Dünya Hayatı Bir Oyundur, Hadid Suresi 20. Ayet

Kısa Özet

İsmail Acarkan, Kur’an’da “ahiret hayatı” diye bir tabir olmadığını, “dünya hayatı” ifadesinin de coğrafi bir yerküreyi değil “aşağıda, düşük olan” anlamına gelen bir bilinç düzeyini işaret ettiğini anlatıyor. Hadid Suresi 20. ayeti üzerinden, insan varlığını, değerini, kimliğini bedensel-psikolojik olgular (başarı, güzellik, sevilme) üzerinden tanımladığında hayatın “bir oyun, bir oyalanma, bir süslenme, bir övünme ve mallarda-çocuklarda bir çokluk yarışı” hâline geldiğini gösteriyor. Hazreti Nuh’un oğluna “o senin ehlinden değildir” denmesi üzerinden, çocuklarımızı bile kendi egomuzun bir uzantısı olarak görmenin yanılgısını; elli yıl önceki bir kırgınlığa tutunup kendini “diri diri toprağa gömen” benlikleri; ve Allah’ın kimseyi “imtihan etmediğini,” sadece farklı durumlar sunduğunu anlatıyor. Sohbet, yağmurla büyüyüp sonra sararıp çer çöp olan bitki benzetmesi ve “dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir” ayetiyle, insanın içinden geçen “fay hattına” dikkat çekerek kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Dünya hayatı” (hayâtü’d-dünyâ), yerkürede yaşadığımız hayat değil; “aşağıda olan” anlamına gelen bir sıfat tamlamasıdır — bedensel-psikolojik melekeleri ruhsal melekelerin önüne koyarak yaşanan bir bilinç düzeyidir. - Hadid 57:20’ye göre bu düşük bilinçle yaşanan hayat sırasıyla bir oyun, bir oyalanma, bir süslenme (kendini nitelikler kazandırarak lanse etme), bir övünme ve mallarda-çocuklarda bir çokluk yarışıdır. - Çocuğunun başarısıyla, imanının çokluğuyla övünmek de aynı tuzaktır — bir çocuğun dürüstlüğü onun Yaradan’la ilişkisine aittir, ebeveynin övünme sebebi olamaz. - “Anandan babandan hak sahibiyim” diye elli yaşına kadar kırgınlığa tutunmak, seni “diri diri toprağa gömen” bir benliktir; ödeyecek bir merci olmayan imkânsız bir hesap açmışsındır. - Allah kimseyi imtihan etmez — “hanginiz daha güzel iş yapacak” diye önümüze farklı durumlar sunar; bunu “imtihan” olarak algılayan, o durumların üzerinden kendini tanımlayan benliktir. - Ayetteki bitki benzetmesi (yağmurla büyüyen, sonra sararıp çer çöp olan ekin) düşük bilinç düzeyinde yaşanan hayatın kaçınılmaz sonunu gösterir — gençlik de, unvan da, hayranlık da hiçbir şey kalıcı değildir.

“Dünya Hayatı” Ne Demektir? Yer Küre Değil, Aşağı Bilinç

Bugün bir başka açıdan, bir başka ayetin ışığında değineceğiz. İlginç bir şeydir — Kur’an’da “dünya hayatı” kavramı vardır ama “ahiret hayatı” kavramı yoktur. Buradan neyi anlamamız gerektiği konusunda dikkatli olmalıyız. Biz “dünya hayatı” deyince dünyada yaşadığımız hayatı, “ahiret hayatı” deyince öldükten sonra yaşayacağımız hayatı düşünürüz. Ama Arapça ifadesiyle “hayâtü’d-dünyâ”daki “dünya” kelimesini doğru değerlendirdiğimizde bu daha açıklık kazanır: “Dünya,” “aşağıda olan, düşük olan, gölgeli olan” anlamına gelir.

İnsanın psikolojik melekeleri, bedensel melekeleri, bir de spiritüel (ruhsal) melekeleri var. Eğer hayatı ruhsal melekelerimiz üzerinden değil de bedensel ve psikolojik melekeler üzerinden, üstelik onları sağlıksız kullanarak yaşıyorsak, bu “deni” (aşağı) bir hayattır — gerçek düzeyinden daha aşağıdaki bir düzeyle yaşanan bir hayat. On boyutlu bir filmi iki boyutlu izleyip diğer boyutların farkında olmamak gibi. Dikkat edersek Allah “hayâtel-arz” (yerküredeki hayat) demiyor — “dünya hayatı” bir sıfat tamlamasıdır, buradaki “dünya” bizim tanımladığımız coğrafi bir küreyi tarif etmiyor. Bu gözle okumanızı tavsiye ederim.

Bu kavramı böyle yorumlamadığımızda, “dünya hayatı bir oyundur” diyen Kur’an, “peki bu oyunu niye oynuyoruz, biz oyuncak mıyız” gibi hikâyelere kadar götürülebilir. Ama “dünya hayatı” kavramı, insanın bedensel ve psikolojik melekelerini hayat olarak algılaması demektir — yani varlığımızı, değerimizi, kimliğimizi yaşadığımız olgular üzerinden tanımlıyorsak: Başarılı mısın, sevilen biri misin, genç misin yaşlı mısın, arzu ettiklerini gerçekleştirebildin mi — bu çerçeveden hayatı algılarsak işte bu Kur’an’ın hatırlattığı “deni hayat”tır. Buradaki “dünya” kavramının bir yer küre anlamı taşımadığını kendimize hatırlatmamız gerekiyor.

Kala Kalmak: Hayatı Beş Duyuyla Okumanın Sonucu

Bu konuda önemli bir ayet var: “Bilin ki” diye başlıyor. Buradaki “ilim” kavramı, “görmüyor musunuz ki” gibi bir ifade değil — beş duyunuzla algılayarak idrak edeceğiniz bir şey değil bu, ilmen bilinecek bir şey. Eğer mesele beş duyumuza bırakılırsa: Yaşıyorsun, bir yere geliyorsun, yaşlanıyorsun, çoluk çocuk oluyor, sonra “biz ne yaşadık ki, hayat bir anda geçip gitti” dersiniz — bir rüya gibi, sanki bir oyun gibi görünür. On sekiz, yirmi yaşlarındakiler bunu hissetmez, ama elli altmışa geldiğinizde dünya hayatı hakikaten bir oyunmuş gibi algılanabilir — çünkü beş duyunuza ve zahiri mantığınıza öyle görünmüş. Ayet “bilin ki” diyor — bunu bilmek için gerçekten dikkat etmeniz, işin iç yüzüne dair bir bakışınız olması gerekir; yoksa beş duyunuz ve mantığınız sizi büyük oranda engelleyecektir.

Yaşarsınız, deprem olur, ölürsünüz — ne ev kalır ne evlat, “kala kalırsınız.” Bu, zihinde çoğunlukla ya dini argümanlarla (“Allah büyüktür, bir hikmeti vardır” deyip yumuşak geçiş yapıp iki hafta sonra unuturuz) ya da bir saçmalık gibi anlam veremediğimiz bir durumun ortasında kalmışlık hâline götürür. Benim çok yakın bir akrabam, abim, otuz dört yaşında kanserden öldü — tatilden geldi, karın ağrısı vardı, film çekildi, kolon kanserinin son evresi, üç ay sonra vefat etti. Herkes böyle kala kaldı — evlenmişsin, çoluk çocuk düşünüyorsun, bir işe dair planların var, ve oyun bitti. Dünya hayatı bir oyun demiyor mu Kur’an? Niye bitti, istemiyorum diye bir sürü hikâye dönebilir — çünkü böyle bir şeyi algılayacak bir perspektife sahip değiliz.

İşte bu, Hadid Suresi 20. ayet: “Bilin ki dünya hayatı bir oyundur.” Yani beş duyunuzla ve sahte benliklerinizle yaşadığınız hayat bir oyundur. Bazen çok hoşunuza giden bir oyundur — insan ilişkilerinde kendinizi daha güzel, daha yakışıklı, daha bilgili gösterirsiniz, ya da kendinize “şunu yapacağım, şu noktaya geleceğim” diye bir hayal kurgularsınız. Bir oyalanmadır. “Aranızda bir süslenme” diye geçer — bu, sadece kadınların süslenmesi değil, çok daha geniş anlamda, her psikolojik benliğin kendini süsleme ihtiyacıdır. Kimimiz akademik unvanla, kimimiz sosyal faaliyetle, kimimiz “profesör, doçent” başlığıyla kendini süsler. Bir yakınım “ben neyle kendimi göstereceğim” demişti — bu bir süslenme ihtiyacıydı. Zahiri süslenme “nasıl görüneceğim” ise, bunun psikolojideki karşılığı “hangi nitelikleri kendime kazandırarak kendimi lanse edeceğim”dir.

Bana kitap yazdığım için çok kişi gelir, “bir kitabım var çıkarmak istiyorum” der — niye çıkarmak istiyor acaba? Kendini süslemeye çalışıyor: “Benim de kitabım var, ben yazarım.” Her birimiz farkına varmadan bir sahte benlik tarafından manipüle ediliyoruz — sizi suçlamıyorum, içinizde bir benlik var, size “böyle olursan iyi olur, şu konuları öğrenirsen iyi satarsın” diyor. Kendinizi o benlikle özdeşleştirmeyin, siz o değilsiniz. Bir deprem olsa, her şey yıkılsa, ne kitapların kalır ne bilgisayarın — orada bir bak bakalım, “ben” dediğin şey yerinde duruyor mu, yoksa “her şeyimi kaybettim” noktasına mı geliyorsun? Yeryüzü hayatında iyi, doğru, güzel eylemlerde bulunmak yanlış değildir — ama bunların üzerinden kendinizi inşa etmek problem alanıdır.

Mallarda ve Çocuklarda Çokluk Yarışı: Hz. Nuh’un Oğlu

Ayet “bir övünme” diyor da devam ediyor. Hangimiz çocuğumuzun akademik başarısıyla başarısızlığını kendi varlığımız açısından eşit görürüz? Şöyle olmalı, böyle olmalı, olmadığında rahatsız oluruz. Çocuğunuz Hazreti Nuh’un oğlu gibi olsa, dindar bir Müslüman baba veya anne olarak, çocuğunuz iman etmiyor, muhalefet ediyor, dalga geçiyor olsa ne yapardınız? Nuh’a “ehlini kurtaracağız” denildiği için “Ya Rabbi ehlimi kurtaracağını söylemiştin, oğlum inanmıyor” der; ayet “o senin ehlinden değil” der. Bunu kime söylüyor? Ehlinden olduğunu zanneden egoya söylüyor.

Mallarda ve çocuklarda bir çokluk yarışıdır — bu sadece “benim on çocuğum var” hikâyesi değil, onlara dair bir övülme, bir çokluk arayışıdır: “Benim çocuğum çok iyi okudu, çok kazanıyor, çok ahlaklı.” Ama bunu kendinizden bağımsız analiz etmiyorsunuz. Çocuğum dürüstse bu onun Yaradan’la olan ilişkisine ait bir şeydir — benim bundan dolayı övünmemin bir anlamı var mı, kim övünüyor? Türk toplumunda “bekâra karı boşamak kolaydır” gibi sahte atasözleri vardır — bunlar egoyu rahatlatmak için oluşturulan tamponlardır.

Bu, aynı zamanda “çocuk” kavramını genişletebilirsiniz — bazı yazarlar “kaç çocuğunuz var” diye sorulduğunda “üç kitabım var” der, kitaplarını çocukları olarak görür; bir iş adamı fabrikasını çocuğu görebilir. Bu, egonun kendini devam ettirme kompleksinin bir sonucudur — “ben öleceğim, arkamdan kim dua edecek” diye bir çocuk üretme hikâyesi. Melekler de dua edebilir; sen kendine yaratıcıdan kendi arzuna göre çocuk biçiyorsun. Allah, kimseyi ne karısından ne çocuğundan sorumlu tutmuyor — Nuh’a “sen ne biçim bir adamsın, çocuğuna bile laf dinletemedin mi” demedi. Biz kendi çocuğumuzu, karımızı, kocamızı değiştirmek üzerine bir sorumluluk algısı kuruyoruz; hâlbuki üzerimize düşen, doğru belirlenmiş bir sorumluluğu yerine getirmektir, muhatabımızı değiştirmek değil. Nasıl ki Hazreti Yunus’u da Allah “bu kavmi imanlı kıl” diye göndermedi — iyi bir örnek ol ve mesajı doğru ilet, bu kadar.

Hak İddiası ve Elli Yıllık Kırgınlık

Sana bir sorumluluk yükleniyor mu? Sen üzerine düşeni yaptın mı diye Allah soruyor, “onu değiştirdin mi” diye sormuyor. Eşin günahkârsa, yanlış şeyler yapıyorsa, seni mi sorumlu tutuyor Allah? Yok öyle bir şey — sen vazifeni yaptın mı, yaptıysan tamam. Bir de “hak” kavramı vardır — anne baba fıtratından uzaklaşmış, seni ihmal etmiş olabilir; çocuksan “beni niye böyle yaptınız” demen makuldür, ama yetişkinsen, anlaşılamaz bir şeydir. Kendi fıtratından uzaklaşmış birinden ne hakkı arıyorsun? Egom bir hesap soruyorsa, egoma bakmalıyım.

Hayattaki en büyük tuzaklardan biri bu hak kavramıdır. Elli yaşına kadar anandan babandan hak sahibi olduğunu düşünüp orada takılırsın, “ama böyle yaptılar” diye ağaçkakan gibi sürekli aynı noktayı delersin. O benliğin hikâyesi aptaldır — bir mahrumiyete takılmış. Ben on üç yaşımda dedim ki: “Bu benim biyolojik olarak annem babam, ama psikolojik olarak olmaya çalışıyorlar, kafaları o kadar iyi basmıyor” — demek ki konu bende değilmiş noktasına gelmiştim. Kutsal anne, kutsal baba diye bir şey yok — psikoloji bunu abartıyor. Bunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yok, tez elden fark etmek gerekir.

Bir benlik “haklıyım, alacağım var” diyor, ama ödeyecek bir merci yok. “Sen benim yıllarımı aldın” — nasıl vereyim, seni elli yaşından yirmiye mi indireyim? Sana sahtekârca öyle bir hesap koymuş ki bunu tahsil edemezsin. Bir insan benim şunda hakkım var diye oraya yapışıyorsa, alçak düzeyde bir hayat yaşıyor demektir — siz alçak değilsiniz, alçak bir benlik sizi oraya düşürüyor, bir hapishaneye tıkıyor. Seksen yaşında bir kadın, otuz sene evvelki kocasının hesaplarının içinde kaybolmuş, “unutmak istiyorum ama unutamıyorum” diyor — kocası artık kötü bir şey yapamıyor bile ama o benlik ölmüyor, elli yıl önceki bir olaya fikse etmiş. Biri size böyle bir oyun oynasa, bunu haince, profesyonelce oynanmış bir oyun demez misiniz? Biz kendimiz de o benliğe kapılabiliyoruz.

Kendinizi ayırın, gerçek kendinizle bu benlikleri ayırın — bunlar üzerimize bulaşmış mikrobik ajanlardır, kendimiz olduğunu zannediyoruz. “Ben” ve “benim” diye başladığınız cümlelere dikkat edin — onlar sizin mezarınızı kazan, sizi diri diri gömen benliklerdir.

Sahte Benlikleri Affetmek, Kendini Değil

Buradaki dişillik ve pasiflik kötü bir şey değil özünde — yanlış bir aktifliğe karşı pasif olmak kötü. Biri “seni çok seviyorum, senin için ölüyorum” dediğinde bende de bir sahte benlik “ne güzel” diyebilir; ama karşımdaki sahte bir benlikle konuşuyor, ben buna inanırsam yanlış bir dişillik olur — yanlış bir şeye kendimi açmış olurum. Benim meselem dışarısı değil; benim asıl problemim, dışarıdan gelen verileri kim algılıyor, ben kimin gözüyle bu hayatı yaşıyorum. Ama bunları kendiniz olarak algılamayın — karamsarlığa kapılırsınız ya da kendinizi suçlarsınız, bunlar hikâyeyi devam ettiren yeni bölümler olur.

“Tövbe eden günah işlememiş gibidir” — çünkü günahı işleyen ben değilim, o sahtekâr benlikler; ben onları onaylamışım, o yüzden suç ortaklığı gibi olmuş. Onu bıraktığımda suç da yok, ortaklık da yok. Affetmenin altında yatan şey de budur — biri sana bir şey yapmadı diye kızarsınız, hâlbuki belki korkusundan, belki bir menfaati gideceği için o benlik onu engellemiştir; sen o insanı o benlikle mi tanımlayacaksın? Bir yeğenime, küslüğünü konuşurken “sen beni ikna edemezsin” dediğinde, “ben senin şu anki seni değil, gerçek seni ikna etmeye çalışıyorum, seni affetmeyen benliğinin gölgesinden kurtarmaya çalışıyorum” demiştim.

Bitkiler Örneği: Sararıp Çer Çöp Olmak

Düşük bilinçle yaşanan hayat neye benzer? Yağmur yağar, bitkiler filizlenir, büyür, çiftçilerin hoşuna gider; ardından o bitkiler kurur, sararmış görürsün, sonra çer çöp olup gider. Bunu, düşük düzeyli bilinç üzerinden yaşadığın hayat anlatıyor — gençlik kalmayacak, beden kalmayacak, evlat da kalmayacak. Elli altmış yetmiş seksen yaşına geldiğinde ne kaldı — doçentlik tezi mi, profesörlük unvanı mı? Büyük bir sahne yıldızıydın, herkes hayrandı — Cahide Sonku’ya, Fatma Girik’e ne kaldı? Eğer o gözle bakarsak hiçbir şey kalmıyor — ama bu, düşük düzeyli bir bilinçle bakınca böyledir.

“Fil âhirah” diye devam ediyor ayet — ahirette şiddetli bir azap, ama aynı zamanda Allah’ın rızası ve mağfireti de var. Bu, o benliklerin size yaşattığı azap — kaybettiğiniz bir şeyden dolayı çekiyorsanız, bunu kim veriyor size? Allah imtihan etmiyor — “hanginiz daha güzel amelde bulunacak, bu ortaya çıksın” diyor. Bardak düşüp kırılsa, “bardak nedir ki” dersin; yüz bin dolar kaybolsa, “sahip olduğun şeyler” derim. Bir hesap hacklenince bunalıma girenler var — çünkü kalbin orada, varlığın orada, ona bir şey gelince çöküyorsun. “Allah insanı imtihan ediyor” — vallahi etmiyor, kendi inancın bu. Allah senin önüne farklı durumlar sunuyor, o kadar — Peygamber vefat ettiğinde, çocukları vefat ettiğinde Allah onu imtihan mı ediyordu? Yok, ona bir şeyler yaşattı, o da fıtratıyla cevap verdi. Bunu imtihan olarak algılayan, bunların üzerinden kendini tanımlayan benliktir — “Allah’ı ne kadar çok imtihan ediyor” diyorsanız, gerçeği o kadar kaçırıyorsunuz demektir.

Sorulması gereken temel soru: Ben şu anda neredeyim — kendimde miyim, benliklerde miyim? Biri otuz yıllık arkadaşının vefasızlığında “göğsümde havan topu atılmış gibi” hissediyordu — çünkü kendini o ilişki üzerinden tanımlamıştı. Allah Peygambere ne diyor? İnsanlar etrafından dağılırsa “Allah bana yeter” de. Siz neredesiniz — ne yaşadığınız değil, kim yaşadığı önemli.

Aldatıcı Bir Meta: İçimizden Geçen Fay Hattı

Deni hayat, aşağı düzeyde yaşanan hayat, “metâ’ul ğurûr” — aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir. Buradaki “gurur” tabiri Türkçedeki gurur değil, aldatıcılık anlamındadır; her aldanış da bir kibre sebep olur. Başlı başına aldatıcı olan bir şey yoktur aslında — dikkat edin, hayatın kendisi aldatıcı değil, bu hayatı kendimle özdeşleştirmem aldatıcıdır: “Eşim var, çocuğum var, onlarla varım” dediğinde iyi bir aldanış zemini inşa etmiş olursun; bunun üzerine bir de kat çıkarsan bu tam bir fay hattıdır. Ayet “orası sararacak, kuruyacak” diyor — kesin oradan fay geçiyor. Hangi fay daha önemli — İstanbul’dan geçen fay mı, içinizden geçen fay mı?

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Hadîd Sûresi (57:20) — “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir oyalanma, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır… sonra kuruyup sararmış görürsün, sonra da çer çöp olur. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’ın mağfireti ve rızası da vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir” — doğrudan aktarım, sohbetin ana ayeti (anlatıcı ayet numarasını kendisi vermiştir). - Hûd Sûresi (11:46) — Hz. Nuh’un oğlu için “O senin ehlinden değildir” mealindeki ayete atıf. - Mülk Sûresi (67:2) — “Hanginiz daha güzel iş yapacak diye sizi sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur” mealindeki ayete atıf. - Not: “Tövbe eden günah işlememiş gibidir” sözü hadis olarak aktarılmıştır, Kur’an ayeti değildir. “Diri diri gömülen kıza sorulduğunda” ifadesi (Tekvîr 81:8-9) anlatıcı tarafından çağrışım olarak anılmış, ayrıntılı işlenmemiştir.

Tüm Ayet İndeksi →