Negatif Duygular, Riya ve Nefsin Hesaba Çekiciliği
Kısa Özet
İsmail Acarkan, negatif bir duygu içindeyken zihnin ürettiği düşüncelerin aslında objektif düşünceler değil, o duygu tarafından manipüle edilmiş çarpıtmalar olduğunu anlatıyor. Bedenimizi “yakıştı mı, güzel miyim” diye sürekli değerlendirmemizin, bir ayakkabıyı boyarken “kendimi güzelleştiriyorum” demek kadar saçma bir özdeşleşme olduğunu; bilincin bedenle birlikte değişmediğini vurguluyor. “İnsan ötekiyle vardır” düşüncesinin bir tuzak olduğunu, insanın Allah’a ait olduğunu unuttuğunda binlerce sahte aidiyete mahkûm olduğunu anlatıyor. Fıtri utancın ve “nefsini hesaba çekebilme” (murakabe) yeteneğinin insana verilmiş büyük bir imkân olduğunu, riyakârlığın sadece ikiyüzlülük değil, kendi varlığını başkalarının gözünde inşa etme arzusu olduğunu, ve Ayetel Kürsi’deki “ona uyuklama ve unutma arız olmaz” ayetiyle bağlantılı olarak insanın hiç unutulmadığını hatırlatarak kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Negatif bir duygu içindeyken zihnin ürettiği “herkes mutlu, bir ben mutsuzum” gibi düşünceler objektif değildir — duygu merkezi düşünce merkezini işgal eder, her şey onun rengine bürünür. - Bedeninize bakıp “yakıştı mı, güzel miyim” diye sormak, bir ayakkabıyı boyarken “kendimi güzelleştiriyorum” demek kadar saçma bir özdeşleşmedir — bilinç bedenle birlikte değişmez. - “İnsan ötekiyle vardır” fikri modern psikolojinin yaygın bir tuzağıdır; insan aslında Allah’a aittir, bunu unuttuğunda binlerce sahte aidiyete mahkûm olur. - İnsan, psikolojik mekanizmasını başka bir kimseye ihtiyaç duymadan gözlemleyebilecek bir kabiliyete sahiptir — “bugün nefsim hesaba çekici olarak bana yeter” ayeti buna işaret eder. - Riyakârlık sadece ikiyüzlülük değildir; kendi varlığını, kimliğini, değerini başkalarının algısı üzerinden elde etme arzusudur — din dilinde en büyük günahlardan biri sayılır. - Ayetel Kürsi’de “ona uyuklama ve unutma arız olmaz” denir — sen, seni hiç unutmayan bir Tanrı’nın her an hatırladığı bir varlıksın; sahte benlikler üzerinden yaşayan insanların dünyasında ne kadar hatırlandığına bakmak trajiktir.
Negatif Duyguların Düşünceleri Manipülasyonu
Düşünceniz acının enerji alanına uyumlandığında siz onunla özdeşleşirsiniz ve o acı benliğini düşüncelerinizle desteklersiniz. Negatif bir duygu durumunda olduğumuzda — acı, keder, acziyet, yetersizlik, başarısızlık, sevilmeme hissi — bu duygular düşüncelerimizle birleşebiliyor. O anda hep olumsuz düşüncelerle bu durumları değerlendiriyoruz: “Mutsuz musun?” Zihnin sana “herkes mutlu, bir sen mutsuzsun” diyor. Bu konuda bir istatistik mi yaptı, bir araştırma mı yaptı? Yok, ama düşünce o mutsuzluk hissiyle bir araya geldiğinde sanki “herkes mutlu, ben mutsuzum,” “herkes istediğini yapıyor, ben yapamıyorum,” “herkes şanslı, ben şanssızım” gibi birçok hikâye uydururuz — bunu, sanki objektif düşüncelermiş gibi algılarız.
O anda duygu, düşünce merkezini manipüle eder. Patron kimdir o anda? Duygu merkezidir — senin düşünce ülkeni işgal eder, her şey onun rengine bürünür: Bütün düşüncelerin mutsuz, umutsuzlukla ilişkili düşüncelerdir; her şey berbat, gelecek de kötü olacaktır. Ama sen bunu düşünerek değerlendirmiyorsun — bu düşünceler negatif duygular tarafından üretiliyor. Negatif duyguların böyle sahte bir gücü vardır; onu gözlemleyip fark etmezseniz, peşi sıra birçok olumsuz düşünce gelir ve size gerçek düşünceymiş gibi görünür. Aslında bunlara düşünce diyemeyiz — onlar düşünce merkezinin özgürce ürettiği şeyler değil, duygu merkezi tarafından manipüle edilmiş şeylerdir. İşin kötü yanı, o negatif duygular size o çarpıtılmış düşüncelerin çok doğru olduğuna inandırır.
Duygu merkezi mi daha güçlüdür diye genelleyemeyiz — bu kişiye ve o anda hangi merkezle özdeşleştiğine göre değişir. Bazen pozitif bir düşünce, pozitif duyguları tetikler — her şeyi çok iyi planlamışsın, harekete geçmişsin, hiç hesapta olmayan olumlu bir şey olur, düşüncen o an berrak, pozitif bir halde olur: “Her şey çok iyi gidiyor, tam da planladığım gibi.” O yüzden temel mesele, özellikle negatif düşünce ve duygularla özdeşleştiğimiz anı fark etmektir. İnsanoğlunun en büyük imkânlarından biri, kendi psikolojisini gözlemleyebilme imkânıdır — bedenimizi gözlemleyebildiğimiz gibi.
Bedenle Özdeşleşmek: “Yakıştı mı?” Tuzağı
Aynaya bakıp “ne kadar güzelim, ne kadar yakışıklıyım” diyen insanlar görüyorum — bu nasıl bir şeydir? Bir insan bir ayakkabısını eline alıp boyasa ve “ne yapıyorsun” denilse, “biraz güzelleşmeye çalışıyorum” dese, aklından zoru olduğu düşünülür değil mi? Masanı silerken “kendimi siliyorum, güzelleştiriyorum” desen de öyle. Bedenine bakarken “güzel miyim, yakıştı mı” diyorsan da aslında aynı şey — dikkat edersen anlarsın. Bunu anlamak için büyük felsefi değerlendirmeler gerekmez. Sürekli değişen bir bedeni kendin olarak tanımlamak — çok yakışıklı olduğunda eşine “ben yakışıklıyım” der misin, ama yaşlandığında “kendine daha yakışıklı birini bul” der misin? Demezsin, “ben beden değilim ki” dersin. Ama laf oraya gelince beden olmadığını iddia ediyorsun, öbür tarafa gelince çok yakışıklı olduğunu iddia ediyorsun.
Bir kaza geçirip yüzünde yara izi olsa, eşin “kazadan önce yakışıklıydın ama bu yara izi hoşuma gitmiyor” dese, bunu hakaret olarak algılarsın değil mi? “Eşim bana yaşlandın, kilo aldın dedi, bu bana hakaret” diyen kadınlar/erkekler var — neden? Sen başta kendine hakaret etmedin mi? “Güzelim, şuyum buyum” diye kendini beden üzerinden tanımlamadın mı? İlk hakareti biz kendimize yapıyoruz — bedenimizle özdeşleşerek. Bunu yaptığımız andan itibaren kaderimiz bedenimizin kaderi hâline geliyor: “Toprak olup gideceksin, çünkü sen bedensin.”
Beden sürekli değişiyor, ama bilincin bedeninle değişmiyor — sabah kalktın, saçın dökülmüş, ya da yirmi yıl bedenin ihtiyarlamış, bilincinde özde bir fark oluyor mu? Olmuyor. Bu, beden olmadığına dair bariz bir işaret olmalı. Ama hem sen hem seni gören herkes, saçınla, cildinle, kilonla, boyunla, giyiminle ilgileniyor — “yakıştı mı” — neden bahsediyoruz? “Şu hareket bana yakıştı mı, şu davranış bana yakıştı mı” demiyorsun ama giyimle ilgili soruyorsun — nesin sen? Bunu sorgulamaya ihtiyacımız var. Burada bir tuzak insanın kendine kurduğu tuzak, diğeri başkalarının farkına vararak veya varmayarak bize kurduğu tuzak — bedenimiz üzerinden bir tanımlama yaparlar, biz de boşluğa düşeriz, zaten genel olarak boştayız. Biri “çok güzel olmuşsun” der, “vay be, demek nasıl güzel olunuyor” diye bedenine düşersin. Modern zihniyet, özellikle son yirmi otuz yılda sosyal medyayla bu kat kat arttı: “Nasıl görünüyorum?” — ne “nasıl görünüyor,” ne iyi görünüyor? Bunu sormadığın müddetçe bu soru çok doğal görünecektir; ama bu, en başta kendini kandırmaman gereken bir nokta.
Ötekiyle Var Olmak mı, Allah ile Var Olmak mı?
İnsanoğlunun bir tuzağı da şu: “Ben aslında öyle düşünmüyorum ama herkes böyle değerlendiriyor.” Bu çok yumuşak, tatlı bir tuzak — “benim için para önemli değil ama herkes birbirini parayla ölçüyor” deyip sonuç ne oluyor? Her şey para oluyor. Aslında burada neye referans veriyoruz? Başkalarının algısına. Neden? Çünkü başkaları tarafından beğenilip beğenilmediğine değer atfeden sahte bir benliğin var, onaylanmaya ihtiyaç duyan bir benliğin var.
Modern psikolojinin en çok duyduğumuz olgularından biri: “İnsan ötekiyle vardır,” insan kendini algılamak için başkasına muhtaçtır, aidiyet arar. Ama sen en başta zaten Allah’ı unuttun — bunu unuttuğun için başına bütün bu belalar geliyor. Allah sana “bana aitsin” demişti, ama sen kıymet atfetmedin, başka aidiyetlerin peşine düştün. Bu aslında doğal bir idrak — Allah’a aitsin. Ama bunu unuttuğunda ne oldu? Binlerce aidiyet tuzağına düşmüş hâle geldin, “insan ötekiyle vardır” hikâyesine düştün — hâlbuki sen Allah ile varsın, ötekiyle değil.
Modern psikolojiye şunu soralım: İnsan nasıl bir ötekiye ihtiyaç duyar, nasıl bir öteki olmalı ki var olduğunu idrak edeyim? Sen Allah gibi mutlak bir kaynağı unuttun, bu sefer binlerce ötekiye mahkûm oldun — onlar da bir ötekine muhtaç. Ama senin varlığın nasıl bir Allah’a dayanıyordu? Bir ötekine ihtiyaç duymayan, seni keyfi olarak tanımlamayan, keyfi taleplerle sıkıştırmayan bir Yaradan’a. Ama sen bunu bıraktın, bu sefer annenin, babanın, eşinin, sevgilinin, arkadaşının keyfi taleplerine mahkûm oldun.
Peki sahte benliklerin mahiyetini anlamak için ötekine ihtiyaç yok mu? Zorunlu değildir — sahte benliklerin mahiyeti bazen sahte ötekilerle açığa çıkabilir, ama zorunlu değil. İnsan öyle bir yapıya sahiptir ki psikolojisinde ortaya çıkan düşünce, duygu, davranış kalıplarını gözlemleyebilecek bir kabiliyete sahiptir — öteki olmadan. Bize hep “öteki lazım” diye yutturulan bir şey bu. Kendi kendinin aynası olabilecek bir imkâna sahip kılınmışsın. Ayet buna destek olarak: “Bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter” — bu ahirette de yeter, bu dünyada da yeter. Nefsimin ne mal olduğunu anlamam için bir başkası zorunlu değildir; bunu sakin bir dikkatle görebilirim — bencil bir damar varsa, sürekli kendini haklı çıkarmaya çalışan bir benlik varsa görebilirim. Bir başkası bunu gösterebilir, iyi bir ayna tutabilir, ama bu zorunlu değildir. İnsan kendi psikolojisine ayna tutabilecek bir mahiyette yaratılmıştır — bu insanın çok önemli bir tarafıdır, bir hayvanda, bir bitkide bu yoktur.
Fıtri Utanç ve Kendini Gözlemleme (Murakabe)
Peygamber “utanmıyorsan istediğini yap” demiştir — demek ki insanda utanabilecek bir şey var. Utanç nedir? Çok değerli bir duygudur — fıtri olandan bahsediyoruz. Utanç, bir şeyin senin doğan olmadığını, fıtratın olmadığını görme halidir. Ama utancın yanlış yaşanan biçimleri de var: “Biri küçümsedi, utanç hissettim” — bunlar utancın yanlış alanlarda kullanılması. Fıtri utanç, psikolojik bünyende ortaya çıkan bir şeyin sana yakışmadığını hissedip “kendimden utanıyorum” dediğin şeydir. Ne demek kendimden utanıyorum? Gerçek kendim sahte kendimi görüyor ve bunun gerçek kendine yakışmadığını hissediyor. Hiç kimse bile olmasa, içinden bir haset, bir çekememezlik geçse, dikkat etsen bundan utanırsın — “bana yakışmıyor” dersin. Bu fıtri utançtır. Yaradan’ın insana verdiği bu duygu boş değildir; ama biz bütün fıtri duygular gibi bunu da suistimal ediyoruz.
Bu, biraz önce bahsettiğim kendini objektif olarak görebilecek imkâna sahip olduğunu gösteriyor. Kadim geleneklerde, manevi okullarda “murakabe” — kendini gözlemleme — dediğimiz bir durumdan bahsedilir: İçinden geçen düşünceleri, hangi duyguların geçtiğini fark edebilirsin. Bu, gözlemleyenle gözlemlenebilen iki şeyin olduğunu gösteriyor. “Bir bak, ne yapıyorsun” denildiğinde hiç kimse “böyle bir şey imkânsız” demez, çünkü böyle bir imkân var — ama ego bundan kaçabiliyor.
İhmalkarsın, tembellik yapıyorsun, yapmaman gereken bir şeyin farkındasın — ama biz kendimizi haklı çıkarır, mazeretler üretiriz. Gözlem yapabilme yeteneği arttıkça farkındalığımızı geliştirmiş oluruz. Yoksa gözlemlerken araya başka bir benlik girer: Bir şeyi yanlış yaptığını fark ediyorsun, sonra “millet neler yapıyor” diyorsun, tak diye orayı gözlemleyemez oluyorsun; ya da “ben iyi biriyim” diyorsun, oraya tutunuyorsun — o “iyi biriyim” senin yanlış yaptığını artık göstermez olur, çünkü sen kendine “ben iyi biriyim” dedin ve bunu besleyecek malzemen de var: “Bak ben ne kadar fedakarım” — fedakârsın ama kontrolcüsün, fedakârsın ama sitemkârsın, “benim senin için yaptığımı hiç kimse yapmaz” diyorsun, ama arkasında kırk çeşit beklentin var, hiçbirini görmüyorsun. O “hiç kimse benim yaptığımı yapmaz” hikâyesi, diğer sahte benliklerini görmeni engelliyor. Ya da başkalarının yanlışlarıyla kendi yanlışını kıyaslayıp kendini “zamanın ermişi” zannedersin. Yaradan’ın bize verdiği en büyük hediye, psikolojik mekanizmamızı gözlemleyebilme imkânıdır.
Nefsin Kendi Hesabı: Bağımsız Bir Mahkeme
“Bugün hesap görücü olarak nefsin yeter” ayetini böyle anlayın — illa kıyamet, ahiret değil, bugün de yeter. Eğer gerçekten iyi niyetliysen bugün hesaba çekici olarak nefsin yeter — hiçbir sorgu meleğine, ona buna gerek yok. Bir mahkeme düşünün, herkes hâkim de kendi, savcı da kendi, sanık da kendi — bu mümkün olan bir şey, insana verilmiş bir imkân. Bunu yapabilirsen melekler bile sana hesap sormaktan utanır, Allah bile sana hesap sormaz — çünkü hesaba çekici olarak kendi nefsin yeter; gözlemleyebilmek için, gerçek kendinle sahte kendini ayrıştırabilmek için.
Böyle dramatik örnekler görmüşümdür — bir insan kendi kendini hesaba çekip bütün insanlardan, sevdiklerinden, eşinden, çocuğundan uzaklaşıp “ben bu hesaplaşmayı sürdürmem gerekir, kendi psikolojimde olanı apaçık gördüm” der; ne kendini başkalarının gözünde temize çıkarmaya, ne meşrulaştırmaya çalışır. Çoğu defa biz bir yanlış yaparız ama o yanlış yapan benliğimizi savunuruz — “sen de böyle yaptın” deriz. Ama bazı örnekler günlerce, aylarca ailesinden uzaklaşıp kendi psikolojisiyle baş başa, hiç kimseye bir şey anlatmadan, kendini ispat etmeye çalışmadan o hesabı yapar — bu insanlara dramatik görünür ama mümkün olan bir şeydir. Bu aslında insan kalbine konulmuş olan objektif şuurdur. İnzivayla ilgisi yok, bu bir bilinç hâlidir — sadece o bilinç hâlindeyken kimseyle görüşmek istemez insan, kendini temize çıkarmak istemez, hatta bütün insanlar onu temize çıkarsa “hayır bu yanlıştı” diyebilir.
Bu, Allah’ın insan kalbine koyduğu objektif aynadır. Buna engel olan, bu aynayı karartan şeylere dikkat etmek gerekiyor: Başkalarının algısı, başkalarına kendimizi sevdirmeye çalışmak, başkalarının gözünde olumlu bir itibara sahip olmak. Bütün bunlar sahtedir ve din dilinde riyakârlıktır. Riyakârlık sadece ikiyüzlülük değildir — ikiyüzlülük riyakârlığın en alt seviyesidir. Riyakârlık, kendimizi başkalarının gözünde iyi kılma arzumuzla, başkaları hakkımızda ne düşünüyor olgusuna kıymet atfetmemizle ilgilidir. Bu insanlarla ilgili bir şey değil, kendi algımızda kendimize dair varoluşu, kimliği, değeri başkaları üzerinden elde etme arzusudur. Modern psikoloji bize “riyakâr olun” diyor aslında — çünkü “ötekiyle varsınız” diyor, beni ötekinin gözüne bağlıyor. Ama ben psikolojik mekanizmadan mı ibaretim? Din, riyayı büyük bir günah olarak algılar; bu bir hatırlatma ve bir müjdedir: Başkalarının seni nasıl gördüğünün hiçbir hakikatte önemi yok. Sen kendini nasıl görüyorsun, senin kendinle ilgili idrakin hangi düzeyde? Sen kime göre nesin değil, sen nesin? Bu “sen kimsin”i hiç kimse olmaksızın tanımlayabiliyorsan — anlaşılıp anlaşılmadığından bağımsız olarak “ben kimim” sorusunu cevaplayabiliyorsan, iyi bir yerde duruyorsun demektir.
Sırat Köprüsü ve Eşinin Kalbinde Yer Almak
Sen aynalardan bağımsız olarak varsın — etrafında düz bir ayna, eğri bir ayna, kararmış bir ayna olabilir, sen bütün bunlardan bağımsızsın diyor Yaradan; “kendimi aynalarda nasıl görüyorum” diye yorumlama diyor. Bu, insana verilmiş büyük bir müjdedir. Aynalardan kastımız insanlar. Eşimin gözünde ben nasılım — bunu kendi varlığından ve değerinden bağımsız olarak, bir gözlemci gibi analiz edebiliyorsan bu güzel bir şey. Ama eşinin kalbi açılıyor, orada sen yoksun — ne hissedersin? Mesela eşinin kalbinde kendisi bile yok, sen de yoksun — bu senin varlığında bir eksiklik, bir mahrumiyet oluşturur mu? (Hepiniz gülüyorsunuz — çünkü hiçbirimiz bu Sırat Köprüsü’nden geçemeyebiliriz.) Sırat Köprüsü kıldan ince, kılıçtan keskin derler, ama Yunus Emre “o Sırat Köprüsü’ne evler yapasın gelir” der — aslında çok özgürlük alanı olan bir şey bu. Ama insan “çok zor bir durum” der — “eşimin, çocuğumun kalbinde bir yerim olmalı” diye ego devreye girer; bu riyakârlığın bir yönüdür.
Bunu, “riya çok büyük bir günahmış, Allah korusun” diye korkuyla değil, kendi varlığında yanlışlıkla yaptığın bir leke gibi düşünmek gerekir — “kim beni ne kadar seviyor” diye düşünürken kendine kara bir leke sürüyorsun. Bunu bağımsız gözlemci gibi analiz etmek ayrı bir konu — varlık ve değerimden bağımsız olarak analiz ederim. Hatta isterim ki hiç kimsenin kalbinde olmayayım, öldüğümde kimse rahatsız olmasın, huzurlu olsunlar — ama öyle bir egomuz var ki “ben ölünce kim ağlar, kim hatırlar, falanın dünyasında kaç gün yaşarım” diye düşünürüz. Beni unutmasın, sürekli hatırlasın — neden? Çünkü hatırlanmakla var olduğuna inanıyorsun. Bu riyakârlıktır. “İnsanı hatırlayan en son insan öldüğünde ölür” gibi Instagram paylaşımları var, “ne güzel, ne derin bir laf” diye — derin değil, yüzeysel, boş, saçma, aldatıcı bir laf. Tatlı bir tuzak. İnsan hatırlanmak istemez mi? Hayır, insan hatırlanmayı veya hatırlanmamayı varlığı ya da yokluğuyla eşleştirmez.
Unutmayan Bir Tanrı’nın Kalbinde Var Olmak
Sen Tanrı’nın her an hatırladığı bir varlıksın. Ayetel Kürsî’de ne diyor? “Ona ne uyuklama arız olur ne uyku.” Sen unutmayan bir Tanrı’nın yaratığısın, o seni hiçbir zaman unutmaz, çünkü onda unutma yok. Sen böyle bir zatın kalbinden var olmuşken, gidip sahte benlikleri üzerinden yaşayan birilerinin dünyasında ne kadar var olduğuna bakıyorsun — bu insan için trajik bir şey. İnsan, Allah’ı unutmakla neyi kaybettiğini iyi düşünmeli — onu unutmak kendini unutmaktır.
Ataullah İskenderî’nin (zannediyorum) bir sözü var: “Onu bulan neyi kaybedebilir? Onu kaybeden neyi bulabilir?” Onu bulmuşsan, neyi kaybedersen et, o gerçek bir kayıp sayılmaz. Onu kaybetmişsen, kendi bilincinde neyi bulmuş olursan ol, bir şey bulmuş sayılmaz. Hatta bulduğunu zannettiğin şeyler başının belasıdır. İnsan kaynağına, kökenine dair bir sorgulama yapmalı: Ben gerçekten kimim? Kendimi nerede var etmeye çalışıyorum, niye var etmeye çalışıyorum? Kim birilerinin onayını, hayranlığını arıyor — kim arıyor? Bunu bulabilirsen, o sahtekâr benliği bulabilirsen özgürleşirsin. Ömür boyu bir şeyler arayıp durursun; biri sana “bu arayışın içinde olan sahtekâr kim, buna bir bak” derse, sana gerçeği hatırlatıyordur. Yoksa “ne kadar buldun, tebrik ederim, azimle çalışmışsın” diyorsa, ondan şeytandan kaçar gibi kaçmak gerekir — çünkü o da tuzağın içinde, sen de tuzağın içindesin.
İnsanlar “böyle biri bana iyi gelir” der — nasıl bir insan sana iyi gelebilir ki? Önce kendi varlığını fark etmen gerekir. Sana en iyi gelecek şey kendini hatırlamaktır, kendini bulmaktır. Onu bulursan her şey iyidir. Peygamber der ki mümin şanslıdır — bir lütuf olursa şükreder, bir musibet olursa sabreder; her durumda iyi bir pozisyondadır. Ama biz “bu bana iyi gelir mi” diye sorarak bir yere varamayız, orası ana yurdumuz değil. Vahiy, kendine haksızlık yapan, kaynağını unutan insana Tanrı’nın uzanan elidir, bir rahmet esintisidir — çünkü Yaradan insanın kendine zulmetmesini istemez, seni uyandırmak, kendini hatırlatmak ister. Kutsal kitapta kendini hatırlatması, aslında sana seni hatırlatmasıdır — çünkü senin kendiliğin Allah’ın kendisiyle bağlantılı; “ey insan” dediğinde de, “ben Allah’ım” dediğinde de sana kendini hatırlatıyor.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - İsrâ Sûresi (17:14) — “Bugün hesap görücü olarak nefsin sana yeter” (Kefâ bi nefsike-l yevme aleyke hasîbâ) mealindeki ayete atıf. - Bakara Sûresi (2:255, Ayetü’l-Kürsî) — “Ona ne uyuklama arız olur ne uyku” (Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm) mealindeki ayete atıf. - Not: “Utanmıyorsan istediğini yap” ve “mümin ne güzel durumdadır, lütuf olursa şükreder, musibet olursa sabreder” sözleri hadis (Peygamber sözü) olarak aktarılmıştır, doğrudan Kur’an ayeti değildir — ayrı tutulmuştur.