İsyan, Kabullenme ve İnsanın Fakr Hali

Duygusal Dengesizlik ve İlişkilerde Aşırı Uçlar

Hale getirmeye çağırıyorsun. "Ben onu sevmiyorum, sen de onu sevme; ben ona yakın değilim, uzak dur, hoş yapma; sen de ondan uzak dur" gibi. Öyle bir tutum sağlıklı bir tutum değil, ama buna kişilik bozukluğu diyemeyiz; o tür bir şey değil. Davranış bozukluğudur, tutum bozukluğudur; sağlıksız bir tutumdur.

Özellikle ilişkilerini çok fazla dert edinen veya ilişkilerinin bozulması konusunda çok korku yaşayan insanlar, ilişki ve etkileşimlerinde biraz ölçüsüz olabiliyorlar. Çünkü temel arzu ve korkuları o ilişkilere odaklandığı için, o arzu ve korkular tetiklendiği anda ona göre davranıyorlar. Yani duygusal dengelilik kolay bir şey değildir. Özellikle ilişkilerine çok odaklı olan veya duygusal yönünü yönetemeyen insanlar duygusal dengelilik halini yaşamakta zorlanabiliyorlar. Mesela aşırı sevme, aşırı nefret etme: işte onun istediği gibi olduğunuzda çok yakın davranma, çok fedakarlık yapma; ama onun istediği gibi olmadığınızda öfke, nefret ve dışlama. O biraz duygusal dengeliliğin bozulmasıdır.

O yüzden peygambere atfedilen bir söz vardır, zannediyorum: "Sevmediğin insandan o kadar çok fazla nefret etme, bir gün aranız düzelebilir. İyi olduğun bir insana da aşırı muhabbet besleme; bir gün olumsuz bir süreç olabilir." Dolayısıyla orada insan ne yapmış oluyor? Duygusal anlamda dengeli tavrını çoğu defa kaybediyor, uçtan uca gidiyor.

Bir de insanlar muhataplarının olumsuz olarak algıladığı tavırlarını tölere etmekte zorlanıyorlar. "Bana nasıl böyle diyebilir? Bana nasıl böyle deme cüretini gösterebilir?" gibi aşırı bir şekilde. Burada iki türlü şey var. Bir tanesi: sen kendini niye bu kadar abartıyorsun? İkincisi: karşındaki insanın hata yapabilme opsiyonunu, seçeneğini veya ihtimalini niye kabullenemiyorsun? Yani biri sana yanlış davranabilir, hak etmediğin bir şekilde davranabilir; bu onun yanlış algısı, yaklaşımıyla ilgilidir. "Bana bunu nasıl yapabilir?" demek ise, sen ya çok üstün bir varlıksın, ya da öyle bir varlıksın ki o kadar insanlara iyi, güzel, olumlu davranmışsın ki asla bunların sana yapılmaması gerektiğine dair bir inanca sahipsin. Orada da ne çıkar? Sen yapıp ettiklerin üzerinden bir olumlu sonuç bekliyorsun. İkisi de yanlıştır; ya da orada bir kibir vardır. "Bana bunu nasıl yapabilir, bu cüreti nasıl gösterebilir?" Onun arkasından da tabii bazen bir cezalandırma, bir intikam alma, haddini bildirme, ödetme gibi bir yaklaşım gelebilir. İnsanın kendini yönetmesi büyük bir marifettir.

İsyan ve Başkaldırı Ne Zaman Makuldür?

Bu, kurum ya da devlete karşı olunca da geçerlidir. Kişide muhatap var, karşıdakini görüyorsun; şu an elimde olmayan bir yapı var, seçmediğim bir devlet var, bir vatandaşım ve anlaşılmadığını düşünüyorum. Bir şekilde haksızlığa maruz kaldım, önümde sadece bir duvar var. Haksızlığı bile isteye kabul ederek mi bakıyoruz, yoksa buna karşı isyan mı ediyoruz? Düzeltme imkanı var mı, onu sormak lazım.

Mesela bir insanda öfke birikmiyorsa, gerilim birikmiyorsa isyan etmez diye düşünüyorum psikolojik anlamda. Yok, yanlış bir şey bu. Öfkeli olmak isyan değildir, çok sakin bir adam da isyan edebilir. İsyandan kasıt ne? Başkaldırı mı, yoksa bir şeyi değiştirmek için mücadele etmek mi? Sonucu olmayan bir başkaldırının bir gereği var mı, diye sormak lazım.

Orada birçok soru gelişir. "İsyan ediyorum" — neyi isyan ediyorsun? Depremde binanın altında kalmışsın, niye isyan ediyorsun? "Belediye izin vermemeliydi bu binanın yıkılmasına." Olmuş bitmiş; o isyanın o durumu değiştirme imkanı var mı? Veya kendine kahrediyorsun, veya "buraya taşınalım" diyen eşine isyan ediyorsun; orada depremin yıktığı bir binanın bir odasındasın, karına isyan ediyorsun. Şimdi bu makul bir isyan mıdır? "Başkaldırıyorum sana" falan diyorsun mesela. Makul olmayan bir isyandır. Yani böyle isyanı, başkaldırıyı kutsallaştırmamak lazım.

"Altına bir niyet koydum ben bunu, değiştirmek niyetiyle." Niyet de yetmez; fakat buradaki temel şey şu: değiştirebilir miyim? Diyelim ki kanser oldum, isyan ediyorum. Bunun bir anlamı var mı? Allah'a inanıyorsam Allah'a isyan ediyorum demektir; tabiata inanıyorsan tabiata isyan ediyorsun. "Ben çevreme çok dikkat ederdim, hiç kirletmezdim, niye kanser oldum" diyebilirim. Neye isyan ediyorsun?

Onun için isyan, başkaldırı, egonun hoşuna giden çok da takdir edilen bir kavramdır, ama etrafını iyice tahlil etmeden, o argümanları bütün yönleriyle tahlil etmeden çok da olumlanacak bir şey değildir. "Adam isyankar" — niye ki? Biz bazen çok överiz değil mi, "adam isyan etmiş, başkaldırmış." O hangi durumda makuldür? Gerçekten objektif bir olumsuzluk vardır ve sen onunla mücadele etme durumunda onu değiştirme ihtimali en azından vardır; o zaman başkaldırının bir anlamı olur. Başkaldırmamak bir tembellik veyahut bir rahatına düşkünlük anlamı taşıyabilir. Başkaldırmak da rahatına rağmen elini taşın altına sokup fedakarlık yapıp bir gayret etme durumu olabilir. Ama bizatihi baş kaldırmak, isyan etmek bir değer değildir diye düşünüyorum.

"Tetikleyici bir şeyler lazım, bir patlama yapacağım, mutlaka bunun bir kıvılcımı var" deniyor — mesela Arap Baharı işte bir çocuğun bir yerdeki hareketinden doğdu falan; böyle hikayeler çok fazladır ama en nihayetinde bir olaydan sonra belli ki bir dizilim olacak, bir seri olay olacak; ondan sonra bir dönüşüm gerçekleşecekse gerçekleşecek. Şimdi burada bu spritüel bilgi ya da bilinç, dönem dönem bizi aslında değiştirebilecek kadar gerilim doluyken durduran bir şey haline de gelmez mi hocam? Yok, asla. Bunlar tamamen yanlış önyargılarımızdan, bazı şeylerin yanlış anlatılmasından veya yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir şeydir. Spritüel olmak, ruhsal bir anlayışa sahip olmak, bir yanlışa karşı mücadele etmemek anlamına gelmez. Veya "önce bir gerilim dolmalıyım, sonra patlayayım" — yok, gerilimle dolmana da gerek yok ki. Peygamber gerilim dola dola mı savaşıyordu? Tahmin etmiyorum, hiç zannetmem; gayet sakin, sakin bir şekilde savaşa karar veriyordu. Savaş gerektiğinde bir gerilim yoktu. Hazreti Ali savaşırken de öyle. Hiç gerilim yoktu. "Doldum doldum artık, patladım" — "işte dayanamıyorum artık, işin son raddesine geldi" böyle bir algı yoktur. O egonun perspektifidir. Dolar, dolar, birikir, tahammül edemez hale gelir, sonra bir yerden patlar. Öyle tavırlar zaten sağlıksızdır; öyle başkaldırılar da sağlıksızdır. Yani o tür başkaldırıların ölçüsü, dengesi, istikameti, isabetlilik oranı da zayıftır.

Ezilmişlik Psikolojisi ve İktidar

Bununla ilgili bir tez vardı; Kasas suresinde de var, "ezilenlerin başa gelmesini istiyoruz" gibi bir ayet — tam hatırlamıyorum ama bakmak lazım, "biz istiyoruz ki ezilenler yeryüzünde başa geçsin" mealinde. Yani ezilenlerin iktidara geldiği çoğu yerde aslında öncekinden çok da farklı bir şey olmamış. Ben bunu hep psikolojik duruma bağlıyordum: yani o aslında önceki sistemi gerçekten düzeltmeye ya da yerine alternatif bir şey koymaya mı çalışıyor, yoksa "orada niye ben yokum" öfkesi ve arzusuyla mı hareket ediyor?

Evet, bence de bir ayet var: "Biz istiyoruz ki ezilenler başa geçsin" — Kasas suresi olabilir. İşte burada önemli olan hangi bilinçle olduğu. Yoksa ben ezilenlerin başa geçmesini her koşulda istemem; daha doğrusu her ezilenin başa geçmesini istemem. Çünkü eziklik ve ezilmişlik psikolojisi sağlıklı bir psikoloji değildir. Kendini ezilmiş hissediyor olması ayrı bir şey — biri beni ezebilir ama ben kendimi ezilmiş hissetmeyebilirim. Çünkü her türlü psikolojik tatminsizlik bir aşırılığa yol açar. Mesela insanları ezenlerin bir kısmı daha önce ezilmiş olanlardır. Neden? Çünkü o ezilmişliği doğru bir şekilde tanımlayamıyor, doğru bir yere oturtmuyor; deyim yerindeyse "günü gelince size göstereceğiz" modunda.

Dolayısıyla ezilmişleri doğru yere oturtmak lazım. Oradaki mesele sadece ezilmişlik değil; hayatın, insanın, hakikatin, varoluşun, mutlak yaratıcının ne olduğunu ve kendi konumunu hakkıyla bilen, bununla birlikte ezilmiş olan insanları Allah rehber kılmayı veya yeryüzüne emanet etmeyi diler. Yoksa bizatihi ezilmişleri değil; bu, yetenim sebebi değil. Allah öyle diyorsa yanlış yapmış olurdu zaten; bütün ezilmişleri hakim kılmak istemez. Çünkü gerçekten ezilmişlik psikolojisi kötü bir psikolojidir.

Deyim yerindeyse ucunu tutacağımız ip ezilmiş olmaklık değil; orada asıl mesele o insanlar. O insanlar gerçekten kendi fıtratlarını, hakikatlerini, varoluşlarını, bu dünyanın mahiyetini, insanın hakiki değerlerini biliyorlar mı, bilmiyorlar mı? Bilmiyorlarsa, ister ezilmiş olsun ister ezmiş olsun, bilinç düzeyi olarak hiçbir fark yoktur. Sen ezilmişi ezilmekten kurtarmalısın; bu ayrı bir konu. Ama bilinç durumu arasında bir fark yoktur onların; çünkü ikisi de aynı psikolojik zeminde yaşamaktadır. Biri üstünlük kompleksi duyuyor, biri aşağılık kompleksi duyuyor. Biri "biz sizden üstünüz" diyor, biri "bunlar bizi eziyor" diyor. Aralarında varoluşsal bir fark yoksa ezen ile ezilmişin arasında bu anlamda ben tercih yapmam; hangisi iktidara gelmeli diye tercih yapmam, ikisi de iktidarsız. İdrakinde olmadıkları için aslında egolar edilgen mağdurlardır.

O rolü de kimlik yönetiyor, ona tepki veriyor. Biri ezilmiş bir milliyetçilikle isyan eder; sonra iktidara gelince kendi milliyetçiliği üzerinden başka bir milliyeti ezebilir. "Biz epey ezildik, biraz da biz ezelim" diyebilir. Burada ne fark var? Hiçbir fark yok. Ama sen ezilmiş olan insanı uğradığı mağduriyetten kurtarmalısın; onu iktidara getirmek o ayrı bir konu. Ona bir gücü teslim etmek de ayrı bir şeydir. Hani bir laf vardır, tırnak içinde, yanlış anlaşılmasın: birine padişahlık vermişler, önce babasını asmış derler. Neden? Çünkü ezik hissediyor; senelerdir, yıllardır kendini ezik hissediyor, içeride birikmiş bir hırs var, bir kin var. O yüzden ezilmişlik psikolojisini biraz atmak lazım. Bu hem insan olarak, hem toplum olarak, hem işte etnik bir grup olarak; insan çok fazla bundan nemalanmamalı. Çünkü bu sağlıksız bir şeydir.

Zayıf Bırakılmak, Ezilmişlik Hissetmekten Farklıdır

Orada "ezilmiş" değil de "zayıf bırakılma" demek daha makul olur. Yani birinin seni dünyevi, maddi bir düzeyde zayıf bırakması. Bir konuda zayıf olmak ayrı bir şey, kendini ezik hissetmek ayrı bir şey. Meali öyle yapmak daha makul: "ezilmişler" değil de "zayıf bırakılmışlar." Yani diyelim ki birileri iktidara katılımını engelliyor ve sana hiçbir hak tanımıyor; seni iktidar konusunda zayıf bırakıyor. Veyahut bir çalışma sürecinde birisi o çalışmanın sonucunda üretilen şeyin çoğunu gasp ediyor, sana ölmeyecek kadar veriyor — bu zayıf bırakılmaktır. Zahiri olarak; bunu ruhsal veya içsel olarak almamak lazım. Seni zayıf bırakmaya çalışıyor. Ezilmişlik hissetmek ayrı bir şeydir; ezilmişlik bir psikolojik durumdur. Zayıf bırakılmak nesnel bir olgudur; biri seni herhangi bir konuda zayıf bırakıyor, senin özgürlüğünü veya doğal imkanlarını kısıtlıyor.

Mesela Hazreti Yusuf zayıf bırakılmıştı; hapse atılarak. Ama ezik hissetmemiştir kendini muhtemelen — muhtemelen değil, hissetmemiştir, bana göre hissetmemiştir. Ezik hissetmek ayrı bir şeydir. Hazreti Yusuf orada kendini ezik mi hissetti? Hayır. Hazreti Peygamber Mekke'de kendini ezik mi hissetti, ezilmiş mi hissetti? Hayır. Oradaki inanan insanlar kendilerini ezik mi hissettiler? Hayır. Ama zayıf bırakıldılar mı? Bırakıldılar tabii.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. "...üzülmekle iman zayıflarından" deniyor; yani aşırı derecede kalbin ağır gelmesi, dünyada olan üzüntülerin, acıların çok fazla olması — bu noktayı da göremiyoruz aslında. Çünkü biz o kadar güçlü değiliz, her şey zaten sevginin dışında ayak diretiyor değil mi? Şimdi insanın zayıf veya aciz halde olması ayrı bir konudur. Zayıf oluşunu veya acizliğini kabul edememesi ayrı bir konudur. İnsana bir şeyin ağır gelmesi zayıf kalmasından dolayı değil,

Acizliği Kabullenmek

o durum karşısında zayıf olmaya tahammül edememesinden kaynaklanır. Mesela şöyle diyelim: bir aslan ava gitti; geldiğinde baktı ki sırtlanlar iki tane yavrusunu öldürmüşler. Ne yapar, ne hisseder? Bir acizlik hisseder aslında. Ama acizliğinden rahatsız olmaz; "nasıl engelleyemedim" şeklinde bir rahatsızlığı olmaz. İnsanın buradaki temel, incelikli olarak dikkate alması gereken nokta budur. Bir konuda, bir durumda aciz kalabiliriz. Eğer bu acizliğimiz objektif bir şeyse, evet ben hakikaten bu durumda bir şey yapamam, çünkü elimde bir imkan yok — yani acizim. Acizlikten kastımız ne? Bir durum karşısında yapabilecek bir şeyinin olmaması durumu. Bu bir durumdur. Bu durumu normal insan kabul eder, anormal insan kabul edemez, tahammül edemez. Tahammül edemediği için ya öfke gösterir ya da ümitsizliğe kapılır.

Dolayısıyla bir konuda aciz olmak, yani bir şey yapamamak, kabul edilmesi gereken bir durumdur; doğal bir durumdur. Hayvanlar bunu yapıyor, insan niye yapmıyor? Garip bir durum değil mi? Hayvan bakıyor, yavrusu hasta, ölüyor; bakmaya çalışıyor, besliyor, ama yavrusu ölüyor. Kabul ediyor mu? Ediyor. Bir şey yapabiliyor mu? Yapamıyor. Bir şey yapamıyor ve yavrusu ölüyor. Bunu kabul ediyor; bir şey yapamadığını kabul ediyor. Ama ego "hayır" diyor, "yapabileceğin bir şey olmalı." Veyahut "bir şey yapamamaya dayanamıyorum, elimden bir şeyin gelmemesine dayanamıyorum" diyen insan da bu — bunu diyen egomuzun yanlış bir tarafıdır.

Mesela hastayım, bir çare yok diyelim tıbben ve kabul edemiyorum bunu. Ne yapıyorum? İsyan ediyoruz. Şimdi bu ne? Bir şey yapamıyorsun, elinden gelen bütün imkan ve kabiliyeti kullandın, yapabileceğin, şu anda mevcut tıp vs. konusunda başka bir şey yok. Normal bir insanın ne yapması gerekir? Durumu kabul edip sürece şahit olması lazım. Ama ne yapıyor? Kabul etmiyor, kabullenemiyor. Kabullenemediği için onun ağır yükünü taşımaya başlıyor. Bu, insan olduğumuz için değil, insan olamadığımız için başımıza gelen bir şey. Orada paradigmayı değiştirmemiz lazım. "Ne yapalım, insanız" — hayır, insan değiliz çünkü. İnsan olsaydık, buradaki insan hakiki insan, hakiki insan olsaydık aslında imkan ve kabiliyetimizin olmadığı bir durumu kabullenecektik.

Fakr ve Acz: İnsanın Temel Hali

İşte Bediüzzaman'ın dediği: bu kainat sonsuz merhameti, şefkati ve kudreti olan bir yaratıcının mülküdür; mülkü sahibine teslim et. Ego mülkü kendine alıyor, kendi üzerine alıyor; kendi üzerine aldığında ne olmuş oluyor bu sefer? Taşıyamayacağı bir yükü yüklenmiş oluyor. Mesela sen çocuğuna diyorsun ki "ben seni her durumda korurum." Trafik kazası geçiriyor, ölüyor; koruyabildin mi? Rahmi Koç da olsan çocuğun kalp krizinden ölebiliyor değil mi? Peki senin sonsuz gücün mü var? Yok, hiçbirimizin yok.

Kadim, evrensel bilgeliklerde bir hakikat vardır, ama insanoğlu son asırda bu konuyu kabullenemiyor. Mesela "aciz ve fakr" diye kadim bilgelikler der ki insan aciz ve fakr içindedir. Ne demek? Sen hiçbir şeye sahip değilsin. Fakr bu demek. Hatta Kur'an'da geçer: "Allah zengindir veya Allah ganidir, siz fukarasınız, siz fakirlersiniz." Herkes fakirler, "sen fakirsin" demiyor Allah Kur'an-ı Kerim'de; "Allahu ganiyyun ve entümül fukara" — hepiniz fakirsiniz, fakirlersiniz. Yani ne demek? Allah'tır her şeyin kaynağı, kudretin, ilmin, her şeyin kaynağı Allah'tır. Siz kendinizden bir şeye sahip değilsiniz. Dolayısıyla "entümül fukara" — hepiniz fakirsiniz. Yoksa "ben fakirim ama Sabancı, Koç, Rockefeller falan zengin değil" demiyor; hepiniz fakirsiniz. Hiçbirinizin bizatihi size ait, kaynağı siz olan ve sahibinin siz olduğu bir şey yok. Sadece emaneten verilmiş.

Allah aldığı zaman senin aldırmama şansın yok; "ben vermiyorum" deme şansın yok. Mesela şu biyolojik hayat senin mi? Değil. Beden senin mi? O da değil. Biyolojik hayatın alındığı zaman "ben vermiyorum, bu benim" deme şansın var mı? Yok. Demek ki sen fakirsin. Hepimiz fakiriz. Ama bizim ego zihnimize göre bazı insanlar zengin, bazıları fakir oluyor. Kur'an diyor ki yegane zengin Allah'tır; her şeyin sahibi ve kaynağı yaratıcıdır. Sen bir şeye sahip değilsin. Tabii ego bundan rahatsız olur, "benim hiçbir şeyim yok" der. Yok abi hiçbir şeyin yok. "Hiç mi?" Hiç. Halbuki insan anlasa bu ne kadar büyük bir huzur ve özgürlüktür. "Hiçbir şeyim yok" — hiçbir şeyin koruyucusu değilim dolayısıyla; hiçbir şeyin yükünü mutlak olarak taşımak zorunda değilim. Bu hayat da bana ait değil. Dolayısıyla egom ertesi gün "ne olacak senin halin" dediğinde ben "kimin hali?" diyorum. Yani kendi varlığımı, hayatımı kendime yük yapmıyorum.

Onun için Bediüzzaman diyor ki: her şey Allah'ın mülküdür, sen de onun mülküsün ve onun mülkünde çalışıyorsun. Peki sen nesin? Sen onun mülkünde çalışıyorsun. Bu hayat kimin? Yaratıcının. İsmail'i kim yaratmış? Allah. Sonunu da o düşünsün, niye ben düşüneyim ki? İsmail ne olacak, ben ne olacağım, niye öyle değilim ki, bir şey olamadım — bak ne yaptın, aldın yükü, sonra o yükün derdine düşmeye başladın. Ben bana ait değilim, yaratıcıya aidim. Onun verdiği imkan ve şartlar dahilinde, onun razı olduğu şekilde yaşıyorum. Bu kadar basit. Bak hiçbir yük almadım üzerime, hiçbir yüküm yok. Ama yük aldığın zaman kendi varlığının yükünü alıyorsun, çocuğunun yükünü alıyorsun, eşinin yükünü alıyorsun, hayatını alıyorsun; bir sürü şeyin yükünü alıyorsun. Peki o yükü kaldırabiliyor musun? Kaldıramıyorsun. Bu sefer ne hissediyorsun? Yetersizlik. Tekrar başa dönüp alıyorum: insan fakr halinde olan bir varlıktır. Ne demek? Hiçbir şeye sahip değildir.

Yine Bediüzzaman der ki: varlık yükü ağırdır, sen o yükü taşıyamazsın; fuzuli yük alıyorsun, sonra o yükü tabii taşıyamıyorsun. İkincisi acz: bazı şeylere güç yetiremezsin. Fakr, kaynaktaki sıfır noktasıdır — hiçbir kaynağa sahip değilim; gördüğüm hiçbir şeyin iyiliğin, güzelliğin, hayrın, hayatın, ilmin sahibi, kaynağı değilim. İkincisi, bu hayatı Allah bana verdi, ne kadar verirse o kadar güç olur, hiç vermezse hiç olmaz. O yüzden fakr ve acz insanın idrak etmesi gereken en temel değerlerdir, en temel anlayıştır.

Bunu kaybettiğin an ne olur? "Ben şuna sahibim" dersin. Mesela "bu bedenin sahibi benim" diye başlarsın, "bu hayatın sahibi benim" diye başlarsın. Sonra dersin ki, diyelim ki kırkında, ellisinde, altmışında öldün veya öleceksin; "benim hayatım bu kadarmış" — bak, "benim hayatım" dedin ya, üstelik de sınırladın. Sonra o hayatın derdine düşmeye başladın. Halbuki hayatın sahibi o, ve mutlak olanın hayat sıfatı senin hayatında şu kadar tecelli ediyor, görünüyor. Üzerine hiçbir yük almadın, taşımıyorsun hiçbir yük. "Benim hayatım ne olacak" diye bir probleme sahip değilsin; böyle bir problemin ihtiyacı yok. Hayvan niye rahat? O yükü taşımadığı için işte. İnsan niye rahatsız? İnsan olmadığı için. Yani Allah insanlık imkanı vermiş ama insanlık imkanını kullanmıyorsun. Yoksa biz insan olduğumuz için acı çekmiyoruz; insan olmadığımız için acı çekiyoruz. Meseleyi doğru bir yere oturtmamız gerekiyor.

"İşte dayanamıyorum, çok merhametliyim" — hayır, sen merhametinden dolayı değil, sınırları karıştırdığın için böyle. Bu varlık kime ait? Sonsuz ve mutlak olana ait. Sana bir şeyin düzeltilmesi konusunda imkan vermiş mi? Vermişse kullan. Vermemişse mülkü sahibine teslim et; zaten onun. Fuzuli karışma ve karıştırma. O yüzden insanoğlunun fakrını ve acizini bilmesi kadar büyük bir marifet yoktur. Ve insanın aslında aciz ve fakr içinde olması bir problem değildir; "hiçbir şeyim yok" — bu bir problem değildir. Hiçbir şeyinin olmamasından rahatsız olman problemdir. Hiçbir hayvanın tapusu yok, ama hiçbir hayvan "benim bir tapum yok, şu yeryüzünde bir dikili ağacım yok" demiyor. Çünkü o durumda rahatsız değil. "Hiçbir şeyim yok ve bu doğal bir şey" diyorum, ama "hiçbir şeyim yok ve bu doğal değil" dediğin anda sen bu durumu kabullenmemiş oluyorsun. O yüzden problem olan şey acz ve fakir halinde olmamız değil, bunu kabullenmemek.

Mesela birisi seni takmıyor; problem var mı burada? Yok. "Nasıl takmaz" diyorsun; kabullenemiyorsun. Bir insanı değiştiremiyorsun; bu bazen 5 yaşında, 10 yaşında bir çocuğun oluyor, bazen eşin arkadaşın oluyor, bazen işte düzeltemediğin şu dünyadaki bir kötülük oluyor. "Nasıl değiştiremem ya, değiştirmem lazım" diyorsun, yumruklarını sıkıyorsun ve için içini yiyor. Neden? Çünkü kabullenemiyorsun. Kabullenmediğin için o durum oluyor.

O yüzden bir bilgenin ifadesidir: Der ki ortalama bilinçteki insan acizinden rahatsız olur; hakiki insan acizinden lezzet alır. Bakın mesela bir bebeğin hiçbir şeyi yok; malı yok, mülkü yok, "benim evim, benim odam" demiyor değil mi? Bir annesi var, ona kim bakım sunuyorsa ona yöneliyor; her durumda ona yöneliyor. Hiçbir şey yok, aciz ve fakir içinde. Hakikaten bir çocuğun bir, bir buçuk yaşında o civarlarda mülkiyet algısı pek güçlü değildir; bir şey yoktur, "bir gücüm var" diye de böyle çok kendi egosuna yüklenmez. Ne olur? İhtiyacı olduğunda hemen ona bakım veren kimse ona yönelir, ona sığınır. Bu kadar.

Bunun yetişkin insandaki yansıması ne? Aczini ve fakrını hissettiğin anda Allah'ın kudretine, rahmetine ve zenginliğine sığınmak. Ama bilinçsiz insan ne yapar? Aczini görür, "Allah kahretsin, niye bu kadar acizim" diyor. Fakrını görüyor, "niye hiçbir şeyim yok, niye hiçbir şey bana ait değil" diyor. Dolayısıyla insan acz ve fakrını şöyle veya böyle hissediyor; fakat hakiki anlamda yaratıcıdan kopuk olduğu için, bilinç olarak kopuk olduğu için bu acz ve fakr hali onu rahatsız ediyor. O rahatsızlık yüzünden bütün sorunları yaşıyorsun. Halbuki "aczimi biliyorum, fakrımın da farkındayım ve bundan mutluyum" — asla bundan rahatsız değilim. "İyi ki yaratıcı bana 'bu senindir' dememiş, çünkü bu halimle o yükü ben taşıyamam ki." İnsan fuzuli şekilde yük taşıyor, sonra o yükün altında kalıyor. Sonra işte mutsuzluk, öfke, kızgınlık, incinmişlik, üzüntü, keder — o zaman tahakkuk ediyor.

Hemen uyanacaksınız: acizlik mi hissettiniz? Bir şeyin üstesinden gelememe, bir şeye yetememe. Hemen diyeceksiniz ki: ben bütün imkan ve kabiliyetimi kullandım mı? Kullandım. O zaman tamam, rahatla, huzur içinde kal. Bir şey elinden gitti; hemen şunu sor: bu benim miydi? Değil. O zaman rahatla. Ama Allah sana emanet etmiş, "koru" demişse ayrı bir şeydir; onu korursun, ama "benim" diye değil, onun emaneti olarak korursun. Biri bu sınıfı birine emanet eder: "buna göz kulak ol, bu sandalyelere göz kulak ol, ben gelinceye kadar bunları muhafaza et" der. O kişi bunları kendi sandalyesi olarak mı korur? Hayır, kendisine emanet edilmiş eşyalar olarak korur. Biz de bize emanet edilmiş olan şeyleri koruyoruz.

Hani birine atfedilir: Adam ağır bir hastalık geçirmiş, bütün imkan ve şartlara bakmış; yapacak bir şey yok modern tıp noktasında. Biri demiş ki "ya, çok özel bir doktor var, seni ona götüreyim." "Ya biz çok doktora gittik, yapabilecekleri bir şey olmadığını söylediler." "Ya gidelim." "Tamam, hadi kırmayayım, gidelim." Gitmişler, anlatmışlar doktora; o da demiş ki "valla evet, yapacak bir şey yok." Ellerini kaldırmış: "Ya Rabbi, hani mal senin, ben gerekli bakımı verdiğin imkanlar ölçüsünde yaptım; mal senin yani, benim değil." Doğduğunda bu bedeni kim inşa etti? Yaratıcı. Şu zamana kadar yaşayacak dese ne yapacaksın, tamam diyeceksin ya. Niye sahipleniyorsun ki? Ama ego ne diyor? Kabul etmiyor. Fakrını ve acizini kabul etmiyor. "Benim de bir şeyim var" diyor; mülk edinmeye çalışıyor. "Benim de bu kainatta, bu varoluşta sahip olduğum bir şey var" diyor. Maddi bir şeyden tutun psikolojik şeylere kadar: "İtibarım var, oyum var, şuyum var." İnsan niye bir şey kaybedince sarsılıyor? Çünkü hem "benim" dediği şey elinden çıkıyor, hem de bunu değiştirecek gücü yok; iki yerden de dayak yiyor. Ve ego şöyle diyor: "ne yapabilirsin ki, böyle üzgün üzgün" — "ne yapabiliriz ki işte, insanız, ne yapabiliriz?" İnsansın, kabul edebilirsin. Eğer insan olsaydın derdin ki: "Allah'ın bana verdiği imkan ve şartlar içinde yapabileceğim her şeyi yaptım, dolayısıyla kalben müsterihim, bir sıkıntı var mı? Yok."

Ölüm Algısı ve Geçici Ayrılığın Hüznü

Bir de çok enteresan; hemen bir çakalıyor. Hiç enteresan değil, yani enteresan değil, bir cehalet halidir; enteresan bir cehalet olabilir, bunu diyebiliriz. Ama işte "enteresan bir şey" dediğiniz zaman ego yol açar, kapı bulur. "Hani doğal ve enteresan bir şey" dediğiniz anda onu egonuz meşrulaştırabilir. Hayır, bu hiç de enteresan bir şey değil; bir cehaletin ürünü, yanlış bir bağlanma halimiz var. Egonun yanlış bir bağlanma algısı var; o yanlış bağlanma bir tuzağa dönüşüyor. Enteresan bir tuzak olabilir. Yakın ama olmadığı müddetçe, bundan uzun süre üzülmek enteresan bir kötülük. Yani oradaki üzüntünün mahiyeti önemli; nasıl bir üzüntü?

Bediüzzaman çok güzel ifade ediyor: mesela sevdiğimiz, izlediğimiz insanların vefatı veya uzaklaşması için "geçici bir ayrılığın hüznü olabilir" diyor, bu kadar. Diyelim ki sen gurbettesin, sevdiğin bir insan da gurbette; ona "memlekete dönüş vaktin geldi" diyorlar, o memlekete gidecek, otobüse biniyor, sen de ona el sallıyorsun. Nereye gidiyor? Memlekete. Sen de gurbettesin, sen de memlekete gideceksin, ama o senden önce memlekete gitmiş. Bunun getirdiği bir hüzün olabilir. Ama "keşke gitmesek, o niye gidiyor" — her gidiş erkendir öyle dersen, onun hüznü hüzün değildir. "Her ölüm erkendir" diyen adamın erkenden kendini düzeltmeye ihtiyacı var, erkenden bir şeyleri anlamaya ihtiyacı var; geç kalmış. Orada bir yakınma var.

Böyle açık yakınma mı, gizli yakınma mı, ikisini de teşhis etmek lazım. Bazı yakınmalar derinden ve sessizdir; "olmasaydı sonumuz böyle" falan gibi bir yakınma, yüksek sesle çıkmaz ama derinden vardır. Onları şey yapmamak lazım. "Ama elhamdülillah benden önce biri gitmiş Rabbine, ben de zaten sonra gideceğim; sadece şu an geçici bir ayrılığın hafif bir hüznü var. Elhamdülillah, hikmet noktasında onun gidiş zamanı buymuş; ben de inşallah en güzel bir halde ve zamanda giderim." Bu tabii benim egomun karar verdiği bir zaman değil, yaratıcının karar verdiği bir zamandır; ne zaman karar vermişse o en güzel zamandır deyip bu durumu algılarım. Budur.

Bandırmalı Ali Efendi'nin hatıralarında da vardır — ölümle ilgili algımız biraz düzelsin diye anlatıyorum. Çok samimi, 40-50 yıllık bir kardeşlik, arkadaşlık ilişkisi olan birisi vefat etmiş. Aralarında "kim önce ölürse cenaze namazını diğeri kılsın" diye bir sözleşme yapmışlar. Ali Efendi cenaze namazını kılacak; tam kılacakken bakmış sağdan birisi omzuna dokunur. Dönmüş, arkadaşı. Arkadaşı demiş ki: "Ali, ben öldüm mü?" "Bırak, bırak şimdi bunları, sonra konuşuruz" demiş. Yani bak, ölmüyorsun zaten; sadece bedeni bırakıyorsun. Bedene de gereken hürmet ve duayı yapacağız. Ama bak bu bilinçli olsak mesela ölüm ne kadar farklı bir anlama gelir değil mi? "Ben öldüm mü" diyor — bir soru işareti değil, bir latife yapıyor. "Ben öldüm mü, halbuki benim cenaze namazımı kılıyor." "Yok, ben de senin ölmediğini biliyorum, ama şurada bir beden var, onu da gönderelim toprağa." Bak, bilinç bu.

Ama bizim bilincimiz nasıl karışık. Dedim: "Sen ne olduğunu biliyor musun? Gerçekten ne olduğunu biliyor musun?" "Yok, bilmiyorum, öyle diyorlar." Görünüşte öyle; gerçekte biliyor musun? Bilmiyorsun. En azından sıfır noktasında dur, de ki "ölüm ilginç bir şey, bakalım ne olacak." Niye korkuyorsun, niye kaçınıyorsun? En azından bilmiyorsun; en azından bilmediğin şeye karşı nötrsün. Ama bizim algımızda birçok şey ne kadar olumsuz yer alıyor. Mesela bir şeye yetememek, bir şeyin üstesinden gelememek, bir şeye gücün yetmemesi — bunlar kötü şeyler mi? Şimdi kime sorsan "çok kötü" der. Niye kötü ki? "Benim bir şeye Allah bana güç vermemiş, gücüm yetmiyor" — aczinden lezzet almaya örnek veriyorum. Gücüm yetmiyor, ben de diyorum ki: "Ya Rabbi, bana verdiğin gücü kullandım ve bu durumu değiştirecek başka bir gücüm yok; ya Rabbi, senin kudretine sığınıyorum. Sen bana güç verirsen kullanacağım, vermezsen senin hikmetine sığınacağım." Bak, lezzet verdi değil mi? Kainat sahipsiz, hikmetsiz değil, ama her şeyi sen kavrayamazsın, sen sonsuz bir güce sahip değilsin; onun verdiği gücü kullanıyorsun, verdiği gücü kullanınca da sen yapman gereken şeyi yaptın. Nasıl ki bir çocuk üstesinden gelemediği bir şey olunca annesine sığınıyor. Bir çocuğun en mutlu, en güzel hali odur değil mi? Bir şeyin üstesinden gelemedi, hemen annesine sığınır, veya kim ona bakım veriyorsa. Lezzet verir o.

"Ben diyorum ki: Ya Rabbi, acizim, sana sığınıyorum." Ne kadar güzel bir şey. Neye sığınıyorsun? Sonsuz kudret sahibine. Ama egonu Allah'a dayatmak için değil. Bazı çocuklar var, anneye sığınır ama anneyi kendilerine maşa yapmak isterler: "anne, şu çocuğu döv, bakalım sen mi haklısın yoksa öbür çocuk mu." Biz de Allah'a sığınıp Allah'ı kendimize jandarma yapmaya çalışıyoruz; öyle değil. Allah'a sığın, ego karıştırma. "Ya Rabbi, sana sığınıyorum, ona göster" — niye böyle yapıyorsun? Ona sığın; ona sığınmak ne kadar mükemmel bir şeydir. Ne kadar fevkalade büyük bir zenginliktir. Yani Allah'a sığınmaktan daha büyük bir lezzet yoktur; çok büyük bir zenginliktir. Ve bu Allah'a sığınmanın zenginliğini idrak eden acizinden lezzet alır. Her şeyin sahibi o; her şeyi hikmetle yürüten, sonsuz merhamet ve kudreti olan bir Rab'be sığınıyorsun. Ne kadar büyük bir hafiflik, ne kadar büyük bir huzur, ne kadar büyük bir özgürlük. Bunu yapmadığın zaman ne oluyor? Kabullenmemenin esaretine hapsoluyorsun.

Kabullenmek: Özgürlüğün İşareti

İnsanlar kabullenmemeyi "ben kabullenemem, ben zayıf değilim" diye tanımlıyor. Bakın ne kadar ters bir algı var: "ben zayıf değilim" diyor, kabullenmiyor. Peki, kabullenmediğin şeyi değiştirebiliyor musun? Değiştiremiyorsun. E, zayıfsın; "kabullenemiyorum, zayıflığı da kabullenemiyorum" diyor. Bakın üst üste esaretin zincirinde ama farkında değil.

Kabullenmek bilinç düzeyinde güçlü olmanın işaretidir; bilinç düzeyinde özgür olmanın işaretidir. Kabullenmemek ise bilinç düzeyinde kişinin egosuna esir olduğunun işaretidir. Eğer değiştiremediğin bir şeyi kabullenebiliyorsan, bu aslında senin bilincinin özgür olduğunu gösteriyor. Sen diyorsun ki: "şu durum yanlış, olumsuz, eksik." Peki ben bunu değiştirmek için imkan ve kabiliyetimi kullandım mı? Kullandım. Peki kullandıktan sonra durum değişti mi? Değişmedi. Peki bu durumda ne yapmam gerekir? Eğer özgürsem, dikkat edin, eğer özgür bir bilince sahipsen kabullenmem gerekir. Ama sen özgür bir bilince sahip değilsen kabullenemiyorsun; sende kabullenme opsiyonu yok. Kabullenme imkanı varken senin varlığında sen o imkanı kullanmıyorsun, kullanamıyorsun, farkında değilsin. Kabullenmemenin içine sıkışıyorsun. "Kabullenemedim, 20 yıl geçmiş kabullenemedim, 10 yıl geçmiş kabullenemedim." Peki sen özgür müsün? Değilsin. O yüzden kabullenmek hayatın çok büyük bir sırrıdır.

Aslında Kur'an meallerinde "bela" diye çevrilen şey veya "imtihan" diye çevrilen şey aslında bir şeyin bir şeyle kaçınılmaz bir şekilde karşılaşması demek. Allah diyor ki bize: siz kaçınılmaz şekilde bazı hoşunuza gitmeyen şeylerle, daha doğrusu egonuzun hoşuna gitmeyen şeylerle karşılaşacaksınız; bunları kabul edenleri müjdele. Kabul ediyorsan sen insansın; etmiyorsan kendine zulmeden bir varlıksın. Kaçınılmaz olarak karşılaştıracağı şeyi nasıl kabullenmemekle karşılıyorsun ki?

Kabul edip hüznü devam edebilir mi insanın? Neyin hüznü, kaybın hüznü. Onun dediği aslında peygamberimizin bir iki damla gözyaşı dökmesi gibi; kalp hüznü. Diyelim ki maddi bir şeyse, ticaretindir, şudur budur, bunlara hüzünlenmek manasızdır. İnsan hüzünlenebileceği bir ihtimal, o da sevdiği, eşi, dostudur; onu da dediğim gibi karşılarsın, geçici bir ayrılığın makul şekilde yaşanan bir hüznüdür, o kadar. Bunu asla abartmamalı, asla kalıcı bir şey gibi görmemeli.

Veya insan kendine üzülmemeli. İnsan biraz kendine acıyan bir varlık, tırnak içinde söylüyorum; kendine acıyan bir varlık maalesef günümüz insanı. Kendine çok acıyor, çok hakkı olduğuna inanıyor. Veya yaşayamadığı, arzu edip de elde edemediği bir şeyi mahrumiyet olarak algılıyor, mahrumiyet hissi duyuyor, bu da ona acı veriyor. Hayır, bu acı verecek bir şey değil, niye bu kadar abartıyorsun? Bir insan kendine üzülüyorsa dünyayı büyütüyor demektir. "Dünya çok büyük, dünya çok önemli, dünyada yaşayacağın şey çok kıymetli, çok değerli ve sen bunu yaşayamadığın için mağdursun" — kendine üzülmek bu aslında değil mi? Kendine üzülmek, kendini dünyanın uydusu, dünyanın dilencisi kılmaktır; dünya sana bir şey verecek, vermeyince mağdursun.

Geçen bir arkadaşla konuşuyordum; dedi ki şeytan böyle insanlara secde etmemekte haklı, doğru haklı yani. Aslında şeytan neye secde etmeye talip? Tam bir insanı bulsa eder. Aslında ayetin bizi orada ifade ettiği şey o. Ayet demiş oluyor ki: Ey insan bak, senin bir Allah'ın üflediği ruh boyutun var, bir de maddi, beşeri, topraksı bir boyutun var. Sen o topraksı boyutunu ruhuna tabi kılmazsan, şeytan der ki "bu toprak yönü aşağı, bu toprak yönü problem; ben böyle bir varlığa secde etmem." Aslında bize anlatılan şey çok anlamlı bir şey orada. Hatta bir arifin bir sözüdür: "Şeytan yeryüzünde secde edecek insan arar, az bulur." Tabii ona da der ki: "Ben, benim seninle bir şeyim kalmadı" — hani o peygamberin "benim şeytanım bana teslim olmuştur" dediği durum. Şeytan orada diyor ki: "Sen saf, halis bir insansın, bir varlıksın; Allah ihlasa erdirdiği kullar hakkında bir hesabım yoktur." Bunu da biliyor Allah da bize anlatıyor. "Tamam" diyor, "benim seninle bir çatışmam, bir şeyim yok." Bir nevi aslında ona hürmet ediyor, ona hürmet secdesi ediyor.

Dolayısıyla aslında kutsal metinlerdeki o ifadeler, bizim şeytanla mücadelemiz yok; şeytanla egomuz arasında bir mücadele var. Şeytan diyor ki: "Egondan sıyrılmadığın müddetçe benimle başın belada, benimle bir hesabın var." Ama o ruhsal varlığının idrakine vardın ve saflaştıysan o zaman benim sana zaten bir etkim olamaz; böyle bir şey mümkün değil. O zaman biz bir şeyi bir şeyden arındırmalıyız veya bir şeyi bir şeye tabi kılmalıyız; psikolojimizi ruhumuza tabi kılmalıyız. Psikolojinin tarafında kendimizi tanımlamamalıyız; o hizmet eden bir alet, hizmet eden bir şey.

Mesela egon diyecek ki: "Ne kadar şanssızım, benim şunları yaşamaya hakkım yok mu?" Bak egon ne yaptı? Bir isyan bayrağı açtı, seni tuzağa düşürüyor, seni ikilemin tuzağına atıyor. Ne yapacaksın? İkiliği ortadan kaldıracaksın. Yine bir alimin ifadesidir: Diyor ki bir gün nefsim, benim zayıf bir anımı buldu ve üzerime üzerime geldi. Dedi ki "sen bu kadar sene yaşadın dünyada, rahat yüzü gördün mesela; sen o kadar dürüst olduğun halde bak insanların sana yaptığına bak; sen insanlara hizmet etmek için mücadele ederken insanlar sana zulmettiler. Bunu mu hak ediyordun?" Şimdi bakın bunlar nedir? Nefsin seni zayıf bulduğu anda senin üzerine gelmesidir. Yoksa bunlar normal, enteresan şeyler değildir; bunlar büyük tuzaklardır. Nefsin, egon zayıf bir anını buluyor, başlıyor sana bir kısım şeyleri yansıtmaya. Sen eğer orada bilinçliysen ne dersin? Sonra o kişi der ki: "Nefsimin bu saldırısına ilahi rahmetle mukabelede bulundum." Bir irfanla, bir bilgelikle 5-6 madde sayıyor ve onları duvara astım, ta ki nefsim yine böyle şeyler söylerse onları hatırlayacağım.

Yani biz ne taraftayız? Şeytanın aslında Kur'an'da veya kutsal kitaplarda anlattığı şey şudur: şeytan diyor ki, sen topraksı yönünü tercih edersen seni bir oyuncağa çeviririm. Ama Allah'ın üflediği ruh yönünü tercih edersen o zaman benim seninle bir işim yok, benim seninle ilgili bir problemim yok, sana etki edebilmek kudretim de yok; kudreti olsa da yapmaz, emin olun. Bize söylenen şey o.

Mesela dünyada makul ve meşru olarak yaşamak istediğim bir şey var; olmadı. Olmadığında hiç önemli değil, bu dünya hayatının geçici bir metadır. Olabilir de olmayabilir de. Olursa insanca onu deneyimlerim, olmazsa insanlığımla onu deneyimlemediğimi kabul ederim. Diyelim ki 30 yaşına geldim, ölüyorum; 40 yaşına geldim ölüyorum; 50-60'ı deneyimleyemedim, evet deneyimleyemedim, torun sahibi olamadım, hatta hiç evlenmedim, çocuğum da olmadı; ne olacak? Bunların olmamasını deneyimledim, bunları deneyimlememe sürecini bütün kalbimle kabul ediyorum çünkü bu dünya hayatının geçici

Öz Varlıkta Eksiklik Yoktur

bir varoluşsal değer taşımazlar. Yani varoluşsal olarak beni ne arttırırlar ne azaltırlar; ne bana bir şey katarlar ne benden bir şey eksiltirler. Bir beyaz perdede yüz film seyretmişsin, ha yüz on film; beyaz perde için bir şey değişir mi? Yok. O beyaz perdenin üzerine yüz film oynamış, öbüründe yüz on film, öbüründe kırk film — ne olacak ki? Beyaz perdenin üzerinde bin film oynasa beyaz perde artıyor mu orada, kırk film oynasa eksikliği mi oluyor? Hayır. Bakın öz varlığınızda bir eksiklik yok; olmayacak. Ne olursa olsun, öz varlığınızda hiçbir zaman bir eksiklik yok. "Şunu yaşadım yaşamadım, bu oldu bu olmadı" — öz varlığınızda bir eksiklik yok. Eksiklik hissini veren benliktir, psikolojik benliktir.

İnsanın öz varlığında asla bir eksiklik yok; bunu kavradığımız zaman, en azından buna kendimizi açtığımız zaman, aslında bağlı olduğumuz birçok şeyin esaretinden kurtulacağız; yaşayamayıp da mağduriyetini hissettiğimiz şeylerin de bir mağduriyet olmadığını anlayacağız. Bütün mağduriyeti üreten şey — biz o kadar Kur'an okuyoruz değil mi, bakın mağduriyeti kim üretti, nerede üretildi? Cennetteyken Adem ve Havva'ya şeytan dedi ki: "Sizin bir eksiğiniz var." Hemen kulak kabarttılar. Nedir? "Siz ebedi bir mülke sahip değilsiniz ve bir melek gibi değilsiniz." Ne yaptı? Eksiklik ve mağduriyet hissettirdi. Bu sahte bir duyguydu.

Orada Adem'in, yani her birimizin ne demesi lazım? Hepimiz aynı sözlere muhatabız. Ne dememiz gerekiyor? "Benim hiçbir zaman bir mülke sahip olmam gerekmiyor ve mükemmel olan ben değilim, bende olan Tanrı'dır." Ben ego düzeyinde ve psikolojik düzeyde hiçbir zaman mükemmel olmayacağım; beden ve psikolojik düzeyde mükemmeliyet yoktur, sınırlıdır çünkü. "Mükemmel olan ben değilim, bende mükemmel olan yaratıcıdır" dediğin an egonun bütün sahteliklerinden kurtuldum. "Benim hiçbir mülküm olması gerekmiyor, bütün mülk Allah'a aittir, ben de ona aittim." Bütün meseleyi tamamladım ve hallettim.

Ama "çocuğun var mı? Yok. Allah yardımcın olsun" — sen de kabul ediyorsun bunu. "Torunun var mı? Yok. Çocukları evlendirdik ama torun sevgisini tadamadık, ne kadar kötü, ne kadar üzücü bir şey. Seni seven oldu mu? Olmadı, ne kadar kötü bir şey, Allah yardımcın olsun." Hatta diyoruz ki böyle şeylerden bahsetmeyelim, insanlar gücenebilir, alınabilir, kendilerini kötü hissedebilirler diyoruz. O kadar bunu kanıksamışız ki evlenmemiş bir insanın yanında evlilikten bahis açmaya çekiniyoruz; yaşlanmış bir insanın yanında gençlikten bahsetmeye çekiniyoruz; çocuğu ölmüş birinin yanında çocuğumuzla yaşadığımız güzel bir şeyi bahsetmekten kaçınıyoruz. Diyelim ki çocuğumu evlendirdim ama karşındaki insanın çocuğu evlenmeden bir hafta evvel trafik kazasında ölmüş; bahsetmeyelim. Niye bahsetmiyorsun ki? Bu bahisten kim rahatsız oluyor, niye rahatsız oluyoruz?

Bir insan niye bundan rahatsız olur, niye kendini mağdur hisseder? Bu mağduriyeti sormaya ihtiyacımız var, yoksa kendimizi mağdur hissetmeye değil. "Ben niye mağdur hissedeyim?" Allah beni bir mağdur olarak yaratmamış ki. Kur'an'da belki on tane ayette vardır: Allah'ın dünyada verdiği şeyler yüzünden birbirinize gıpta etmeyin; bunlar dünya hayatının ziynetidir, süsüdür, geçicidir; siz ebedi olanı arayın. Bunu belki onlarca ayette ifade eder; bunlar dünya hayatının metadır. Bu, şuna benzer bir çocuk oyununda: sen birine on tane mutfak aleti veriyorsun, birine on beş tane veriyorsun; bunların hepsi oyuncak, gerçek değil. Ama çocuklar ne yapıyor? "Bana on verdin, öbürüne on beş verdin." Biz yetişkin olarak ne diyoruz? "Bak çocuklara bak" diyoruz, halbuki işte oyuncak. Sana iki tencere verilmiş, öbürüne bir tencere verilmiş; ne fark eder aslında. Ama çocuk orada özdeşleştiğinde ne yapıyor? "Ona üç tencere verdiniz, bana iki tencere." Ulan bunlar gerçek tencere değil, bunlar sahte şeyler, bunlar gelip geçici şeyler.

Sen neyin peşindesin? Neyin peşine düşüp de kendini mutsuz ediyorsun, neyin mağduru olduğunu zannederek mutsuz oluyorsun? O yüzden insan kendine zulmedendir; bir mağduriyet yüzünden acı çeken insanın acı çekmesine neden olan kendisidir. Ve bu, tırnak içinde söylüyorum, Hint bilgeliğindeki karma kanunudur. Deyim yerindeyse: sen bir şeye bağımlı mısın? Hintler der ki sen bir karmaya sahip oldun artık. Mesela dedin ki "bu ev benim." Savaş oldu, ev yıkıldı, sen de göç ettin. Şimdi bak orada bir karma oluştu diyor; "bu ev benim" dedin ya. Göç ettin, sonra ne oldu, evimden koptum, evimden ayrıldım; bunun ıstırabını duyacaksın. Çocuğun oldu, "bu çocuk benim" — o anda bir karma doğdu diyor; karma oluştu. Neyin karması? Bağımlılığın bir karması. Yani sen acı çekeceksin. "Benim" dediğin çocuk 15 yaşına gelince senin sözünü dinlemeyince kızacaksın. "Nasıl beni dinlemez, yetiştirdiğim çocuk üç kuruşluk velet bana kafa tutuyor" diyeceksin önce. O en dışsal şeyi anlatıyorum; daha içsel olanından bahsediyorum. Asıl önemli olan burası aslında.

Sen orada bir şeyi ekiyorsun. Diyelim ki bahçene diken ekiyorsun; bir çekirdeği ektin, ne yapmış oldun? Eğer onu devam ettirirsen ve çıkarmazsan bahçende bir diken çıkacak, onu yaratıyorsun. Veya gidip alırsın böyle 20 santimlik bir timsah; bunu besler büyütürsen 2,5 metrelik bir timsah olacak. 2,5 santimle kalmayacak; ne yaptın? Onu sen oluşturdun.

Şimdi insan nedir? İnsan farkına varmadan kendi kendine zulmetmenin tohumlarını ekiyor. Onun için, "şunu yaptım, bunun sonucu bu" diye dışsal şeye o kadar bakmayın; içeride ne üretiyorsunuz, onu dikkate alın. Neyi üretiyorsunuz? Mesela diyorsunuz ki "hayatta şunu yaşamak çok önemli bir şey, insanın mutlu olmasının en önemli imkanlarından biri, en önemli faktörlerinden biri." Şimdi bunu dediğin anda içeride bir karma biriktirdin, oluşturdun. Mesela "seni anlayan bir insan, değer veren bir insan, hayatta kendini ispat edebileceğin, kendini gösterebileceğin bir ürün, bir çaba, bir sonuç, birilerinin hayatında bir iz bırakmak" — bunlar güzel laflar değil mi böyle, enteresan da; ama hepsi bir karma biriktirmeye sebep oluyor, hepsi senin tuzağına dönüşüyor.

Bak, Adem "benim ebedi bir mülküm yok ya, hakikaten" dedi ve bu ebedi bir mülke sahip olma isteği doğduğu anda düştü. Hepimiz aynı düşüşü yaşıyoruz. Adem tarihsel, bilmem kaç yüz bin yıl önce yaşamış biri değil; hepimiz Ademiz. Mesela biri bize diyor ki: "Sevgilin var mı?" "Yok." "Olmalı." Hemen koşturuyorsun, sevgi ağacına yapışıyorsun. "Hayatta ne başardın, bir CV'ni ver bakayım" — "istemeyerek veriyorsun, çünkü çok başarılı bir şey yok, başarılı olman lazım." Bak ne yaptın? Bir tuzağa inandın ve düştün.

Hayatta yaşadığın veya yaşamadığın hiçbir şeyi varoluşsal bir artı veya eksi olarak görme. Gördüğün anda cennetten düşüyorsun. Biz artık zaten cennetten düşmüyoruz, direkt dibindeyiz, düşmüşüz, düşeriz yere; orada debeleniyoruz. Halbuki neyi hatırlamamız gerekir? Biz buraya nereden düştük ve niye düşüyoruz, bunu sormak zorundayız. Yoksa düştüğümüz yerde niye debelenelim? Sonra da hepimiz düşmüşüz diye aramızda muhabbet etmeye başlıyoruz, birbirimizin sırayla sorunlarını dinlemeye başlıyoruz: "senin mutsuzluğun ne, seninki ne, mutlu olmak için ne yapmamız lazım" diye geyik muhabbeti yapıyoruz, buna da "dertleşme" diyoruz. Biz orada niye debelenelim? Biz buraya niye düştük, niye sürekli böyle bir düşüş halindeyiz? Bizim mutsuzluğumuza, moralimizin bozukluğuna, şuna buna sebep olan şey nedir, asıl şey nedir? Tek tek olguyla uğraşmayın bir yerden sonra; asıl şey nedir?

Ben bugün X konusunda mağduriyet yaşar, moralim bozulur, mutsuz olurum; ertesi gün Y konusunda mağduriyet, mahrumiyet yaşar, onunla mutsuz olurum. Mahrumiyet hissini çalışmam gerekiyor gerçekten: bunlar bir mahrumiyet midir yoksa bunlar hayatın deneyimleri midir? Bu soru benim için önemlidir. Yoksa bir mahrumiyetten eskaza kurtulurum, başka bir mahrumiyete girerim; "annem babam beni anlamadı ama beni anlayacak insan elbet çıkar, altı milyar insanda bir tane çıkmaz mı?" Ya çıkmazsa ne yapacaksın o zaman? Halbuki buna ihtiyaç hisseden ve bu mağduriyeti algılayan kimdir? Bu gerçekten bir mağduriyet midir? Bunu sormak durumundayız.

Kur'an veya kutsal metinler insana niye düşüşü anlatıyorlar, bunu sormalıyız. Bunu çok defa hatırlatıyorum: niye bize düşüş diye bir hikayeden bahsediyorlar? Çok önemli bir şey; bütün kutsal metinler neyden başlıyor? İnsanın yaratılışı ve düşüş; insanın hikayesi buradan başlıyor: yaratılış, düşüş. Modernizmlerin başlayışına dikkat ettiniz mi? "Doğuş ve yükseliş", "aydınlanma", karanlıktan aydınlığa çıkıyor, mübarek aydınlanıyorlar; yükseldiğimizi zannediyoruz ama neyle? Sahip olduklarımızla. Güya ben sahip olduklarımla yükselemem ki, çünkü sahip olduğum her şeyi bırakacağım; beni yüksek kılacak başka bir şey olmalı.

Kur'an diyor ki "siz yücesiniz" bir ayette; siz yücesiniz. O zaman bulunduğumuz yücelikten aşağıya düşmemeye çalışın. Ama bunu kendi üzerimizde çalışarak yapmalıyız: ben bir şeyi mağduriyet olarak algılamalı mıyım? Veya diyelim ki bir şeyi kabullenmemek özgürlük müdür, yoksa tutsaklık mıdır? Üstesinden gelemeyeceğim bir şeyi kabullenmemek özgürlük müdür, tutsaklık mıdır? "Bunu asla kabullenemem" diyorsun — bu, kabullenmemenin tutsaklığıdır. Hatta bir bilgenin güzel bir ifadesi var; muhatabına diyor ki: "kabullen." Karşıdaki diyor ki: "kabullenemiyorum." O zaman diyor: "kabullenemediğini kabullen." Bakın bu bile çok önemlidir; kabullenemediğini kabullen. Bu aslında oradan bir dönüşüme yol açabilir. Çünkü kabullenmemek, kişiyi bir ateşin üzerinde tutan bir şeydir. En azından diyor ki bu ateşte durduğunu fark et; çünkü kabullenememek, insanın yeryüzünde yaşarken kendisine yapacağı en büyük kötülüktür.

Hayatta "ben işte yanlışı, haksızlığı, şunu bunu kabullenemem" diyen insan, bu dünyada kendine en büyük kötülüğü yapıyor. Çünkü kabullenemediğin şeylerin büyük bir çoğunluğu az veya çok olacak; bunu demekle aslında sen kendine şunu demiş oluyorsun: "ben mutlaka bazı noktalarda hayatı kendime berbat hale getireceğim." Çünkü diyorsun ki "kabullenemeyeceğim." Peki kabullenemediğin şeyi değiştirebiliyor musun? Hayır. O zaman ya kendi içinde patlayacaksın, öfke yaşayacaksın; ya yetersizlik hissiyle keder ve üzüntü yaşayacaksın; ya da diyeceksin ki "yeter, bu kadar da yapamıyorum, en iyisi kendimi uyuşturayım" diyeceksin, ya yemekle, ya içmekle, ya başka bir şeyle, hiç olmazsa bunu göz ardı edeyim diyeceksin.

O yüzden Kur'an'da birçok ayette insan uyarılır: böyle böyle şeylerle karşılaşacaksınız. Bizim "hep imtihan olacaksınız" diye çevirdiklerimiz var ya, aslında hep anlamı bu; ama biz onları hep imtihan diye algılamışız ve öyle çevrilir. Hayır, Allah diyor ki: sizi kaçınılmaz olarak, egonuzun hoşunuza gitmeyen, değiştirmeye güç yetiremeyeceğiniz, nefsinizin hoşuna gitmeyen şeylerle karşılaştıracağım. Kaçınılmaz olarak karşılaştıracağım, tırnak içinde kaçarınız yok. Bunu kabulleniyor musunuz? Fıtratında durmaya hazır mısın? İşte o arkasından gelen "sabredenleri müjdele" budur. Yani marifette, irfanda, bilgelikte, fıtratta durmayı becerebiliyor musun? İşte sen o zaman müjdelenmiş bir insansın. Sen bu kaçınılmaz olarak karşılaştığın şeyleri insaniyetinle, fıtratınla, bilgeliğinle karşılıyorsan, işte sen müjdelenmiş bir insansın. Kabullenmiyorsan kendine zulmeden sınıfına giriyorsun.

O yüzden zaten Adem orada "ben nefsime zulmettim" diyor; "ben kendi kendime yaptım" diyor aslında. Şeytanı da suçlamıyor, Allah'ı da suçlamıyor; çünkü burada yaşadığı durumun kaynağını doğru tespit ediyor. Yaşadığı durumun kaynağı kendisinde. "Ben kendime zulmettim, ben kendimi karanlığa attım. Ben ruhun cennetindeyken egonun mahrumiyet hissine kapıldım; ebedi bir mülküm olsun dedim, o zaman düştüm." Burada ne dedi? "Ebedi bir mülküm olsun" ve o ağaçtan istifade etti. Yani o ağaç nedir? Hayat ağacıdır. Ne demek? Sen bu hayatı seni tatmin edeceğini düşündüğün bir şey olarak görüyorsun. İşte bu, ağaca Allah'ın "yaklaşma" dediği yaklaşım biçimidir. Yoksa ağaca, Allah'ın sana sunduğu bir deneyim olarak yaklaşabilirsin. Problem ağaçta değil; biz onu da yanlış algılıyoruz. Sanki ağaç kötü — ağaç kötü değil, ağaca yaklaşım tarzında problem var. Ben diyorum ki "şu dünyada şunu şunu elde etsem, şöyle olsa tatmin olurum" — sen ağaca yanlış yaklaşıyorsun. Ama ben diyorum ki "şu dünyada şu şu şeyleri deneyimleyebilirim." Deneyimleyebilir miyim? Bu ilahi takdirin içindedir.

Deneyim Olarak Hayat, Mahrumiyet Değil

Dediğim şeye insanca yaklaşacağım; deneyimlemediğim bir şey nedeniyle de herhangi bir eksiklik ve mahrumiyet duymayacağım. O zaman sen dünyada bin senede yaşasan problem yok, sen dünyevi bir insan olmazsın, sen düşmezsin. Onun için şu dünyadaki herhangi bir şeyi sizi tatmin edeceğini düşünerek istemeyin; isterseniz Kur'an'ın uyardığı "ağaca yanlış yaklaşma" tuzağına düşmüş olursunuz.

Kötülüğü ben deneyimlemiyorum; kötülük benim deneyimlemem gereken bir şey değil. Fakat kötülükle karşılaşmak, o anlamda deneyimlenebilecek bir şeydir. Yani ben kötülükle karşılaşmayı deneyimleyebilirim; bu istesem de deneyimleyeceğim, istemesem de. Ama Allah bana "kötülüğü deneyimle" demiyor; siz iyiliği, hayrı tercih edin, ama kötülükle de karşılaşabilirsiniz. Çünkü bu dünyanın mahiyeti budur. Kötülükle karşılaşabilirsiniz; öyle "ben kötülüğü deneyimlemek istemiyorum, konforla sahip olmalıyım" gibi uydurma bir temenni içinde olmayın diyor Kur'an. Karşılaşacaksınız diyor; sizi sevenle de karşılaşırsınız, sevmeyenle de, nefret edenle de, fedakarlık yapanla da karşılaşırsınız. Asla "ben kötü durumları, insanların kötülüklerini istemiyorum, bunları yaşamak istemiyorum" deme lüksümüz yok.

Burada da şunu anlayın: bundan kaçınanı bulursanız, buna gerek olmadığını anlayacaksınız; bundan kaçınan yine egodur. Ruh, kötülükle karşılaşmaktan rahatsız olmaz, çünkü ona etki etmez. Kötülüğü yapmaktan rahatsız olur; tabii kötülüğü yapmaktan rahatsız olur. Ama kötülükle karşılaşmak rahatsız edici bir durum değildir aslında.

Peki bir şeyi deneyimlemek istemek, sürece müdahale midir? İnsan esnek bir şekilde isteyebilir; fakat buradaki incelik şudur, istediği şeyin olup olmamasını yaratıcının iradesine teslim eder. Bir çocuk gibi: çocuk anne babasına der ki "ben şuraya gitmek istiyorum, bu isteğimi size bildiriyorum." Anne baba isterse oraya götürür, isterse yapmaz. Çocuk için yapıp yapmaması bir olur; yaptığında teşekkür eder, yapmadığında der ki "madem siz istemediniz, ben de sizin istememenizi istiyorum; sizin iradenizi kendi iradem olarak görüyorum." Bu, İncil'de geçen Hz. İsa'nın bir duasının sonundadır: dua eder, isteklerini Allah'a arz eder, sonra der ki "Tanrım, benim iradem de senin iraden gibi olsun." Yani ben kendi irademi ifade ediyorum, ama son tahlilde senin iraden neyse ona kalben razıyım. Arada bir ikilik olmaz.

Yani isteğimiz gerçekleşmediğinde arada bir ikilik yoksa o istek makul bir istek halidir. "Allah'tan istedim ama olmadı" diyorsan orada halen ikilik var. Ama "Allah'tan istedim, Allah da vermedi; onun vermemesi, onun bunu dilemesi benim de dileğimdir" dediğin zaman, o zaman ikiliği kaldırmış oluyorsun. "Allah bir şey istememişken niye ben istiyorum" diyeyim ya değil mi? O istememiş, ben "illa istiyorum" diyorum; ne kadar gereksiz bir şey. Bu ikiliğe sebep olan kim? Olan her şey Allah'ın istediği gibidir denmez, Allah'ın izin verdiğidir denir. Mesela kötülük Allah'ın izin verdiğidir, razı olduğu değil; orada bir incelik vardır, bunu da unutmamak gerekir. Allah bir şeye razı olur; fakat Allah bazı şeylere razı olmaz ama izin verir, müsaade eder daha doğrusu.

Dolayısıyla diyelim ki Allah bir kötülüğe müsaade eder, bir zulme müsaade eder; çünkü izin vermiş, "dilediğinizi seçin" demiş. Dileyen zulmü tercih eder, dileyen adaleti; dileyen hakkı, dileyen haksızlığı tercih eder. Bu imkanı vermiş insana. O zaman o olumsuz imkanı tercih edecek insanların yapıp ettiklerinden dolayı da bir haksızlık ve zulüm ortaya çıkacak. Bu Allah'ın istediği değildir. Bazı tasavvuf yorumcuları bu tür ifadeler kullanır, ben asla tasvip etmiyorum; "bu Allah'ın istediğidir" demek bizim Türkçe'de anladığımız anlamda doğru değildir. Allah "ben bunu istiyorum" dememiştir, ama Allah böyle bir duruma müsaade etmiştir. Kişi "ben kötülüğü tercih edeceğim" demiştir, Allah da müsaade etmiştir. Allah bazen buna da müsaade etmiyor; kişi kötülük yapmak istiyor, Allah müsaade etmiyor. Ama müsaade ettiği de var. Müsaade ettiği şeye "Allah bunu istedi" diyemeyiz, ama "Allah buna müsaade etti" diyebiliriz. Dolayısıyla benim bunu kabul etmemem veya "nasıl olur böyle bir şey" diye isyan etmem yanlıştır. Allah'ın bana verdiği imkanla bir zulüm, bir kötülük varsa kaldırmaya çalışırım; onu kaldırmaya dair bana güç ve imkan vermemişse de hiç problem etmem.

Bir tasavvuf anlatısı var: Allah bir kuluna kötülük yapan biri olduğunda buna bir ders verilmesi gerekiyorsa, hangi kul buna talip olur diye bakar; bazı insanlar bir zalime muhatap olur. Yani Allah bazen bir zalimi bir zalimin eliyle cezalandırır. Bir zalim var, o zulmün ortadan kaldırılması bir zulmü gerektiriyor belki, biri de ona gönüllü talip oluyor; bu onlar arasında süregelen bir şeydir. Orada da Allah sorumlu değildir. Fakat bazen bir zalim bir zalimin eliyle cezalandırılır; "zulmü ilk kılıcı çeken, zulmü ilk kendisi öldürür" derler yani. Bunu her zaman zahiri olarak düşünemeyiz ama zulüm kılıcını çeken veya bir zulme adım atan aslında en başta zaten kendine zulmetmiştir. Yani bir zulmü yapman için kendine zulmetmen lazım; bir insana zulmetmek için insanın kendi fıtratını unutması, o fıtrattan uzaklaşması, dolayısıyla kendine zulmetmiş olması gerekir. Bunu öyle anlayın. Yoksa "birisi de zulmetti, önce sen bunun cezasını göreceksin" diye beklentiye girmeyin; sonra bakarsınız bir türlü bulamaz, siz kendi kendinizi yiyip bitirirsiniz. Halbuki biri sana zulmediyorsa zaten sana zulmetmeden önce kendine zulmetmiştir. Sen orada zalimin içindeki mazlumu gör aslında; kendine zulmetmiş. O yüzden kamil insanlar zalim insanlara önce acırlar içlerinde: "Bu zulmü yapacak kadar nasıl kendinden uzaklaşmış, bu zulmü yapacak kadar nasıl kendi fıtratına yabancılaşmış."

Bu insanın kendi stilini, ego düzeyinde gördüğü için üzülmesi de yadırganacak bir şey değil herhalde değil mi? Bir daha açalım: "Ben şu an nefsimle bayağı bir mücadele veriyorum ve bunun farkındayım, ama durumu üzülüyorum, kendim için kolay bir kriz değil; buna müsaade var mı?" Yok, bu üzülebilirsin, buna müsaade var. Ama "ben ne kadar şanssızım, hep nefsime mağlubum" diye oraya buraya sorumluluğu dağıtarak değil, veya kendini ailenin, eşinin, dostunun, hayatın mağduru görerek değil. O bir tuzaktır. "İşte annem düzgün değil, babam düzgün değil, yaşadığım hayat düzgün değildi, ne yapayım, biz de böyle yaşıyoruz" gibi böyle kendi kendine üzülmek, bu anlamda yine bir ego tuzağıdır. Ama "Ya Rabbi, Adem'in dediği gibi ben nefsime zulmettim, sen Rahman ve Rahim'sin, ben bu nefsimle memnun değilim ve muzdaribim" — bunu hissetmesi iyidir. Ama bu durumdayken asla ümitsizlik, karamsarlık, kendini Allah'a layık görmeme gibi şeyler olmamak şartıyla.

"Ben" Dediğimizde Neyi Kastediyoruz?

Hocam, biz diyoruz ya mesela "Allah duamızı ökledi, kaynağımız Allah, o ben dememizin nasıl bir anlamı var?" Şimdi ben kendi başına bir kelime değil. Kendi başına bir anlamı var mı benim? Mesela bir kişi "ben" dediğinde, ne anlattığı anlaşılabilir mi? Sadece "ben" dedi; yok, bir anlamı yok. O yüzden bu soruyu bu şekilde sormayın; "ben dediğimde ne algılıyorum" diye sorun. Sonra deyin ki: bu algıladığım ve "ben" dediğim şey gerçek ben mi? Soru bu şekilde olmalı. Cevabı kime verin? Kendinizden, "ben" — dolayısıyla bir ben var. İşte o Yunus Emre'nin "benden içeri" dediği gerçek anlamda hakiki ben bilinci; yani gerçek özne. Gerçek merkezde olan, gerçek olan şey osun sen. Ama şu anki bütün algıların, bütün "ben" diye tanımladığım bütün kimlikler, bütün varoluş algıları o merkezdeki şey değil.

Mesela "ben" diye başlayıp "1984'te doğdum" dersen o sen değilsin. "İnsanlar beni çok üzüyor" diyorsan o sen değilsin. "Hayatta çok şanssızım" diyorsan o sen değilsin, ona "ben" deme. "İnsanlar beni anlamıyor" diyorsan o sen değilsin. "Hayat bu kadar zor mu ya, bana çok zor geliyor, sana da zor geliyor mu" diye soruyorsan, ben de sen de yanlış yerde duruyor demektir. O zaman cümle kuramayacağım — kuramayacağım değil, gerçek beni buluncaya kadar kurmayacağım. Maksadım doğru cümle kurmaksa önce özneyi bulayım, ondan sonra kurayım; öznesiz cümle olmaz değil mi? O zaman önce özneyi sağlam bulalım. Şimdi "ben" kelimesini geçici olarak, mecburiyetten kullanalım; gerçek beni buluncaya kadar geçici olarak kullanabiliriz. Gerçek ben olduğunda sen artık bir cümle kurabilirsin; o zaman kurduğun her cümle doğrudur.

Teşekkür ederim.