İzlenimleri Doğru Zeminde İşlemek

Kısa Özet

Sohbette, hayattan gelen izlenimlerin/olayların kendi başına iyi ya da kötü olmadığı; önemli olanın bu izlenimlerin hangi "zemine" (hangi bilinç/benlik alanına) düştüğü ve nasıl işlendiği anlatılıyor. Bediüzzaman'ın, kendisine yönelik bir hakareti "riyadan kurtulma vesilesi" olarak görüp üst bilinçle işlemesi örnek alınarak, olayları öfke, kin, kibir gibi negatif benlik alanlarına değil doğru idrake taşımanın önemi vurgulanıyor. Vefasızlık, iş hayatındaki ilişkiler, suistimale uğrama ve bizi koruduğunu iddia eden fakat aslında sömüren "negatif benlikler" (mafya benzetmesiyle) gibi somut örnekler üzerinden bu prensip derinleştiriliyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Hiçbir izlenim/olgu başlı başına kötü değildir; önemli olan onun hangi zemine (bilinç alanına) düştüğüdür.
  • Bediüzzaman, kendisi hakkında söylenen kötü bir sözü "riyadan kurtulma vesilesi" olarak görüp üst bilinçle işlemiştir.
  • Hayatta rahatsız olunan olayların büyük kısmı hayati değildir; küçük bir olaya "havan topuyla" karşılık vermemek gerekir.
  • Bizi koruduğunu iddia eden negatif benlikler (kin, öfke, sürekli tetikte olma) aslında bir mafya gibi sürekli enerji talep eder; bunun yerine akıl ve doğru idrak devreye sokulmalıdır.
  • Sünnet, olayları/insanları öfke ve nefretle değil doğru idrakle karşılamaktır; kimse "beni kimse işletemez" dememeli, kendini işleten iç benliklerin farkına varmalıdır.

İzlenimler Nereye Düşüyor?

Kibir ise kibir, değil mi? Kompleks ise kompleks diyoruz. Peki bundan dolayı ne yaşıyoruz? Olduğun yerde ya sayıyorsun, olduğun yerde de sayamıyorsun; geriye gitme tehlikesi yaşıyorsun. O zaman işte nedir burada önemli olan şey? Gelen bir izlenim nereye düşüyor?

Bugün konuşacağımız konunun temel meselesi şu: bu hayattan aldığımız izlenimler ne tarafından işleniyor? Mesela diyelim ki maddi bir şeyi bir yere attığımız zaman o bir yere düşüyor. Veyahut da diyelim ki araba geçti yanımızdan, çamur sıçrıyor; bakıyoruz, nereme geldi bu, değil mi mesela? Gözümüze de gelebilir, saçımıza da gelebilir, ceketimize de gelebilir, sırf paçalarımıza da gelebilir, değil mi? Geldiği yere bakıyorsun ve ona göre zaten bir etki de bulunuyor. Mesela o çamur gözüne gelse daha sıkıntılı bir durum yaşayacaksın; sırf paçalarına gelse sırf pantolon veya eteğin kirlenecek.

Nereye düşüyor bu? Mesela işte o Hz. İsa'nın verdiği örnek üzerinden şey yapabiliriz. Şimdi diyor ki: bir tohum, diyor. Taşın üzerine düşerse ne olur? Bir şey olmaz, öyle kalır. Dikenli bir bahçeye düşerse, dikenlerin olduğu bir tarlaya düşerse ne olur? Biraz yeşerir diyor, fakat o dikenler tarafından alaşağı edilir ve tam olarak gelişemez. Bazen bir hayvanın önüne de düşebilir değil mi o tohum? Hayvan da onu kendine yem yapar. Veyahut da diyor, çok güzel bir toprağa düşer ve o toprakta yeşerir, büyür ve o tohum ağaç olur.

Şimdi biz olguları alıyoruz. Olgular dediğimiz şeylerle her türlü etki, her türlü olgu burada var. Her türlü olgu, her türlü durum, her türlü ilişki, her türlü söz, tutum; biz bunlarla karşılaşıyor muyuz? Karşılaşıyoruz. Mesela neye dikkat ediyoruz? Dikkat edin, izlenimlerimize; o izlediğimiz, yani bize gelen, muhatap olduğumuz olgulara. İşte "bu bana şunu dedi, bu bana şunu yaptı, bu bana böyle baktı, bu bana böyle davrandı" falan, bunlara bakıyoruz. Neye bakmıyoruz? O ne tarafından alındı? Yani sen onu ne olarak algıladın, yani o nereye düştü?

Diyelim ki senin duygu merkezine mi düştü? Duygu merkezinin negatif bir parçasına mı düştü? Diyelim ki gurur tarafından çevrilmiş bir alana mı düştü? Kibir tarafından çevrilmiş bir alana mı düştü? Özgüven eksikliği yaşayan bir bölgeye mi düştü? Nereye düştüğüne bakmak zorundayız. O nereye düştüğüne bakmazsan nereye bakmak durumunda kalırsın? Tek şey var: olguya bakmak durumunda kalırsın. Ve dersin ki "bu olgu kötü." Hâlbuki hiçbir şey, hiçbir izlenim başlı başına kötü değildir. Ben olumsuz bir izlenimden olumlu bir dönüşüm de üretebilirim; çözümleme ve gelişim de üretebilirim.

Bediüzzaman'ın Örneği: Riyadan Kurtulma Vesilesi

Mesela işte daha önce bahsettik ya: diyelim ki bir insan benim hakkımda bende olmayan bir şeyi düşünüyor. Yani benim hakkımda bende olmayan bir vasfım var gibi görüyor, kötü bir vasfım var gibi görüyor. Bediüzzaman bunu alıyor mu? Bu olguyu bir veri olarak aldı. Nereyle aldı ama? Üst bilinciyle aldı. Dedi ki: "Bu, beni riyadan kurtarmaya bir vesiledir." Yani bende, insanların beni olduğumdan başka türlü algılamasından rahatsız olan bir benlik durumu var. Şimdi onu oraya alsa ne olurdu? Çökerdi, değil mi? Hiçbir şey kalmazdı, onu o anda tamamıyla çökertirdi.

Neyle aldı onu? Üst bilinciyle aldı. Ama bakın, egosu da onu almaya çalıştı önce; bir rahatsız oldu diyor. Eski sahiplik damarıyla, diyor, bir saat müteessir oldu. Yani nereye düştü biraz o izlenim, o söz, o kendisi için sarf edilen kötü söz? Benlik zeminine düştü ve orada benlik bundan rahatsız oldu. Ama Bediüzzaman ne yaptı onu? Aldı onu oradan. Dedi ki: "Sen bu zeminde iyi büyüyemezsin, bu zemin sana iyi değil." Onu aldı, daha yüksek bir bilincin zemininde işledi. Ve o üst bilinci, o üst idraki ne dedi ona? Dedi ki: "Ben niye bundan rahatsız olayım? Bende bundan rahatsız olan bir benlik varsa ben onun üzerinde çalışacağım ve o riyakâr olan benliğimin nötrlenmesi için bu benim için bir fırsat."

Yani o negatif olan izlenimi, negatif olan sözü, negatif olan tavrı aldı, doğru zemine koydu. Bakın, aldığı şey zahiren kötü bir şey.

Dolayısıyla ne yaptı? O yanlış bir zemine düşmüşken onu aldı oradan, doğru bir zeminde alıp işledi. Bakın, neyi işlediğiniz önemli değildir; yani dışarıdan gelen şeylerin hepsi pozitif olacak diye bir şey yok. Zaten değiller. Öyle bir alemde yaşamıyoruz. Negatif de gelecek, pozitif bir şey de gelecek. Ama bakacağım, bu nereye düştü? Baktın kötü bir yere düştü, hemen oradan olumsuz şeyler ürüyor. Hemen alacaksın onu oradan, diyeceksin ki: "Bunun zemini bu değil, bu yanlış zemine düştü." Onu daha üst bir idrakin, anlayışın, bilincin zeminine alacaksın; o zeminde işleyeceksin.

Bugün örneği güzel bunun mesela. Ne yapıyor insanlar? Çöpten bile enerji üretiyor, değil mi mesela? Ben, diyelim ki bizim atacağımız, "bu ne kadar zararlı veya faydasız bir şey" dediğimiz bir şeyi adam alıyor, ondan bir şey üretiyor. Dolayısıyla ben şimdi negatif bir şeye muhatap olabilirim; onu alacağım, doğru bir şekilde işleyeceğim ve o yanlış olan şey bana doğru olarak dönecek.

Bunu yapabilen insandır işte. Ve hepimiz insan olduğumuza göre, potansiyel olarak bunu yapabiliriz demektir. Onu aldığım zaman, o negatif olan izlenimi aldığım zaman, o zaman ben neye dikkat edeceğim? Neyle işleyeceğim onu? Bende onu işleyen mekanizma ne? Ama ben ne yapıyorum? İşte "o bunu dedi, bu bana bunu yaptı, bu şöyle oldu, bu böyle dedi" — biz bunlardan bahsediyoruz. Biz bunları değiştiremeyiz.

İlahi Sistem: Kâmil Olmak

İlahi sistem size... Allah'ın elinde değil mi bu? Allah istese kaldırır mı? Ama demiyor ki kaldırırım. Diyor ki: "Kâmil olun" diyor, "hakkıyla iyi olun" diyor, değil mi mesela? Hani demiyor ki bize: "Bakın, kafanız rahat olsun, siz bir inanın, her şeyi süt liman yapacağız." Böyle bir şey demiyor. Diyor ki: "Siz bir anlayışa, bir bilince, bir idrake sahip olun; o idrak ile her şeyi en doğru şekilde karşılayabilir ve en faydalı sonuçları elde edersiniz." Denilen şey bu. Yoksa öbür türlü bir şey değil.

Bizim hatamız ne? Olgulara, izlenimlere, olaylara, fenomenlere bakıyoruz; doğru olan, sen de bunu işleyene bakmaktır. Onun için bir Hintli bilgenin bir sözü vardır, der ki: "Ortalama insan fenomenlerden sakınır, hakiki insan algısından sakınır." Yani yanlış bir algı ile mi onu değerlendiriyorum? Yanlış bir anlayış, perspektif ile mi ona bakıyorum? Ona bakar.

Yoksa olgu... Hani her zaman söylüyoruz, peygamber hiç kimseye süt liman bir alem, bir dünya vaat etmedi. Önermedi veyahut da bunun sözünü vermedi. "İnanın kurtulursunuz" dedi. Bu nasıl bir şey peki? İşte bu. Yani "inanın kurtulursunuz." Hâlbuki her zaman kurtulurlar mı? Yok muydu kâfirler, münafıklar, değil mi? Her zaman vardı. Peki neyden kurtuldu bu adamlar? Nefsi benliklerden kurtuldular, o negatif perspektiften kurtuldular. Ve o kurtuluş onları hakiki selamete, sulha, barışa ulaştırdı.

Dolayısıyla huzur İslam'dadır. Biz İslam toplumu arıyoruz değil mi böyle? "Bir İslam ülkesi olsa, böyle herkes namazına gitse falan..." Siz mi zannediyorsunuz öyle bir şeyde hiçbir problem yok? Öyle bir şey yok. "Huzur İslam'da" demek, dışarıda demek değil yani; huzur senin içinde olan bir şey.

Toprak Misali

Bakın, toprak buna benzer bir şey. Toprak her şeyi alır, en güzel şekilde değerlendirir; en güzel şekilde onu çözündürür, değil mi mesela? Diyelim ki toprağa ölmüş bir hayvanın cesedini gömseniz, bir sene sonra bakarsınız her şeyi ayrıştırmış, çözümlemiş, mevzuyu halletmiş, değil mi? Demiyor ki "bu ceset, bu leş." Böyle bir şey demiyor; alıyor onu, çözümlüyor.

İşte o yüzden bizler; şu insandan, bu insandan, bu insanın sözünden, bu insanın tavrından, bu olaydan, bu durumdan rahatsız olmak, şikâyet etmek, bunlardan nefret etmek, bunlara karşı negatif düşünce ve duygular üretmek — böyle bir şeye sahip değiliz, lükse sahip değiliz. Böyle bir şey bizi hiçbir zaman kurtarmaz zaten. Öyle bir yanılgı içinde de olmayacağız.

Ben bakacağım: şu an bu sözü neyle işliyorum? Muhatap olduğum bu olguyu, bu izlenimi, bu vakayı neyle işliyorum? Bu tohum hangi zemine düştü? Baktın yanlış bir zemin, hemen zemini değiştireceksin.

Yanlış Zeminler: Vefasızlık Örneği

Bir olaya muhatap oldu: "Ya işte insanlar vefasız abi." Ne yapacaksın? "Vefa" işte İstanbul'da bir semt adı ya falan; bunu mu yapacağız şimdi biz, değil mi? Gerek yok. Bırak onu böyle naif, romantik edebiyatçılar yapsın, sen öyle yapmayacaksın arkadaşlar.

Bir de daha berbatçası var: "Lanet olsun bu insanlara, bu insanlar hiçbir şeye değmiyor." Bu daha kötü bir zemin. Melankolik veya böyle romantik bir naiflik içinde, "işte vefa İstanbul'da bir semt adıymış" falan demek, daha romantik bir zemin. Peki doğru mu? Hayır, kesinlikle doğru bir zemin değil.

Doğru zemin ne? Doğru zemin: sen vefalı, samimi bir insan olursun, vefalı olursun; vefasızlık gösterilse de o insana dua edersin. Baktın ki kendi içinde vefasızlığa maruz kalmaktan dolayı böyle ince ince ağlayan, sızlayan tarafını kenara koyduk. Böyle öfkelenen, kızan, bağıranını kenara koyduk; artık onlarla uğraşmamıza gerek yok, onları nötrlediğimizi düşünelim.

Bir de böyle sızlanan... "Ya işte bir insan da böyle yapar mı? Hani ben onu böyle arkadaş biliyordum, dost biliyordum, hani aramızda bu kadar şey geçmiş, bir insan bir insana bunu yapar mı" falan diye böyle sızlanan benliklerimiz de olabilir. Hemen orada ne yapacaksın? Uyanacaksın orada. Ne alakası var? Ben beklenti içinde miydim? Yani diyelim ki o arkadaşlık, o dostluk, o muhabbetten ben vefa mı bekliyordum? Demek ki bende vefa bekleyen, böyle arkadan arkaya sesini çıkarmayan ama talepkâr bir benlik var. Ona diyeceğim ki: "Hayır, seni onaylamıyorum. Ben arkadaşlık, dostluk yapmışsam, vefalı davranmışsam bu benim fıtratımın gereğidir. Hiçbir şey de beklemedim, beklememin de hiçbir manası yok, fıtratımın doğal bir tezahürüdür." O nefsine mağlup oldu, veyahut da bir kısım kendisinin de kontrol edemediği şartlar oldu da vefasızlık gösterdi. Allah selamet versin, elinden bir şey geliyorsa yapar; bu kadar.

Bakın, doğru bir zemini aldık mevzuyu, bir sıkıntı var mı? Yok. Ama yanlış zemini alsan oradan neler türer?

İş Hayatında Aynı Prensip

Hocam bunu normalde sosyal hayat için geçerli de, iş hayatı için geçerli değil mi? Bir şeyi planlıyorsun, sistem açık bir şekilde ilerleyecek, yapacaksın; ama biri orada yapması gereken bir şeyi yapmıyor.

Orada herhalde böyle bir bakışla bakmayın; "olur, hayatta bunlar da olur." Diyelim ki konumuna, sorumluluk alanına, görev dağılımına bağlı olarak eleştirini de yaparsın. Şimdi burada biraz önce bahsettiğim şey: "Ya sen bir vefasızlık yaptın ya, bravo sana, çok iyi yaptın" — bu ayrı bir şey. Dersin ki: "Ya bak, bu sana yakışmadı ama ben bundan rahatsız değilim; ama sana yakışmadı, sana da tavsiye etmem, bu konuda mümkünse kendini bir kritiğe tabi tut." Aranızdaki ilişkiye, anlamasına bağlı vesaire.

İş hayatında görev, sorumluluk, hak, hukuk vesaire şeyler vardır; onların bağlamında yine insan konuşur. Ama dediğim gibi böyle bir negatif duygu ve düşünce üretme, bunların üzerinden moral bozukluğu, öfke, kızgınlık, nefret, küçümseme — bunlar ayrı bir şey. Ama diyelim ki bir insan görevini, sorumluluğunu yerine getirmez; sen dersin ki "bu senin görevin, sorumluluğun, bunu yapman gerekir," diyelim uyarırsın. Diyelim ki amir pozisyonundasın, dersin ki: "Bu insan bu işe uygun değil"; güzel bir şekilde dersin ki "beraber çalışamıyoruz." Hiçbir negatiflik de duymazsın, öfke de duymazsın, küçümseme de duymazsın; dersin, onun süreci budur.

Ben burada bunları anlatırken böyle romantik değilim yani, öyle bir şey düşünmeyin: "beraber çalışamayız, izlemeyeceksiniz" diye düşünüyordur, olabilir. Beraber bakarsın, o iş bir şey gerektiriyor, bir üretim gerektiriyordur, karşılıklı bir şey. Diyelim ki ben bir arabanın bandındayım, bir yerdeyim; adam çerçeveyi takacak, kapıyı takacak, takmıyor. Benim evimde de cam var; kapı takılmadığı için kapının camını takamıyorum. Ne yapayım? "Canın sağ olsun" diyeceğim, bir iki uyaracağım. Bakacağım gene o üretim bandında sorumluluğunu yerine getirmiyorsa, "beraber çalışamayız" diyeceğim değil mi? Ama bunu bir nefret, bir öfke, bir kızgınlık, bir küçümseme, bir dışlama taşımaksızın yapacağız. O ayrı bir şey.

Küçük yerlerde, özellikle bazı işyerlerinde, biraz öfkelenince ancak yola gelen insanlar olabiliyor; onu da mesela sen yapamayınca yürütemiyorsun oluyor. O ayrı. Olgun bir insan öfkeli gözükebilir ama öfkeli olmaz.

Öfkeliymiş Gibi Görünmek ile Gerçekten Öfkeli Olmak

Belki de değil, yani "kibirli insana kibir göstermek gerekir" veya "sevaptır" gibi böyle bir söz var; emin değilim ne kadar hadistir, ama hadis olsa bile orada kibir göstermek, kibirli olmak değil yani; böyle kâfir bir topluma karşı bir görevi ifade eder. Bazen bir insana biraz öfkeliymiş gibi, "ya bu iş böyle olmaz, böyle yapma bir daha" diye biraz sanki öfkeliymiş gibi bir tavır takınabiliriz. Ama kendi içinde ona bunu duymazsın. Ama onun bir şey anlaması için öyle demen gerekir, adamın kendini toparlaması için öyle demen gerekir. Bu ayrı bir şey. Öyle hissetmen ayrı bir şey. Bunlar birbirinden ayırt edilmeli.

Dolayısıyla bizim en önemli dikkat edeceğimiz nokta, izlenimlerle, olgularla uğraşmaktan ziyade... dikkat edin, hayatta rahatsız olduğumuz hadiselerin en azından yüzde 70-80'i hayati değildir.

Şimdi egomuzun bir de böyle bir tuzağı vardır. "Ya ben böyle dediğin gibi yapsam o milletin ayağının altında paspas olurum." Yani sanki bir şey alıyor, aptal mıyız? Veya kimi kandırıyor? Ben kanmıyorum da egomuzun içinde biri birini kandırıyor, aslında farkında bile değil; kişi kendi kendini kandırıyor, bilinçli yapmıyor bunu. Öyle bir ego devreye çıkıyor ki diyor ki: "Bak, sen böyle yapsan paspas olursun." Ya biz sana "boğazına sarılan adama iyi yap, biraz daha sık" demiyoruz ki yani. Birisi senin hakkında bir laf söylemiş; peki, hayatına mı kastetti? Nedir yani, değil mi mesela? Hani sınıflamak lazım bunları.

Hayatına kastetti diyelim. Peygamber savaşmamış mı? Savaşmış. Muhtemelen bir adam da öldürmüş. Ama peygamber öyle miydi böyle, celalli, vuran kıran, karşısında kimsenin duramadığı biri miydi? Kadınlar rahat rahat oturuyorlardı peygamberin huzurunda; Hazreti Ömer gelince toparlanıyorlardı, korkuyorlardı. Hatta peygamber tebessüm ediyordu yani. Ama savaşacağı zaman da en savaşçı, en cesur, en mücadeleci tavrı da takınmış. Demek ki ne? Olguları ayırt etmiş.

Hâlbuki biz en küçüğünden en büyüğüne kadar hepsinde diyelim ki havan topu kullanıyoruz. Bir bak bakalım, havan topu kullanmana gerek var mı? Karşındaki belki sana küçük bir taş attı, sen neyle karşılık veriyorsun? Elindeki en büyük topla karşılık veriyorsun. Olur mu böyle bir şey? Gerek var mı, anlamı var mı?

Bediüzzaman'ın Kendi Tecrübesi

İşte Bediüzzaman orada ne yapıyor? Birisi onun gıyabında tahkir edici, küçümseyici bir söz söylüyor. E tamam, söylüyor, ne oldu, yanlış bir şey mi? Yanlış bir şey. Peki nefsin bundan niye rahatsız oldu? Bakın dikkat edin bir şeye, bakıyor: "Ben niye rahatsız oldum?" diyor. Demek ki bu yanlış bir yere düştü. Bak, adam için üzülmedi, kendi için rahatsız oldu. "Bu," diyor, "yanlış bir şey." Bir saat kadar, diyor, "bu beni müteessir etti," diyor, yani etkiledi diyor, tesiri altına almaya çalıştı. Ama ben onun tesirine de girmedim mi, anlıyoruz buradan. Yani yanlış zemine düştüğünü görüyor ama adamla uğraşmıyor. Şunu da demiyor: "Ya işte ben bak böyle sürgün yerdeyim, bir sürü derdim var, bir de bunlarla mı uğraşayım, ne biçim bir dünya?" Mesela böyle bir egosu olmaz mı insanın? Olur. Peki onu mu dinleyeceksin? Yok, dinlemeyeceksin. O müteessir olan zemini gördü ama onun tesirini bertaraf etti, ona tabi olmadı. Ve daha üst bir bilinçle o analizi yaptı, dedi ki: "Bu benim kendimi riyadan kurtarmam için bir vesiledir, bana düşen bu."

Adam gelir, der ki "ben sana böyle böyle demiştim, hâlen de böyle düşünüyorum" der. Sen de dersin ki: "Sen böyle düşünüyorsun ama sana bunu düşündüren ne oldu? Bana anlat, ben de değerlendirme yapayım." Ve adam gelir, der ki "senin hakkında..." — ama ortada bir problem yok, zaten benimle ilgili bir problem de yok. Sen madem yanlış anladıysan, senin yanlış anlamandan da ben memnun oluyorum demiyorum; "tamam anladın" ama "ya benim de mi..." Ne egolar var değil mi öyle şeyimizde? Birini durduruyorsun, öbürü çıkıyor.

İşte bu güzel bir oyun yani, güzel bir şey, güzel bir çalışma tabii. Atari oynayacağına, bilgisayar oyunu oynayacağına, içeride ne filmler dönüyor, onu izlersin. Baktım bir de böyle bir benlik çıktı değil mi? Diyeceksin bu yanlış bir zemin.

Karşındaki diyelim ki özür diliyor veya hatasını anlamış. Ne yapacaksın? Utandıracak mısın yani? Değil mi? Ne gerek var? Veya diyelim ki öyle bir his oldu: "ya benim çektiklerim" diyen bir ego sana tesir ediyor, sen ondan müteessir oluyorsun. Peki onun angajmanına mı tabi olacaksın? Diyeceksin ki: "Yok, bunu söylemem yanlış bir şey, bana bunu söyleten zemin yanlış bir benlik, öyle demeyeceğim." Diyeceğim ki: "Hiç problem değil, senin hatanı anlaman benim için senin adına sevindirici bir şeydir." Tam öyle hissetmiyorsan da diyeceksin ki: "Ya Rabbi, ben şimdi böyle diyorum ama bana bunu hakikaten idrak ettir, tam anlamıyla idrak ettir" diye dua edeceksin. Çünkü doğru olan bu; doğruyu tercih edeceğim ve onun tam hakikatiyle kalbine yerleşmesi için de dua edeceksin. O zaman ne oldu? Doğru bir zemin, doğru bir alıcılık ve doğru bir işleme.

İnsanlar işletme okuyor ama nefsimizin bizi nasıl işlettiğini bilmiyoruz, değil mi?

Ermişin Hikâyesi: "Ben O Değilim"

Güzel bir hikâye vardı, bunu da tamamlayalım. İşte ermişin birine birisi çok kötü sözler söylemiş, böyle hakaret; çok anlamsız, saçma ve hiç yerinde olmayan sözler. Sonra adam gitmiş, birkaç gün sonra dönmüş, demiş ki: "Ben sana çok kötü şeyler söyledim, özür diliyorum." Demiş: "Sen bunları iki gün evvel birine söylemiştin; şu anda karşında o yok." Demiş: "Ama ben sana kötü sözler söyledim." Demiş: "O kötü sözleri söyleyen de sen değildin, iki gün öncekiydi. Dolayısıyla bırak bunları, ne konuşalım, başka şeylerden bahsedelim" demiş.

Mesela biz ne yaparız böyle? Biri bir laf söylemiş, alırsın onu, ömür boyu bir laf, yapıştırırsın ona o damgayı. Hâlbuki o üç gün önceki adamdı, üç ay önceki adamdı, üç yıl önceki adamdı, otuz yıl önceki adamdı hatta bazen. Ama sen otuz yıl boyunca aynı şeyi yapıştırırsın. Diyor ki: "Ben iki gün önceki ben değilim, o kişi değildim; ne de sen iki gün önce bana o kötü sözleri söyleyen kişisin. Madem o değilsin, değil mi, şu an zaten o olmadığını görüyorum; ben de zaten o değilim. Kendim için o tür muhabbet edelim, sohbet edelim" demiş. Ben o değilim kısmından şey yapmalı, ben o değilim.

Tabii burada şeyi söylüyor: "Hani ben de her an yenilenen biriyim, ben de her an dönüşen biriyim" — tabii olumlu anlamda bir dönüşüm. Dolayısıyla hani sen kırdığın veyahut da işte üzdüğün veyahut da yüzüne hakaret ettiğin adamla karşı karşıya değilsin şu an, "rahat ol" demek istiyor. Anlatabiliyor muyum? "O adam yok karşında" diyor, adamı rahatlatıyor. "Hakaret eden insan," diyor, "rahat ol" diyor; sen de diyor "iki gün evvel hakaret eden adam" diyor, sen de o anda "rahat ol" diyor. İki noktadan da onu rahat ettiriyor. Tabii rahat olman lazım ki rahat ettirirsin, değil mi? Evet.

Muhataplığı Sürdürmek ya da Sürdürmemek

O ayrı bir şey, orada da negatiflik oluyor. Bizim kastettiğimiz "bırak ne hali varsa görsün" değil. Hayır, onu da demiyoruz; muhataplığımızı sürdürmemiz de gerekmeyebilir. Fakat ne mutlaka muhataplığımızı sürdürmemiz gerektiği söz konusudur, ne de mutlaka sürdürmememiz gerektiği. Yani burada başka bir alternatif var. Anlatabiliyorum. Diyelim ki sürdürmenin ne ona ne sana bir faydası yok, dersin ki sürdürmeyin. Ama içinde ona dua edersin, ona şefkat edersin; onun yaptığı yanlıştan bir an evvel kurtulması, bunu fark etmesi ve kendini değiştirmesi için de dua edersin.

Şimdi biz mesela diyelim ki kolumuza sıcak bir şey döküldü veyahut da yaralandı; "bırak ne hali varsa görsün" diyor muyuz mesela? Demiyoruz. Bakın peygamber ne diyor? "Müminler bir vücudun azaları gibidir." Ben nasıl bir insana "bırak ne hali varsa görsün" diyebilirim, değil mi? "Ne hali varsa görsün" diyorsam onu bir vücudun azası gibi görmüyorum, başka bir şey gibi görüyorum.

Şimdi verdiğim örnek gibi: diyelim ki elimde bir yaralanma oldu veya dizim kanadı; "ya bırak ne hali varsa görsün" mü? Doktor dedi ki "kesip atacağım." "Kes at, umurumda değil, ne hali varsa görsün" mü diyorsun? Bak, onu kendi şeyin kabul ettiğin için... Velev ki diyelim ki ne oldu, işte diyelim ki tırnağında bir şey oldu, tırnağını sökersin, atarsın diyelim değil mi, sökersin — bırak kesmeyi, gerekebilir. Ama onu kendi parçan olarak görür ve onu istemeyerek kendi vücut bütünlüğünden uzaklaştırırsan — anlatabiliyorum — bir nefretle, bir öfkeyle değil, değil mi? Bazen insan vücudundan çıkan tümöre bile muhabbetle bakıyor: "Benim, benden," diyor, "aldılar bunu," diyor. Hatta böbreğimden taş çıkıyor, "bak," diyor, "benim böbreğimden çıktı," diyor, değil mi?

O zaman mesele ne mutlaka "ben ilişkimi devam ettireceğim" demek, ne de "bırak ne hali varsa görsün" demek; başka bir şey var arada. Tabii gerekeni yaparsın. Fakat en temel şey nedir? Prensip: sen içinde ne hissediyorsun, ne düşünüyorsun, bu önemlidir. Bazen bir insana içinden "ne hali varsa görsün" dersin ama ilişkine devam edersin, değil mi? Bazen ilişkine devam etmezsin, bitirirsin, fakat "ne hali varsa görsün" demezsin, belki her gün dua edersin, değil mi? Demek ki asıl ölçü, asıl dikkat etmemiz gereken ne? O algımız, yani idrakimiz.

Peki hocam, bu anlamda bunu yapamıyorsan, böyle bir bakış açısıyla bakamıyorsan, o zaman arkadaşın dediği gibi orada uzaklaşmak en iyisi değil mi? Ne için uzaklaşmak? Mesela bahsettiği gibi bir kişinin bir kişiye dair olumsuz algısı var, hesap tutmuşluklar var ona dair, unutulmayan yaralar var vesaire. Eğer bu bakış açısıyla yaklaşamıyorsan henüz mevcut zamanda, her iki taraf için de bir hayır getirmiyorsa bu, o zaman bir araya gelmemek lazım değil mi?

Peki biz buna mı bakacağız mesela, bir düşün: bir araya gelip gelmemek, o dediğimiz gibi stratejik bir şey. Ne yapacağız? Bakın bir araya gelmedik, mevzu bitti mi? Ne yapacağız? Yani sen, bir ilişki iki kişiyi bağlıyor ama; sen kendine baktığında kendini düzeltiyorsun ama o insan değişmiyorsa, o ilişkiyi bulursun. Tamam, yok tabii. Şuna şey yapalım: tamam, diyelim ki görüşmüyoruz, fakat biz neyi konuşuyoruz şu anda? Ben o konuda bir temizlik yapmak zorundayım. Stratejik olarak, durumsal olarak, olgusal olarak, nesnel olarak bir araya gelmeyebilirim; biraz önce dediğim gibi gelmeyebilirim, gelmek zorunda da olabilirim. Diyelim ki gelmek zorundayım — bu değil asıl olay. Bizim asıl konuştuğumuz bunlar değil, bunlar başka bir değerlendirme alanı.

Asıl değerlendirme alanı: diyelim ki ben bir daha hiç görmeyeceğim onu, ama içimde ona karşı bir negatiflik var; bir daha da hiç görmüyor, adam öldü diyelim. Ne olacak peki? Mevzu bitti mi? Hallettim mi ben, çözümledim mi mevzuyu? Hayır. O izlenim, o olgu, o insan benim dünyamda zehir üreten bir zeminde duruyor. Ben onu analiz edeceğim, onu çözümleyeceğim, benim derdim o. Yoksa adamı görmüşüm görmemişim, bir daha konuşurum konuşmam, o ayrı bir şey, o ayrı bir değerlendirme alanı. Benim asıl meselem, olması gereken asıl meselem: o izlenim, o olgu, o tohum hangi zemine düştü ve o zeminde ne ürüyor? Ona bakacağız.

Bazı zeminler gerçekten çok göz korkutucu oluyor: "hiç dalaşmayayım, biraz kendimi toparlayayım, ondan sonra girmeye başlarım" falan gibi; ona karşı gitsiz olacağını hissedebiliyorsun mesela. Tamam ama işte biz ne yapıyoruz? Olgudan, kişiden, o olumsuz izlenim aldığımız durumdan uzaklaşmaya veyahut da etkileşim içinde olmamaya çalışıyoruz. O ayrı bir fasıl diyorum, ve asli bir fasıl değil o; asli fasıl senin içinde oluşan şey.

Ama hocam, o zaman mesela tekrar bir ilişki, yani tekrar bir araya gelme, tekrar zarar görme gibi endişeler bu içsel zehirli süreci çözümlemeye bizi alıkoyuyor. Çünkü ben eğer mesela o içimdeki negativiteyi dağıtırsam, nötralize edersem, bunun bir sonraki adımı bana yine bir tehdit olarak dönebilir diye düşünüyorum; o içimdeki çözülmüşlük, beni yine bir tehlikeyle karşı karşıya bırakabilir diye hissediyorum.

Yok. İşte bak, bu da farkında olmadığımız ve bizim bu sürecimizi olumsuz etkileyebilecek bir benlik hali. Yani şunu diyoruz: mesela ben bunu oradan kaldırırsam, direkt tehdide açık bir hale gelmiş olurum diye düşünüyoruz. Oysa ki mesela az önce dediniz ya, "yok oldu, hiç bir daha görüşmeyecek" olsak mesela — benim kendi benliğim açısından, ben hayatım boyunca hep böyle yapmışım: tehdit gördüğüm hususlardan, kişilerden uzak durmuşum ve hiçbir hesap tutmamışım, o anlamda bir sıkıntı yok. Hani tekrar buraya gelmeyecekse, uzaklaştıysam tamam; ama tekrar temas kurmak durumunda kaldıysan, bir şekilde hayatının bir yerinde olmak durumunda olan şeyler varsa ve kendi içindeki süreci nötralize etmek istemiyorsan, çünkü o hep tehdit gibi duruyor — hani onu kaldırırsam sıkıntı olacak gibi geliyor — işte burada yanlış bir şey üzerinden savunmaya geçiyoruz.

Kâğıt ile Tanker Örneği

Yani karşıdaki kişinin elinde diyelim ki bir kâğıt var, sana olumsuz şeyler yazmış. Sen kalkıyorsun, o kâğıt için bir tanker getiriyorsun, o tankeri onun üzerine döküp yakmaya çalışıyorsun. "Ancak ben böyle korunabilirim" diyorsun. Dur bakalım — adamın getirdiği şey en fazla bir kâğıt yani, ya yırtar atarsın, veyahut da katlarsın bir kenara koyarsın, değil mi? Üzerine bir tanker benzin dökmeye gerek var mı? Yok.

Şimdi bizde bir kısım negatif benlikler var; tabii bunlar neden negatif, anlatacağım. Negatif gibi gözükmüyorlar, bizi korumaya çalışıyorlar. Tabii ki işte Kübra'nın anlattığı gibi: yani ben ona karşı mesela kızgın olmazsam veya nefret etmezsem, veyahut da ona karşı sürekli tetikte olmazsam, onun olumsuz olduğuna dair bilincimi sürekli canlı tutmazsam, bu beni bir boşluğumdan yakalayacak veyahut da açığımı bulacak ve bana zarar verecek diye düşünüyoruz. Biz de o benliğe diyoruz ki: "Bir dur bakalım, senden başka beni koruyacak aklı başında bir mekanizma yok mu? İlla sen mi beni koruyacaksın yani?"

Mafya Babası Örneği

Çünkü sen beni korursan, benim seni beslemem lazım. Şimdi bu şuna benziyor: bir mafya babası olur, der ki "abi, sen zengin adamsın, ben seni koruyacağım." Sen dersin ki "koru abi" dersin. Bu sefer başlar: "Abi, seni koruyacağım ama benim bir sürü masrafım oluyor, bunları karşıla." Anlatabiliyor muyum? Ben niye böyle bir koruyucu tutayım ki? Daha akıllı bir koruyucu yok mu? Daha iyi bir güvenlik elemanı yok mu? İlla mafya mı tutayım yani? Değil mi?

Kim o daha iyi güvenlik? Akli olarak dersin ki: bu insan şu şu özelliklerinden dolayı, benim bu insanla çok ilişkili olmamın bir hayrı, bir faydası yok; hatta beni bir kenara koyuyor, ona da zararı var, bana da zararı var. Dolayısıyla o bu konuda değişmedikçe, ben de bu değişimi görmedikçe, ikinci bir karara kadar diyorum ki onunla ilişkimi şu ölçüde, şu düzeyde, şu sınırda tutarım, hiç görüşmem falan, anlatabiliyorum. Yani bunu daha akıllı bir emniyet görevlisiyle yapamaz mıyız? Niye ben öyle kötü bir emniyet görevlisi, bir mafya tutayım ki, sürekli o benden enerji talep edecek, sürekli ona karşı duyduğum negatif duyguyu besleyeceğim, değil mi? Azaldığını hissettiğimde diyecek ki "bak, enerjim düştü, bana enerji ver." Aptal mıyım, değil mi? Aptallık etmeye gerek yok. Niye mafyayı tutayım kendimi korumak için? Bu çok önemli bir konudur.

İnsan öyle der: "Uyanık olmazsam zarara uğratılırım." Yok. Ben de hayatımda buna dair çok şeyler yaşadım. Şimdi öyle insanlar vardır — onda değişimi görmezsem ömür billah konuşmamayı düşündüğüm insanlar var mesela, ama ona karşı en ufak bir negatif hissim, duygum, düşüncem yok. Bazen elinde değilse, görmeden bile mesela iki kilometre uzaktan enerjisini hissediyorsun, kötü oluyorsun; bazen enerjisini hissetmiyorsun bile. Öyle oluyor ama hani bu daha aşağıdan, o bizimle ilişkili bir şey işte, tabii duygu merkezi devrede olunca daha fazla olur. Ama hakikaten kötü bir enerjisi mi varsa adam... Yok, kötü bir enerjisi yok. Bak biz ne diyoruz: sen onu bir zeminde karşıla ki onun kötü enerjisi boşa gitsin. Anlatabiliyorum, yani öyle bir halde ol ki onun kötü enerjisi gelip geçsin. Anlatabildim, böyle bir imkânımız var.

Kişisel Bir Tecrübe: Suistimale Uğramak

Ben şimdi bunları ezbere söylemiyorum. Bana bir zamanlar birisi beni bir aptal durumuna sokup veyahut da böyle suistimal edip benden bir şeyler almıştı. Adam aklıma geldikçe onun hakkında öyle planlar yapıyordum ki, bunu nasıl kessem, öldürsem, biçsem, böyle bağlasam falan, böyle zihin üretiyor yani. Hatta uyuyamadığım, uyumadığım geceyi bilirim bu yüzden yani. Yani ezberden anlatmıyorum size, ama bunun bir mantığı yok, manasız bir şey bu.

Analiz ettim, bütün süreçleri analiz ettim. Dedim ki: eğer bu insan değişmezse, böyle devam ederse, ben bu insanla bir daha konuşmam. Ha, konuşabilirim, konuşurum, ilişkimi belli bir sınırda tutarım, anlatabiliyorum, illa konuşmam diye bir şey de değil yani, misal olarak veriyorum. Ama tetikte değilimdir, uyanığımdır da, tekrar o suistimale uğramam; ama şunu düşünerek yapmadım: "Bak, beni aptal yerine koyacağını zannediyor, beni aptal mı zannediyor, ne zannediyor beni" falan diye, ondan sonra da "gösteririm ona" — bak nasıl negatif benlikler üst üste binip alevlendiriyor beni. Yok.

Bir insan, başka bir insanı kandırmayı düşünüp suistimal edeceğini düşünüyorsa, bu o insanın kendi insanlığından habersizliğiyle ilişkili bir şeydir. Önce onun kendi kendisine yaptığı zulmü göreceğim. Sonra nefsimde böyle bir suistimale maruz kalmaktan rahatsız olan, aşağılık kompleksi taşıyan benliği göreceğim; ona da diyeceğim ki "sen de oturduğun yerde otur." Ama sonra diyeceğim ki, göz göre göre suistimale uğramanın da ilahi sistem açısından bir yeri yok, değil mi? Hani bile bile suistimale uğramak da ilahi plan tarafından tasvip edilmeyen bir şey. Anlatabildim mi?

O zaman ne oldu? Bu negatiflikler... Ben biliyorum, hâlâ hatırlıyorum o geceyi, bütün gecemi o insana ne yapacağımla ilgili düşündüm; sekiz on tane böyle plan kurdum, "hak ediyor zaten," onun bir kere zaten biletini kesmişsin, anlatabiliyorum. Ama şimdi bakıyorsunuz, gülüyorum yani, diyorum, ne kadar manasız bir şeymiş, ne kadar manasız bir benliğin tesirinde bir gecemi mahvetmişim.

Ona hak veren insan çok oluyor ama, diğer türlü, affeden insanı hak veren insan hesabında çok olmuyor. "Evet, sen haklısın, böyle yapmakta" diyen insan oluyor ama, diğer türlü bir şey yapmayınca onu anlayamıyor insan. İnsanların anlaması için değil, insanların anlamasının bir önemi yok.

Seni İşleten Benlikler

Mesela burada şeyi düşünürüz: insanların anlayıp anlamamasını sürekli sana referans yapmaya çalışan bir benlik var değil mi mesela? Ne gerek var ona? Orada uyanacaksan, "ikide bir nereden çıkıyorsun" diyeceksin yani. Anlarlar veya anlamazlar, hatta seni aptal bile görebilirler değil mi mesela, "sana ne oldu böyle" falan, "neye dönüşmüşsün" falan. Tabii, aptal mısın? Veyahut da kendini böyle zorlarsın, böyle işte çakma bir ermiş olmak için böyle şey yaparsın, sonra en son patlarsın; sonra öbür yerden bir benlik çıkar der ki: "Bak oğlum, zorlama olmuyor işte, bu sen seni büsbütün..." değil mi?

Şimdi şey gibidir bu: yani böyle bir meydan verir verir sana böyle, "al bakalım" der, sonra oradan bir tokat yersin. Bu sefer bütün kazanımlarını senin elinden alacak öyle uyanık, zeki benlikler bile vardır içimizde yani. Der ki: "Bak, sen bu kadar gayret gösterdin, iyi olmaya çalıştın, insan olmaya çalıştın ama bunlar bunu hak etmiyor ki" — deyip seni alaşağı edecek. "Ve kim bunun kıymetini bilecek?" diyecek değil mi, kendini enayi yerine konulmuş gibi hissedeceksin artık. Bunlara karşı uyanık bir bilinç sahibi olmak ne kadar gerekli bir şey.

Onun için, "beni kimse işletemez" demeyin; sizi işleten benlikler üzerinde çalışın, hepimiz çalışmak zorundayız. "Beni kimse işletemez" diyen çok insan vardır; ne tür benlikleri tarafından işletildiklerinin farkında bile değildir. Onunca mesele dışarıda: "Beni kimler işletmiş?" O dışarıdaki bir şey zaten, bir işletir, iki işletir. Ama içeride beni sürekli işleten var; hangisi daha tehlikeli, değil mi? Beni ömrüm boyunca işleten öyle benlikler var; ben onların üzerinde çalışmasam ömrümü heder ederlerdi, değil mi, heder yani, ömrünü heder eder, bütün ömrünü böyle alır, kullanır. Ve senin ömrün biter, sonra suçu insanlarda bulursun; dersin ki "ömrümü heder etti bu insanlar." Hayır, ömrünü heder eden insanlar değil.

Hep söylüyoruz: Hz. Yusuf dedi mi "ömrümü heder etti bunlar"? Hz. Asiye dedi mi ki "Firavun benim ömrümü heder etti"? Peygamber dedi mi ki "bu Mekke'nin üç kâğıtçıları, münafıkları, kâfirleri ömrümü heder etti"? Dedi mi öyle bir şey? Yok. Dolayısıyla sünnet, peygamberin halidir, değil mi? Tabakları silip süpürmek değildir.

Ya bunlar niye işletiyor peki? Aklına gelmediğinde yıkılıyorsun; bir hatırlatsan aklına gelecek, gelmiyor yani. Seni işleten benliklere bak, hepimiz bakmak durumdayız. Allah bize o uyanıklığı versin hepimize inşallah.

Söylediğim üzere, kaybettiğimizi fark ettiğimizde "dur bakalım" diyor zihin. Yani ben öyle bir yola gireceğim zaman zihni hemen uyarıyor: "Dur bakalım." Tabii, işte o durabilmeyi her zaman yapabilmek önemli olan.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan alıntılanan veya sure/ayet numarasıyla belirtilen bir Kur'an ayeti yoktur. Hz. İsa'nın "tohum" meseline (İncil'deki ekinci/tohum meseli) ve Hz. Yusuf ile Hz. Asiye kıssalarına atıf yapılmakta, ancak sure/ayet numarası zikredilmemektedir. --- ---