Diri Diri Kendini Mezara Koymak, Sahte Kimlik ve Fakr Hali

Kısa Özet

İsmail Acarkan, insanın “sevilmek, takdir edilmek, başarılı olmak isteyen biriyim” gibi görünüşte makul bir benlik kurduğunu, ama “var olmaya çalışmak” ifadesiyle başlayan her hikâyenin aslında kendi mezarını kazmak olduğunu anlatıyor. Bir kişinin bile onayının insana yetebileceği yanılgısının, aslında bir milyar kişiyle bir kişi arasında fark olmadığını, çünkü ikisinin de dışa referanslı bir benlik inşa ettiğini gösteriyor. Kur’an’ın “Allah ganidir, siz fakirlersiniz” ayetini, insanın kendinden kaynaklanan hiçbir iyiliği olmadığı, sadece Yaradan’ın iyiliğinin üzerinden aktığı bir kanal olduğu şeklinde yorumluyor — kendine “ben merhametliyim, ben iyi biriyim” payı çıkarmanın, Yunan mitolojisindeki Prometheus’un tanrılardan ateş çalmasına benzer bir “gasp” olduğunu söylüyor. Sohbet, bir bedevinin Peygamberi kabaca yakasından tutmasına rağmen Peygamberin ona kızmayışını, Buda’ya hakaret eden adama “o bana değil, kafasındaki Buda’ya küfretti” diyen Buda örneğini, ve Hz. Yusuf’un kardeşlerine “bugün size kınama yok” demesini, hiçbir sahte benlikle tanımlanmayan bir bilincin örnekleri olarak sunarak kapanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • “Her insan var olmaya çalışıyor” diye başlayan bir hikâyeye girdiğinizde kendi mezarınızı kazmışsınızdır — çünkü “var olmaya çalışan,” henüz var olamamış olduğuna inanan biridir. - “Bir kişi bana yeter, bir kişi değer versin” demek de bir meşrulaştırmadır — bir kişiyle bir milyar kişi arasında fark yoktur, çünkü ikisinde de kendini dışa referanslı tanımlıyorsundur. - Ahirette “kimden alacağın var” diye sorulsa, gerçek varlığınızı idrak ettiğinizde kimseden alacaklı olmadığınızı görürsünüz — çünkü kimse gerçek sizi yaralayamamış, kimse sizi kötü hissettirmemiştir. - “Ben merhametliyim, ben iyi biriyim” demek, Yunan mitolojisindeki Prometheus’un tanrılardan ateş çalmasına benzer bir gasptır — kaynağı Allah olan iyiliği kendine mal etmektir. - “Allah ganidir, siz fakirsiniz” ayeti büyük bir müjdedir — bir şey olmaya gerek yok, kendi CV’ni doldurman gerekmiyor; ermişlerin hiçbir CV’si yoktur. - Bir bedevi Peygamberi kabaca yakasından tutup ihtiyacını isteyince, Peygamber ona kızmadı, hatta ashabının ona olumsuz baktığını fark edip “memnun ayrıldığını söylersen iyi olur” dedi — çünkü kendini hiçbir benlikle tanımlamıyordu. - Buda’ya hakaret eden adama Buda “o bana küfretmedi, kafasındaki Buda’ya küfretti” dedi — birkaç gün sonra adam pişman olup geldiğinde “eskileri unut, biz şimdi ve buradayız” dedi.

Var Olmaya Çalışmak: Kendi Mezarını Kazmak

İnsanoğlu, kendi zihninin oluşturduğu benliği koruma kaygısına düşer — onu güçlendirmeye, parlatmaya, başkalarının gözünde kabul edilebilir kılmaya çalışır. Çünkü varlığını zihinsel olarak oluşturduğu bir ben algısına indirgemiştir: “Sevilmek, takdir edilmek, bir şeyler başarmak isteyen biriyim” — görünürde gayet makul bir benlik. İnsanlara yardım etmek istemekte ne var? Ya da tam tersinden hareket edip “umursamaz mı olayım, bencil mi olayım” diyerek de mevcut benlik algısını meşrulaştırırız.

“Her insan var olmaya çalışıyor, hepimiz bir mücadelenin içindeyiz” diye başladığınız an kendi mezarınızı kazmışsınız demektir — canlı canlı o mezara giriyorsunuz. Kim var olmaya çalışır? Henüz var olamamış olan. Kim bir şey başarmak ister? Kendini henüz bir şey başaramadığına inandırmış biri. Bu, hepimizin kendimizi diri diri mezara koymasıdır — Kur’an’da ve Arap örfünde geçen kız çocuğunu diri diri gömme uygulaması gibi: Gerçek kendimizi unutup sahte bir benliği onun yerine koyarak, aslında onu da diri diri gömüyoruz.

Zihnimizde sık sık şunu yaşarız: “Sen ne kadar beceriksizsin, iyi konuşamıyorsun” ya da tam tersi “Ben çok iyi konuşuyorum, çok becerikli biriyim.” Sonra biri “sen o kadar da becerikli değilsin” der — kendini mezarda görürsün. Kendini kabullenilebilir kılmaya çalışırsın. Ama bu her zaman az veya çok birine ihtiyaç duyar. “Ben çok bilgiliyim” desen bile, odanda oturup kendi kendine bilgili olmak anlamsız görünür — bildiğini birilerine anlatmalısın, “ilmimin zekâtını vermeliyim.” Birisi “zekât verme” dese kavga edersin.

Bir Kişi Bile Yeterdi: Dışa Referanslı Benlik

O benlik kendini başkalarının algısında görmek ister, çünkü varlığı ve tamlığı kendinden kaynaklanmıyor. “Çok bilgilisin de kimse farkında değilse anlamı var mı, en azından bir kişi bilsin” — bir arkadaşım “en azından bir kişi seni sevsin, bir kişi bana yeter” derdi, bundan bir meşruiyet oluşturuyordu: “Bak, ben çok şey aramıyorum, bir kişi yeter.” Hâlbuki bir kişiyle bir milyar kişi arasında hiçbir fark yoktur — çünkü kendini dışa referanslı tanımlıyorsun. “Bu dövmeyi niye yaptın?” “Kendimi ifade ediyorum.” Kime ifade ediyorsun? Birilerinin onaylayacağı bir şey yapıyorsun aslında, “istediğimi yapıyorum” değil.

Farkına varmadan kendimizi aldatma hikâyesinin içinde buluruz, ufak ayarlamalarla kabul edilebilir bir forma sokarız. Biri bizi onaylamazsa onu aşağılayabiliriz, ya da yok sayarsa biz de onu yok sayarız — çünkü o benliğin başka çaresi yok. “Karşımdaki beni yok sayıyor ama ben onun varlığının farkındayım” diyebilmek, ancak kendini bilen bir insanın söyleyebileceği bir şeydir; başkalarının onayına referanslı olmayan biri.

Kimseyle Hesabın Olmasın

Hiç kimseyle hesabınızın olmadığı bir durumu hayal edebiliyor musunuz? Ahirete gittiniz, Allah “kimden alacağın var” dedi, aklınıza kimse gelmiyor — “kimseden alacağım yok ya Rabbi.” Bu, size yapılan bir yanlışı görmezden gelmek anlamına gelmez; öz varlığınızı idrak ettiğinizde onun hiç kimseden alacaklı olmadığını görürsünüz — çünkü kimse onu yaralayamamış, zedelemamiş, kendisini kötü hissettirmemiştir. Biz niye bazı insanların tutumlarından dolayı kendimizi değersiz hissediyoruz? O benliğe sorsana: Ne olmayı arzu ediyorsun? Var değilsin ve var olmaya mı çalışıyorsun?

Kutsal metinlerde “sizi dünyaya var olmaya gönderiyorum” diye bir ifade var mı? Yok. “Kendinizi gerçekleştirin, dünyayı değiştirin” diye bir görev de yok. Bunları yapabilirsiniz, insanları sevebilirsiniz — ama bunları kendinizi tanımlamak için kullanmak problemdir. Farz et ki Allah sana dedi ki: “Ey kulum, seni yarattım ama başkalarıyla ilgili hiçbir görevin yok — yaşa ve mutlu ol.” Sahte benliklerimiz muhtemelen rahatsız olur, çünkü bir şey olmaya çalışıyor. Sen bir şey olmayan bir varlık mısın? Allah seni yok olarak yaratıp “git var ol” mu dedi? Biz varlığımızı gerçekleştirmeyeceğiz — varlığımız var, onun farkındalığını gerçekleştireceğiz ve onunla yaşayacağız.

Tanrının Ateşinden Çalmak: Gasp Edilen İyilik

Ben baba değilim, anne değilim, ilişkilerimin tanımladığı bir varlık da değilim — ama bir baba fonksiyonu görüyorum. Kendimi neyle tanımlıyorum? Allah’la. Haç, üzerinize hiçbir dikişli elbise giymemeniz şartıyla uygulanan bir ibadettir — konu dikişsiz elbise mi, yoksa zihninizin dokuduğu benlik algılarından özgürleşmek mi? İstediğin kadar dikişsiz ihram giy, zihninde o kadar dikiş var ki: “Ben çocuklarım için kendimi feda etmiş biriyim, ben bencil olamıyorum” gibi hikâyeler üzerinden tekrar bir sahte dikiş yaparsın.

“Ben merhametliyim, ben iyi biriyim” demek egoyu tatmin eder — ama Yunan mitolojisinde tanrıların ateşinden bir parça çalıp insanlara getiren biri gibi, tam bir sahtekârlıktır bu. “Sen çok iyi birisin” dediğimde aslında Tanrı’nın iyilik ateşinden bir parça alıp sana veriyorum, sen de “estağfurullah” dersin ama içinde “ben iyi biriyim” hissi kalır. Bu bir gasptır — önce hoşuna gider, “ben yapıyorum, benim kişisel bir farkım var” hikâyesini devam ettirirsin ama kendine pay çıkarmaktan vazgeçmezsin.

Fakr Hali: Allah Ganidir, Siz Fakirsiniz

Benim kendimden kaynaklanan hiçbir iyilik yok. Benim üzerimden işleyen bir iyilik, bir merhamet olabilir, ama kaynağı ben değilim — çok şükür ki değilim, çünkü olduğumu zannedersem ona sahipleneceğim. “Ben biliyorum, ben merhametliyim” demek egoyu tatmin eder ama “ben” sonrasına bir şey koyman gerekir — sahte bir CV doldurman gerekir. Hepimizin sahte CV’leri vardır. Kimin CV’si yoktur? Ermişlerin — onların hiçbir CV’ye ihtiyacı yok, sahteliğini de biliyorlar.

Bütün kadim öğretilerde, başta İslam olmak üzere, insan fakr (fakirlik) ile tanımlanmıştır. “Allahu ganiyyun ve entümü’l-fukarâ” — Allah ganidir (hiçbir şeye muhtaç değildir), siz fakirsiniz. Birçok sufi yolu mensuplarını “fakirler” olarak tanımlar. Bu çok büyük bir müjdedir — bir şey olmama gerek yok, kendimi kasmama gerek yok; varlığımı fark edip doğal inkişafına açık olmam yeter. Fakirin kendine ait bir varlığı da yoktur, kendini bağladığı bir Rabbi vardır. Bir alim der ki iman bir intisaptır — sonsuz ve mutlak olana, fakr hali olarak bağlanmaktır. “Varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın” der bir bilge — bir insandan bir şey olma arzusunu, korku duygusunu alın, geriye huzur, sükûnet kalır.

“Ben varım” demek bir düzeyde hoşa gider, hatta biri seni yok saydığında egon şişer: “Sen beni nasıl yok sayarsın?” Ama sen varsan, biri seni yok farz ediyorsa sorun var mı? Bence yok. Sorun ancak “var olduğunu” başkalarına da göstermek isteyen kurgusal bir benlik varsa başlar. Bir babayı evlatları reddetse sorun var mı? Bence yok — bu umursamazlık değil; iletişimin açıksa destek olursun, ama “beni yok sayıyorsun, o zaman sen de benim evladım değilsin” diye reaksiyon göstermene gerek yok. Nerede en güçlü reaksiyonu veriyorsanız, orada en büyük sahte benlik hikâyesi, en büyük özdeşleşme vardır.

Bedevi ve Peygamber: Hiçbir Benlikle Tanımlanmamak

Bir bedevi, ihtiyacı olduğu için Peygamberi kabaca yakasından tutmuş. Kendinizi Peygamberin yerine koyun — siz öyle bir muameleye maruz kalsanız ne derdiniz? En yumuşak söyleyeceğiniz şey “bedevinin teki, verin istediğini gitsin” olurdu. Peygamber ne yapıyor? “Neye ihtiyacın var” diyor, Beytülmal’dan veriyor, sonra da diyor ki: “Arkadaşlarım sana karşı biraz olumsuz hisler besliyor, benden memnun ayrıldığını söylersen iyi olur.” Bunu kendisi için değil, ashabının zihinlerinin sahte bir duygu üzerinden gereksiz vakit kaybetmemesi için söylüyor — bedeviye de olumsuz bir şey söylemiyor. Bu, hiçbir benlik üzerinden kendini tanımlamamaktır.

Kendinizi dünyadaki herhangi bir fonksiyon, ilişki üzerinden tanımladığınızda, “tanınma” ihtiyacı duyarsınız — “ben babaysam çocuklarım en azından teşekkür etmeli” dersiniz. Bu, kendinizi bir tuzağa çekmenizdir. Peygamberin sözü: “Ben iyi insanlara iyilik yaparım, kötü insanlara da kötülük yaparım diyen zayıf kişiler gibi olmayın.” Bu bir zayıflıktır — gerçek varlığının farkındalığına dair bir zayıflık. Kötülerin kötülüğü sendeki potansiyel kötülüğü tetikler — hepimizde psikolojik düzeyde potansiyel kötü olabilme imkânı var. Güçlü olmak, sana zulüm yapana iki kat zulmetmek değildir. Peygambere “biz ne diyelim” diye sorulduğunda “iyilik yapana iyilik yaparız, kötülük yapan karşısında hakkımızı koruruz deyin” demiştir — kaba bir insana karşı kabalaşmak, seni aşağılayan birine aşağılayıcı bakmak zorunda değilsin, çünkü onun özü de aşağılanamaz, o da Tanrı’nın ruhunu taşır.

Buda’nın Sükuneti: Kafasındaki Buda’ya Küfretti

Adamın biri Buda’ya hakaret etmiş, Buda sessizce dinlemiş. Adamın sözü bitince “benim bu konudaki yaklaşımımı duymak ister misin” demiş. “Hayır” demiş adam, hakaret edip gitmiş. Buda gayet sakin talebeleriyle konuşmaya devam etmiş. Bir talebe dayanamamış: “Nasıl böyle tepki vermiyorsunuz, o size hakaret etti” demiş. Buda demiş ki: “O bana küfretmedi, kafasındaki Buda’ya küfretti.” Üç beş gün sonra adam dönmüş, hatasını anlamış, büyük bir mahcubiyetle gelince Buda demiş ki: “Eskileri unut, biz şimdi ve buradayız — sen kendi yanlışının farkına vardıysan benim için zaten bir problem yok, gel şu konuları konuşalım.” Böyle bir hikâyesi yok, çünkü kendini başkalarının onayı üzerinden tanımlamıyor.

Hz. Yusuf’un Kınamasızlığı

Devran döndü diye eski hesapları çıkarıp “beni nasıl görmezden geliyordun” diyerek Allah’ı egona yapıştırmak da mümkün — ama Hazreti Yusuf öyle mi yaptı? Kardeşlerini önüne getirince “Allah büyük, bakın nasıl önüme çıkardı” diye onları aşağıladı mı? Hayır — “bugün size herhangi bir kınama yok, rahat olun” dedi. Bu hakiki insan bilincidir, biz bu bilince namzet insanlarız, bunu üretmemize gerek yok, içimizde zaten var. Budistler “içinizdeki Buda’yı çıkarın” der, “Buda olun” demez. Bazı egolar “ben kimim ki” diye sahte bir tevazu perdesi altında sahte benlikleri korur — “estağfurullah, biz kimiz ki” demek de mevcut durumu görmekten, bu yükten kurtulmaktan kaçmaktır, aynı tuzağın içinde ömür boyu yaşamaya neden olur.

Bir bilgenin duasıyla tamamlayalım: “Ya Rabbi, beni benden kendine al. Ve beni bu benliğin çöllerinde mahvettirme.” Çünkü bu benlikler gerçekten bir çöldür — size bir şey sunuyor gibi görünürler ama vermezler, en son eliniz boş kalır.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Fâtır Sûresi (35:15) — “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise hiçbir şeye muhtaç olmayan (Ganî), övgüye layık olandır” (Allahu ğaniyyun ve entümü’l-fukarâ) mealindeki ayete atıf. - Yûsuf Sûresi (12:92) — Hz. Yusuf’un kardeşlerine “Bugün size kınama yok” mealindeki sözüne atıf. - Tekvîr Sûresi (81:8-9) — diri diri gömülen kız çocuğuna dair ayete çağrışım yoluyla atıf. - Not: Peygamberin bedeviyle olan kıssası ve “iyi insanlara iyi davranırım, kötülere de kötü davranırım diyen zayıf kişiler gibi olmayın” sözü hadis kaynaklıdır, doğrudan Kur’an ayeti değildir. Hac’ta dikişsiz ihram giyilmesi genel hac hükümlerine dayanır, anlatıcı tek bir ayet numarası vermemiştir.