi beğenmeme duygusuna denk gelir; kendinizi beğenmemenin içine gömülürsünüz ve karşınızdakine “bana kendimi niye bu kadar kötü hissettiriyorsun” dersiniz. Hâlbuki karşıdaki küçük bir eleştiri yapmıştır, ama o sizde kara delik fonksiyonu gören bir yeri tetiklemiştir — o eleştiriyi yapanın bundan haberi yoktur.
Geçen böyle bir arkadaşla konuşuyorum — otuz beş yaşlarında, “evli misin” dedim, “değilim” dedi ve hemen ekledi: “geç kaldım aslında değil mi?” Ben “hani bu neye göre bilmiyorum, belki de geç kalmış sayılmazsın” dedim, ardından “ben de elli yedi yaşındayım” dedim. “Ha kusura bakma, özür dilerim, öyle demek istemedim” diye özürler diledi. Niye özür diliyorsun ki — kendi orada bir yaraya sahip. Sanki “geç kalmış” otuz beş yaşına gelmiş ve evlenememiş, bir taraftan kendini sorumlu tutan, bir taraftan karşısındakini sorumlu tutan bir taraf var. Ben böyle deyince sanki ben de aynı yaraya sahip gibi düşünüp özür diliyor. Bu, saçma sapan bir benlik hâli değil mi? İnsanların “yaraları var, hassas olmak lazım” diye bir hikâye döndürüyoruz. Hâlbuki ortada bir problem yok — bir olgu var, o kadar: en temelde bir olay var, bir durum var. Bunun üzerine bir duygu ve düşünce gelir — buraya kadar da bir problem yok. Problem, o duygu ve düşünceye “benim duygum, benim düşüncem” demeye başladığınızda başlıyor. Ve siz o düşünce, o duygu hâline geliyorsunuz.
Şirk: Gerçek Kendimize Sahte Ortaklar Üretmek
Gerçek varlığınız sonsuz ve olaylar üstü, duygular üstü, düşünceler üstü bir şeyken düşüncelerin, duyguların, olayların içine gömülüyor. Dini anlamda söylemiyorum ama bu aslında insanın kaçınması gereken gerçek şirk durumudur — çünkü biz gerçek kendimize sahte ortaklar üretiyoruz, gerçek kendimiz sahte ortaklarla örtülüyor. “Ben mutsuzum” — sen gerçek kendine çok sahte bir arkadaş, ortak buluyorsun; senin o doğal mutluluk içinde olan kendini örtüyor o “ben mutsuzum” düşüncesi. Hâlbuki “bir olay gerçekleşti, o olay mutsuzluk duygusunu tetikledi, ben de bunu gözlemledim” desen, bir problem yok.
Ama bazen bir olay yaşarsın, “o zamandan sonra zaten rahatça gülemedim” ya da “neşemi kaybettim” dersin — bir olayla tetiklenen bir duygu, senin tarafından kimliğine dönüştürülür, sahte bir kimlik gelir ve senin başına belası olur, farkına bile varmazsın. “Çok mutsuzum, niye? Şunu yaşadım” dersin. Benim “travma yoktur” dememin altında yatan şey budur: Gerçekte travmatik bir olay yok, ama bir olayı yaşarken tetiklenen bir duygunun kendin zannedilmesinden kaynaklanan bir olay var. Kendini dışlanmış, başarısız, sanki yokmuş gibi hissediyorsun. “Herkes hayatta bir şeyler başarıyor, sen ne yaptın ki” diye biri sana der ve seni çökertir — çünkü o benlik “hayatta ne ortaya koydun ki” üzerinden seni tanımlıyor.
“Ben varım ve hayatta bir şey ortaya koymam gerekmiyor” desen — bu “git hiçbir şey yapma” demek değil, ama bu ayrımı unutmamak gerekir: Var olmakla var olmaya çalışmak çok farklı şeylerdir. Biz var olan varlıklarız; ama içimizde bazen bir şey ilişkiler üzerinden, başarı üzerinden, fark edilmek için var olmaya çalışır. Bu var olmaya çalışan kimdir? Bunu fark edemezseniz o size sürekli var olmaya çalışır. Birileri “ne yaptın bugüne kadar” dediğinde ne diyeceğim — sessizce “ben varım” mı diyeceğim? Ama bir sahtekâr ego “neyle varsın” der ve bütün mutluluğunuz dağılır, “neyle varım” tuzağına düşersiniz. Hâlbuki varsınız — bir şeyle var değilsiniz, varsınız, o kadar. Bunu sakince hatırlarsanız önce size bir huzur verir; sonra diğer benlikler yine üşüşür, dikkat edin.
Varlığı Örtmek
Varlık çok basit, doğal bir bilinçle idrak edilir — sofistike bir şey değil. “Varım ya, varsın, o kadar.” İnsan ne yaparsa yapsın bu varlık hissini yok edemez; ama o varlık hissinin üzerini örtebilir. Dikkat edin, o varlık hissi olmasaydı, onun üzerini örtmek için kullandığınız şeyi de kullanamazdınız — varlık bilincimiz olduğu için onu kirletebiliyoruz, deyim yerindeyse. Aslında onun aslını kirletmiyorsunuz, örtüyorsunuz. Size bir örtü versem “şunu ört” desem, “neyi örteyim” derdiniz — bir şeyi örtüyorsunuz. Aslında keşfetmemiz istenen şey, o örtülen şeyin, o en doğal, en saf, hiçbir zaman bozamayacağımız, kirletemeyeceğimiz, yok edemeyeceğimiz varlığın kendisidir.
Neyle örtüyorsunuz? Bu düşünce, duygu ve davranışlara “ben” diyerek örtüyorsunuz. “Şu oldu, çok mutsuzum” — bunlarla varlığınızı örtüyorsunuz. Ama varlık olmasaydı bunlar ne ortaya çıkabilirdi ne de bir örtü olarak kullanılabilirdi. Her şey varlık sayesinde ortaya çıkıyor, ama ortaya çıkan şeylerle özdeşleştiğinizde, onlara “kendim” dediğinizde, varlığı örtüyorlar. İnsanoğlu varlığını örtebilme potansiyeline sahip; ama varlığını fark ederek yaşama imkânına da sahip. Hangisini tercih ettiğimiz hayat kalitemizi belirliyor. Sen varlığın hayatını mı yaşıyorsun, yoksa sahte benliklerin hayatını mı yaşıyorsun? “Çok üzgünüm, mutsuzum, çocukluğumda çok kötü şeyler yaşadım” — bunların üzerinden bir hayat yaşarsan, zihninde oluşturduğun bir kimliğin, bir kendilik hikâyesinin hayatını yaşıyorsun. Bu, temelsiz, boş bir hayat. Kendisi boş olan bir şeyi dolu zannedip devam ettirmeye çalışıyorsun — trajik olan şey budur.
Bir süreliğine doğum gününüzü, tarihinizi, bugüne kadar yaşadığınız olayları, arzularınızı, korkularınızı, beklentilerinizi, hayal kırıklıklarınızı hepsini bir kenara bırakın. Ne kalacak? Varlık kalacak. İşte bizim asıl kendimiz budur — bir hikâyesi olmayan bir varlık. Bir deniz dalgalanır ama dalgalar denizin hikâyesi değildir — bir denizi dalgalarıyla mı tanımlarız? Suyuyla tanımlarız, onun aslı odur.
Kendini Hatırlamak: Bütün İbadetlerin Özü
Kutsal metinlerde, manevi öğretilerde, bütün ibadet dediğimiz şeylerin temel işareti budur: Kendini hatırlama ritüelidir. Bütün ibadetler kendini hatırlama eylemidir, hepsi istisnasız. Peki neye karşı kendini hatırlamak? Kendim zannettiğim şeylere karşı. Kendini hatırlamak, kendin olmayan şeyleri fark edip onlara rağmen gerçek kendine dikkatini verebilmektir. Düşüncelerden, duygulardan, arzulardan, beklentilerden, hayal kırıklığından, boşluk duygusundan, acı hissinden, olumsuz hatıralardan bağımsız olarak kendini hatırla. Kendini hatırlarsan, kendin zannettiğin şeyleri gözlemleyebilirsin. Gerçek anlamda kendini gözlemlemek, kendin olmayan şeyleri gözlemleyerek gerçek kendini hatırlamak demektir. O yüzden gözlem yapmanız için önce kendinizi hatırlamaya ihtiyacınız var.
Bazen “ben kendimi çok gözlemliyorum,” hatta “çok fazla derin düşünüyorum, kafayı yiyeceğim bu şekilde” dediğimiz durumlar olur. Aslında bu derinlik değil — yanlış bir düşünce ve duyguya gömülmüş bir benlikle, başka bir yanlışa gömülmüş bir benliğe bakmaktır. Birinin kolu kırılmış, birinin bacağı kırılmış, birbirleriyle kavga ediyorlar aslında. En son “çok yoruldum, kendimle çok uğraşıyorum” diyorlar. İnsan kendiyle uğraşamaz — sizinle uğraşan birileri vardır, onlar içinizdedir, başkaları değil. İçeridekilerin arzuları, korkuları, hayal kırıklıkları, olmamış şeylerin meydana getirdiği sahte mağduriyet hisleri sizi yoruyordur.
Ben bazen “beni hayatta kimse anlamadı” dediğimde rahatsız olmuyorum, üzüntüyle ifade etmiyorum — bunun böyle yaşanmasının mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyorum. “Hiç kimse seni anlamadı” ve bunun sende meydana getirdiği bir eksiklik yok. Bir lise öğrencilerinin olduğu bir ortamda bunu söylediğimde biri “ama çok berbat bir şey bu” dedi. Hâlbuki öyle değil — hiç kimse tarafından anlaşılmamış olmak, anlaşılmamayı büyük bir eksiklik, bir mahrumiyet olarak hisseden ve anlaşılma arzusunu tutkuyla isteyen bir benlik için felaket. Öyle bir benliğiniz yoksa, anlaşılmamak bir olguya dönüşür — doğal bir olgu. Ama içeride “ben anlaşılmak istiyorum” diyen bir benliğiniz varsa, “anlaşılmak da güzel olurdu ama” diye yumuşak yumuşak yanaşır, en son sizi kendi kara deliğine gömer. Anlaşılmamak istiyorum diyen kim? Bunu fark ettiğinizde “biz neler kaçırmışız, İsmail Bey acaba doğru mu anlatıyor” diye bir başka benliğe de kapılmayın — hepsine karşı sakin bir uyanıklık içinde olmanızı öneririm.
Sahte Uyanıklık
Gerçek uyanıklık budur — âlemin uyanığı olmak uyanıklık değildir. İnsanlar farkına varmadan “kimin ne hinliği var, kimse beni kandıramaz” hesabına giriyor. Hâlbuki içeride bir sahtekâr var — asıl kopya çeken o. Sen kopya bir benlikle kendini uyanık zannediyorsun. “Kimse beni aptal yerine koyamaz” — ne kadar sahte bir benlik. Seni aptal yerine koyan en fazla ne kazanacak ki, niye bu kadar korkuyorsun? Biri beni aptal yerine koyarsa koyar — bunu bile bile salakça davranın demiyorum, ama bu kadar korkan kim? “Ben aptal değilim” diye bir egoya mı yapışmışsın?
Aptal yerine koyan mı gerizekalı, korkan mı gerizekalı? Görünür hayat üzerinden bakarsanız aptal yerine konan gerizekâlıdır dersiniz. Ama kendi öz varlığınızdan bakarsanız, sizi aptal yerine koyan zekâsını kaybetmiştir — çünkü bir, kendini unutmuş; iki, kendini unuttuğunu da unutmuş ve seni kandırabileceğine inanarak bunun üzerinden kendini var etmeye çalışıyor. “Ben ne uyanığım, kandıramayacağım hayatta bir adam yok” diyerek varlık inşa etmeye çalışıyor — bu zeki olabilir mi? O yüzden zahirci, dünyevi bir nazarla hayatı okuma tuzağına düşmemeniz gerekir; bu çok aldatıcıdır, çünkü zihniniz dışarıya odaklanır, kendi sahteliğine ve dışarıdaki sahteliğe odaklanır, oradan çıkış bulamazsınız. Sahtelikleri fark edip durun, “ben kimim” sorusunu sormak size bir çıkış yolu sunabilir.
“İnsanlara kendini ispat etmen lazım, uyanık olmalısın” — neyin uyanığı olayım, bir anlat bana? Kim ispat etmeye çalışıyor? Bu ispat etmeye çalışan ne ki ispat etmeye çalışıyor? Bu soruları sorarsanız o tuzağı fark edebilirsiniz. Yoksa “herkes kendini ispat etmeye çalışıyor, herkes sevilmek istiyor” denir, siz de “evet doğru” der, bir illüzyonun içine girmiş olursunuz. Bütün bu sahtelikleri delip geçebilen bir basiretimiz olmalı — o, gerçek kendinin görüş gücüdür, asla aldanmaz.
Sahte İlişkiler ve Ayna Metaforu
Biri “seni ünlü yapacağım,” “sen benim için her şeysin,” “sana çok alıştım, sensiz yapamıyorum” derse durun — burada bir sahte hikâye var. Kişi kendi kendine inanmış, sizi de farkına varmadan inandırıyor; orada özgür bir sevgi, özgür bir farkındalık yok, bir bağımlılık var, bir boşluğun doldurulma arzusu var. Bir arkadaş çok güzel bir ifade kullandı — eşinden boşanmış, sonra biriyle görüşmüş, problematik bir süreç: “Boşluğumda boşluğuma gelen bir ilişki bu” dedi. Çok güzel — evet boşluktaydım, ama o boşlukta olan ben mi, yoksa kendini boşlukta zanneden bir benlik mi? O benlik, o boşluk sürecinde bir ilişkiye yapıştı. Bunu fark etmek bile çok önemli. Peki bu ilişki nasıl bir ilişki? Sahte bir benlikle sahte bir benliğin ilişkisi. Gerçek ilişkiler göründüğü kadar kolay değildir, gerçek ilişkiler için gerçek kendimizi hatırlamaya ihtiyacımız var.
Inception filmindeki gibi rüyanın rüyasına doğru gidersiniz, bir katman daha uyursunuz. “Boşluk hissederken birine yapışmışım, sonra ayrılmışım” — bu sefer “sevmek ne kadar kötü bir şeymiş” diyor mesela. Bir sahtelik başka bir sahtelikle devam ettiriliyor. O ilişki de sahteydi, o ayrılık da sahte, o ayrılığa sebep olan ego da sahte. Sen neyin peşindesin şimdi, daha derin bir uykuya mı yoksa uyanmaya mı yol almak istiyorsun? Karşımdaki niye böyle davrandı — şu sahte benliği yüzünden. Ben niye böyle davrandım — benim sahte benliğim yüzünden. Şu an ne yapmak istiyorum — uyanmak mı, bir katman daha uyumak mı?
Gerçek ilişkiler, insana kendini bulma sürecinde ayna tutabilen ilişkilerdir; birbirlerini aynalayarak, sahtelik başka bir sahtelik tarafından aynalanmadan. “Sen benim her şeyimsin” diyor biri, ben de “öyle mi, ne kadar mutlu oldum” diyorsam — “sen neyin kafasındasın arkadaşım” demek lazım aslında, ama bu garip bile gelmiyor, hatta bir aşk hikâyesi gibi algılanıyor. Halbuki burada bir sahtelik var; sonra bir problem yaşıyorsun, mahvoluyorsun. Bir insan seni bıraktığında, ya da anne baban vefat ettiğinde, çocuğun vefat ettiğinde “ben neyim ki bu beni bu kadar yıktı” diye sorman gerekir — ama hemen bir parazit girer: “hocam insan öyle olmuyor ki” — ondan sonra ikinci rüya başlar, “hayatta hiçbir zaman istediklerin olmuyor” der, rüya içinde rüya dolanıklığı yaşamaya başlarız. Hâlbuki dur, önce kendini hatırla. Bir daha hatırla, ta ki gerçek anlamda kendini hatırlayıncaya kadar — çünkü girdiğin rüyanın üç dört katmanı olabilir.
“Bu kadar güçlü olmaya gerek yok” dediğinizde, “güçlü olmak da güzel bir şey” diye başka bir hikâyeye dönebilir — “güçlü olmadığında seni eziyorlar” der, kimi eziyorlar, orayı düşünemiyorsun, hemen başka bir rüya katmanına geçiriyor seni. Tam uyanmaya çalış, ama acele etme — tam uyanmak hemen olan bir şey değil, ama hedefin bu olmalı. Benim asıl hedefim tam uyanmak; tam uyanmadıkça hayat gerçek bir hayat olmayacak, ama acelem de yok, çünkü acele ettiren benlikler devreye girecek. On beş yaşında “geç kaldım” diyen bir çocuk gördüm, yirmi yaşına geliyor gene geç kaldım, elli yaşında gene geç kaldım — on yaşındaki çocuklara bile indi bu geç kalmışlık hikâyesi. Kim sana bunu dedi, neye kıyaslama yapıp geç kaldım diyorsun?
Gerçek Kendinin Arzusu ve Korkusu Yoktur
Şunu unutma: Gerçek kendinin arzusu yoktur, gerçek kendinin korkusu yoktur. Kutsal metinler bize bunu söyler: “Allah’ın dostları için korku ve hüzün yoktur.” Veli ne demekmiş? Gerçek kendini hatırlayan; uçan kaçan, keramet sergileyen değil. Gerçek velinin niteliği korku ve arzudan özgür olan, gerçek kendini hatırlayan insan olmak — bu kadar net ve basit.
Peki arzular oluşmuyor mu insanda? Oluşuyor ama sen o arzuyu kendin olarak tanımlamıyorsun. Şu an bir susamışlık hissi var, suyu arzu ediyor, suyu içiyorsun — bu beden ve psikolojik düzeyin bir niteliği. Ama “ben susadım, su bulmazsam öleceğim” bu değil, bu sahte bir “ben”dir — çünkü gerçek ben susamaz, susuzluktan da ölmez; gerçek ben bir ihtiyaç içinde olan bir şey değildir. Doğal bir ihtiyaca binaen bedenin arzusunu, doğalsa ölçülüyse ve mümkünse yerine getiriyorsun, bu kadar. Ama ona “ben” gibi çok kutsal bir şeyi atfetme, o kendilik bilincini ona verme.
Bedensel ve psikolojik düzeyin düşünce, duygu, arzu ve davranış alışkanlıkları olabilir — makul, meşru ve ölçülü olmak kaydıyla bunda bir problem yok. Ama onlara “ben” dememek şartıyla; onlar ben değil. Kullandığınız arabanın benzine ihtiyacı olur ama sizin yoktur. Kullandığınız telefonun şarja ihtiyacı olabilir ama sizin değil. Ama o kadar özdeşleşmişiz ki “şarjım bitti” diyoruz ve sanki hakikaten senin şarjın bitmiş gibi hissediyorsun — bu, kategorik farkı görmemekten kaynaklanıyor. Bilge bir insan, “âşıklar ölmez, arifler ölmez, bilgeler ölmez, mekan değiştirirler” der — çünkü beden olmadığını, bedeni bırakıp gidebileceğini bilir; günü gelince bir elbisesini çıkarır gibi rahatlıkla, huzur ve dinginlik içinde bedeni bırakıp gider. Ama siz telefonunuzu kaybettiğinizde kendinizi kaybediyorsunuz — bunu ayırt etme özgürlüğüne sahibiz.
Özdeşleştiğinizde zor, ayrışabildiğinizde kolay olan bir şey bu. “Var olmaya çalışmayacağım bundan sonra” dediğinizde büyük bir rahatlık gelir, ağır bir yükten kurtulmuşluk hissi. Sonra benlikler gelir: “Mal gibi mi kalacaksın, hiçbir şey yapmayacak mısın, millet ne diyecek” diye bir sürü hikâye gelir; hepsiyle özdeşleşirseniz tekrar aynı huzursuzluk devreye girer. Var olmaya çalışmadan bir özgürlüğüm yok mu? Çünkü var olmaya çalışmama gerek yok, varım zaten. Var olmaya çalışan kim, bir baksana — yoksa o yok olurdu. Var olmaya çalışanın bile altında varlık var aslında; o varlık olmasaydı o da olamayacaktı. Özdeşleşme ve ayrışma size kendinizi bulduracak en mükemmel kılavuzdur. Kendini hatırla. Mümkünse her saat, her gün kendini hatırla, ta ki her an kendini hatırlama noktasına gelene kadar. Hiç olmazsa günde beş dakika kendini hatırlamaya çalış — o beş dakika senin için daha canlı bir hayattır, seni gittikçe uyandırabilecek bir şeydir.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Yûnus Sûresi (10:62) — “Bilesiniz ki Allah’ın dostlarına (velilerine) hiçbir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de” mealindeki ayete atıf.