Kabullenmenin Hakikati

Kısa Özet

Konuşmacı, “kabullenmek”in ne demek olduğunu bir orman yangını benzetmesiyle açıklıyor: elimizde değiştirecek hiçbir imkân yoksa, olanı olduğu gibi kabul etmek zihinsel bir direnç değil, doğal bir bilinçtir. Sorunun kaynağının “olmamalı” cümlesi olduğunu, bunun zihni kilitleyen, insanı hapseden bir ifade olduğunu; buna karşılık “olanın olduğunu kabul etmek” gerektiğini anlatıyor. Uhud Savaşı’nda Peygamberin, kendisine söz verilip tutulmamasına rağmen durumu kabullenmesini, Hz. Nuh’un oğlunu kabullenmesini örnek göstererek, insanın hayata dair “böyle olmalı, şöyle olmamalı” şeklindeki dayatmalarının aslında bir ego hikâyesi olduğunu; hayattan tek istenecek şeyin “insan fıtratı üzere yaşamak” olduğunu vurguluyor. Sohbet, hayattaki zorlukları yaratanın dışarısı değil, kişinin kendi içindeki kabullenmeme direnci olduğu tespitiyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kabullenmek, yanlışı onaylamak değildir; olanın olduğunu, değiştirme imkânı olmayan bir durumun gerçekleştiğini kabul etmektir. - “Olmamalı” cümlesi zihin için mükemmel bir hapishanedir; oluyor ya da olmuş olan bir şeye karşı bu direnci sürdürmek insanı sürekli bir sorun alanında tutar. - Hayatta kimse -ne bir ülke, ne bir insan- bizi mutsuz edemez; mutsuzluğun kaynağı içeridedir, “sömüren de biziz, sömürülen de biziz.”

Kabullenmek Ne Demektir? Orman Yangını Örneği

Şunu net bir şekilde ifade edeyim: kabullenmekten kastımız, bir durum var ve ben bunu değiştirecek imkâna sahip değilim, demektir. Kabullenmekten kastımız budur. Mesela şöyle düşünün: bir ormandasınız, ormanda yaşıyorsunuz, eviniz var. Yıldırım nedeniyle ya da herhangi bir doğal nedenle bir yangın çıktı ve sizin o yangını söndürme imkânınız yok; telefonunuz yok, ulaşım imkânınız yok, size yardım edecek hiç kimse yok. Şöyle durabiliyor musunuz, yani yangına bakıp seyredebiliyor musunuz? Seyredebiliyorsanız doğal bir bilinciniz var demektir; baktınız, yapabileceğiniz bir şey yok, kürekle toprak atarak söndürebileceğiniz bir durum söz konusu değil, büyük bir yangın ve onu söndürmek gibi herhangi bir imkâna sahip değilsiniz. Sorun var mı? Yok. Yani oradaki insan için sorun yoktur.

Ne zaman sorun başlar? “Bu yangını söndürmem lazım, bu yangın söndürülmeli” dediğin anda sorun başlar. “Elimde imkân yok ama bir şey yapmalıyım” -ne kadar çelişkili bir cümle değil mi? Yapabileceğim bir şey yok ama bir şey yapmak lazım; “bu böyle gitmez ama yapacak da bir şey yok.” Nasıl bir şey bu? Bir çelişkidir bu. İşte kabullenme dediğimiz nokta burada devreye girer. Kişi, benlik duygusunun kabullenmemesinden dolayı bir “sorun” algısı içinde olur. Tabii bunu, bir iş yapıyorsanız, bir ilişkiniz var ve orada bir inisiyatif alabiliyorsanız o anlamda düşünmeyin; temel olarak diyorum ki bir insanın yapabileceği bir şey yoksa…

Mesela diyelim ki babamın değişmesi lazım, sürekli yanlış yapıyor, yanlış kararlar veriyor. Peki senin orada bir etki imkânın var mı? Yok. Baban senin sözünü dinliyor mu? Hayır. O zaman burada sorun ne? Burada sorun yok. “Peki ondan etkileniyorum” diyeceksin -diyelim ki aileden ayrılma imkânın var mı? Varsa ayrılırsın, yoksa ayrılmazsın; gene sorun yok, kabul edersin. Bakın hayat temel iki nokta üzerinde işler: yapabileceğin bir şey var mı? Varsa yaparsın; yoksa kabullenirsin. Çok basit bir denklem. Ama kabullenmediğin anda işte o zaman sorun başlar.

“Olmamalı” Tuzağı

İnsanların dürüst olmayışından, samimi olmayışından, merhametli ve yardımsever olmayışından, kabalığından rahatsız olursun. Çünkü kabullenmezsin: “bu insanlar niye bu kadar kaba, bilmiyorum yani, bu kadar kaba.” Peki sorun ne? “Böyle olmamaları gerek.” O zaman sorun oldu; bak, sorun oluştu. Zihin diyor ki “olmamalı.” Hayatta bu “olmamalı” kelimesi kadar insanın başına bela olan cümleler, kelimeler azdır.

Mesela ticarette diyelim ki biri sana yalan söylüyor, “söylememeli” dersin. Biri sana bir söz verdi, tutmadı; “böyle olmamalı” dersin. Bakın ne yapıyor? Zihin sürekli direnç koyuyor: “böyle olmamalı.” Tabii ego şöyle der: “e olmalı mı ki yani?” Sanki bunun alternatifi “olmalı” demekmiş gibi bir yanılgı var. Ama “olmamalı” ne demek? Çok ilginç bir zihinsel dirençtir bu. “Olmamalı” -ama oluyor, ya da olmuş. Ne kilitleyici bir ifade değil mi yani? Bir insan zihni için mükemmel bir biçimde sizi kilitler. Ve o durumu kabullenmemeyi ego bir erdem olarak algılar: “ben şimdi yanlışı mı kabulleniyorum?” Hayır, sen yanlışı kabullenmiyorsun; olanın olduğunu kabul ediyorsun, sadece bu kadar, çok basit bir şey.

Peki olanın olduğunu kabullenmeyi engellemeye çalışan nedir? Arzu ve korku duyan benliktir. İnsan niye olanı kabullenmiyor? Çünkü ego bazı şeyleri arzu ediyor, bazı şeyleri de istemiyor; olmasını istemiyorsun, o yüzden “olmamalı” diyorsun. Peki “olmamalı” dediğin, olmasını istemediğin şey doğru mu ki? Doğru değil, yanlış; ama olmuş, oluyor. “Olmamalı” ne demek, nasıl bir ifade?

Bakın dikkat edin, hepimizin hayatında doğumumuzdan bugüne kadar yüzlerce “olmamalı” cümlesi var değil mi? Mesela şu anda sivrisinekler var, ayaklarımızı ısırıyor; “olmamalı” diyorsun ama oluyor. Kabul et bunu, kabul et ve devam et. Yapabileceğin bir şey var mı? Yok. Ama “olmamalı”; ne anlamı var şimdi? Tam bir zihinsel direnç cümlesi. O yüzden hayatınızda eğer aklınız varsa bu “olmamalı” kelimesini çıkartmanızı tavsiye ediyorum. Hiç hayatınızda yer almaması gereken bir cümle; insan için mükemmel bir hapishane.

Arkadaşlık şöyle şöyle şöyle ama böyle yaptı; “bir arkadaş böyle yapar mı, olur mu böyle bir şey, olmamalı.” Bak, koskocaman bir sorun kucağında, ömür boyu sürecek bir sorun kucağında; “olmamalı.” Çok zor bir duruma düştün, bir arkadaşından borç istedin, vermedi; “böyle bir şey olur mu, olmamalı.” Biri sana iş konusunda söz verdi, sözünü yerine getirmedi; “böyle olur mu, hayır olmamalı.” Çok da makul bir şey ama, değil mi? Hakikaten olmamalı yani, olmalı mı ki yani, tabii ki olmamalı - mükemmel bir zihinsel hikâye.

Eğer oradaki çelişkiyi görmezseniz ve doğru bir yerden tutmazsanız, hayatınız bu “olmamalı” hapishanesinde geçer. Yerine ne getirmeliyiz? Kabullenmeyi getirmeliyiz; yani olanı kabullenmek, olanın olduğunu kabullenmek. “Oldu mu? Oldu. Çok samimi bir dostun, arkadaşın seni hayal kırıklığına uğrattı; oldu mu böyle bir şey? Oldu. Olanın olduğunu kabul ediyorum.” Mesela evin yanıyor -diyelim ki elektrik kontağından bir yangın çıktı ve evini söndürme imkânın yok- olan oldu, kabul edeceksin, oturacaksın, sakince seyredeceksin; yapacak bir şey yok.

“Öyle nasıl oturabilirim?” Öyle oturamazsın çünkü zihnin seni engelliyor; “olmamalı” diyor çünkü, “bu yangını söndürmeliyim” diyor, “bu evin yanmasını kabul edemem” diyor. Sen o yüzden rahat duramıyorsun. O yüzden hayatın en büyük prensiplerinden bir tanesi, olanın olduğunu kabul etmek ve kendi doğal bilincinde durabilme hâlidir. Aslında sabır da budur; sabır insanın en doğal bilincinde ve varoluş pozisyonunda durabilmesidir. Sabır direnç kavramıyla da bağlantılı bir şey aslında -tahammül kavramıyla değil. Sabır kavramı direnme kavramıyla bağlantılıdır ama neyde direnme? Doğal bilinçte direnme.

Diyelim ki insanlarla ilgili sabır - hayatımızda bizi en çok etkileyen şeylerden biri. “Böyle olmalı mı? Olmamalı.” Zihin böyle işliyor. Bir arkadaşın sana yalan söyledi; “olmalı mı böyle bir şey? Olmamalı.” Tamam o zaman virüs girdi, artık orada yol alır: “olmamalı, niye oluyor, ben bunu hak ediyor muyum, böyle olmasa olmaz mı?” Bu da bir şeyden kaynaklanıyor: pişmanlıktan. “Bu koşulu oluşturacak sebebiyete kendin yol açtın, bunu yapsaydın bu pişmanlığı yaşamazdın” der zihin.

Mesela ne güzel bir arkadaşımız bundan bahsediyordu: “keşke onunla arkadaşlık yapmasaydım”, “ona borç verdim, şimdi ödemiyor, böyle olmalı mı, olmamalı, keşke borç vermeseydim.” Bak burada neyi kabullenmelisin? Gene bir şeyin olmuş olduğunu kabullenmelisin. Bakın zihin ne yapıyor? İnsanı geriye sardırıyor: “keşke onu tanımasaydım, keşke ona borç vermeseydim, keşke onun sözüne inanmasaydım” diye başlıyor. Neden? Çünkü durumu kabullenmiyor.

İnsan zihninin hayattaki en büyük tuzağı budur; muhtemelen hayvanlar âleminde böyle bir şey yoktur, onlarda böyle bir mekanizma işlemiyor. Mesela bir aslan ava gitti, döndü, baktı ki iki yavrusundan biri sırtlanlar tarafından öldürülmüş, boğulmuş; “olmamalı” hikâyesine başlıyor mu? “Keşke gitmeseydim, keşke o kadar uzağa gitmeseydim, keşke o ava gitmeseydim, keşke bir dönüp baksaydım” -var mı? Hiçbiri yok. Olan kabul ediliyor. Bunu kabul etmediğinde zihin sürekli hikâye üretmeye başlıyor, herhangi bir durumu kabullenemiyor. Hangi durumu kabullenememişsen, olmuş olan hangi durumu kabullenememişsen, orada sorun oluşuyor demektir. Ve bu sorun zihinsel bir sorundur. Mesela evim yanıyor; bu bir sorun mu? Kabulleniyorsam sorun değil, kabullenmiyorsam sorun. Yapabileceğim bir şey yok, bütün ev ateş almış, söndürme imkânı yok; kabulleniyorum, o zaman sorun yok. Bakın bu, “iyi ki yanıyor” anlamına gelmiyor; sadece durumu kabul etmek demek.

Arzu ve Korkuların Kabullenmeyi Engellemesi

Geçen hafta biraz bahsettik: bize verilen imkân ve sınırları kabullenemiyoruz. Bir arzu ve korkular üzerine her şeyi oturtuyoruz; bazen bunlar çok güzel görünüyor mesela. “Ne arzu ediyorsun? Ya herkes dürüst olsun, herkes bilinçli olsun, herkes nazik olsun, herkes uyumlu olsun, herkes birbirini sevsin.” Sonra öyle olmuyor, sonra kabul etmiyorsun, sonra sorun oluyor. Bakın çok güzel başlıyor değil mi, güzel temenniler kötü bir şey mi istiyorum yani? Kur’an bile diyor ki, Allah peygamberlerin bile her temennisini, her isteğini -ki onlar güzel şeyler isterler, kişisel de değil- kabul etmiyor; yani sistemde bazen onların istekleri, temennileri onaylanmıyor.

Şimdi anlıyor musunuz? Onlar heva ve heveslerini ilah ediniyorlar demek değil bu; ama biz nasıl “ilah” ediniyoruz? Kabullenemiyorsun, bir şeyi en üst basamağa koyuyorsun, “bu böyle olmalı, bu da böyle olmamalı” diyorsun, bunu en üst düzeye koyuyorsun. Bu noktada da bir katılaşma yaşıyoruz değil mi? “İşte ben asla böyle bir şeyi kabullenemem, ben asla böyle bir şeye tahammül edemem, ben asla birinin bana haksızlık yapmasını kabullenemem, birinin bana yalan söylemesini kabullenemem, birinin beni hayal kırıklığına uğratmasını kabullenemem, birinin bana iftira atmasını kabullenemem.” E, ben çok mu önemli biriyim yani? Ne demek bu ya, sen nesin, sen bir kutsal metin yazan bir varlık mısın yani? “Ben bunu kabul etmiyorum, bunu asla kabul etmiyorum, böyle bir şeyi kabul etmiyorum” -nesin sen, kime neyi dayatıyorsun, hangi pozisyondasın, kendini hangi pozisyonda görüyorsun?

Bana kimse yalan söyleyemez -e, peygamberlere söylenmiş. Bana kimse iftira atamaz -e, atılmış; Hz. Yusuf’a atılmış, başkalarına atılmış. Yani onlar böyle bir şey demiş mi? Mesela kutsal metinlerde hiç böyle bir şey görüyor musunuz? Ben hatırlamıyorum; Kur’an’ı hafız bilenleriniz vardır. “Ben böyle bir şeyi kabul edemem” -bir peygamberin ağzından böyle bir şey çıkıyor mu? “Bana yalan söylenmesini kabul edemem, hayal kırıklığına uğratılmayı kabul edemem” diye mi konuşmuşlar?

Uhud Savaşı: Peygamberin Kabullenmesi

Peygamber Uhud’da okçulara söz verdirmiş, “bu tepeyi terk etmeyin” demiş. Terk etmişler. Şunu mu demiş: “ben böyle insanlarla bundan sonra yaşamam, verdiğiniz sözü tutmadınız, sizin yüzünüzden yetmiş kişi şehit oldu, başta Hazreti Hamza”? Bize mesela çok normal geliyor; biz bunu bir kahramanlık hikâyesi olarak okuyoruz. Ama bu kahramanlık hikâyesi değil ki; Uhud savaşının bize verdiği en büyük ders, en büyük ilham, Peygamberin bu durumu kabul etmesidir.

Bakın oradaki elli kişiye “bu tepeyi terk etmeyin” demiş, hem de ısrarla söylemiş: “benim sesimi duymadan bu tepeyi terk etmeyin.” Bu kadar ısrarlı söylemiş; onlar da terk etmişler, bir gaflet durumu oluşmuş, terk etmişler. Onların terk etmesi yüzünden zaferle taçlanacak bir durum yenilgiyle sonuçlanmış, hem de yetmiş kişi ölmüş. Peygamber ne yapmış? “Ben bu durumu kabullenemem, böyle bir şey olamaz, sizin yüzünüzden böyle böyle böyle oldu, ne biçim insanlarsınız” mı demiş? Hatta Kur’an hatırlatıyor: “eğer onlara karşı öfkeli olsaydın, onlar etrafından dağılırdı.”

Peki sen niye öfkeli olacaktın? Kabullenemediğinden öfkeli olacaktın. Onlar da önünde süt dökmüş kedi gibi duracaklardı, çünkü tırnak içinde suçlular; diyecekleri bir şey yok. Peygamber onlara dese ki “bu tepeyi niye terk ettiniz, benden bir emir mi duydunuz? Yok. Ben size demedim mi terk etmeyin? Dedim. Peki niye terk ettiniz?” -diyebilecekleri bir şey var mı? Peygamber onları günlerce, haftalarca huzuruna oturtup egosunu tatmin edebilirdi; onların da diyecek bir kelimesi yok. Üstelik yaptıklarının mazereti olmadığı gibi, çok büyük sonuçları da var -yetmiş kişi şehit olmuş, başta Hazreti Hamza olmak üzere.

Peki Peygamber nasıl yaklaşmış? Tabii yine egolarımız devreye girip “o Peygamberdi, ben değilim” diyorsanız, benim size tavsiyem Kur’an okumanıza gerek yok, okumayın; çünkü anlamsız bir şeydir, niye okuyacaksınız ki, hiçbir esprisi yok. Peygamberin hayatında da okumanıza gerek yok, çünkü “o Peygamberdi”, zaten Kur’an’ı da o getirdi, içinde hep peygamberlerin hayatları var, değil mi? O yüzden o cümleyi hayatınızdan çıkarın. Birisi size “vahiy niye almıyorsun kardeşim” derse, o zaman diyebilirsin “ben peygamber değilim”; orada bir tek söyleyebilirsin bunu. Onun dışında asla kullanımı uygun olan bir şey değil, “ben peygamber değilim” diye.

Bunu hayal edin: Peygamber şimdi mahşerde soruyor size, “ey ümmetim olan kişi, sen niye kabullenme içinde olmadın, niye affedici olmadın, niye seni sevmeyeni sevmedin, niye sana zulmedeni affetmedin, benim böyle sözlerim vardı” derse, siz “ben peygamber değilim” mi diyeceksiniz? Böyle bir şeyi hayal edin. Eğer aklınıza yatıyorsa kullanabilirsiniz; benim hayatımda hiçbir zaman aklıma yatmadı, çünkü bunlar zaten bizim için anlatılıyor.

Bakın Uhud gerçekten çok büyük bir şeydir, çok büyük bir hadisedir. Bakın orada benliğin tutunacağı o kadar çok mevzu var ki. Kendinizi Peygamber Efendimizin yerine koyun: birilerine “şurayı terk etmeyin, benim emrim olmadan buradan asla bir adım atmayın” demişsiniz; onlar da biraz dünya malına tamah edip sözünüzü unutmuşlar, orayı terk etmişler ve tam kazanacakken yenilmişsiniz, yetmiş kişiniz şehit olmuş. Ve sakince olayı değerlendiriyorsunuz -Peygamberin dişi kırılıyor, ölüm tehlikesi atlatıyor. Bir düşünün, siz onun yerinde olsaydınız ne yapardınız? İşte onun gibi yapmıyorsanız, o zaman kendi insanlık durumunuzla hakiki insanlık durumunun farkını görürsünüz.

İşte biz bu farkı kapatmaya çalışıyoruz, mevcut durumumuzu meşrulaştırmaya çalışmıyoruz; eğer mevcut durumumuzu meşrulaştıracaksak ve bilgelik, din, maneviyat sadece bir bilgi yığını olacaksa, o başka bir şey; bilgi edinebiliriz, malumat toplayabiliriz. Ama mevcut bilincimizi hakiki insan bilinciyle karşılaştırdığımızda, eğer arada bir fark varsa, bu kapanması gereken bir farktır. Bu fark kapanmıyorsa, gerçek kendimizle aramızda bir fark var demektir. Peygamberin hayatında bunun onlarca örneğini görebilirsiniz; Hudeybiye böyledir, kabullenmektir.

Nuh Kıssası: Oğlunu Kabullenmek

Nuh’un hikâyesi de böyledir, kabullenmiştir: oğlu inanmıyor, kabullenmiş. Hatta Allah uyarıyor: “bak dikkat et, o senin ehlinden değil” diyor -sen ona ego düzeyinde şey yapıyorsun, “oğlum, oğlum” diyorsun. Ne oğlu ya, bu ne insan? Onun bu şekilde dünyaya gelmesine vesile olmuşsun; bu “oğlu” mu demektir? Tabii Allah baba değil; Nuh’u nasıl anlayacağız, öyle mi düşüneceğiz? Bakın egolarımız ne kadar güzel şeyler söyler; “sen baba değilsin ki anlamazsın, sen anne değilsin ki anlamazsın” der. Bakın ne yapıyoruz? Hatalarımızı, yanlış algılarımızı ya makulleştiriyoruz, ya aklîleştiriyoruz, ya meşrulaştırıyoruz, ya mazur görüyoruz -üçünden birini yapıyoruz.

Evlat Acısı ve Doğru Dua

“Normal değil mi, herkes böyle değil mi, bende bir anormallik yok ki, kime sorsan öyle diyecek.” Şimdi kime sorsanız “evlat acısı çok büyük, değil mi, Allah evlat acısı yaşatmasın” der. Allah yaşatıyor, “yaşatacağım” da diyor Kur’an’da. Allah “yaşatacağım” diyorsa, “yaşatmasın” mı diyorsun? Çünkü biz ne isteyeceğimizi bilmiyoruz. Biz neyi isteyebiliriz? Şunu isteyebiliriz: “ya Rabbi, bana evlat acısı yaşatırsan” değil; “ya Rabbi, senin bana emanet ettiğin bir varlığı aldığın zaman bana bilinç, farkındalık, idrak, iman, tevekkül ve teslimiyet ver.” Ben böyle dua etmeliyim. Yoksa “Allah bize evlat acısı yaşatmasın” -yaşatsın ve yaşatacak, istersen de böyle, istemesen de böyle. Ne demek “evlat acısı”? İşte bunlar o kadar yaygın ki, değil mi, o kadar yaygın ki. Bakın neyi isteyeceğimizi de o yüzden bilmiyoruz.

O yüzden bir bilgenin çok güzel bir sözü vardır, der ki: “ey Rabbim, bana takdir ettiğin bir şeyi takdirinden çıkar demiyorum; takdir ettiğin şey başıma geldiğinde benimle olmanı istiyorum, benim de seninle olma bilincinde beni yaşatmanı istiyorum.” Yani sen o olayı yaşatınca ben bileyim ki sen benimlesin, ben de seninleyim; o zaman o olayı doğal olduğu gibi yaşarım, fıtri bir şekilde yaşarım. Öbür türlü egomla yaşarım -ister adım Müslüman olsun, ne olursa olsun; Müslüman olmamız, bilincimizin de her konuda Müslüman olması anlamına gelmiyor. O yüzden o bilincin dönüşmesi gerekir.

Mesela düşünün, Peygamber döneminde nice babalar Müslüman oldu, evlatları olmadı; evlatları Müslüman oldu, babaları olmadı, değil mi? Bir zorlama oldu mu olmadı, bir direnç oldu mu, evet, direnç de oldu. Peki biz mesela böyle bir durumu kabul eder miyiz? Bazen kadın Müslüman oldu, adam olmadı; adam Müslüman oldu, kadın olmadı. Peki biz ne durumda bakıyoruz hayata? Dikkat edin, hep dirençlerle bakıyoruz, hep “olmamalı, şöyle olmalı, böyle olmamalı” - hep bunun üzerinden bakıyoruz. Ben hayatta rastladığım birçok şeye bakıyorum, sorun tamamen kabullenmeme; başka bir şey yok ortada.

_(Dinleyiciden bir soru: kabullenmiş gibi yapmakla gerçekten kabullenmek arasındaki farka dair, kişinin hâlâ bir isteği olduğu ama çaresizlikten “kabullenmiş gibi” davrandığı bir durum soruluyor.)_

Bazen şey oluyor işte, diyoruz ki “tevekkül et, Allah’a teslim ol, zaten başka ne yapabilirim ki” diyor -yani mecburiyetten bir kabullenme, mecburiyetten bir boyun eğme; kastettiğimiz bu değil, kastettiğimiz asla bu değildir. Çünkü bu, gerçekten çözümleyici bir şey değil, sadece mecburiyetten kendine bir teselli bulmaktır -çatışmaya bir tampon koymak gibi, başka bir şey değil. O yüzden insana sorun üreten zihindir; zihin kabullenmemekle sorun üretir.

Mesela bazı insanlar görürsünüz böyle: illa biriyle yüzleşecek. “Birisi ona kötülük yapmış, o an bir şey diyememiş, içinde devam ediyor; artık o insanla karşılaşma ihtimali yok ve o insan yüzleşmek istemiyor.” Ne yapıyor ego? “İlla yüzleşecek, kabullenemiyor durumu, şunu bir söyleyeyim, rahat edeceğim” diyor. Yok, diyorum, böyle bir imkân; “olmalı” diyor. Bir ahiret var tabii, ama o ahirette de böyle sabredecek pozisyonda değil zaten; o pozisyonda olsa kabul edecek. Onun için mecburiyetten “burada yapamazsam orada var” diyor; bu onun için bir teselli. Ne oluyor? İlla yüzleşecek, illa o lafı söyleyecek. Neden? Çünkü söylememiş olmayı kabullenemiyor. “Söylesem rahat edeceğim, bir söyleyeyim, gözünün içine bakarak şunu söyleyeyim, rahat edeceğim.” Neden? Çünkü mevcut durumu kabullenemiyorsun; söylememiş olmayı kabullenemiyorsun. İnsan farkında değil, bir başkasına bağlı bir şey yüzünden rahat edemiyor. Ne kadar ilginç bir şey; huzurun, varlığın, itminanın, kendini iyi hissetmenin bir başkasına bağlı olması ne kadar kötü bir şey. Sonra da insan diyor ki “ben özgürüm” -nasıl bir özgürlük, böyle bir özgürlük olabilir mi? “Söylemeden rahat edemem, yüzüne söylemeden rahat edemem, gözlerinin içine baka baka şunu söyleyeceğim: sen sahtekârsın, sen yalan söyledin, sen samimiyetsiz davrandın, sen dostluğun gereğini yapmadın.” Demezse ölecek; neden? Çünkü kabullenemiyor. Kabullense sorun kalkacak. Ortada zaten gerçekte bu durumlarda hiçbir sorun da yoktur.

Hatta bazen karşıdaki ölür, bu sefer iyice iş çıkmaza girer; “bekle bekle, sen de öylesin, ahirette ona söyleyeceksin” -ne kadar zor bir şey, ne kadar ağır bir yük. Hâlbuki kabullen; böyle mi olmuş, yapabileceğim bir şey var mı? Yok. Kabul ediyorum -ama çok zor. Kime zor? Zaten seni zorlayan da o; o “zor” diyen zaten seni zorluyor. Bunu hayatın her alanında düşünebilirsiniz. Mesela hayatta bir ihmalkârlık olur; “keşke ihmalkâr olmasaydım, hayat başka olurdu” -bak ne güzel sorun, değil mi. “İşte okulu zamanında bitirseydim şimdi ne olurdu, işte o okula değil de şu okula gitseydim şimdi ne olurdu” -o kadar çok hikâye var ki egonun sorun olarak; kafamız sorunla dolu, çünkü mevcut durumu kabul etmiyoruz.

Mevcut durum kabul edilesi bir şey değil kime göre? İşte o heva sahibi olan egomuza göre. Tamam, bir şey istedim, diyelim ki makul ve meşru bir şey ama olmadı; şimdi makul bir istekse veya doğal bir istekse, isteğin olmadığında vazgeçersin -sen doğal bir insansan vazgeçersin. Doğal değilsen o sürekli seni kuşatan bir hevaya dönüşür, seni kendi avucuna alır; avucuna aldığı için sen sürekli onun tarafından sürüklenen bir varlığa dönüşürsün. Bu sefer hemen seni kendisine sürekli maruz bırakır; yani o seni yönetir, aklından çıkmaz, ikide bir kafanda tartışırsın. Neden? Olanı kabul etmezsin.

Bazen de olacağı kabul etmiyoruz; bir de böyle bir şey var, yani olabilecek olanı kabul etmiyoruz. Mesela diyelim ki bir dostumuz var, dostumuzun asla bize vefasızlık yapabileceğini kabul etmiyoruz: “hayır, yapamaz” diyoruz. Oğlunun bir gün sana isyan edebileceğini kabul etmiyorsun; “edemez” diyorsun, “öyle bir şeyi düşünmek bile istemiyorum.” Neden? Sen ne bilirsin, senin elinde olan bir şey değil ki o -çocuğunun sana isyan etmesi veya senin doğru yolundan farklı bir yol izlemesi. “Hayır, olamaz” diyorsun.

Mesela düşünün, biz Müslüman bir toplumuz değil mi; çocuğumuz Hristiyan oldu, ateist oldu, kabullenemiyoruz mesela. Bu ne? Bu hevadır, kabullenemeyiz. İşte bariz, Hazreti Nuh kabullenemedi işte değil mi, ama Allah kabullenmesini söyledi. Yani biz olanı, olmuş olanı kabul etmediğimiz gibi, bir de kafamızda bir sorun alanı daha var: olabilecek olanlara dair sorun alanı. “Sen evlisin, hiç boşanmamalıyım” -niye? “Bir dostluğun var, hiç bitmemeli”; “birine güveniyorsun, hiç güvenim sarsılmamalı”; “çocuğun var, çocuğum asla bana muhalefet etmemeli.” Bir de geleceğe dair olabilecek şeylere dair bir sorun alanımız var: “gencim, yaşlanmak istemiyorum” -ne güzel değil mi. Bazı kesin olacak şeyler var, onları da bazen kabul etmiyoruz -yaşlanmak gibi, hastalanmak gibi, ölmek gibi. İşte çok sevdiğimiz bir insanın, ya onun daha önce ölmesi ya senin daha önce ölmen; kabullenemiyorsun. Neden? Çünkü içeride bir benlik mekanizması var; o kendine göre hayatı tanımlamış, “bunlar olmalı, bunlar olmamalı, bunları kabul ediyorum, bunları kabul etmiyorum” diye böyle bir dünya kurmuş. Sonra o dünyasını bu hayata yansıtmaya çalışıyor. Hepimizin bu hayata yansıtmaya çalıştığımız şeyler var değil mi; bir şeyi dayatmaya çalışıyoruz hayata.

Prokrustes Yatağı Benzetmesi

Tam hatırlamıyorum, Yunan mitolojisinde mi böyle bir hikâye var, emin değilim, ibret olsun diye anlatıyorum: bir yatak varmış, o yatağa insanları yatırıyormuş; ayakları kısa gelenleri uzatıyor, ayakları uzun gelenleri kesiyormuş. Şimdi bu nedir? Bu, hayatın bir ifadesi gibi; ne yapıyoruz? Mesela bir konuda arzumuz, hevesimiz, beklentimiz var; hayat ne yapıyor? Onların bir kısmını kesip atıyor. Sen “şöyle olsa, şöyle olsa” diyorsun, o diyor “ayakları uzun geldi”, orayı kesiyor. Öbürü de “şöyle olmasa, böyle olmasa” diye kaçınıyor; onun da ayakları kısa, onun ayaklarını uzatıyor. Sen “böyle olmasın” diyorsun ama nereden, sen hayata bir nizam mı vermeye çalışıyorsun? Nesin ki hayata bu kadar büyük büyük bir takdirde bulunuyorsun?

“İşte Allah evlat acısı yaşatmasın, Allah evladından imtihan etmesin” -ne demek bunlar ya, böyle bir mantık olabilir mi? Allah insanı evladından imtihan etmesin -etsin, ve ediyor zaten; ben “etsin” dediğim için etmiyor, ediyor zaten. “Etmesin” -sürekli ayaklarını çekiyorsun, o zaman da uzatıyorlar. Sen bir şeylerden mi kaçınıyorsun? Şunu da yanlış anlamayın, kaçındığınız her şey başınıza gelir diye bir şey de yok, o da bir hikâye. Bir kişi evlilikten kaçınmıştır, evlenmek zorunda kalmıştır -öyle vardır yani, bir şeyden kaçınırsın ama başına gelir, birçok şey olur hayatta; ama “her şey” değil yani. Neyden kaçarsan başına o gelir diye bir kural yok, bunlar hepsi ego hikâyeleri.

Onun için “ne istiyorsun hayatta” diye kendinize sorun. İşte bir şey çok istedin mi olur, “bak ben sana yazayım, bir liste vereyim, iste, olsun” -ben böyle insanlar arıyorum, çok duyuyorum böyle şeyleri: “bir şey çok istedin mi olur” nereden çıkıyor bunlar bilmiyorum, hepsi ego hikâyeleri.

Ne İstiyorsun? İnsan Olmak İstiyorum

Peki ne istiyorsun hayatta? “İnsan olmak istiyorum” -bir şey eklemeyin yanına. Ne istiyorsun hayatta? “Hayatımı Allah’ın dizayn ettiği fıtrat üzere yaşamak istiyorum.” Bu kadar; onun projesini çizmenize gerek yok. Ben insan olarak yaşamak istiyorum, bu kadar net, bu kadar basit, bu kadar doğal ve bu kadar açık: insani fıtratın gereği üzere yaşamak istiyorum. Çok doğal bir şey değil mi? Allah aslında çok doğal bir şekilde bunu bizden istiyor. “Allah’ın fıtrat üzere yarattığı dine çağır” diyor Kur’an’da Allah, Rum Suresi 30. ayette. Allah başka bir şey istemiyor; peygamberler de başka bir şeye çağırmıyor, buna çağırıyorlar: insani fıtratın üzere yaşa.

Ne istiyorsun? Bunu istiyoruz; gerisi hayatın teferruatıdır, başka bir şey değil. “Evlenmişsin, boşanmışsın, çocuğun olmuş olmamış” -bu hikâye, bu hikâye, bunları bırakın, sorun kalmaz. Ama şuradan girdiniz mi -“Allah yardımcınız olsun”- “ne istiyorsun” mükemmel bir tuzak cümledir. Herkes de böyle bir şey yapıyor: “ne istiyorsun” diye bir liste yapmaya başlıyor, “ne istemiyorsun” diye onun da listesini yapıyor, sonra başına bir belâ; aslında o istediğiniz ve istemediğiniz şeyler, birer sorun listesi. Başınıza sorun açacak şeyler.

Peki böyle boynu bükük mü oturacağız, bunu mu kastediyoruz? Hayır. Bak, insan fıtratınla hayatın her alanında doğal bir şekilde yaşarsın. İş mi yapıyorsun? İnsani fıtratınla iş yap. Evleniyor musun? İnsani fıtratınla o evliliği yaşamaya çalış. Boşanıyor musun? O insani fıtratınla boşan. Bakın Peygamber en güzel örneği vermiştir: han beklentileri karşılığında bir şey yapmamış, o da sizin için en güzel bir örnektir; Peygamber ne istedi biliyor musunuz? Peygamber hiçbir şey istemedi. Peygamber ne istedi? “Emrolunduğun gibi dosdoğru yaşamayı” istedi -ki bu Kur’an’da peygambere verilen bir emirdi: “emrolunduğun gibi dosdoğru yaşa.”

Yoksa “evlenmiş mi, boşanmış mı, çocuğu mu olmuş, olmamış mı, iş mi yapmış, para mı kazanmış, para mı kaybetmiş” -bu değil yani; bunlar hayatın küçük teferruatları, bunlar insan için amaç olamaz. İnsan böyle şeyler isteyemez; istiyorsa cahildir, bu kadar net. Bunlar hayatın içinde olan şeyler. Mesela biz ne deriz -bir baba ya da anne düşünün, nasıl bir evlat ister? “Düzgün bir evlat” deriz değil mi, “illa mühendis olsun, o olsun, bu olsun” değil değil mi; deriz ki “insan olsun ya.” Aklı başında olan anne baba bunu söyler değil mi; işte bunun gibi bir şey. Allah insandan emrolunduğu gibi dosdoğru olmasını istiyor. Bunun bize bakan yönü ne? Biz ne istiyoruz? İnsani fıtratımızla yaşamak istiyoruz, nerede olursak olalım -patron musun, işveren misin, işçi misin, kadın mısın, erkek misin, anne misin, baba mısın, evlat mısın, genç bir kız mısın, genç bir erkek misin, neysen, nerede olursan ol, hangi pozisyonda olursan ol- insani fıtratına göre yaşamayı istemen gerekir. Başka bir istek cehaletin ürünüdür.

İşte bunu istiyoruz. İnsan tabii ki birçok şey isteyebilir; ama istenecek en güzel şey nedir? Allah’ın yakınlığını idrak etmektir, O’nun cemalini müşahede etmektir, O’nun yakınlığıyla şereflenmektir. Diğerleri -zâhirî ihtiyaçlar, beklentiler; “susamışımdır, su isterim, açımdır, yemek isterim”- onlar benim kalbimin, özümün istekleri değildir, onları merkeze koyamam. Onlar da bir düzeyde istektir değil mi; açsın, yemek istemez mi beden, ister; susuz kaldın, su istemez mi, ister. Demek istediğim şu: bu tür şeyler kalbe konmaz. “Ne istiyorsun, evlenmek istiyorum” -yapma böyle bir cahillik yani; evlenme anlamında değil ama “ne istiyorsun” sorusunun cevabı bu olmamalı. Meşru olmayan istekler demiyorum, gayrimeşru değil, başka bir şey: dünyevi makam, mevki, şöhret.

Sınır Yok Ama Ölçü Var

_(Dinleyiciden bir soru: Bu tür dünyevi istekler Allah tarafından kişiye imtihan amaçlı verilmiş olabilir mi?)_

Onlara imtihan amaçlı diye bakmak yerine, şöyle bakabiliriz: Allah insanı açık uçlu bir şekilde yaratmış. Yani ihtiyaçlarını, ihtiyacın olduğu kadar da isteyebilirsin, ihtiyacın olmadığı kadar da isteyebilirsin. Mesela ne olur? Bugünkü kapitalist sistemde milyarlarca doları olan insanlar var değil mi; ne yapacak bu insanlar aslında bunları? Ama istemişler değil mi, peki niye istemişler? Çünkü Allah insanın isteme kabiliyetine sınır koymamış ama ölçü koymuş. Bakın, sınır koymamış, ölçü koymuş; sen o ölçüye göre davranırsan isteklerin fıtratının ölçütlerine göre olur, sen o ölçüyü kaçırırsan -sınır konmadığı için- meşru gayrimeşru her şeyi isteyebilirsin.

Yaradan, insan psikolojik meleklerine sınır koymamış ama ölçü koymuş. Mesela yemek yemenin bir sınırı var mı? Yok; o yüzden iki yüz elli üç yüz kiloya çıkan insanlar var değil mi. Eğer bir sınır konsaydı olabilir miydi? Olmazdı. Ama ölçü koymuş; bak dikkat et, eğer bu fıtratını iyi fark edersen, bedenin mahiyetini iyi fark edersen, ne kadar yiyeceğini ölçebilirsin ve o ölçüye göre yaşayabilirsin. O yüzden insanda sınır yok ama ölçü var. O yüzden insanlar en büyük kötülükleri yapabilen bir varlık; çünkü sınır yok. Allah insana bu konuda sınır koymamış; bazısı nefsaniyetiyle dünyayı yutsa tok olmayabilir, doyamayabilir. Çünkü Allah sınır koymamış ama ölçü koymuş.

Nerede bu ölçü var? Bir insanın fıtratında -eğer fıtratından tamamen habersiz değilse- o ölçüyü fıtratı anlatır. Bir de eğer içindeki ölçüyü keşfedemiyorsa, dışarıdan ölçü koymuş Allah; o da vahiyle. Yani iki taraftan, hem içsel hem dışsal mesajla Allah ölçüyü koymuş bize, ama sınır koymamış. Bu da insanın tercih etme, irade etme kabiliyetiyle bağlantılı bir şeydir; irade edebilir olması için sınır olmaması lazım.

_(Dinleyiciden: “Merhamet için de böyle mi?”)_

Tabii ki, merhamet de tabii ki öyle. Her şeyin doğal sınırları var. Mesela çocuğuna “ben çok merhametliyim” diye sürekli sırtında gezdirirsen, on yaşına gelir yürüyemez; peki bu merhametten midir? Değildir ki, sahte bir merhamet işte -ölçüsü olmayan, doğasını kaybetmiş bir merhamet; çarpıtılmış bir merhamet yani. Dolayısıyla sınır yok ama ölçü var; insana düşen şey o ölçüleri keşfetmek. İçimizde de var bu ölçütler, dıştan ilahi mesajla da veriliyor bu ölçütler. O yüzden istemek istiyorsanız, gerçekten istemenin hakkını vermek istiyorsanız, ne isteyeceğinize iyi dikkat edin; gerçekten Allah’tan bir şey istiyorsanız iyi düşünün, ne isteyeceğinize iyi dikkat edin.

Ne istersen, gerçekten iyi bir şey istemiş olursun, kalıcı bir şey istemiş olursun, hakiki bir şey istemiş olursun; onu bulduğunuzda gerçekten ne isteyeceğinizi de anlamış olursunuz. Diğer şeyler hayatın içinde bir şeydir; insan “bana hayırlı evlat ver” diyebilir ama bunları kalbinin tam merkezinden demez, kalbimizin tam merkezinde isteyeceğimiz şey emrolunduğumuz gibi olabilmektir. Yani insan olmaktır, hakiki insan olmaktır; isteyeceğimiz en asli merkezi şey budur. Ve yanına başka bir şey de koymayacaksınız. Hz. İsa’nın dediği gibi, Allah’la birlikte başka bir şey isteyenler Allah’ı istemiyor demektir; çünkü Allah’la birlikte başka bir şey istiyorsan, sen Allah’ı da bilmiyorsun demektir, Allah’ı istemenin ne demek olduğunu da bilmiyorsun demektir. O bilinç düzeyine göredir.

Zorlaştıran Kimdir? İçerideki Sömürü

Yunus Emre’nin bir sözü var, tam hatırlamıyorum ama mealen söyleyeyim: “sırat kılıçtan incedir derler, ama ben onun üzerine evler yaparım” der. Kimin için kıldan ince, kılıçtan keskin? Fıtratının özüne varamamış olan için kıldan ince, kılıçtan keskindir; idrak eden için o otoban gibidir.

_(Dinleyiciden: bu keskinliğin bilerek mi zorlaştırıldığı soruluyor.)_

Hayır, bilerek zorlaştırılan bir şey yok; bir de böyle bir aldanış noktamız var. Mesela “Allah böyle bilerek zorlaştırıyor” -yok, senin için demiyorum, sen için demiyorum. Yapan kişi bunun da olduğunu kendine inandırabilir; bazen gereksiz yere zorlaştırabilir bazı şeyleri insan, sanki bir şeyi zorlaştırınca ve o zorun üstesinden gelince daha iyi oluyormuş gibi -bunlar suni şeylerdir, bir şeyi zorlaştırmanın âlemi yok. Sanki Allah bir şeyi zorlaştırıyormuş gibi bir çağrışım var; Allah’ın zorlaştırdığı bir şey yok, zorlaştıran içeride. Kimin neyi zorlaştırdığını içeriye bakarak keşfedebilirsiniz. Size kim bir şeyi zorlaştırıyor? “Sevgilimden ayrıldım, çok zor” -kimin için zor? Kim size bu durumu zorlaştırıyor? “On yıldır unutamıyorum” -unutamazsın tabii ki, o kafayla nasıl unutacaksın? Çünkü o benlik ne diyor: “ben ancak onunla mutlu olurdum.”

Bir gün benim bir arkadaşım vardı, beş on yıldır unutamıyor. “Niye unutamıyorsun” dedim. “Çok güzel şeyler hissettim” dedi. “Ne kadar hissettin” dedim. “İki ay” dedi. “Zaten” dedim, “senin hissedeceğin iyi şeyler o iki aydı, o bitti zaten, sen onun hayaliyle tekrar hayal ediyorsun.” İşte o sahte benlik bu. Bu, çocukluğumuzda olan bir şeye benzer: “çocukluğunu yaşamış mısın, ne kadar yaşamışsın? Çocukluğun kadar, acı tatlı. Ya ben tekrar çocukluğumu yaşamak istiyorum” -yaşayamazsın ki, o geçti bitti. “Biz bir iki ay çok mutluyduk” -tamam dedim, “işte Allah’a şükret, sonra işine bak.” Ama o ego neyin hesabını yapıyor? O iki ayı uzatmak istiyor, tekrar o iki ay gibi bir yaşam yaşamak istiyor ama mümkün değil; o sadece bir illüzyondu, o yaşadığı iki ayda bir illüzyondu -bu da ayrı bir konu.

Şimdi düşünün, o zaman kim neyi zorlaştırıyor? Allah mı zorlaştırıyor? İslami literatürü kullanırsak, nefis mi zorlaştırıyor? Kim neyi zorlaştırıyor? O yüzden özneye bakın, içerideki özneye bakın: kim neyi zorlaştırıyor size? Yoksa ne hayatta zorluk arayın, ne Yaratıcı’nın bir şeyi zorlaştırdığını düşünün; zorlaştıran içinizdedir. Nasıl zorlaştırdığını iyi anlarsanız o zorluk ortadan kalkar. O yüzden “zorlukla birlikte kolaylık vardır” denmiştir; sahte benlikle özdeşleşmeyi bırakın, zorluk gider, kolaylık kalır. Yani kolaylık uzakta bir şey değildir; sahte benlikle özdeşleşmeyi bırakırsan geriye kalacak olan şey kolaylıktır. Mesela sahte benlik der ki “bu benim”; o benliği bırakırsan o sahiplenme duygusundan da kurtulursun, o sahiplenme duygusunun sana verdiği eziyetten de kurtulursun -çok basit. O yüzden zorlaştıran da içeridedir, kolaylık da içeridedir; çünkü fıtrat hâlâ içeride duruyor, sen onu örteni kaldırırsan geriye kalacak olan şey kolaylıktır. O yüzden kimin zorlaştırdığına bakmamız gerekir. Yoksa “hayat çok zor, bu çok zor, şu çok zor” öyle değil; kim zor diyor, zorlaştıran kim, kime zor? Bu soruları sormanız gerekir, ama güçlü bir şekilde sormanız gerekir. Çünkü benlik kaçak güreşir; o kendisi üzerinde çalışmanızı istemez, o sizin üzerinizde çalışmak ister. Çünkü o sizi bir emperyalist güç gibi kuşatmak ister.

İnsanlar emperyalizmden dem vuruyorlar, “sömürülüyoruz” diyorlar; en büyük sömürü senin kendi içinde. Hepimizin kendi içimizde en büyük sömürü içimizdedir; sömürü yapan da bizim içimizdedir, sömürülen de biziz. Kim sizi mutsuz ediyor? İngiltere mi, İsrail mi, Amerika mı? Kim size dert üretiyor, kim size sizinle ilgili hikâyeler üretiyor? “Anlaşılmaya, sevilmeye, dikkate alınmaya, kendimi ispat etmeye ihtiyacım var” diyen kim? İçinizdeki bir şey diyor bunu; o sizi sömürüyor. Onun için içerideki sömürüyü görürseniz, o sömürüyü bitirme şansına sahip olursunuz. Hayatta kimse size hayatı acı, mutsuz, kederli hâle getiremez -ne İngiltere’si, ne İsrail’i, ne Amerika’sı, ne Rusya’sı, ne de Çin’i; kimse bunu yapamaz, kimsenin böyle bir gücü yok. Mutsuzluğunun nedeni içinizdedir, başka hiçbir yerde değil, ve o sizi sömürüyor, hayatınızı sömürüyor.

Mesela “ne istersin” diye başlıyor sömürü değil mi; oradan girer, sen bir istek torbası sunuyorsun, sonra o torbayı senin başına geçiriyor. Onu iyi bulmak lazım: içeridekini keşfederseniz ve özdeşleşmezseniz, o zaman özgürleşirsiniz. Çok basit bir şey. O yüzden insanın özgürleşmesi çok zor bir şey değildir. O zaman hayatta hiç kimseden şikâyet etmezsiniz, hiç kimseden; kimseye sitem etmezsiniz, kimseye alınıp gücenmezsiniz. Ne kadar özgür bir şey, değil mi, gerçekten büyük bir özgürlük. Sitemsiz bir hayat, kimseye alınganlığınız yok, kimseyle hesabınız yok. Ama şimdi böyle mi? Sürekli -dillendirmesek de- sitem ediyoruz; dillendirmesek de ızdırap içinde olduğumuzu düşünüyoruz. “Ben çok acı çekiyorum” -neyin acısını çekiyorsun? Bütün acılar psikolojik; sorumluları psikolojik benlikler, arzu duyan, korku duyan, beklenti içinde olan, kendiyle ilgili saçma hikâyeleri olan benlikler. Bu yüzden bu durumdayız. Tabii ki içeridekiyle savaşamayınca dışarıdakiyle aslan kesilip kavga ediyoruz.

Evet, teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Uhud Savaşı’nda okçuların tepeyi terk etmesiyle ilgili olarak, Peygamberin onlara öfkelenmediği durumda etrafında toplanacaklarına dair ayete (Âl-i İmrân Suresi 159’a karşılık gelen içerik: “Eğer kaba, katı yürekli olsaydın etrafından dağılırlardı…”) genel olarak değiniliyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir. - Hz. Nuh kıssasında oğluyla ilgili Allah’ın uyarısına (“O senin ehlinden değildir” mealinde, Hud Suresi 46’ya karşılık gelen içerik) değiniliyor; anlatıcı ayet numarası vermemiştir. - “Allah’ın fıtrat/din üzere yarattığı dine çağır” mealindeki ifadeye Rum Suresi 30. ayet olarak doğrudan atıf yapılıyor.