Ben Bilinci, Zombi Benlikler ve Hz. Yusuf'un Özdeşleşmesizliği
Kısa Özet
İsmail Acarkan, “ben kötüyüm,” “ben beceriksizim” gibi ifadelerin aslında birer duygu durumu veya davranış örüntüsü olduğunu, ama onlara “ben” dediğimiz anda bir kimliğe dönüştüklerini ve bizi bir “zombi” gibi ele geçirdiklerini anlatıyor. Gerçek ben bilincinin, adı-hacmi-zamanı-yaşı olmayan varlığın kendisi olduğunu; onu bir duyguya, bir bedene, bir başarıya verdiğimizde gerçek kendimizi sahte kendilikle örttüğümüzü vurguluyor. Peygamberin mağaradaki “İnnallâhe meanâ” (Allah benimledir) sözü üzerinden, yaşadığımız olayların “kaderimiz” değil sadece “deneyimimizin kaderi” olduğunu anlatıyor. Hz. Yusuf kıssasının Kur’an’da “en güzel kıssa” olarak anılmasının nedeninin, Yusuf’un başına gelen hiçbir haksızlıkla özdeşleşmemesi, “bunu hak etmiyorum” diye bir hikâye üretmemesi olduğunu gösteriyor. Sohbet, “gerçek gözlem”in yargısız, arzusuz bir kamera gibi bakmak olduğunu, bir katılımcının hastane travması örneği üzerinden bunun nasıl uygulanacağını ve acının kaynağının sahte benlik (cehalet) olduğunu anlatan Budist üçlemesiyle kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- “Ben kötüyüm,” “ben beceriksizim” ifadeleri aslında bir duygu durumu veya davranış örüntüsüdür; ona “ben” dediğimiz anda o bir kimliğe dönüşür ve bizi bir zombi gibi ele geçirir. - Bir gün “ben, benim, kendim” kelimelerini hiç kullanmadan konuşmayı deneyin — bu, ne kadar güçlü bir otomatizmanın farkına varmanızı sağlar. - Gerçek ben, adı, hacmi, zamanı, yaşı olmayan varlığın kendisidir; onu bedene, güzelliğe, başarıya indirgediğinizde kendinizi sahte bir kendilikle örtmüş olursunuz. - Yaşadığın şeyler senin kaderin değildir — “deneyimin”in kaderidir; senin kaderin Allah’tan gelip ona dönmendir. - Hz. Yusuf’un kıssası “en güzel kıssa” (ahsenü’l-kasas) olarak anılır, çünkü Yusuf başına gelen hiçbir haksızlıkla (“bu bana yapılır mı,” “emeklerim boşa gitti”) özdeşleşmemiştir. - Gerçek gözlem, bir kameranın yargısız, müdahalesiz bakışı gibidir — gözlemleyen benlik de duygusallaşırsa (acıma, empati, öfke), o zaten başka bir benliğin içine girmiş demektir. - Acının kaynağı sahte benliktir (Budist literatüründe “cehalet”); bu cehalet aşıldığında acı da ortadan kalkar — ama bunu, acıyı gerçek sanan benlik kolay kolay kabul edemez.
Ben Dediğimiz Şey: Düşünce, Duygu, Davranış Paketleri
Geçen hafta “ben” dediğimiz şeyin aslında birer düşünce, duygu ve davranış paketi olduğunu söylemiştik. Ben dediğimiz şey gerçek bir özne değil, bir duygu, bir düşünce, bir davranış örüntüsüdür. Bunu kendimiz diye algılarız ve artık o bizde bir benlik olarak işlemeye başlar. Bunların bir kısmı bizi çok yoran, sürekli bir şeyi dikte etmeye çalışan, bizi rahat bırakmayan benliklere dönüşür. Aslında burada gerçek bir ben yoktur — biz gerçek ben idrakini, “ben” diyebilme bilincini, bunlara veririz. Bu çok kötü bir ticarettir: Yaratıcının emaneten verdiği ben bilincini bir duyguya, bir düşünceye, bir bedene veririz. Sizi yoracak bazı duygu durumlarına “ben” demeye başladığınız andan itibaren onların atmosferinde yaşarsınız, onları kendiniz zannedersiniz.
“Ben kötüyüm” — bu bir benliktir, aslında bir duygu durumudur. “Ben beceriksizim” — bu bir davranış örüntüsünün ifadesidir, ama “ben beceriksizim” dediğiniz anda bir kimliğe dönüşür. İçimizde binlerce zombiyle yaşıyoruz aslında — hepsi ölü, ama onlara ben hissini vermeyin. “Ben kötüyüm” demeden ne diyebilirsiniz? Diyelim ki çocukluktaki, ergenlikteki zaman dilimlerinde hissettiğimiz sadece bir duygu kalır — hiçbir öznelik vermediğinizde başta konuşamazsınız bile. Bunu bir gün deneyin: Sabahtan akşam gün batımına kadar “ben,” “benim,” “kendim” kelimelerini kullanmayacağım deyin. Kullanmadığınızda bir tutukluk başlayacak, çünkü orada çok güçlü bir otomatizma var. Biraz kullanmadığınızda, birçok duygu durumuna, davranış kalıbına “ben” dediğinizi fark edeceksiniz; kadim geleneklerin bu konudaki tavsiyesinin ne anlama geldiğini de göreceksiniz.
Bazı İslam, Budist ya da farklı öğretilerde “ben” ve “benim” kelimesi kullanılmaz — manastıra girdiğinde “benim bardağım” değil “o bardağı verebilir misin” dersin. Ben eğitim verirken bunu görmüşümdür: Biri sabahtan bir koltuğa oturur, o koltuğu “onun koltuğu” olur, birisi oraya oturunca kavga çıkar — sabah oturduğun için mi sahibi oldun? Ne kadar çabuk bir sahiplenme eğilimimiz var.
Annen seni yargıladı, yüzünü astı, seni beğenmediğini ima etti — hemen “annem beni sevmiyor, çünkü beceriksizdim, keşke doğmasaydım” dersin. Üç dört yaşında “ölmek istiyorum” diyen çocuklar görmüşümdür — çünkü orada bir özdeşleşim yaşıyor. Seslendi, seslendi, duyulmadı — “anneme seslendim ama duymadı” diyemiyor, “ben duyulmayan biriyim, ben dikkate alınmayan biriyim” diye kendiyle ilgili sahte bir hikâye üretiyor. Aslında burada sadece bir duygu, düşünce, davranış örüntüsü varken ona can veriyoruz, “ben” diyebilme imtiyazını veriyoruz — ölü bir şeyi kurgusal olarak canlandırmış oluyoruz. Zombi dememin nedeni bu.
Zombi Benlikler: Ölü Şeyleri Canlandırmak
İçindeki bir şey seni kemirir — “sen beceriksizin tekisin, aptalın tekisin” — ve sen onunla temas etmek istemezsin, çünkü irkilirsin. “Hayatta hiçbir şey beceremedim” — o kadar büyük bir zombidir ki bu, seni yiyip bitirir. Ama gerçekte böyle bir canavar var mı? Yoksa onu ben mi üretmişim, hâlâ üretmeye devam ediyor muyum? Ürettiğin gibi üretimi durdurabilirsin. Onun farkında olursan — sadece bir zaman, bir duyguydu bu.
Hayatta “bir şey başaracaksın” diye bir düşünce gelmiş, nereden gelmiş? Birileri kafana soktu, “şunu yapsan iyi olur” dedi, sen de “yapmak zorundayım” diye onu bir kimliğe dönüştürdün. Sonra bakıyorsun yapamıyorsun — “hiçbir şey yapamazsın” diyen o zombi devreye giriyor. Biri “yayını açamadın mı” gibi küçük bir şey söylese, o zombi hemen ortaya çıkar, sizi yemeye başlar ve hızlı bir tepki verirsiniz — çünkü söz o zombiyi tetikledi, o zaten yaşıyordu, uyandırdı onu. “Boşver ya, kim bir şey başardı ki” diyerek zombileri uyutabiliriz de — ama bu temel bir çözüm değil, sizi gerçekten rahatsız edeni görmüyorsunuz demektir.
“Sen bana kendimi kötü hissettiriyorsun” deriz — ben kim ki, ben tanrı mıyım, sana nasıl kendini kötü hissettirebilirim? Kim kime kötü olduğunu hissettirebilir gerçekte? Bir şey içerideki bir benliği bazen iyi bazen kötü hissettiriyor — ilgi görmek isteyen bir benliğiniz varsa ilgi gösteren size kendinizi iyi hissettirir, ama ilgi azaldığında o benliğin öbür yüzü devreye girer ve kötü hissedersiniz. Ama sana kendini kötü hissettiren şey dışarıda değil, içeride bir şey. İçeride bulabilirsen ondan uzak dur — ama bastırarak değil, yok sayarak değil, inkâr ederek değil; gerçekten görerek, fark ederek. Yüzleşme çatışmak, kavga etmek değildir; o benlikleri yenmek de değildir. Onlara verdiğin ben bilincini geri almaktır.
Bir palyaço kostümü giyersin ama sen palyaço değilsindir, kendini bilirsin — ya da bir palyaço elbisesi giyip kendini palyaço zannedersin, ne kadar dramatik bir şey. İnsanın hâli biraz buna benziyor. Çocuklukta mağdur olmuş, anlaşılmamış bir benliğiniz var — aslında o bir duyguydu, ama ona “ben” demişsiniz. Böyle birini mutlu etme şansınız olabilir mi? Ağlayan bir çocuk resmini duvara assanız, o değişir mi? Örtersiniz, ama o orada duruyor, hiç değişmiyor. Sizin içinizdeki anlaşılmayan, onaylanmayan çocuk da öyle. Ben, üç buçuk dört yaşımdayken kardeşimi kar yığınının kenarına götürüp düşsün diye düşünüyormuşum — bunu ben hatırlamıyorum, bana anlattıklarında “ben ne kadar kötü biriymişim” diye düşünmüyorum. O anda psikolojik mekanizmamda öfkeli veya kıskanç bir duygu vardı — belki kardeşim daha çok sevildiği için “güzel çocuk” deniyordu, ben de kıskançlığımı “ben” diye almıştım. Şimdi o duyguyu “ben” diye alırsam, ben kötü biri olurum. Ama gerçekte benlik duygusu özdeşime girdiği anda ne oluyor — “ben kıskancım, ben öfkeliyim” diyorsun. Kendini mutsuz hissettiğin için başkalarının mutlu olmasına dayanamayan bir duygu bende tetiklenmiş olabilir, ama bu ben değilim.
Ben Varlıktır: Sahte Kendiliğin Örtüsü
Bir bilgenin sözünü hatırlatalım: Ben gerçektir, ben bilinci gerçektir, çünkü o varlıkla eştir — ben, varlık demektir. Varlık; adı, hacmi, zamanı, yaşı olmayan varlık. Ben varlıktır. “Ben buyum” (ben güzelim, ben çirkinim, ben yakışıklıyım) sahte bir şeydir — çünkü sen varlığı geçici bir şeye, bir bedene indirgemişsindir. Ne yapmış oldun? Kendini kendi sahte bilincinle örttün — neyi örttün? Kendini. Neyle örttün? Sahte kendilikle. Kendini hatırlamak, kendin olmayan şeylerden ayrışmakla mümkün olur — kendin algısını başka şeylere verdiğin için kendini unuttun.
En iyi örtü, örtülen şeyin kendi cinsindendir — örttüğünü hissettirmez, gerçek geliyor çünkü gerçek kendiliği taklit ediyor. “Ben aptalım” derken bu gerçek gibi geliyor, çünkü bu, benin bir sahte imajinasyonu, sahte taklidi — bu kadar güçlü bir taklit olmasa onun yerine geçemezdi. O zaman gerçek kendimin yerine geçen şeyleri bir bir bırakacağım — bırakarak gerçek kendime dönüyorum. Tasavvuf, var olmadan önceki hâline tekrar dönmektir.
Kaderim mi, Deneyimim mi? İnnallâhe Meanâ
Yaşadığın şeyler senin kaderin değil — deneyiminin kaderi olabilir. Allah bana şöyle bir deneyim takdir etmiş olabilir, ama bu benim kaderim değildir. Benim kaderim açıktır: Allah’tan gelip ona dönmen, ona ait olman ve şu anda da onda olman. “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn”un daha derin bilinç düzeyinde karşılığı nedir? Peygamberin mağarada söylediği: “İnnallâhe meanâ” — Allah benimledir. Ondan gelip ona gidiyoruz yolculuğu bile söz konusu değil, sen onunlasın, o da seninle. Başına bir şey geldiğinde ilk yapacağın şey kendini hatırlamaktır — ama araya bir şey girecek büyük oranda. “İnnallâhe meanâ” diyecek bir hâlde değilsin şu an. O zaman ne yapmalısın? Şu an “ben böyleyim” diyen iç sesi fark et: “Mahvoldum, berbat oldu, emeklerin boşa gitti” diyor. “Zaten bu da geçecekti, mutlu oldun mu hemen bir imtihan geliyor” diyen bir kıskanç zombi.
Allah bir dualite yaratmış ve senden bu dualiteyi özdeşleşmeden deneyimlemeni istiyor, bu kadar. Kışı sana gıcıklık olsun diye yaratmıyor. Kışa “büyük imtihan” demezsiniz, çünkü ona alışmışsınızdır — bir problem olunca “hiçbir şey iyi devam etmiyor” diye imtihan hikâyesi üretiriz. Hâlbuki bu düzenin tabiatı böyle — sen ihtiyarlıyorsun, bazen hastalanıyorsun; bu senin değil, bedeninin. Bu ayrımı fark edersen problem yok. Peygamberin bu bilinci, dinin bize fıtratımız bağlamında hatırlattığı, fıtratımızın kendi doğası olan bir şeydir: “Allah benimle, ben Allah’layım” — bu, kâmil insanda devamlı olan bir bilinçtir; en ufak bir gölgelenme olabilir, o sadece anlık bir gölgelenmedir ve hemen hatırlanır.
Allah kiminle? Bir başarı hikâyesi olanla mı, bir peygamberle mi? Hayır — “ben”le. Sen, ben bilinciyle, sana bahşedilen varlık bilinciyle onunlasın. Allah nasıl bir kişi istiyor? Hiçbir şeyle özdeşleşmeyen bir kişi — onda hiçbir beşeri hikâye yok. Bir menkıbe: Bir camide bir vaiz “Allah bize şu nimeti soracak, bu nimeti soracak” diye uzun uzun anlatır; biri der ki, “hoca, çok uzattın — Allah bir şey soracak: ‘Ben seninleydim, sen kiminleydin?’ Bu kadar.” Bütün mesele buraya merkezleniyor. Bırak günahmış, kötülük yapmışsın, çocukluğunda annene kızmışsın — bütün bunları Allah’ın rahmetine bırak, sen bunlardan bağımsız olarak kendini hatırlamaya çalış. Kendini hatırlarsan her şey silinip gider — gerçek ben ne günah taşır ne sevap. Muhyiddin İbn Arabi’nin “arifin dini yoktur” sözü de yanlış anlaşılmasın, kastedilen budur — gerçek kendiliğin hiçbir şeyle tanımlanamayışı, sadece varlık olarak tanımlanması.
Hz. Yusuf’un Özdeşleşmesiz Kıssası
Bir sufiye biri gelip “efendim, yedi yaşımdan beri namaz kılarım, on dokuz defa hacca gittim” diye anlatır — sufi içinden “bu insanla Allah arasında on dokuz perde oluşmuş” der. Çok sevdiğiniz birine gittiğinizde hikâye mi anlatırsınız, yoksa “seni çok özledim” deyip sarılır mısınız? Özdeşleşmeleriniz varsa hikâye anlatırsınız. Pozitif deneyimlerinize şükredersiniz, “Allah lütfetti” dersiniz, onlara yapışmazsınız; günah işlediğinizde tövbe edip yolunuza devam edersiniz — ne günaha ne sevaba takılırsınız, çünkü dönüşünüz Allah’adır.
“Ego-emek” kavramı var — “çok emek sarf ettim” diyorsun, ama bu emeğin karşılığını kimse vermemiş, bir sürü hikâyesi var. Emek harcadığına bir şey demiyorum, sadece diyorum ki alacağın var mı? Varsa bırak — “Allah şu işi gerçekleştirmek konusunda bana lütufta bulundu” de, bu kadar. Hz. Yusuf’un kıssasını sizin egonuza verselerdi kaç cilt tutardı — ne şikâyetler, ne dramlar! Yusuf’ta böyle bir hikâye yok. Kur’an’da “en güzel kıssa” diye anlatılmasının nedeni bu — içinde hiçbir özdeşleşim tuzağı yok. “Bu bana yapılır mı” diye bir hikâye yok. “Kardeşlerim beni sattı, tamam; köle diye satıldım, tamam” diyor; iftiraya uğrayıp hapse atıldığında da “bu olmamalıydı” diye bir hikâye yok. Hapishanede dertli bir mahkûma rüya yorumluyor — böyle bir özdeşleşim var mı? Yok. Ama olsa hiçbiriniz buna şaşırmazsınız değil mi, çünkü özdeşleşmelerimiz birbirimize şaşırtıcı gelmiyor. Birbirinizi dinlerken biraz şaşırmayı öğrenin — “şu an neyle özdeşleşiyorsun, bir bakar mısın” demeyi öğrenin, ama en başta kendinize yapın.
Yusuf’a yapılan haksızlığı “doğrudur” demiyorum — yanlış yapılmış, ama Yusuf özdeşleşmedi. Bizim fıtratımız aslında bu. Bir katılımcı “hak etmiyor muyum bunu” diye sorunca — bu iptal bir sorudur, cevap vermemek gerekir. “Hak etmedin” dersen “o zaman nasıl olur” der. Eğer fiili olarak hak etmediğin bir şeyse, sen kötülüğe rağmen iyi olmayı hak ediyorsun — annene, babana, eşine iyi davrandın ama “Allah razı olsun” duyamadın — sen hak ettiğin bir şeyi görmemene rağmen fıtratında kalmayı hak ediyorsun; bundan şikâyetçi olmama özgürlüğünü hak ediyorsun. Şikâyet eden kimdir, ona bakarsan zaten fark edeceksin.
Gerçek Gözlem: Kamera Gibi Yargısız Bakmak
Bir şeyin gerçek kendinizi yaralamasına imkân yoktur. Öyle hissetmenizin tek nedeni, bir olayı yaşarken hissettiğiniz bir duygu ve düşünceyi kendiniz zannetmenizdir. “Kendimi kötü hissettim” deriz, “kötü bir duygu oluştu, onu fark ettim” diyemeyiz — çünkü o an özdeşleşiriz, kendimizi ona teslim etmiş oluruz. İşte prenses uyumaya başlıyor — hakikatin öpücüğüyle uyanacak.
*(Katılımcı):* “Bir hastanede yaşadığım travmalarım oldu, İstanbul’da. Sonra Sağlık Bakanlığı memuru olarak tekrar o hastaneye atandım, çok zor yıllardı. Şimdi başka bir yerdeyim ama tekrar o hastaneye atanma korkusu ciddi şekilde var. Sizinle tanıştıktan sonra bunun bir benlik olduğunu fark ettim, ayrışabiliyorum artık. Ama o benliği gözlemlemek sorunu çözmüyor — tamir etmeye çalışan yeni benlikler oluşuyor, onları da göremiyoruz, boşlukta kalıyor.”
*(İsmail Acarkan):* “Kendini herhangi bir düşünceyle, arzuyla, beklentiyle tanımlayan bir benlikle gözlemlemeyi kastetmiyoruz. Bir kamera düşünün — sizi gözlemliyor ama müdahale etmiyor, bir yargısı yok. Böyle bir yerden gözlemlemek gerçek kendini gözlemlemedir. Gerçek anlamda gözlem için gerçek kendimize dönmemiz gerekiyor; şu an hatırlamıyorsak, ona benzer bir bilinçle gözlem yapacağız — yargılamayan, değiştirmeye çalışmayan, arzusu, korkusu olmayan bir bilinçle. Yalnızlık hisseden bir benliği ‘ah canım çok yalnızsın’ diye gözlemlerseniz, bu gerçek bir gözlem değildir — o gözlemleyen benlik de gözlemlediği benliğin içine girer, kendine üzülür ya da öfkelenir: ‘Neden böyle oldum, annem böyle dedi, Allah onlara kahretsin’ der. Sonra ‘İsmail Bey de nereden çıkardı kendini gözlemlemeyi, eskiden daha rahattım’ demeye başlarsınız. Orada tamir edilecek bir şey yok.
“Ben 1986’da Çapa Ortopedi’de ameliyat oldum, ameliyatı yapan doktor sarhoştu, leblebi büyüklüğünde bir kemik unuttu, vücudum onu kapsülledi, uzun süre öyle yaşadım. Şimdi sol dizimde sıkıntı yaşıyorum ama o bedenin sıkıntısı — ‘bu hastane beni bu hale getirdi’ diye bir hikâyem yok. Öyle bir benliğim varsa yatıştırmaya çalışmam gerekmiyor, çünkü orada sadece bir olay oldu: Kötü bir ameliyat oldu, fiziksel sıkıntılar çektim, bu kadar. İçimde ‘seni mağdur ettiler, zengin akrabaların olsaydı özel hastanede olurdun’ diyen bir benlik yok ki, ben neyi yatıştırayım? Bunları yatıştırmaya çalışırsan o gözlem olmaz, başka bir benlikle daha makul bir benlik oluşturmaya çalışıyorsundur. Ama hikâye varsa, kim bunu bir hikâyeye dönüştürdüğünü gözlemle — o sahte bir şey, herhangi bir düşünceydi, duyguydu ya da bir olaydı. Ona ben bilincini vermiyorum ki. Gözlemlediğin şeyden ‘beni’ çekersen, düzeltmeye çalışacağın bir şey kalmaz. Ama gözlemleyen de duygusal olursa olmaz — saf bir bilinç, acısı da coşkusu da yok, tam bir sükûnet içinde gözlüyor. Yoksa duygusal empatiyle gözlemlemek başka bir şeydir — bunu kötülemiyorum, bazı terapi yaklaşımları böyle yapar, danışanın acısının yanında durur. Ama benim kastettiğim bu değil; ben içimdeki acı çekeni onaylamıyorum — görmezden gelmek için değil, onun sahte bir şey olduğuna inandığım için.”
Acı, Sahte Benlik ve Teslimiyet
Budist gelenekte hatırlatılan temel şey şudur: Dünyada acı vardır — birinci kural. İkinci kural, acının nedeni sahte benliktir; ya da başka bir ifadeyle cehalettir. Üçüncüsü, bu cehalet aşıldığında acı da ortadan kalkar. Ama bunu dinleyen benliklerimiz, acıya çok gerçek gözüyle bakan benlikler — bunu kabul etme şansları var mı? İçeriden güçlü bir itiraz gelecek. Dini bile önce psikolojik benliklerle algılarız. Kur’an “onlara iman ettik demeyin, teslim olduk deyin, henüz iman kalbinize girmedi” der — çünkü o benliklerle iman edemezsiniz.
Bazen insanlar Allah’a isyan ettiklerinde de bana gelip konuşuyorlar: “Bu nasıl Allah, bu kadar haksızlığa nasıl sessiz kalıyor” diye sayıp döküyorlar. İçeride her türlü adaletsizliği anında gidermesi gereken bir Allah arzusu duyarsan, Kur’an’ın Allah’ına nasıl inanabilirsin? İnanamazsın — çünkü sen buranın adaletinin mutlak olarak gerçekleşeceğini zannettiğin bir yer olarak algılıyorsun, ve bir musibeti varlığına zarar veren bir şey olarak görüyorsun. “Bazı şeylere aklım ermiyor ama tövbe tövbe, bazen isyan ediyorum ama öbür tarafı da riske sokmayayım” deyip döndüğünüz oluyor — bu anlaşılabilir bir şey, ama bilinmesi gereken şu: Bu bir süreçtir.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Bakara Sûresi (2:156) — “Biz Allah’tanız ve yine ona döneceğiz” (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râci’ûn) mealindeki ayete atıf. - Tevbe Sûresi (9:40) — Peygamberin mağarada Hazreti Ebû Bekir’e söylediği “Üzülme, Allah bizimledir” (Lâ tahzen innallâhe meanâ) mealindeki ayete atıf. - Hucurât Sûresi (49:14) — “Bedeviler ‘iman ettik’ dediler; de ki: İman etmediniz, ama ‘teslim olduk’ deyin, henüz iman kalplerinize girmedi” mealindeki ayete atıf. - Yûsuf Sûresi (12:3) — Kıssanın “ahsenü’l-kasas” (kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilmesine atıf. - Not: Şeytanın “ben Adem’e değil Allah’a secde ettim” şeklindeki kibir söylemi A’râf (7:12) ve Sâd (38:76) ayetlerine dayalı olarak genel biçimde anlatıcı tarafından yorumlanmıştır, doğrudan alıntı değildir.