Özgürlük, Habil'in Cevabı ve Allah Bana Yeter
Kısa Özet
İsmail Acarkan, özgürlük tartışmalarında en çok atlanan sorunun “özgür olmak isteyen kim, özgürlüğü kim tanımlıyor” sorusu olduğunu anlatıyor. Habil’in, kendisini öldürmek isteyen Kabil’e “elimi kaldırmayacağım” demesinin bir çaresizlik değil, iki bilinç düzeyinin (psikolojik benlik ile öz varlık) karşılaşması olduğunu; öz varlığın ölümden, başkasının onayından, başarı-başarısızlıktan zaten özgür olduğunu gösteriyor. Beden ve psikolojinin “eklentimiz” olduğunu, gerçek kendiliğin bunlardan bağımsız olduğunu; uykunun, o gün boyunca bizi tutsak eden hikâyelerin bir kısmının kaybolduğu, özgürlüğün günlük bir hatırlatıcısı olduğunu anlatıyor. “Mücadele” kavramının sahte bir benlik tarafından dayatıldığını, bedenin kendi kendiyle mücadelesinin otoimmün hastalıklara yol açtığını; namazın, insanı arzu ve korkularla eğilip bükülmüş halden tekrar “hakiki merkezine” döndüren bir “omurga doğrultma” ritüeli olduğunu vurguluyor. Sohbet, “Allah bana yeter” ayetinin bir retorik değil, insanın Allah’la var ve tam olduğunu ifade eden bir varlık cümlesi olduğunu; insanın “ötekiyle” değil “Allah’la” var olduğunu göstererek kapanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Özgürlük tartışmalarında sorulmayan asıl soru: Özgür olmak isteyen kim, özgürlüğü kim tanımlıyor? Bu soruyu atlarsak her şey bir spekülasyondan öteye geçmez. - Habil’in Kabil’e “beni öldürmek için elini kaldırırsan ben kaldırmayacağım” demesi çaresizlik değil, iki bilinç düzeyinin (psikolojik benlik ile ölümden özgür olan öz varlık) karşılaşmasıdır. - Beden ve psikolojik boyut bize “eklemlenmiş” şeylerdir; gerçek kendilik, ilahi ruhu taşıyan ve Allah’la her an bağlı olduğunu hatırlayan bir varlıktır. - Her gece uyuduğumuzda, bizi tutsak eden hikâyelerin büyük çoğunluğu kayboluyor — bu, Yaradan’ın bize özgürlüğümüzü her gün hatırlattığı bir andır. - “Mücadele etmeliyim” diyen sahte bir benlik vardır; beden kendi kendiyle mücadele ettiğinde otoimmün hastalıklar ortaya çıkar — hayat gayret taşır ama mücadele çok sınırlıdır. - Namaz kelimesinin köklerinden biri “omurga”dır — namaz, arzu ve korkularla eğilip bükülen bizi tekrar doğru merkezine döndürür. - “İnsanlar etrafından dağılacak olursa Allah sana yeter” ayeti bir teselli cümlesi değil, bir varlık cümlesidir — sen Allah’la var ve tamsın, o yüzden Allah sana yeter; insan ötekiyle değil, Allah’la vardır.
Özgürlüğü Kim Tanımlıyor? Sorgulanmayan Soru
Bugün insanın özgürlüğü konusuna devam edeceğiz. Sormamız gereken temel soru, görmekte zorlandığımız bir soru: Özgür olmak isteyen kim, kim özgürlüğü tanımlıyor? Bu, Ahmet’e Mehmet’e değil, kendimize sormamız gereken bir soru. “Ben özgür olmak istiyorum” dediğimde, o “ben” nasıl bir ben — neye özgürlük diyor, neye tutsaklık gözüyle bakıyor? Bunun cevabını anlayabilirsek şu noktaya geleceğiz: Özgür olmak isteyen benliğimden önce özgürleşmeliyim — kişiliğimden, bireysel kimlik algımdan özgürleşmeliyim ki özgürlüğe bireysel arzular, korkulardan bağımsız bakabileyim.
Yoksa özgürlük hakkında binlerce sayfa kitap okusak da o benliklerin üzerinden konuşuruz — “ben hiçbir sınır istemiyorum” der biri, “toplum var, kurallar var” der bir başkası; bu sadece benliklerin kendi perspektiflerini kabul ettirme, dayatma meselesi olur. Bir ebeveyn-çocuk ilişkisi gibi — “beni kimse sınırlayamaz” diyen ergen bir çocukla “kurallar var” diyen bir ebeveynin mücadelesine döner. Ama ilk soru kaçırılmadığında daha gerçekçi bir analiz imkânı buluruz: Bu kimin özgürlüğüdür?
Habil’in Cevabı: İki Bilinç Düzeyinin Karşılaşması
Habil, Kabil’in karşısında o cevabı verdiğinde özgür müydü? Herhangi bir imkânın olmadığı, biri seni öldürmek istediği bir durumda özgür olabilir misin?
*(Katılımcı):* “O bir çaresizlik oluyor değil mi hocam?”
*(İsmail Acarkan):* “Çaresizlik mi, yoksa bir özgürlük mü? Ego düzeyindeysen çaresizlik içinde olursun. Ama Habil’in cevabına bakın — orada iki insan tutumunun değil, iki bilinç düzeyinin karşılaşması var. Adem’in iki oğlu, Ademoğlunun iki farklı bilinç imkânı, iki tercih edilebilir düzey anlamındadır. Habil der ki: ‘Sen beni öldürmek için elini kaldırırsan, ben elimi kaldıracak değilim; ve sen nefsinin arzu ettiği şeyi yaparsan hem benim varlığıma hem kendi varlığına karşı büyük bir günah yüklenmiş olursun.’ Kendi öz varlığının bundan özgür olduğunun bilincindedir — biz öz varlığımızın özgür olduğunun bilincinde olmadığımız için bu kadar özgürlük hikâyesi anlatıyoruz. Senin öz varlığın ölümden, başkasının takdirinden, başarı ya da başarısızlıktan, her türlü ilişki ve değişimden özgürdür.”
Eklentilerimiz ve Gerçek Kendiliğimiz
Değişken, ölümlü, geçici olan eklentilerimizle hakiki, değişmez olan kendimizi ayırt etme bilincine sahip olmakla özgürleşiriz. Beden benim eklentimdir, psikolojik boyutum eklentimdir — kime eklemlenmiş? Bana. Peki ben neyim? İlahi ruhu taşıyan, onun ölümsüzlüğünün bilincinde olan, Allah’la her an bağlı olduğunu hatırlayan biriyim. Böyle bir kendilik bilincinin “özgür olmak” gibi bir hikâyesi olur mu?
En çok problem yaşadığımız şeylerden biri: “Hayallerimi gerçekleştirmeme izin verilmiyor.” Hayallerini gerçekleştirebilirsen tam, gerçekleştiremezsen eksik olacaksın — böyle bir insan özgür olabilir mi? Bir hayalin olabilir, mesela “insanların huzurlu olmasını, savaş olmamasını hayal ediyorum” — güzel bir hayal, çaba da gösterebilirsin; ama gerçekleşmediğinde bir eksiklik, bir mahrumiyet hissi uyandırmamalı. Bir çocuk oyun oynar, oyun istediği gibi bitmese de oyunu bırakır, hayatına devam eder — çünkü oyunun varoluş düzeyini bilir. Fiziksel olarak sağlıklı olmak iyidir, istediğin şeylerin gerçekleşmesi hoştur, bunlar için hareket edebilirsin — ama kendini unutmadan.
Uyku: Özgürlüğün Günlük Hatırlatıcısı
Uyuduğunuzda sizi tutsak alan şeyin büyük çoğunluğu gidiyor — içinizde o hikâyeler kalmıyor. Aslında her gece yatarken ve kalkarken bir hayret etmeniz gerekir: Uyurken hiçbir ızdırap, hiçbir “kendimi ispat etmeliyim” yok. Burada Yaradan’ın bize özgürlüğümüzü sezdirmeye çalıştığı bir durum var. Her uyuduğumuzda özgürlüğümüzü tekrar hatırlayabiliyoruz — o benlik, “şunu anlatacağım, kendimi tanıtacağım, sevmeyenlere sitem edeceğim” diyen benlik, orada yok. Ama olmadığını da bilmiyoruz.
*(Katılımcı):* “Hocam mesela şöyle bir ayet var — çeviride yanlış yapıp ‘onlar Allah’ı unuttu’ diye çeviriyorlar; oysa ‘onlar kendi yaratılışını unuttu, Allah da onlara kendi varlıklarını unutturdu’ demek daha doğru değil mi?”
*(İsmail Acarkan):* “O yorumu, ayetin hakikatini tam idrak etmeyenlerin bir yorumu olarak görüyorum. Ayet literal olarak ‘onlar Allah’ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu’ diyor (nesullah). Bu modern zihniyete tam oturmuyor çünkü — ‘Allah’ı unutunca kendilerini de unutmuş oluyorlar, o zaman Allah’ı hatırladıklarında kendilerini mi hatırlayacaklar’ diye düşünüyoruz, ama aslında böyle. Çünkü kendilik Allah’la bağlantılı bir şeydir.”
Gerçek uyku aslında rüyasızdır — uykuda biraz uyanmış oluyoruz ama buna şahitlik eden bir “kimse” o an bulunmuyor, o yüzden farkında değiliz. Uykuyu bir “kayıp saat” olarak görenler var, hâlbuki uyku Allah’ın büyük bir nimetidir — bu kafayla yirmi dört saat uyanık olsaydık psikolojimiz bozulurdu. Ama kâmil insanların, evliyaların uykusu bizimki kadar derin değildir — çünkü onlar o uyanıklık bilincini günlük zamana yaymışlardır, gerçek uyanıktırlar.
Vücudun Kendi Kendiyle Mücadelesi: Otoimmün Hastalık Metaforu
Bazı benliklerimiz seni hatalarla, suçlamalarla tutsak eder — “sen suçlusun, kafan bassa bunu yapmazdın” der. Bunlardan özgürleşirsen bir rahatlık oluşur. Arzularını, korkularını, keşkelerini, günahlarını, sevaplarını bırak dediğimde insan rahatlıyor — çünkü onlardan özgürleşiyor. Ama seni kıskanan, “bu çok boş, hayatta biraz aksiyon, biraz öfke olmalı, bir çift kutupluluk olmalı ki yaşıyorum hissine giresin” diyen benlikler var.
Bir arkadaşım “hep mücadele ediyoruz abi” diyordu, çok üzülürdüm. Bir gün “kardeşim, senden bir ricam var, mücadele etme” dedim. “Ne yapayım” dedi. “Gayret et” dedim. Neden hep mücadele diyoruz? Çünkü sahte bir benlik seni öyle programlamış. Vücudunuza bakın — kalp “bıktım artık” mı diyor, böbrek “hep kan mı süzeceğim” mi diyor? Vücut, bedenin doğasına aykırı olan şeylerle mücadele eder. Kendi kendiyle mücadele ettiğinde otoimmün hastalıklar denen, modern çağın bir ürünü olan şeye kapılırsın — o sahte benlik mücadeleyi içeriye de pompalıyor, sinir kılıflarını bozuyor, vücut kendi kendine kavga ediyor. Hâlbuki hayat gayret taşır, mücadele çok sınırlıdır. “Ben en güçlü olacağım” diye dayatan bir odak, vücudunda kanser odağı oluşturur — kendini büyütür, diğer hücrelerin canı cehennem der.
Başarılı olmaya çalışmak doğal bir bilinç hâlidir — başarılı olursan şükredersin, başarısız olursan yine şükredersin: “Başarısız olmaktan dolayı beni yıkmadığın için şükürler olsun.” Evlenirken de şükredersin, boşanırken de — “bana kendisine bağlı bir varlık olduğumu idrak ettirdi” dersin. Zengin olmaya karşı da özgürsün, fakirliğe karşı da; evlenmeye karşı da özgürsün, boşanmaya karşı da — “mutlaka evlenmeliyim, yoksa evde kalmış derler” diyorsan özgür değilsin. Bir ayrılıkta eşini öldüren insan, özgür olduğundan değil, tutsaklığının en derin noktasında o tutsaklığını kabul edemediği için öldürür — “senin bana itaat etmene muhtacım, son sözü ben söylemeliyim” der; bu bir acizliğin kabul edilememesidir.
Kimin Gözüyle Kendine Bakıyorsun?
Birisi seni küçümsediğinde özgür müsün? Hayata ve ölüme karşı özgür müyüz — çünkü ne hayatın öz varlığına kattığı bir şey var, ne ölümün ondan aldığı bir şey. Yunus Emre’nin dediği gibi, ete kemiğe bürünüp bir deneyim yaşıyoruz, sonra o eti kemiği bırakıp yoluma devam ediyorum. Cennet ehli, sedirlerde birbirlerine dünya hayatındaki deneyimlerini anlatır, kendilerini değil — hepsi aynı kendiliktir, ilahi mutlak varlığın parıltılarıdır, güneşin parıltıları gibi. “Kimse beni anlamadı, ilginç bir deneyimdi” der, kendini üstün görerek ya da mağdur göstererek değil.
*(Katılımcı):* “Hocam peki orada ‘format’ mı atılıyor?”
*(İsmail Acarkan):* “Kendine dönüyor, kendi dışındaki her şeyi bıraktığı için. Format atılmıyor, atılan formatı bırakıyor. Biz şu an sahte bir şekilde formatlanmış durumdayız — telefonlar, televizyonlar, sosyal medya sürekli bizi formatlıyor. Dışarıda gördüğün her şey ya seni fıtratına hatırlatır ya da kendi aldandığı şekilde seni formatlamaya çalışır.”
Din ve maneviyat, kendine Tanrı’nın baktığı yerden bakmaktır. Allah suretlerinize bakmaz — Allah “ben seninleyim, sen kiminlesin, seni bir fıtrat üzere yarattım, o fıtratta mısın” diye sorar; medeni halini, ekonomik halini, CV’ni sormaz. Din, seni sahte formatlardan kurtarır, hakiki fıtratına çağırır — Rum Suresi 30. ayette (zannediyorum) “Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata çağır” der. Dinle fıtrat birbirine aykırı değildir. Anne baban seni bir şeyle korkutur — “seni sevmeyecekler” — sen de “o zaman kendimi sevdireyim” ya da “sevmesinler, ben de onları sevmiyorum” dersin; ikisi de yanlış format. Seven sever, sevmeyen sevmez, bu senin problemin değil.
Namaz: Omurgayı Doğrultmak
*(Katılımcı):* “Hocam, gün içinde formatımız sürekli bozuluyor; namaz da sürekli öze çağıran, bizi hatırlatan bir şey değil mi?”
*(İsmail Acarkan):* “Doğal olarak öyle. ‘Salât’ kelimesinin köklerinden biri de omurgadır — bedeni ayakta tutan. Namaz, seni arzulara, korkulara, beklentilere doğru eğip büken şeyden tekrar doğru merkezine konumlanmaya döndürür. Bazen ‘omurgam kırıldı’ ya da ‘rahatladım’ deriz — namaz aslında biraz bunu yapar. Bazıları iyice kambur olmuş, iki büklüm olmuştur, kolay kolay düzelmiyoruz — öyle bir mağduriyet hissederiz ki artık kolay kolay mutlu olamayız zannederiz. ‘Yaşım 56’ya gelmiş, bundan sonra ne olur’ der egomuz. Ama biyolojik yaşın bu — egon seni sahte şeylerle ölçüyor. Senin omurgan kırılmışsa, namazında bile ‘ya Rabbim şunun belasını ver’ diye kırık omurgayla dua edersin — Allah’la diyaloğundan ziyade yanlış formatlanmış egonun hikâyesindesindir.
“Kırılganlıklarından da özgürleşmelisin — ‘şuna kırıldım, bunu asla affetmeyeceğim’ demek özgürlüğünü kısıtlıyor. İlkokul öğretmenin bir yanlış yapmış olabilir — ama Allah mı daha etkili, ilkokul öğretmenin mi? Allah sana ‘seni en güzel kıvamda yarattım’ diyor. Kimin gözüyle kendine bakıyorsun? Bu, özgürleşme için çok önemli bir soru.”
Öz Vatana Dönüş: Dışa Yönelmenin Aldatıcılığı
Vatan için savaşmayı önce şöyle değerlendirmek gerekir: Asli vatanınız için savaşın — asli vatanınızı işgal eden, bütün algı kapılarınızı işgal etmiş olanlara karşı. Dışarıdaki düşmanı yenmek önemlidir ama çok önemli değildir. Peygamberler zahiren yenilmiş, hatta öldürülmüşlerdir — ama fıtratlarını öldürmemişler, fıtratlarına namahrem eli dokundurmamışlar. Sen birinin seni görmemesinden dolayı kendini eksik hissediyorsan, kendi bilincin nedeniyle kendi varlığına namahrem eli değmiş oluyorsun.
Tarihin her döneminde insanlar dışa yönlendirilmiştir. Ama bütün dinler önce insanı kendine çağırmıştır — Peygamberlik vazifesinin yarıdan fazlası insanın kendine dönmesine harcanmıştır; Mekke’deki on üç yıl tamamen buna aittir. Sen daha kendi öz vatanında -kendi öz kendiliğinde- garipsin. Bazı benlikler, kendi özünü unuttuğunda “kendini bulmak” hayaliyle dışı fethetmeye çalışır — bu tür fetihler aldatıcıdır. Başarı, şöhret, sosyal itibar üzerinden dışa yönelen biri, aslında kendinden kopmuşluğun meydana getirdiği boşluğu telafi etmeye çalışıyordur.
Allah Bana Yeter: İnsan Ötekiyle Değil Allah’la Vardır
O “herkes” gitse geriye ne kalır? Sen herkes tarafından inşa edilmiş bir varlık mısın? Herkes gitse, “Allah bana yeter” derim — dikkat edin, niye Allah bana yeter? Çünkü benim varlığım Allah’la var ve tam. “Allah bana yeter” ayeti o şekilde anlaşılmalı — insanlar etrafından dağılacak olursa Allah sana yeter, çünkü sen Allah’la var ve tamsın, herkesle değil. Bu bir retorik, hoş bir cümle değil — bu sana varlığını tanımlayan bir cümledir. Allah sana yetiyorsa ilişkilerinde de o fıtri bilinçle hareket edersin — yoksa “o beni seviyor, ben de onu seviyorum” düzeyinde bir ilişkide özgür değilsindir, çünkü Allah’ın sana yetme bilincini unutmuşsundur.
Modern psikolojinin insana yutturduğu bir zokadır “insan ötekiyle vardır” hikâyesi. Hayır, insan Allah ile vardır. Ötekiyle ilişkilidir, ötekiyle fıtri bir deneyim yaşar ama ötekiyle var değildir — ilişkilerinde vardır ama ilişkileriyle var değildir. Özgürlük, Allah dışındaki her şeyden özgür olan varlığını idrak etmekle başlar. Orada ancak özgür olmaya başlayabilirsin.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - Mâide Sûresi (5:27-31) — Habil ve Kabil kıssasına atıf. - Bakara Sûresi (2:156) — “Biz Allah’tanız ve ona döneceğiz” mealindeki ayete atıf. - Haşr Sûresi (59:19) — “Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu” mealindeki ayete atıf. - Tîn Sûresi (95:4) — “Seni en güzel kıvamda yarattım” mealindeki ayete atıf. - Rûm Sûresi (30:30) — “Allah’ın insanları üzerine yarattığı fıtrata dön” mealindeki ayete atıf (anlatıcı “zannediyorum” diyerek numarayı hedge etmiştir). - Tevbe Sûresi (9:129) — “İnsanlar etrafından dağılacak olursa, Allah sana yeter” mealindeki ayete atıf. - Sâffât Sûresi (37:44-51) (veya benzeri) — cennet ehlinin sedirlerde birbirlerine dünya deneyimlerini anlatmasına mealen atıf. - Not: “Allah sizin suretlerinize bakmaz” sözü hadistir (Sahih Müslim), Kur’an ayeti değildir.