Kabullenmek, Affetmek ve Ego
Tepki Vermek, Durmak ve Aradaki Boşluk
Niye hemen savunmaya geçiyorlar? Hemen savunmaya geçirten şey nedir — evet işte o soruları sormak gerekiyor ki perde arkasında sürekli bir sufle veren bir ego olduğunu bulalım. Etki ile tepki arasında boşluk bırakmak önemlidir; düşünmek ve onu doğal bir bilinçle yapabilmek. Mesela kimi insanlar hızla tepki vermez ama verdiği tepkinin zemini hastalıklıdır; bazı insanlar hızlı tepki vermez ama bu, verdiği tepkinin çok iyi düşünülmüş ve objektif olduğunu göstermez. O insan tepki veremiyor değil, vermekten kaçınıyor; daha düşünerek veriyor ama oradaki düşünüş zemini sağlıklı değilse yine verilen cevap sağlıksız olabilir. Mevzu sadece etkiyle tepki arasında bir boşluk bırakmak değildir. Ama tabii çok fevri bir tabiatın varsa orada bir boşluk bırakmak, bir durmak gerekir.
Bizi durmaktan alıkoyan şey genellikle korkularımızdır. Diyelim ki bir delikten sürekli bir top çıkıyor; ne yaparsınız? O deliği gözetlersiniz ve çıkan topu hemen elinizle durdurmaya çalışırsınız — yüzünüze çarpmasın diye. Bu durumda aşırı duyarlı olursunuz; bu duyarlılık insanı sürekli tetikte tutar. Tetikte durmak da aslında içgüdüsel davranmaya sebep olan bir şeydir. İnsan birçok davranışını içgüdüsel, otomatik olarak yapar.
Hissettiğimiz tüm gerginlikler olanla olan kavgamızdan kaynaklanır — insanın olanla olan kavgası. İnsanoğlu aslında harekete geçmek, durmak, evet demek, hayır demek gibi bir dualitenin içindedir. O yüzden insanlara hareket etmek de bir çözüm değildir, dur demek de bir çözüm değildir; arada bir yer burası. İnsan davranışı, insan psikolojisi böyle keskin, tek taraflı bir kalıba konamaz. Mesela "tepki verme"yi mutlak olarak alırsak hiç tepki vermemiş oluruz; "tepki ver"i her durumda alırsak bu da yanlış olur. Nasrettin Hoca'ya "yokuşu mu seversin inişi mi seversin" demişler; "bunun bir düzü yok mu" demiş. Aslında biz de o düzü bulmaya çalışıyoruz.
Bu işin bir orta yolu var, her şeyin bir denge durumu var; her şeye uygun ve uyumlu olma modu var. Mesela ocağı sürekli açık mı tutmalıyız — olmaz, boşa yanar. Sürekli kapalı mı tutmalıyız — o da olmaz, hiçbir şey pişiremezsin. İhtiyaç olduğunda ihtiyaç olduğu kadar o ocağı uygun düzeyde yakacaksın. Ego düz mantıkla böyle bir çözüm arıyor — "her şeye karşı hoşgörülü olayım" gibi, ama her şeye karşı hoşgörülü olmak zor bir şeydir, bunun bir sınırı vardır.
Psikoloji, sürekli daha yüksek bir bilinç tarafından yönetilmesi gereken bir mekanizmadır. Sürekli sessiz kalırsan olmaz, sürekli konuşursan olmaz; sürekli direnç koyarsan olmaz, hiç direnç koymazsan da olmaz; sürekli akışa bırakırsan olmaz, hiç akışa bırakmazsan da olmaz. Kastedilen şey hayatın sürecine karşı uygun ve uyumlu reaksiyon vermektir. O zaman psikolojini doğru kullanmış olursun.
Hiçbir şeyden korkmamalı mı? Hiçbir şeyden korkmazsan tehlikenin üzerine bodoslama gidersin. Her şeyden mi korkayım? O da olmaz, hayatını yaşayamazsın. Peki ne yapayım? Korkulması gereken nesnel ve açık bir tehlikeden uygun ölçüde korkup kendini orada uygun konuma getir. Böylece ne gereksiz bir kalıbın içine sıkıştık, ne de herhangi bir ilke ve prensip olmadan durumu bıraktık. Sürecin gidişatına, olgunun fıtratına uyumlu bir şekilde cevap vermek — insan psikolojisi bu yüzden yönetilesi bir şeydir; yönetilmediğinde problematik bir şeydir.
Mesela otomatik pilota bağlayarak tepki vermemeyi otomatikleştirebilirsin. Benim tanıdığım bir insan vardı; dört çocuklu bir ailenin en küçük kızıydı. Annesi 35 yaşlarında kalp krizinden ölüyor, babası büyütmeye çalışıyor; son kız olduğu için babasının yanında hep meseleye bakayım diye çabalıyor, baba da öldüğünde bir tepkisizlik yaşıyor. Ömür boyu hiçbir şeye tepki vermeden yaşadı ve öldü. Ne desen bir şey demezdi. Şimdi ne olmuş burada? Sistem kutupların birine kaymış ve orada hapsolmuş; hiçbir şeye tepki vermiyor. Tam tersi de olabilir, her şeye tepki veriyor olabilirsin. İnsan psikolojisi sınırları bloke edilmemiş, kapatılmamış bir yapıdır; onu şartlara, olaylara, olgulara göre sürekli ayarlamalısın.
Bilmediğin zaman hayatla kavga edersin. Aktif ve etkili olmaya birisin, ama her durumda aktif ve etkili olursan enerjini ya boşa ya da zararlı harcarsın; çünkü her an aktif olmak hayatın olgusal gerçekliğiyle uyuşmaz. Pasif kalman gereken bir yerde elini bacağına hareket ettirirsin — hapishanede volta atarsın; mekanizma aktif olmak ister ama yapacak durum yoktur, sınırlanmıştır. "O zaman sürekli pasif kalalım" — bazı yanlış anlaşılan doğu öğretileri gibi — bu da yanlış bir şeydir, hayatın gerçekliğiyle örneşmez. Sürekli zihni işletmek yanlış, zihni bloke etmek de yanlış. Bazı insanlar özel olarak "düşün" demedikçe düşünmüyorlar; bazısı da sürekli zihni düşünce halinde. İki durumda da aşırılık var; bu, olanla kavga etmene sebep oluyor.
Kabullenme Pasiflik Değildir: Hudeybiye Örneği
Peygamberin Hudeybiye'deki tutumu çok mükemmel bir örnektir: kabullenme, teslimiyet, şartları dikkate alma, bir şey değiştiremeyeceğin zaman bunu farkındalıkla kabul etme. Ama bir kişi pasif, düşüncesiz, kayıtsızca ve umursamaz bir şekilde de kabulleniyor olabilir; bizim kastettiğimiz kabullenme asla bu değildir. Kabullenme bir pasiflik, bir kayıtsızlık, bir umursamazlık değildir. Zihnimiz birçok kavramı bu anlamda bozmuştur; "kabullen" dediğinde "pasif mi kalayım" diyor, "umursamayacak mıyız" diyor. Hayır, umursamamak da değil. Peki ne? Olan nedir, durum nedir, ben bu durumda ne yapabilirim, süreci olumluya götürebilecek imkana sahip miyim? İmkanım ölçüsünde aktive olurum, imkanım yoksa durmasını bilirim ve bundan rahatsız olmam. İşte bu, farkındalıklı bir kabullenmedir — gözü kapatarak değil, tam bir şuurla; mecburiyetten değil.
Mecburiyet kavramı niye araya giriyor aslında? Ben hayatta hiçbir zaman hiçbir şeye mecbur kalmadım; bir şey başka bir ihtimali barındırmıyorsa onu yaparım, bu mecbur kaldığım için değil. Mecburiyet kavramı egonun sahte özgürlük algısından kaynaklanır. "Ben hiçbir şeye mecbur olmamalıyım, kimse beni bir şeye mecbur etmemeli" diyen ego, sanki süper özgür bir varlıkmış gibi davranır. İlgili imkanlar değerlendirilir, alternatifler değerlendirilir ve en uygun ve doğru olan seçilir; tek alternatif varsa, doğruysa yapılır, değilse yapılmaz — kendini mecbur da hissetmeden.
Hiçbir hayvan "beni mecbur ediyor" demez; bir ırmaktan geçmek zorunda kalsa da öyle bir his taşımaz. Ama bizde ego der ki "sen mecbur değilsin, istediğini yapabilirsin"; istediğini yapamadığı duruma gelince de "bak mecbur kaldı" der. O egonun zeminini bırakın; "önüme çıkan şartlar içinde, alternatifler içinde, ihtimaller içinde fıtratıma, insani değerlere, varoluşa en uygun olanı seçerim" deyin.
Hazreti Peygamber Hudeybiye'de o anlaşmayı imzalamaya mecbur kalmadı mı? Antlaşmada "Allah'ın Resulü Muhammed" yazılamaz denince "Abdullah'ın oğlu Muhammed olsun" dedi. "Mecburuz, hadi ne yapalım" mı dedi? Yok, "bu hayati bir mevzu değil" dedi. Egosu olsaydı "bu kadar taviz verdim, mecbur muyum bunda da" derdi. Sahabelerin çoğu bunu bir mecburiyet olarak algıladı ve büyük bir sıkıntıya, tuzağa düştüler; Hz. Ömer'de bir öfke oluştu, diğerleri tıkanmışlardı, Peygamber'i bile objektif bir bilinçle dinleyemiyorlardı. Kimse elini atmıyordu — kurban kesin, tıraş olun dediğinde. Çünkü şuur bulanmıştı: "bu kafirler, üstelik zalimler, üstelik haksızlar" diye düşünüyorlardı. Ama Peygamber mecburum diye hissetmiyordu; çünkü mecburum veya değilim diyen bir egosu yoktu.
Ahmet Altan geçenlerde bir yazı yazmış: hapisten çıkıp çıkmamak önemli değil, çünkü çıkmak bile birinin iradesine bağlı; o yüzden çıkmak bile ona bir mutluluk vermiyor. Çünkü ego sahte bir özgürlük algısına sahiptir. Peygamberin Taif'ten Mekke'ye dönüşü de kimin elindeydi zahiren? O dönemde inanmayan birinin elindeydi; ona kefil oldu, o sayede Mekke'ye girdi. Peygamber bundan rahatsız oldu mu? Bu bir borçluluk değil, insani bir tavra karşı insani bir karşılıkta bulunmaktır; borç olarak algılanacaksa borçtur, ama bu bir borç değildir. Biri bir iyilik yaptığında kendini altında kalmış, borçlu hissetmek de egodandır.
Peygamberin hiçbir hadiseyi ego penceresinden değerlendirmediğini görmeye çalışın; bu çok önemlidir. Hangi bilincin penceresinden bakıyorsunuz, hangi algıyla değerlendiriyorsunuz — buna dikkat etmek gerekir. "Ben hiçbir şeye mecbur değilim" diye bir algıya sahipseniz, birisi size iyi bir şeyi mecbursun diye dayattığında o iyi şeyi yapmaktan kendinizi alıkoyarsınız. "Ben mecbur veya mecbur değilim" kavramı yoktur; önüme çıkan imkan ve alternatifleri objektif bilincimle değerlendiririm — yapılası bir şey mi, fıtri bir şey mi, süreci geliştirecek mi geriletecek mi diye. "Seni mecbur bıraktı" hissi varsa, egonun tuzağındasınızdır. "Mecbur kalmak beni daha çok acıtıyor" diyen kişi, aslında sahte bir özgürlüğe sahip olduğunu zanneden egosunun acısını çeker.
Psikolojik Arazi Metaforu
Psikolojimiz bir araziye benzetilebilir. Tutumlar, davranışlar, olaylar hepsi o araziye düşen tohumlar gibidir. Eğer arazide bozuk alanlar varsa, bunlar başınıza bela açar. Diyelim ki arazinin bir bölümü bataklık; sinek geldiğinde orada kendine imkan bulur, çoğalır. Bir başka yer dikenli bir alan; o dikenleri azdıracak bir gübre atıldığında dikenlik alan genişler. Bazı yerler de çorak — oraya ne atılsa yeşermiyor.
Siz bu arazinin hem emanetçisisiniz hem de onu iyi kullanmalısınız. Büyük bir arazi verilmiş; ilk önce bir harita çıkarırsınız — neresi sulak, neresi kuru, neresi çorak, neresi verimli ama üzerine çakıl dökülmüş. Şu anda yapmamız gereken şey budur. Ben şu anda doğuştan getirdiğim, mizacımın, yaşadığım olayların, muhatap olduğum insanların şekillendirdiği bir araziye sahibim. Diyelim ki annem babam çok sertti, despottu, katı bir disiplin uyguluyorlardı; ben de asi olmuşum — arazimde asi bir parsel var, birisi oraya dokunduğunda tetikleniyor. Çocuklukta yaşadığım olaylar beni bazı konularda fazla kaygılandırmış — kaygılı bir parsel var; çocuğum on dakika geç kaldı, "eyvah organ mafyası mı kaçırdı" diye o parselden değerlendiriyorum. "Herkes üç kağıtçı" arazisine düşen biri her ufak olayı o arazi üzerinden işler.
Bir olay veya karşındaki insanın tavrı, o arazi tarafından işlendiğinde kötü bir şekilde işlenir. O zaman ne yapacağım? Bu güne kadar geldim, arazime bir bakayım: ne tür parseller var? Zorlanınca kaçan bir parsel, her durumda kendini ispat etmeye çalışan bir parsel, çok kıyaslamacı ve kıskanç bir parsel olabilir. Bir arkadaşın senin de yaptığın bir şeyi senden güzel yapmış; bu olay senin kıskanan, kıyaslayan parseline düşer ve mutsuz olursun — hem de Allah'ın güzel bir imkan verdiği bir şey karşısında. Şimdi bizim şu anımızda, hangi yaştaysak, hangi konumdaysak bir psikolojik arazimiz var; ki bazı araziler bozuk, bataklık, sivrisinekli, sürekli kaygı üreten, sürekli gerilim üreten, sürekli kıyaslama üreten bir arazi olabilir. Bu tür araziler fark edilmeli.
Sürekli kendini mağdur hisseden bir arazi de olabilir; başkalarının mutlu evliliğine bakıp "bunlar da mutlu" diyemiyorsanız, kendini o konuda mağdur hisseden bir arazi tarafından işleniyorsunuzdur. Veya rahatsız edici bir ebeveyn ilişkisi yaşamışsanız, gördüğünüz her güzel ebeveyn-çocuk ilişkisini kahırla değerlendirebilirsiniz. Halbuki aralarında hiçbir ilgi yok; onlar onu yaşamış, siz bunu yaşamışsınız — bu kadar basit. İyi bir durum gördüyseniz sevinin; "onun mutlu olduğu kadar ben de onun adına mutlu oluyorum" demek varken, kıyaslayan bir egonuz varsa ömür boyu kıyaslayıp ömrünüzü bitirirsiniz.
Peygamberin bazı tavsiyeleri egoya yönelik tavsiyelerdir, hakiki insana değil. Mesela "kendini mağdur hissettiğinde senden aşağıdakine bak" tavsiyesi ego düzeyindeki insana söylenir; hakiki insanın böyle bir hikayesi yoktur. Bunu iyi ayırt etmek gerekir.
Nefsin Kurutulması Gereken Parselleri
Kur'an der ki Allah'ın bu dünyada verdiği ziynetler konusunda birbirinize gıpta etmeyin; bunlar dünya hayatının süsleridir, hakiki ve baki olan Rabbin katındakidir. Yani sende kıyaslayan, gıpta eden, imrenen bir benlik arazisi varsa, onu akıllıca kurutmaya bakacaksın; üzerini örtmeyecek, gözünü ondan kaçırmayacaksın. Dünyada herhangi bir geçici şeyden dolayı kendini üstte veya aşağıda görmek doğru mudur — bunu nesnel olarak soracaksınız. "Sevap mı günah mı" diye sormak da bizi bir yere götürmez; asıl soru şu olmalı: bu insanın doğasına uygun mudur? Uygunsa yola devam, uygun değilse o araziyi kurutacaksınız. Kimileri hayalidir, tamamen ortadan kalkar; kimileri ihya edilir, göreceli kötü halden iyi hale getirilir.
Bütün bu arazileri analiz edip çözümlemedikçe psikolojik anlamda değişemeyiz. Olaylara odaklanıp "iyi insanlarla karşılaşayım, beni üzecek insanlar hayatımda olmasın" demek zorunda kalırsınız, çünkü arazinizi değiştirmiyorsunuz. Hayatın diğer unsurlarından da kaçamazsınız; o zaman araziyi düzeltmek gerek. İşte İslami veya kadim bilgeliklerdeki "nefsini temizle" öğretisi, psikolojik benlik arazisini temizleyip onu doğal dengesine kavuşturmaktır.
Diyelim ki bir arazi affetmiyor — bazen başkasını, bazen kendini affetmiyor; çünkü bir insanın hata yapmasını kabullenemiyor. "Bana böyle bir hatayı yapmamalıydı" dediğin anda onu affetme ihtimalin ortadan kalkar. "Ben bunu yapmamalıydım" dediğinde kendini affedemezsin. Böyle bir arazin varsa temizlemek zorundasın.
Affetme, Tövbe ve Kendini Suçlama
Allah'ın affedip affetmeyeceği konusunda zihnimizde bir soru işareti üretecek bir mesaj yoktur. Kur'an "affederim" diyor, senin bunu sormana gerek yok; şartı hakikaten tövbe etmiş olmaktır — kesin, şarta bağlı belirsiz bir ifade değil. Peki benim affetme konusunda bir sorum var mı? "Bu insanı affet mi" — hayır; bana bir insan yanlış yaptıysa, yanlış yaptığını fark etmiş ya da etmemiş olsun, ben affederim, çünkü kendimi kurtarmam lazım, tutsaklıktan kurtarmam lazım. Kendimi o olaya bağımlılıktan kurtarmam lazım; olay benim içimde, kendimi kurtarmam lazım.
Kendini affedemeyip karşı tarafın her şeyini affedebilen bir insan tutumu vardır; bu bir kibirdir demek yerine, kişinin kendisini bir imaja sokması, ona fikse etmesi demek daha doğrudur. "Ben böyle bir şeyi asla yapmam" diye bir kimlik imajı üretiyor; bu imaj yanlış. O imaja aksi bir davranış sergilersen, o zaman o imaj o yanlışı yapanı dövmeye başlar. İkisi de sahte, ikisi de geçici, ikisi de kurgu. Bir bilgenin sözüdür: "ben iyiyim deme, ben kötüyüm de deme; Allah'ın lütuflarını göreceksin." Çünkü o, kendinle ilgili ürettiğin bir ego imajıdır.
Ben size bir olayı ilk defa anlatıyorum: bir hata yaptığımda, o hatayı yapan benlikten kurtulmak için Ya Rabbi dedim, bu hatayı yapan benlikten beni kurtar, tümüyle kurtar dedim; ve o anda belli bir noktada o benlik silindi, saf öz benliğim ortaya çıktı. Ama ben onu suçlayarak yapmadım — buradaki incelik o. "Allah kahretsin beni, niye böyle yaptım" değil; "bende böyle bir potansiyel var, kötülük noktası var, tümüyle benden bunu al" dedim. Allah beni o anda tamamen yok etseydi, hiçbir şey kalmasa benimle, ben razıyım dedim; ve bu bana manevi bir bilgelik olarak döndü. Yoksa öbür türlü suçlayıcı bir şey, sahte bir benliği gerçek diye sürekli dövmek olur — o dövdüğün de sahte.
O hatayı yapan da imajinatif bir benliktir; bir korkuya, bir arzuya, bir beklentiye, bir hırsa, bir kibre mağlup olmuş, gerçek dışı bir şeydir. Sahte bir şeyi ben niye gerçekmiş gibi önüme koyup sürekli kırbaçlıyorum? Biri acı çekiyorsa da egosu yüzünden çekiyor; bunu hafif meşrulaştırma değil ama bilelim. Hiç kimsenin yaptığı şey bana hayatım boyunca acı veremez; benim de yaptığım hiçbir şey karşıdakine ömür boyu acı vermez. O insan için gönlümden dua edebilirim, afiyetini dileyebilirim — bu ayrı bir şeydir. Ama ömür boyu kendimi suçlamak yanlıştır.
Vahşi ve Hint: Ölen Benlik, Yeni Doğan Benlik
Vahşi'nin Hz. Hamza'yı öldürmesi karşısında duyduğu şey de buydu: kendini çok aşırı suçladı. Peygamber ona Kur'an'daki bütün af ayetlerini gönderdi: "Allah sizin bütün günahlarınızı affeder" — hiçbir aması olmaksızın, sadece tövbe ederseniz. O da bu vesileyle Müslüman oldu, ama büyük bir suçluluk duyuyordu. Peygamber ona "istersen buralarda fazla durma" dedi — çünkü burada oturdukça Uhud Savaşı'ndan, Hz. Hamza'nın o zamana kadarki cesaretinden bahsedilecek, o da her seferinde kendini suçlayacaktı. Bunu Müseylime'yi öldürdüğünde "rahatladım, daha önce İslam'ın en büyük hamisini öldürdüm, şimdi en büyük düşmanını öldürdüm, rahatladım" demesinden anlıyoruz; o zaman kendini affetti.
Kendini suçlamak da bir tuzaktır; sen hayali bir şeyi referans alıp kendini suçluyorsun. Burada kastedilen kendini suçlamak değil, kendine yabancı olan tutumu görüp ondan Allah'a sığınmaktır: "Ya Rabbi bana şu hatayı, şu zulmü yaptıran benlik algısından, hissiyatından beni koru ve kurtar." Basit bir örnek: üç yaşında bir çocuğunuz yanlışlıkla bir düğmeye bastı, kaza sonucu parmağınız koptu. Normal bir insansanız "bir daha dikkat et" der, affedersiniz. Ama çocuk 13, 23, 33 yaşında hâlâ kendini suçluyorsa, makul bir insansanız dersiniz ki: "sen o anda bilinçli değildin, şimdi öyle bir şey yapmak istemiyorsun, niye hâlâ kendini suçluyorsun" — ve bunun kendini mağdur etmek olduğunu görürsünüz. Biri bana bir kötülük yapmış, hayatımı etkilemiş olabilir; ama zaten affederim, çünkü kendimi zaten kurtarmışım orada.
Bir insan özünün farkına varınca bütün günahları gerçekten temizlenmiş olur mu? Çünkü onlar sahteydi, bitti, anladın; onlar zaten ortadan kalkmıştır. Ölen bir kimseye ceza verebilir misin? Özüne erdiğinde öz bütün o egoyu siler; güneş çıktığında yıldızlar kaybolur, güneş çıktığında bütün buzlar erir. Kabul olmuş bir haccın sonucu günahsız olmaktır; kabul olmuş haçtan kasıt, senin o saf ilahi benliğine vasıl olmandır. Ona vasıl olduğunda idrak edersin ki hepsi sahteydi.
Bizim bunu bilmemiz, Allah'ın haksızlığa uğrayan kulu bir şekilde tırnak içinde gönlünü hoş etmesiyle ilgilidir; bu Allah için zor bir şey değildir. Mevzu, benim bir insana karşı bir yanlış yaptığımda bunun yanlış olduğunu, bana yakışmadığını bilmem, ve buna sebep olan kökteki düşünce ve duyguyu nötralize etmemdir. Yoksa "acaba o beni affeder mi affetmez mi" diye dini bir obsesyona dönüştürmemek lazım. Allah'ın beni affetmeme gibi bir seçeneği yok; tövbe et demek, seni hataya düşüren bilincin ötesine geçmek, o yanlış benliği aşmak, geride bırakmaktır.
Şimdi biz rüyada — Allah'ın yeryüzünde en güzel göstergesi rüyalardır. Bir rüyadan hiç uyanmasanız, onu en büyük gerçeklik olarak görmekten başka seçeneğiniz olur mu? Hesap sormaya çalışan adam da bir bakıma uykudadır; ona rüyasında Safa gösterilir, onunla helalleşir. O da uyansa zaten o rüyayı görmeye gerek kalmaz.
Günahı büyük görmemek lazım; günahı değil, sizi günaha sevk eden anlayışı büyük görün. Günah küçük bir şeydir, en büyüğü de küçük bir şeydir. Büyük olan, sizi o günaha götüren yanlış algınız, düşünceniz, hissinizdir. Diyelim ki korkumdan dolayı günah işliyorum — ben yaptığım şeyden değil, beni o şeye götüren korkudan korkacağım. Kıskançlığımdan dolayı kontrolcüysem, kıskançlık duygumdan korkacağım, onun sonuçlarından değil. Onlar evlatları; günah yanlış bilincin evladıdır, onun çocuğudur — çocuktan değil, anasından kork.
Kul Hakkı ve Nötralize Etme
Kul hakkı önemlidir; "kul hakkıyla gelmeyin" demek Allah'ın kendi bağışladığı şeyi yanlış anlamak değildir. Kul hakkı orada ayrı bir yere konur; direkt kullarla hesaplaşmak gerekir denir. Ama Allah, samimi ise, o insana hakkını helal ettirir; buna dair rivayetler bile vardır — Allah bir insana "sen bu kardeşini affet, sana şu lütufları ikram edeceğim" der, kul da öbür kula hakkını helal eder. Gerçekten insan olmak, karşındaki her insanı kendi gibi bir hakkı, hukuku olan bir insan olarak görmektir. Maneviyatta en temel şeylerden biri kimseye zarar vermeme ilkesidir.
Hata yapabilirsin — nefsine uydun, şeytana uydun, olabilir. İlahi sistem bizi imkansız bir şeye zorlamıyor. Hayatta her şeyin bir telafi mekanizması vardır: hatanın kökünü bul ve onu nötralize et. Kökünü buldun, nötralize ettin, sıfırladın — artık sen o günahı işleyen biri değilsin. Diyelim ki paraya arzum var, bu yüzden ticaretimde haksızlık yapıyorum; benim paraya bir arzum var, bunu temizlemem lazım. Bu kökü kuruttuğumda işim biter; kul hakkını düşünmeme gerek kalmaz, çünkü Allah samimiysem o insana hakkını helal ettirir.
Bazı hadislerde iki kul karşı karşıya gelir; haksızlığa uğrayan hakkını helal etmez, Allah ona öyle lütuflar ikram edeceğini söyler ki affeder. Burada anlatılan, Allah'ın haksızlığa uğrayan kulun gönlünü bir şekilde hoş etmesidir.
Ölen Benlik Yeniden Dirilir mi?
Diyelim ki üç yaşındayken yaptığı bir yanlıştan dolayı kendini hâlâ suçlayan bir insan büyüdükçe artık o değildir; o benlik ölmüştür, yeni biri olmuştur. Peygambere yirmi küsür sene kan kusturmaya çalışan Hint gelmiş, yüzünü örtmüş, tanınmak istemiyor, korkuyor. Peygamber sesinden tanıyor, "sen Hint değil misin" diyor, "evet ya Resulallah" diyor. Peygamberin herhangi bir rahatsızlığı yok; çünkü şu anda karşısındaki kişi, Hz. Hamza'nın ciğerini söküp yiyen kişi değil — o öldü, öfke ve kininden intikam hissinden dolayı bunu yapan Hint öldü, bu yeni biri.
Ölen, günah işleyen benliğinizi sürekli diriltmenize gerek yok; mezardan çıkarıp asmaya gerek yok her gün, bırakın gitsin, güzel şeylerle meşgul olun. Hz. Ömer bir olayı hatırlayınca gözünden yaş gelir — o kendini suçlama değil, o şefkat hissidir, merhamet hissidir; yaşandı, ama o benliğin öznesi artık yaşamıyor, o benlik ölmüştür. Bunu bilemeyiz elbette — Hint iman etti, düzgün yaşadı, ama tekrar bozulabilir; o zaman deriz ki o canavar tekrar dirildi, o durumda onun hesabını sorabilirsin. Ama biz olan duruma bakarız; bir insan intikam hissiyle bana kötülük yapmış, sonra hakikaten pişman olup o davranışı yapmıyorsa, ben "bu o insan değil" derim. Üç sene sonra tekrar aynı hissi yaşarsa, o anın sorgusunu yaparım; ama temiz bir dönem yaşamışsa o dönemi suçlayamam. Birini affetmekte zorlanmak, tekrar ondan zarar görmekten korkmak, ego korkaklığından gelen bir şeydir, fıtri değildir.
Bir sözdür: günahkar bir insana ancak bir ermiş, bir aziz gibi bakabilir; çünkü onun özündeki azizi, o izzetli varoluşu görür. Günahkar olan benlik izafidir, arızidir, hakiki değildir, geçicidir; dolayısıyla insanları geçici olan yönleriyle eleştirmemeliyiz — en günahkar insanın içinde bile Allah'ın izzetini taşıyan bir ilahi nefes vardır.
Pedofiller, Seri Katiller ve Hapishane Meselesi
Peki idama, pedofillere, seri katillere ne diyorsunuz — hapse atılmış ama nedamet getirmiş, hapsi devam ediyor olanlara? Gerçekten o insanları öldürmesine sebep olan kini, öfkeyi, nefreti, intikamı hepsini terk etmişse ve gerçekten bir karıncayı dahi incitmeyecek bir noktaya gelmişse, o insana ceza vermek yanlıştır — ilke olarak söylüyorum, öldürülen insanların yakınlarını hariç tutuyorum. Çünkü o kendi içindeki bütün suçlu benlikleri öldürmüştür, artık suçlu bir kimse değildir; kendi şahsım adına kimseye kısas yapmam. Ama biri "ben yaparım" der, Allah da ona o opsiyonu tanımıştır; Kur'an kısası mutlak kılmıyor, "affetmek daha hayırlıdır" diyor. Ama "ben affedemiyorum, kısas uygulanınca rahatlayacağım" diyorsan öyle rahatla; rahatlayan benliği görürsün.
Diyelim ki bir insan hakikaten kötü benlikleriyle yaşıyor ve büyük kötülükler yapıyor, hâl değiştirmiyor; o zaman müebbet hapis verilebilir. O zaman onun terbiyesine hizmet etmek gerekir. Ama günümüzde hapishane insanı terbiye etmiyor çoğu zaman; hırsızları hırsızlarla aynı koğuşa koyup terbiye etmez. Bazı insanlar hapse girince bir öz eleştiri, bir otokontrol yapabiliyor — bu kişiden kişiye değişir. Ama mutlak olarak günümüzdeki hapishaneler insanları ıslah eden yerler pek değildir; keşke öyle bir fonksiyonu olsa.