Ölüm, Ben Bilinci ve Hudeybiye'nin Özdeşleşmeme Bilinci
Kısa Özet
İsmail Acarkan, insanların ölümden korkmasının nedeninin, geçici isim, form ve hikâyeyi (ben bilinç alanındaki geçici bir dalgayı) gerçek kendilikle karıştırmaları olduğunu; okyanus-dalga metaforuyla, dalgaların ortaya çıkıp söndüğünü ama okyanusun kaldığını anlatıyor. Ölüm meleğinin (Azrail’in) kâmil insan için bir korku değil bir müjde kaynağı olduğunu, çünkü ruhun Allah’a teslim edilişinin bir hatırlatıcısı olduğunu vurguluyor. Vakıa Suresi’ndeki “yıldızların mevkilerine yemin olsun” ayetini, her insanın Allah’ın sonsuz ilminde bir “mevkii” (belirlenimi) olduğu ve dünya hayatının o mevkiye dönüş yolculuğu olduğu şeklinde yorumluyor; doğum gününü “bedene büründüğümüz tarih” olarak kutlamamız, ama bedensiz varlığımızı da hatırlamamız gerektiğini anlatıyor. Sohbet, “ben biriktiriyorum” gibi ilişki-temelli kimliklerin, yardım etmek/cesur olmak gibi eylem-temelli kimliklerin sahteliğini, ve Hudeybiye Antlaşması’nda Peygamberin “Allah’ın Resulü” unvanının reddedilmesine hiç direnç göstermeden “Abdullah’ın oğlu Muhammed yazın” demesini özdeşleşmemenin en mükemmel örneği olarak sunarak kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ölümle giden şey geçici formlar, geçici kimliklerdir — okyanusta beliren bir dalga gibi; dalga söner ama okyanus doğal hâliyle kalır. - Ölüm üzerine gerçekten düşünmek, ölümün dokunamadığı, yok edemediği bir tarafımız olduğunu da fark ettirir. - Ölüm meleği kâmil insan için müjdeleyicidir — çünkü ruhun Allah’a teslim edilişinin hatırlatıcısıdır; ölümden kaçan biri için ise korkutucu görünür. - Gerçek kendiliğin bir tarihi, bedeni, cinsiyeti yoktur; “kendini bil” dediğimizde kastedilen, hikâyesiz bir şekilde kendini fark eden insandır. - Doğum günümüzü kutlarken sadece bedene büründüğümüz tarihi değil, bedenden önceki, bedensiz varlığımızı da hatırlamamız gerekir. - Kendini “yardım eden biri,” “cesur biri,” “bir konuda çok bilgili biri” üzerinden tanımlamak da sahte bir kimlik inşasıdır — yardım etmenin veya cesaretin kendisi sahte değildir, ama kendini onun üzerinden tanımlamak sahtedir. - Hudeybiye’de Peygamberin “Allah’ın Resulü” unvanının reddine hiç direnmeden “Abdullah’ın oğlu Muhammed yazın” demesi, kendini hiçbir unvan veya başkasının onayı üzerinden tanımlamayan bir bilincin en mükemmel örneğidir.
Ölümden Korkan Kimdir? Okyanus ve Dalga Metaforu
Çoğu insan kimliğinin, benlik duygusunun son derece değerli olduğunu ve onu yitirmek istemediğini hisseder — bu yüzden ölümden korkarlar. Çünkü ölümün benlik duygusunu, kimlik bilincini ortadan kaldıracağını zannederler; “ben”in artık var olmayabileceği hayal edilemez ve korkutucu gelir. Ama siz o değerli “ben”i isminizle, formunuzla, onunla ilişkili bir öyküyle karıştırırsınız. Aslında ölümle giden şey geçici formlardır, geçici kimliklerdir — o “ben,” bilinç alanındaki geçici bir oluşumdan daha fazla bir şey değildir. Şu anda kendimiz olarak algıladığımız “ben,” sonsuz ve sınırsız varlık alanında ortaya çıkan geçici durumlardır; aslımız değildir, kalıcı değildir.
Özümüzü bir okyanusa benzetirsek, şu yaşam formunda ortaya çıkan şeyler o okyanusta beliren dalgalar gibidir. Dalgalar her zaman olacak ve değişecektir; bir dalga büyük bir yüksekliğe çıkar, sonra durulur, ölmüştür — ama okyanus doğal ve hakiki hâliyle kalmaya devam eder. Bütün kadim öğretilerin insana hatırlattığı iki soru vardır: Sen kimsin? Ölen nedir? Ölümle gerçek anlamda yüzleşmek, insanoğlu için çok değerli bir şeydir. Ama insan buna çok kısa cevap veremez, canı sıkılır, kendini kötü hisseder ve bunlar üzerinde düşünmekten kaçınır — insanoğlunun en yaygın eğilimi budur.
Hâlbuki ölüm üzerine düşünmek, ölümün dokunamadığı, yok edemediği, bozamadığı, ortadan kaldıramadığı bir şeyin olduğunu da idrak ettirir — bu bize bir aydınlanma sağlayabilir. Geçici ve değişken tarafımız gerçek kendimiz değildir anlayışına yaklaştıkça, ölümün bizden ne aldığını ve neyi alamayacağını da anlarız. Bendeki değişen şeyle değişmeyen şey arasındaki ayrım noktasına geldiğimde ölümü anlarım; o zaman ölüm, bir şeylerden ayrıştığım bir farkındalık hâline gelir. Bunu, kendim ile kendim olmayan şey arasındaki ayrımı yapabildiğimde fark ederim — ben ilişkilerim olmadığımı, duygular ve deneyimlerden ibaret olmadığımı, ama bütün bu deneyimleri gözlemleyen biri olduğumu anladığımda.
Kutsal metin der ki, cennette karşılıklı sedirlerde geçmiş şeyler üzerine sohbet ederler. Ama şunu unutmamak gerekir: Ben bu dünyada yaşadığım tecrübelerden mi oluşuyorum? Beni var eden bu deneyimler midir? Bütün ilişkilerimden, deneyimlerimden soyutlandığımda geriye bir şey kalır mı? Bu önemli bir sorudur, ama bir kelime bir cümle ile cevaplanacak bir soru değildir — cevabı, sizin varlık bilincinizde derinleşmenizle oluşacak bir cevaptır. Gerçekten ölümün ne olduğunu anlayabilseydik, bedenimizle ilişkimiz de farklı olacaktı — o kadar ona odaklanmayacaktık, kendimizi ifade ederken o kadar bedene odaklı bir kendilik göstermeyecektik.
Azrail: Korkulacak mı, Müjdeleyici mi?
Bir menkıbe: Aydınlanmış bir bilge, ölüm meleğiyle karşılaşır ve ona der ki “ben zaten bedenimi bırakıyordum, sen de al bu bedeni kaynağına götür” ve bedenini ölüm meleğine teslim eder. Biz ne yapıyoruz — ruhumuzu neye teslim ediyoruz, Azrail’e mi Allah’a mı? Bunu düşünmek bile anlamlı ve güzeldir. Bizler ruhumuzu Allah’a teslim ediyoruz; ölüm meleği hakiki insan için bir hatırlatıcıdır, gerçek teslimiyetin tarihini ifade eder. O yüzden ölüm meleği kâmil insanlar için müjdeleyici bir melektir. Ama biz “Azrail” deyince bir korku hissediyoruz — hâlbuki Azrail ne kadar mübarek, ne kadar soylu bir melektir; sana kullandığın şeylerden ayrışma zamanını hatırlatır, hazırlanmış olduğun bir şeyle ilgili bir müjde verir.
Ama eğer ölümden kaçıyorsan, ölüm meleği sana bir müjde vermiş olmaz, korkacağın bir haber vermiş gibi görünür. Ölüme mertçe bakamıyorsan, ölümün alıp götürdüğü şeyi kendi varlığının bir parçası olarak görüyorsan, o zaman ölüm sana korkutucu gelecektir. Peki ölüm kime korkutucu geliyor? Ne ile özdeşleştiğimizde ölüm bize kaçınılması gereken bir şey gibi gelir? Bunu sorgulamak önemli.
Gerçek Kendiliğin Tarihi Yoktur
Gerçek ben, bugün hikâye olarak anlattığımız olguların şekillendirdiği bir şey değildir — doğum tarihim, okuduğum okul, ailem, aile hikâyem, mesleki hikâyem, ilişkilerim… Modern psikoloji bizi hep bu hikâyenin üzerinden tanımlamaya götürmeye çalışıyor, biz zaten o hikâyeyle özdeşleşmişiz. “Ben kimim” dediğinde, “bana kendini anlat” dediğinde aklımıza gelen şeyler bunlar. Kâmil insana “bana kendini anlat” desek, o ne anlatır? Kendini bilen insan dediğimizde bile aklımıza davranış, tutum kalıpları geliyor. Hâlbuki kendini bilen insan, hikâyesiz bir şekilde kendini fark eden insandır — çünkü gerçek kendiliğin bir tarihi yoktur. Gerçek kendimin bir bedeni yoktur, ilişkilerle oluşan bir tarihi yoktur, cinsiyeti yoktur. Ama bizler bundan çok uzak bir yerde duruyoruz, o yüzden birçok şeyi anlayamıyoruz — “Allah’tan geldiniz, ona döneceksiniz” ayetini anlamıyoruz. Bir dönüşse bunun bir öncesi vardır — yurda dönüyorsan, yurttan bir yolculuğa çıkmışsındır. Allah’a dönüyorsak, ondan bir yolculuğa çıkmışız demektir.
Doğum Günü: Bedene Büründüğümüz Tarih
Bir bedene büründüğün tarih var — doğum gününü, bir bedene büründüğün tarih olarak algılamalısın, yoksa “doğum günün” değil bu. Bir bedeni kullanmak üzere bir bedene bürünmüşsün, bir bedenin tecrübesini yaşamaya başlamışsın. Bugün herkes doğum gününü kutluyor — acaba neyi kutluyorsun? Doğum gününü bedeninle özdeşleştiğin gün gibi algılarsan bu problematik bir şeydir.
Ben doğum günümü öyle kutlamalıyım ki, her doğum günümde bedeni fark etmeliyim, ilişkilerimi fark etmeliyim, ama aynı zamanda doğmadan önceki varlığımı da fark etmeliyim. Bugün bedene bürünerek dünyaya ilk nefes aldığım gün — peki doğmadan evvel, anne karnında da bedene bürünmeden evvel, on binlerce yıl evvel ne idim, neredeydim? Bu varlık bilinci nereden geldi? Bu yolculuğun ayırdına varmak, bütün kadim bilgeliklerin hatırlattığı bir şeydir. Doğum gününü hatırlamak, bedensiz olarak varlığını da hatırlamak şartıyla kutlanacak bir şeydir; yoksa bedenden bağımsız varlığını hatırlamadan kutladığın doğum günü, seni geçici benliğine, ilişkilerine, bedenine daha çok özdeşim noktasına götürür. Her doğum gününü, Tanrı’da olduğumuz anı hatırlama anı olarak algılamalıyız.
Yıldızların Mevkilerine Yemin: Vakıa Suresi
Benim bir yorumuma göre — emin değilim ama Vakıa suresinde olabilir — “yıldızların mevkilerine yemin olsun” mealinde bir ayet vardır. Peygamberimizin de “benim ashabım yıldızlar gibidir” gibi bir ifadesi vardır; bazı evliya zatlar için de “o gökte bir yıldızdır” gibi mecazi ifadeler kullanılır. Bu, önemli bir şeye işaret ediyor: Yıldızların mevkilerine Allah yemin ediyor, “eğer bilirseniz bu büyük bir yemindir” diyor. Bu ayeti en zahiri düzeyiyle bildiğimiz gökyüzündeki yıldızlar olarak alabiliriz — bu yanlış değildir. Ama mana katmanlarına baktığımızda, bu yıldızlar Allah’ın sonsuz ilmindeki varoluş hâllerimizi de ifade eder. Allah’ın sonsuz ilminde bir belirlenimin, bir kimliğin, bir ayrışman vardır — ama bu ayrışma ruhsal düzeyde bir ayrışmadır. Her birimiz Allah’ın sonsuz ilminde bir manaya işaret eder; her birimizin orada bir belirlenimi vardır ve biz o belirlenimden yolculuğumuza başlarız. Bu yeryüzüne inerken birçok farklı âlemlerden bir şeylerle giyiniriz — Yunus Emre’nin ifadesiyle ete kemiğe bürünürüz.
Biz Allah’ın sonsuz ilmindeki belirlenimden başlıyoruz — her biri bir yıldız gibidir, kendine göre bir makamı, mevkii vardır. Bizler bu yeryüzündeki yolculuğu, tekrar o mevkiimize dönmek için yapıyoruz. Bütün kadim öğretilerde, bütün peygamberler insanı bu yolculuğa çağırır. Peki bu yolculukta insanı alıkoyan nedir? Kaynağımızı ve kökenimizi unutmaktır. Allah’a inanmak, Allah’ta var olduğunuzu idrak etmektir — anne babanın evladı olmadığınızı, “anne babamın bir araya gelmesinden oluşmuş bir varlığım” aldanışından kurtulmaktır. Allah’a inanmak, kaynağımı Allah’a götürmektir.
Bir arkadaş, evrimle ilgili şüphelerinden bahsetti. Bedeninizin hikâyesiyle öz varlığınızın hikâyesini birbirine karıştırmayın — kullandığım beden evrimsel bir süreçle gelmiş olabilir; ama bendeki bu kadar duygular, sonsuzluk algısı, “ben” kavramı — bunlar evrimsel sürecin kazalarından mı olmuş? İnsan kavramını biyolojiye mi, spiritüel bir kaynağa mı oturtuyorum? Spiritüel bir kaynağa oturtuyorsam, insan evrimleşen bir varlık değildir — o yüzden bazı sufilere göre tasavvuf, “ezelde olduğumuz noktaya” (zaman üstü olarak olduğumuz asla) geri dönmektir. Biyolojik eklentimiz evrim de geçirmiş olabilir, geçirmemiş de olabilir; Allah’ın üflediği ruhu alabilecek bir kıvama geldiğinde insan oluyorsun — o ruhsal öz olmadığında gelişkin bir maymun olmaktan öteye geçemezsin. Bir maymunda sonsuzluk bilinci yok, soyut bir benlik idraki yok — bu insanda var.
Ben Bilinci Hediye mi, Bela mı? Papatya Falı Metaforu
Hayvanda ölüm korkusu yok — her canlı potansiyelini tamamlayıncaya kadar yaşamaya programlıdır, ama hiçbir tavuk “ben niye ölüyorum” diye düşünmez, çünkü onda bunu tefekkür edebilecek bir ben bilinci yok. Biz ben bilincine sahibiz. Problem ben bilincine sahip olmak mı, yoksa ben bilincinin yanlış noktalara referanslı hâle gelmesi mi? Bu sorunun cevabı nerede durduğunuza bağlı: Kendinizi zamana, mekana, ilişkilere, bedene bağlı tanımlıyorsanız, ben bilinci aslında bir yük, bir problemdir — mutsuz olmanıza, korkmanıza, kendinizi şanslı veya şanssız algılamanıza bu sebep olur. Sahte şeylere referanslı hâle gelen ben algısı büyük bir canavara, bir hapishaneye dönüşür; sizi iki uç arasında sürekli dolaştırır.
Hepimizin elinde bir papatya var, onun falıyla uğraşıyoruz — “seviyor sevmiyor,” “anlaşılıyor muyum anlaşılmıyor muyum,” “kendimi gerçekleştirebilecek miyim.” Bunların hepsi papatya fallarımız, kendimizi bunun üzerinden tanımlıyoruz. Papatya falı nerede biterse hikâyemiz de orada tamamlanıyor — bu düzeyde olduğumuzda hep kötü sonla tamamlanacak, çünkü sevdiğin bütün insanlar ölecek. Ama sen ölümü nasıl algılıyorsun? İnsanların tuttuğu yas, aslında kendimize tuttuğumuz bir yastır — kendi varlığımızı tamamladığına inandığımız bir ilişkideki kaybın eksiklik hissine yas gözüyle bakıyoruz. İnsan birçok ölümde kendine ağlar. Ama gerçek kendilik gerçekleşse, o benden önce dönüş yolculuğuna çıktı, ben de vaktim gelince o yolculuğu yapacağım — Almanya’da gurbette olup memlekete dönen birinin ardından niye ağlarız? Geçici bir ayrılığın hüznünü duyabiliriz, ama kendine ağlıyorsan, bu karşındakinin dönüş yolculuğundan habersiz olduğun anlamına gelir.
Ölüme karşı hissiyatımız ya umursamazlık ya da yıllarca süren yas şeklinde oluyor — biri kendini ölümden kurtarmak için kaçıyor, diğeri ölümün kendinden bir şey aldığının acısını duyuyor; ikisi de sahte birer ben hikâyesidir. Yas tutmayı sevginin derecesiyle ölçüyoruz — “ne kadar çok ağlarsan o kadar çok seviyorsun demektir” diye bakıyoruz. Biri ölürse veya ayrılırsak bende bir eksiklik oluşuyorsa, “eksilen bu ben nasıl bir şeydir” diye sormalıyım. “İnsan biriktiriyorum” diyenler var — bunun altında, biriktirdiğin insanlarla olan ilişki ağından ibaret olduğun fikri yatar; sen bu isen, biriktirdiğin bütün ilişki ağı bir örümcek ipliğine bağlı demektir.
Duygular kötü şeyler değildir — bir şeyin tabiatımıza uygun olup olmadığını, bir ihtiyacımız olup olmadığını analiz etmek için verilmiştir, kendimizi tanımlamak için değil. “Bana kendimi değerli hissettiriyorsun” — değerli hissetme duygusu, gerçek kendini bilesin diye verilmiş; özümüzden kopuk bir duyguyu bu şekilde kullanmak bize pahalıya patlar, çünkü gerçek kendinin yerine sahte bir kendilik alanı oluşuyor. Depremde en çok sarsıldığımız şey, en sağlam zannettiğimiz “yer”in bile sağlam olmadığını görmemizdir — hiçbir şey Allah’ın yerini tutmaz, bunu idrak etmek için güzel bir vesiledir. Hafızanızı yitirseniz ne hissedersiniz — ben hafıza mıyım, beden miyim? Bir sabah kolun hareket etmese, orada bir şey sarsılacak mı — orası senin sahte benliğinin merkezidir, bu herkes için değişebilir.
Kendini Bir Şey Üzerinden Tanımlamanın İnceliği
Psikolojik doğallık, psikolojik sağlıklılık ile psikolojik özdeşleşmeyi ayırmamız gerekiyor. Yıllarca “beceriksizim, başarısızım” deyip sonra bir eğitimle başarılı olmak — bu kemale ermek değil, bir özdeşleşmeden başka bir özdeşleşmeye gitmektir. Potansiyelini açığa çıkarmakla açığa çıkaramamak elbette aynı şey değil, potansiyelini açığa çıkarmak iyidir. Ama kendini “başarılı biriyim” kavramı üzerinden tanımlıyorsan bir uçtan başka bir uca gitmişsindir.
“Ben yardım eden bir insanım” — bu sahte bir şeydir. Allah sana yardım etme imkânı vermezse ne yapacaksın, yok mu oldun? Yaşlanıp imkânları azalınca “ben ne işe yarıyorum, ölsem daha iyi” diyen insanlar görmüşümdür — çünkü kendini “ben yardım ettikçe varım” hikâyesi üzerinden tanımlıyor. Yardım etmek kötü değil, kötü olan kendini yardım etmek üzerinden tanımlamış olmandır. “Ben bu konuyu çok iyi biliyorum” diyorsun, senden daha iyi bilen biri çıkınca kötü hissediyorsun — çünkü kendini “bu konuyu iyi bilen biri” olarak tanımlamışsın. Cesur olmak sahte değildir ama kendini cesaret üzerinden tanımlamak sahtedir — bir gün öyle güçlü biri karşına çıkar ki cesaretin sıfıra düşer, o zaman kendini nasıl tanımlayacaksın?
Hudeybiye: Özdeşleşmemenin En Mükemmel Örneği
Bunu çok güzel gösteren Hudeybiye olayı. Peygamber dört yüz kilometre yol almış, Allah’ın gösterdiği bir rüya üzerine yola çıkmışlar, fakat Mekke müşrikleri engelliyor. Müminlerin fiziksel mücadele imkânı yok, silahla gelmemişler, dini bir ziyaret için gelmişler. Arap örfünde Allah’ın evini ziyaret etme niyetiyle gelene engel olunmazdı, ama engel koyuyorlar — Peygamber ne öneri getirse “hayır, buradan bir adım daha gidemezsiniz” diyorlar. Bütün Müslümanlar çöküyor, demoralize oluyor; Hazreti Ömer “bu acizliği kabullenemiyorum” diyor — çünkü güçlü olma benliğine odaklı bakıyor. Peygamber hariç herkes çöküyor.
Bir anlaşma hazırlanıyor: “Allah’ın Resulü Muhammed ile Mekke arasında…” diye başlıyor. Bunu yazmaya gelince Mekkeliler “buraya yanlış yazılmış, biz senin Allah Resulü olduğunu kabul etmiyoruz, Abdullah’ın oğlu Muhammed olacak orası” diyor. Biz olsak direnç gösteririz, “sen kim oluyorsun” deriz. Peygamber direnç göstermiyor — çünkü kendini bu unvan üzerinden tanımlamıyor. Kendisinin Allah’ın Resulü olduğunu bilmesi yetmiyor mu — herkesin kabul etmesi mi gerekiyor? Birilerinin kabul etmemesini varlığının sarsılması olarak görmüyor. “Tamam, Abdullah’ın oğlu Muhammed yazın” diyor. Bu bize, bu insanın neye mal olabileceğini ve insanın ne kadar olgunlaşabileceğini gösteriyor. Hudeybiye anlaşmasını sadece dünyevi kazançları üzerinden düşünmeyin — burada peygamberin özdeşleşmeme bilincinin en mükemmel örneğini görüyoruz.
Bugün anne babamız “seni evlat olarak kabul etmiyorum” dese öfkeleniriz ya da kırılırız. Hâlbuki “beni nasıl kabul etmek istiyorsan bu konuda özgürsün, bu senin alanın” diyebiliyor musun? Diyemiyorsan üzerinde çalışacağın yerler var demektir. Başkasının algısı onunla ilgilidir diyebiliyorsan, işte sen Hudeybiye’nin bilincine varmış demeksin.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Vâkıa Sûresi (56:75-76) — “Yıldızların mevkilerine yemin ederim; eğer bilirseniz bu büyük bir yemindir” mealindeki ayete atıf (anlatıcı “emin değilim ama Vakıa suresinde olabilir” diyerek hedge etmiştir). - Bakara Sûresi (2:156) — “Allah’tan geldik, yine ona döneceğiz” (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn) mealindeki ayete atıf. - Not: “Ashabım yıldızlar gibidir” sözü hadis olarak aktarılmıştır, Kur’an ayeti değildir. Hudeybiye Antlaşması olayı Fetih Suresi’yle (48) tarihsel bağlantılıdır ancak metinde doğrudan bir ayet alıntısı yapılmamıştır.