Tanrı'nın Mutlaklığı, Ben Kavramı ve Gerçek Özgüven

Kısa Özet

İsmail Acarkan, “Tanrı neden kötülüğe izin veriyor” sorusunun altında yatan şeyin, bu soruyu soran “ben”in hiç sorgulanmamış olması olduğunu; “kim hayal kırıklığına uğradı, kim acı çekiyor” sorularına hep otomatik olarak “ben” cevabının verildiğini, oysa bu “ben”in de sorgulanması gerektiğini anlatıyor. Şirk kavramını “kendini hiçbir şeyle ortak koşmama” ilkesi üzerinden yeniden yorumluyor — “ben acı çekiyorum” dediğimizde, gerçek kendiliğimizi bir duyguyla ortak koşmuş oluyoruz. Musibetin ancak sınırlı, isabet alabilecek bir şeye (bedene, mala) geldiğini, öz varlığın hiçbir zaman yaralanamayacağını vurguluyor. Sohbet, bir bebeğin hiçbir eğitim almadan sahip olduğu doğal özgüven ile Peygamberin yarışı kaybeden devesini gülümseyerek izlemesi örnekleri üzerinden gerçek özgüvenin kazanılacak bir şey değil, keşfedilecek bir şey olduğunu; ve gerçek teslimiyetin, korku, arzu ve beklentilerin tümüyle Allah’a bırakılması olduğunu anlatarak kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Tanrı neden kötülüğe izin veriyor” sorusunu soranın kim olduğunu sorgulamak gerekir — bu, kötülükten korkan, dualite içinden bakan bir benliktir; Tanrı’nın mutlaklığında dualite, karşıtlık yoktur. - “Kim hayal kırıklığına uğradı, kim acı çekiyor” sorularına hep otomatik olarak “ben” cevabı veririz ve bu “ben”den hiç şüphe etmeyiz — oysa asıl sorgulanması gereken de budur. - Şirkin en derin anlamı, kendini (Allah’ın emaneten verdiği “ben” bilincini) bir düşünce, duygu veya olayla ortak koşmaktır — “ben acı çekiyorum” demek, kendini acı duygusuyla ortak koşmaktır. - Musibet ancak sınırlı, isabet alabilecek bir şeye (bedene, mala, şöhrete) gelir — zaman-mekân üstü olan öz varlığa musibet isabet etmez. - Son elli yılda insanlar küçücük şeylerden travmatize olur hale geldi — olaylar değişmedi, ama özne (kendilik algısı) o kadar zayıflayıp dış referanslara bağımlı hale geldi ki. - Gerçek özgüven kazanılan bir şey değildir — hiçbir eğitim almamış bir bebeğin doğal bir özgüveni vardır; Peygamberin yarışı kaybeden devesini gülümseyerek izlemesi, hiçbir şeyle özdeşleşmeyen bir bilincin örneğidir. - Gerçek teslimiyet, nefisle Allah arasında yapılan pazarlıklı bir anlaşma değildir — korkuların, arzuların, beklentilerin karşılık beklemeden tamamen Allah’a bırakılmasıdır.

Tanrı Neden Kötülüğe İzin Veriyor? Mutlaklık ve Sonsuzluk

Tanrı’nın iki yönünden bahsedilir: Biri mutlaklık yönü, biri sonsuzluk yönü. Mutlaklık, ikilik barındırmayan, kendi dışında hiçbir şeyin olmadığı bir duruma işaret eder — o mutlaktır, ikinci bir şey yoktur. Sonsuzluk ise ondaki sonsuz imkânların açılımını barındırır. İnsanlar “Tanrı neden kötülüğe izin veriyor” diye sorar. Aslında bundan daha öncelikli soru şu: Bunu kim soruyor? Kötülükten korkan biri mi soruyor acaba? Tanrı sonsuz kudret sahibiyse, kötülüğe izin veriyorsa iki ihtimal var deriz — ya umurunda değil ya gücü yetmiyor. Ama asıl mesele, kötülüğün neye etki ettiğini, kimin tarafından problem olarak algılandığını irdelemektir. İnsanoğlunun psikolojik düzeyde rahatsız olduğu şeylerden yana, yaratılışla doğal bir kavgası vardır — çünkü psikolojik benlik, her şeyin arzu ettiği gibi olmasını, arzu etmediği hiçbir şeyin olmamasını ister.

Kadim öğretilerde bu meseleler varoluşsal olarak irdelenir; Batı mentalitesinde kişisel olarak algılanır. Bir çocuk “annem babam beni niye okula gitmeye zorluyor, ben oyun oynamak istiyorum” der — bu, çocuğun kendi göreceli bilincinin bir yansımasıdır. Hazreti İsa büyük baskılara muhatap olduğunda, sınırlı bir benlik algısıyla baksaydı bunu problematik görebilirdi; ama “Tanrım, onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” demiştir. Kötülük olarak algıladığımız şey, hakiki varlıkta yoktur — varlığın bir zıttı, bir eşdeğeri yoktur, o tektir ve mutlaktır. Dualite, yaratılış düzeyinde ortaya çıkar. Modern Batı’nın yanlış bir algısı vardır — Tanrı’yı da dualitenin içine sokar, “Tanrı ve şeytan” der; hâlbuki hiçbir kutsal metin böyle bir dualiteyi onaylamaz, Tanrı’nın karşıtı yoktur.

İnsanoğlu kendini dualitenin sınırları içine koyduğunda, “Tanrı neden kötülüğe izin veriyor” sorusunu sormak zorunda kalır. Burada her zaman hatırlattığımız üzere, önce özneyi dikkate almalıyız — bendeki öznelik hangi düzeyde? Dualite düzeyinde mi, dualite üstü bir durumu idrak eden bir öznelik üzerinden mi konuşuyorum? “Arif’in dini yoktur” sözü de bunu kastediyor, ama bunu anlamayan insanlar farklı yerlere götürür.

Kim Hayal Kırıklığına Uğruyor? Sorgulanmayan “Ben”

Ben on yedi on sekiz yaşımda “ben Tanrı olsam kötülüğü yaratmazdım” diye düşünmüştüm — sonra Tanrı’nın sonsuzluğunun, sınırı belirsiz sayıda şey yaratabilmesinin bunun bir yansıması olduğunu fark ettim. Ama o gençlik çağında şunu anlamıştım: Kötülükten korkan içimde bir şey vardı; o korkuyu aşabilirsem kötülüğe izin verilmesi sorun olmaktan çıkardı. Kötülükten kim korkar? Kötülükten etkilenebilecek olan bir şey isen korkarsın — ölümden korkan, ölümün kendine zarar vereceğine inanan kişidir; ölümün senden bir şey alamayacağını bildiğinde hayat ve ölüm eşitlenir.

Bir cümle kurduğunuzda kendinize sormanız gereken şey, o cümlenin öznesi kimdir. “Hayal kırıklığına uğratıldım, çok acı çekiyorum” dediğinizde dikkat nereye gider — seni kim hayal kırıklığına uğrattı, niye ona inandın? Ama şunu sormazsınız: Kim hayal kırıklığına uğruyor, bu hayal kırıklığı kime acı veriyor? Bu soruya üzerinde durmadığımız bir cevap veririz: “Ben.” Kim acı çekiyor? Ben. Burada sorgulanacak bir şey yok mu? Neden yok? Çünkü kendinden hiç şüphe etmiyorsun, hemen onu meşrulaştırıyorsun. Biri “ben etkilenmiyorum” dese, bu senin egona bir delil teşkil eder mi? Hayır — “sen normal değilsin, sende problem var” dersin, çünkü sen kendinden şüphe etmiyorsun.

Kim hayal kırıklığına uğradı? Ben. Kim acı çekiyor? Ben. Kim kendini ispat etmek istiyor? Ben. Peki ben ne? O kadar düşünmeye gerek yok dersin, ama bilmiyorsun ki bu “ben” sana kafayı yediriyor aslında — geceleri seni uyutmayan da, günlerce düşündüren de o sorgulanmayan ben algısı. Aslında bu ben algısı bir düşünceden, bir duygudan kaynaklanıyor, ama ona çok büyük bir paye vermişsin. Allah’ın emaneten teklif ettiği şeye yer gök ve içindekiler kaçınmıştır — Tanrı’nın “ben” düzeyini, zat düzeyini idrak etme imkânı vermiş sana. Ben diyebilmen bu demek. Ama bu çok tehlikeli, çünkü ben diyebilmek her şeye onu indirgeyebilme tehlikesini de içeriyor.

Şirkin Gerçek Anlamı: Ben’i Bir Şeyle Ortak Koşmak

Bazı kadim öğretilerde “ben” kavramı kullanılmaz, özne boş bırakılır: “Çay içildi.” Kim içti? Şu an özne yok — özne, gerçek kendiliği fark ettiğinde konacak. Biz ne yapıyoruz? Çocukluğumuzdan itibaren “ben” öğretilmiş, her duyguya, her düşünceye “ben” demeye başlamışız. “Ben acı çekiyorum, ben anlaşılmıyorum, ben boşlukta hissediyorum” — bunlar sadece düşünce, duygu ve davranış örüntüleri, ama hepsine ben demişiz, hepsi sen olmuş.

Daha derin bir anlamda, ortak koşulmaması gereken tek şey bendir — ama biz her gün ona ortak koşuyoruz. Ben, tanrısal bir şeydir; Tevrat’ta geçer “ben benim” — ben, başkasıyla tanımlanamayan bir şeydir. Onu tanımladığınız anda ona bir şeyi ortak koşmuş olursunuz. “Ben acı çekiyorum” — ben bir duyguyum demiş oluyorsun. Yaratılış düzleminde o izafilik için bazı sufiler “hem var hem yok” ifadesini kullanır, çünkü tecelliyat zorunlu olarak bir sınırlılık barındırır, ve bu eksiklik bizim zihnimize kötülük olarak görünür. Haz aldığın bir şey bittiğinde hoşlanmazsın, çünkü sürekli haz istersin ama hiçbir şey sana sürekli haz vermez. Yaratılış düzlemi tabiatı gereği eksiklik, değişim, oluş ve bozuluş barındırır. Ama sen bu oluş ve bozuluştan ibaret bir varlık mısın?

Musibet Nereye İsabet Eder?

“Onların başına bir musibet geldiğinde” ayeti hatırlatalım — musibet, isabet alabilecek, sınırlı bir şeye gelir. Bir şeyin isabet alabilmesi için bir sınırlılık lazım. Musibet bedene gelir, çünkü beden sınırlıdır; zaman-mekân üstü olan bir şeye musibet isabet etmez. Ayet der ki, musibete maruz kalanlar gerçek merkezlerinin farkına varır ve derler ki “biz Allah’a aidiz, ona döneceğiz.” Peki musibete maruz kalan ne? Değişen bir şey — kullandığın beden, sahip olduğunu zannettiğin mal, mülk, şöhret.

Bir keresinde şiir-deneme karışımı bir kitap yazmış, eve götürmüştüm; kimse yoktu, siyah bir poşetin içinde kapıya bırakmıştım. Bir akrabam, hayatında ilk defa “iyilik” yapayım diye çöp zannedip hepsini attı. Musibet burada neye isabet ediyor — bir eşyaya. Kendimi o kitapla tanımlasaydım bu bir hikâyeye, bir acıya dönüşürdü; ama hatırlayınca tebessüm ediyorum, çünkü hiçbir şeyle tanımlanamam. Din kavramlarını hakiki anlamlarıyla kavrarsak, şirk kavramını bile “kendini hiçbir şeyle ortak koşmama” üzerinden anlayabilsek, bu ne kadar aydınlatıcı olur. Şu anda hepimiz bu anlamda şirk koşuyoruz — ateist de dindar da, çünkü din bu anlamda anlaşılmıyor.

Yaşadığımız Zamanın Bilinç Bulanıklığı

Ahir zamanla ilgili eski metinlerde bir hastalığın herkesi kuşatacağından, “penceresini açanın” fitneye maruz kalacağından bahsedilir — bu pencereler cep telefonlarındaki pencereleri de içeriyor olabilir. Bulunduğumuz zaman diliminde insanoğlunun bilinç bulanıklığı aşırı derecede yaygın — dokunmadan bulaşan bir hastalık gibi, korona gibi. Sen yaradanın sonsuz isimlerine aşina olabilecek bir varlık olarak bu dünyaya geldin, ama kendini zayıf, muhtaç bir çocuk olarak algılıyorsan, vahşi bir ormana düşmüş narin bir ceylana dönersin. Hâlbuki sen bir yanıyla Tanrı’nın kuzususun, bir yanıyla âlemin efendisisin — bu âlemin kuşatamayacağı bir varlık olarak geldin.

İçinde bulunduğumuz zamanın kodlarını bilmek gerekir — “asrın imamını tanımayan dalalete düşer” diye zayıf bir rivayet vardır, rivayet olarak onaylamıyorum ama manası itibariyle önemsiyorum: İçinde yaşadığın zamanın içinde yozlaşıp bozulmadan fıtri kodları koruyacak bir bilince ihtiyacın var — işte o senin içindeki “imam”dır. Bu bilincin yoksa asimile olmaktan başka çaren yoktur — biri dini argümanlarla, biri seküler argümanlarla şöhret olmak ister, ama şöhretin ne kadar aldatıcı olduğunu göremez.

Allah’ın Sevgisi mi, İnsanların Sevgisi mi?

“Allah bizi seviyor” deriz — ama bunun neşesine, itminanına sahip miyiz? Bunu idrak etmek duygusallık değil, varoluşsal bir bilinçtir; bütün dünyanın sizi sevmesiyle kıyaslanamaz. Kendinize dönüp sorun: Allah’ın sevgisi mi, eşinin sevgisi mi? Sevgilin seni bıraktığında, hatta başkasıyla gördüğünde, “önemli değil, Allah yeter” diyen benlik niye o an ortaya çıkmıyor? Çünkü o da üç kağıtçı. Ama içinizde hiçbir benliğin örtemeyeceği, ortadan kaldıramayacağı gerçek varlığınız var. Bütün sahtelikleri sakince, gerilime girmeden bırakın — “ben bu kadar sahte benliği nasıl taşımışım” diye de bir hikâye üretmeyin, onu da bırakın. Varlık orada duruyor. Şöyle bir durun — üzerinden duygular, düşünceler, yaşanmışlıklar geçsin, bırakın, hiçbirine dokunmayın.

Yıldızların Mevkileri ve Gerçek Varlık

O varlık, sembolik olarak semadaki yıldızlara benzetilmiştir — Kur’an’da “yıldızların mevkilerine yemin olsun” der, çok büyük bir yemindir. Peygamberin “ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz” sözü de buna bağlanır — kastedilen yıldızlar, Yaradan’daki kendini bulmuşlukla ilişkilidir. Biz Tanrı’dayız, onun sonsuz ilmindeyiz; bunu unuttuğumuz için “kim beni hatırlıyor, kim beni arıyor, ölsem beni kim hatırlar” diye peşine düşüyoruz — bu cümlelerin içinde Allah var mı? Yok. Sen, Allah tarafından bilinen, kudretiyle ete kemiğe büründürülen, sürekli ihtimamla korunan bir varlıksın. Bu idraki örten şeyler var — geçmişteki problematik bir ilişki, gerçekleşmeyen bir arzu. Bunları görebilirseniz, sorun sandığınız şeylerin sadece bir deneyim olduğunu fark edersiniz.

Gerçek Özgüven: Bebeğin Doğal Güveni ve Peygamberin Devesi

Özgüven, edindiğiniz bir yeteneğe, bilgiye, fiziksel güce güvenmek değildir — özgüven, öz varlığa dair idraktan gelen huzurdur. Bir bebeğin doğal bir özgüveni vardır — eğitim almamış, diploması yok, ama korkusu da yok, emeklemeden yürümeye geçen bir çocukta “ben başaracağım” diye bir düşünce yoktur, sadece ayağa kalkar ve yürür. Peki sizin özgüveninizi kim yıktı? Onu bulup bırakırsanız doğal özgüveniniz geri gelir. Özgüven kazanmaya çalışan şey sahte bir benliktir — “şu eğitimi de alayım, şu konuda söyleyecek bir sözüm olsun” deyip sürekli kendini donatmaya çalışır. Ama her bilenin üzerinde bir bilen vardır — Muhammed Ali bir gün yenildi.

Peygamberin bir devesi vardı, yarışlarda hep kazanırdı; bir gün yaşlanınca geride kaldı. Arkadaşları üzülür, ama Peygamber gayet rahat, mütebessim, yarışı hiçbir özdeşleşme olmadan izliyordu — “niye şaşırıyorsunuz, her kemalin bir zevali var” dedi. Devesi geride kalınca özgüvenin sarsılıyorsa, senin özgüvenin deve kadardır demektir. Kendini bilgi, güzellik, zenginlik üzerinden tanımlarsan, senden daha iyisi çıktığında özgüvenin düşer. Özgüvenimizi artırmaya değil, özümüzü bulmaya çalışmalıyız — orada güven de var, huzur da var, tamlık da var, eksik olan bir şey yok. Orası senin cennetindir.

Öz varlığa bu dünyada bir şey katılmaz, bir şey de eksilmez. “Çok yıprandım, çok yaralıyım” cümlelerine dikkat edin — yaralı olan öz değildir. Bir çocuğa araba verirsiniz, gururlanır, sonra daha büyük bir araba gören bir çocuk görünce gururu söner — eğer varlığınız, huzurunuz kıyaslanabilir bir şeye bağlıysa, Hz. İsa’nın deyimiyle evini kumların üzerine kurmuş olursunuz. Birilerinin size saygı duyması, sevmesi üzerinden kendinizi tanımladıysanız, oradan başlattığınız bir hikâyeye devam ediyorsunuzdur.

Kime Güveneceğim Sorusundan Kurtulmak

Kendinize şunu sorun: Birisi hakkınızda bir şey söylediğinde, orada alınacak objektif bir ders var mı? Yoksa bir kırıklık, bir sitem, bir öfke mi var? Varsa orada bir sahtelik var demektir, çünkü o benimle ilgili bir şey değil. “Beni hiç kimse sevmedi” cümlesi, başkalarının duyguları üzerine kurulur — Allah seni “birileri seni sevince var olacaksın” diye mi yarattı? Böyle bir metin kutsal kitaplarda yok, ama egonuzun kutsal kitabında baştan sona bu ayetlerle dolu.

Anlaşılmak bir deneyim olarak güzeldir, ama bir kimliğe dönüştüğünde problemdir — anlaşılmak da anlaşılmamak da bir deneyim olmalı. Bana yalan söyleyen birini de dinlerim, ama içimde “beni kandıramaz, kandırılmak kötü bir şeydir” gibi bir hikâye yok. Allah’ı her gün kandırıyoruz aslında — “seni çok seviyorum ya Rabbi” deriz, sonra unuturuz — ama Allah’ın rahatsız olan bir tarafı yok. Seni kandırmak isteyen kişi de kendi problemiyle uğraşıyordur — belki herkes ona üçkağıtçılık yapmış, o da kimle karşılaşırsa ona yapacağını düşünüyordur.

Peygamber bile “biriniz davasını çok güzel anlatabilir, ben de söylenene göre hüküm veririm, ama hakikati Allah bilir” demiştir — yalan söylediğinizi okuyabilir ama söylemez, çünkü o problem onun problemi değildir. Münafıklar savaşa çıkmadan önce özür beyan ettiğinde Peygamber en ufak bir sitemde bulunmazdı, çünkü mesele onun meselesi değildi. Bugün bize bir münafık gelse kafamızda kırk hikâye dolaşır — onun ikiyüzlülüğü seni niye rahatsız ediyor, çünkü içinde “kimse beni kandıramaz” diyen sahte bir benlik var. Dışarıdakiyle değil içeridekiyle ilgilenin, onun sahte mi hakiki mi olduğuna bakın. Sahte ise ne kadar eski olursa olsun bırakın — bıraktığınızda geriye kalan sizsiniz, ve siz bile kendinizi ortadan kaldıramazsınız. O yüzden dinde intihar haramdır — hem kendini sahte bir benlik zannetmek hem de varlığını sona erdirebileceğini zannetmek, ikisi de bir tuzaktır.

Gerçek Teslimiyet

Kendini insanlarda, ilişkilerinde, bedeninde değil, Allah’ta gör. Ne olarak? Hiçbir şey olarak — o hiçbir şeyi Allah her şeyle dolduracaktır. Bir olayı sadece bir olay olarak görün, kendinizi asla o olaylarla tanımlamayın — kurtuluş budur. Kendini bilmek, Rabbini bilmektir; kendini bilmediğinde kendi zannının ürettiği bir din, bir yaratıcı algısıyla baş başa kalırsın, ve Allah’la kavgan olur — ondan bir şey isteyip gerçekleşip gerçekleşmediğine bakarsın. Hâlbuki “sonsuz varlık olan kaynağıma bir isteğim oldu, ona bildirdim, bu kadar, bana yeter, o biliyor” diyebilmelisin. Dua, seni hakikaten duyan, bilen bir varlığın idrakinin getirdiği huzurdur; istediğinin olup olmaması hiç ehemmiyet taşımaz.

Gerçek teslimiyet, nefisle Allah arasında yapılan bir anlaşma değildir; nefsin bütünüyle Allah’a teslim edilmesidir — korkularının, arzularının, beklentilerinin hepsinin, bir karşılık beklemeden Allah’a bırakılmasıdır: “Korkumu da, arzumu da, beklentilerimi de sana bırakıyorum, hiçbirine ihtiyacım yok.” Öbür türlü teslimiyette “ben bu kadar teslim oldum, bir karşılığı olacak” diye ikircikli bir anlaşma kurarsınız. Bütün kalbinizle Allah’a teslim olduğunuzda, o gerçek teslimiyetin güvenini, huzurunu, mutluluğunu da doğal olarak bulacaksınız.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Sûresi (2:156) — “Onların başına bir musibet geldiğinde derler ki: Biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz” mealindeki ayete atıf. - Vâkıa Sûresi (56:75-76) — “Yıldızların mevkilerine yemin ederim, eğer bilirseniz bu büyük bir yemindir” mealindeki ayete atıf. - A’râf Sûresi (7:12) / Sâd Sûresi (38:76) — İblis’in “ben ateşten yaratıldım, onu (Adem’i) topraktan yarattın” diyerek secde etmeyi reddetmesine mealen atıf. - Not: “Kendini bilen Rabbini bilir” sözü ve “her kemalin bir zevali vardır” ifadesi hikmet sözleri/hadis olarak aktarılmıştır, Kur’an ayeti değildir. “Ashabım yıldızlar gibidir” sözü de hadistir. Hz. İsa’nın “onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar” sözü İncil kaynaklıdır (Luka 23:34), Kur’an ayeti değildir.

Tüm Ayet İndeksi →