Kader, İrade ve Nefsin Dengesi

Kısa Özet

Sohbet, "ney ve neyzen" metaforuyla başlıyor: her ses neyzenin nefesiyle çıkar ama neyin kendi bozukluğundan kaynaklanan çarpık sesler neyzene mal edilemez; aynı şekilde insan, Allah'ın iradesi olmadan hiçbir şey yapamaz ama kendi iradesini kötüye kullanmaktan Allah'ı sorumlu tutamaz. Aşırı kadercilik ile aşırı iradecilik arasında bir televizyon tartışmasından yola çıkılarak "ne kadercilik ne iradecilik, ikisinin arasında bir denge" gerektiği anlatılıyor. Her insanın DNA'sı gibi özünde bütün ilahi isimlere (esma) sahip olduğu ama tezahürde sınırlı kaldığı; nefsin ancak ruhun bilinciyle dengeye kavuştuğu, arzu nesnelerine bağlanmanın insanı kendi iç zenginliğinden uzaklaştırdığı; Hz. Yusuf'un kardeşlerini kınamaması ve şikâyet etmemesi örnek gösterilerek "hayatın anlaşılarak, şikâyet edilmeden yaşanması gerektiği" vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • "Neyden çıkan her ses neyzenin sesidir" ama neyin bozukluğundan çıkan çarpık ses neyzene mal edilemez; irademizi kötüye kullanmaktan Allah sorumlu tutulamaz.
  • Ne kadercilik ne iradecilik; ikisi arasında sarkacın ortasında durabilmek gerekir.
  • Her hücrede olduğu gibi her insanda da bütün esma zati olarak mevcuttur, fakat tezahürde sınırlıdır.
  • Nefis ancak ruhun otoritesinde huzur bulur; ruhtan koptuğunda savrulur.
  • Bir arif/veli, hayatın tabiatını bildiği için şikâyet etmez; Hz. Yusuf kardeşlerini kınamamıştır.

Ney ve Neyzen: Fiilin Gerçek Faili

Nefesi üfleyen Tanrı'dır. Tanrı'nın kudreti olmadan hiç kimse bir faaliyette bulunamaz. Ama Tanrı'nın kudreti, bizim imkân, kabiliyet ve sürecimizdeki hâlimize göre açığa çıkar. Neyi üfleyen her zaman neyzendir; neyzen neyi üflemezse hiçbir ses çıkmaz. Ama çıkan her sesi de neyzene mal edersek olmaz. Evet, fail yani Tanrı'nın fiili olmadığı müddetçe hiçbir fiil âlemde gerçekleşmez. Fakat o Tanrı'nın saf ve mükemmel fiili, en son ortaya çıkışında bizim içimizden geçiyor. Bizim içimiz saf ve temizse, o zaman Tanrı'nın fiili olduğu gibi yansıyor; o fiile "tam olarak Allah'ın fiili" diyebiliriz, çünkü orada bizim hiçbir şeyimiz yok. İşte mesela peygambere "emrolunduğun gibi dosdoğru ol" diyor. Peygamberimiz de "beni bu ihtiyarlattı" diyor. Neden? Çünkü emrolunduğun gibi dosdoğru ol, bu emir anlamında değil; emir âleminden sana gelen tecelli nasılsa öyle ol demektir. Öyle olmak için ne lazım? Sıfır direnç lazım; hiçbir mukavemet içermeyen bir tabiatta olman lazım.

Mesela buna ne benzer? Bir elektrik kaynağından bir akım geliyor. Peki bu akım, benim kullanacağım odaya gelinceye kadar aynı mı kalıyor? İletkenin bir sürü direnci var değil mi, oralardan geçiyor; kim bilir ne kadar kayıp yaşıyor, çünkü orada iletkenin direnci var, bir sürü şey var. Şimdi ben kalkıp "kaynaktan gelen akımın gücü budur" diyebilir miyim? Anlatabildim mi? Kaynak mutlaktır fakat tezahürün son nihai noktasında, yaratılmış olan bizlerin de bir katkısı, bir etkisi vardır. O bizim sorumluluğumuzdur. Dolayısıyla biz kalkıp her gördüğümüz fiili "Allah'ın fiilidir, fail olan Allah'tır" deyip o fiili Allah'a nispet edemeyiz. O zaman Allah'a zulmetmiş oluruz.

Kader-İrade Tartışması

Bu konu bir yerde şu şekilde tartışıldı; ben seyretmedim ama bazı arkadaşların çok kafası karıştı. Hangi programdı bilmiyorum, programda bayağı bir tartışmışlar. "Kime kızacaksın o zaman" diyor, "tamam kızmayalım, zaten öfkelenmeyelim, burası zaten bizimle ilgili bir şey, karşımdakine kızmayacağım ama şuna varmış, buna doğru diyeceğim" — yani o kızma yok, o yanlış yapsa da "tamam eyvallah" diye bir teşekkür de geliyor. Bu, hakikaten iyice idrak edilmediği takdirde bütün tasavvufi metinlerde bunun idrak edilmediği takdirde hakikate ulaşamayacağımız bir konu. Gerçekten o kadar önemli ki, bunu idrak etmezsen hakikate de ulaşamazsın. Ortada tartışan bir sürü insan varmış; isimlerini bilmiyorum, ben kendim seyretmedim, birileri seyretmiş, çok kafa karışmış.

Allah kesinlikle bizi özgür yaratmıştır, özgür irade vermiştir; her şeyi biz kendimiz yaparız, öyle bir kadercilik yoktur. "Ne yapayım, kaderinde bu varmış, şu hastalıktan dolayı öldü, kaderinde bu varmış" — öyle bir şey yok. Allah onlara karışmaz; bir yere kadar karışır, bir yere kadar karışmaz gibi şeyler söylemiş arkadaşlar. Çok sıkıntılı bir şekilde o zıddını savunmuşlar orada, programda. Aslında çok gereksiz bir şey olmuş; insanların kafasını karıştıracak böyle bir şeyi çok uygun bulmuyorum. Belki biraz reyting yapsın diye yapılmış bir şey; çünkü konu çok farklı bir şekilde ele alınmış, çok haşin bir şekilde "kadercilik yapmayın, bu çok saçma, Allah'ınızı suçluyorsunuz, Allah insanı köle mi yarattı ki, madem suçlayacaktı o zaman niye yarattı" gibi sorularla, bazen iki tane uca kayılıyor: bazen iradeyi mutlaklaştırmak, bazen de iradeyi sıfıra indirici bir tavırla, gereksiz bir tartışma tarzıyla. Halkın seviyesinde böyle tartışmak yanlış.

Ney Metaforu Üzerinden Devam

Bunu yine o ney sembolizmi üzerinden ifade edersek: neyzenin nefesini, neyzenin verdiği o nefesi, müdrik bir insan şöyle diyebilir: "Neyden çıkan her ses neyzenin sesidir." Tabii doğrudur bu. Ama neyden çıkan her ses aynı zamanda neyzenin sesi de değildir. Anlatabiliyorum. Yani neyden çıkan her ses, neyin katkısı olmaksızın idrak edebiliyorsak, o her ses neyzenin sesidir; ama o sesin neyin tabiatına bulaşarak ortaya çıkan hâli aynı zamanda neyzenin sesi değildir. Çünkü aslında neyzenin üflediği ses sessizdir. O sessiz bir sestir; onu idrak eden için, kâinatta bu metaforu devam ettirirsek, neyzenden çıkan her ses neyzenin nefesi sayesindedir. Ama neyden çıkan her sesi de o neyzenin asli sesine, o sessiz sesine, sessiz nefesine mal edemeyiz. İşte bunlar birbirine karıştırılıyor.

Şimdi Tanrı'nın mutlak iradesi olmadan ben hiçbir şeyi irade edemem. Kur'an diyor ki "Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz." Yani ney üflenmedikçe neyden hiçbir ses çıkmaz. Ama şimdi delikleri yanlış yere açılmış veya uygun olmayan perdeler kullanılarak bozuk bir ses çıkarılıyorsa, o ney kalkıp suçu neyzene atfedemez. Anlatabildim mi? Ben iradeyi kötüye kullanarak yaptığım bir şeyden dolayı Tanrı'nın iradesini suçlayamam. Tanrı'nın o irade tecellisi olmadan ben hiçbir şey yapamam; fakat o irade bana geldikten sonra, onu olduğu gibi yansıtamıyorsam, onu çarpıtıyorsam, o çarpıklık bana aittir. Ben onu Tanrı'ya atfedemem.

Bu inceliği, bu meseleyi sakin bir şekilde, tefekkür ederek anlamaya çalışarak değerlendirmek gerekir. Bir de çatışarak, "siz kadercisiniz, insan iradesini yok sayıyorsunuz" — öbür tarafta ise "insan iradesi nedir ki, hiçbir şeydir, her şey Tanrı'nın iradesi" — böyle bir iki uç ikilemine düşmemek lazım. Onun için gerçek sufiler son nihai olarak hep "ne öyledir ne böyledir" derler; çünkü tezahür zorunlu olarak bir ikiliği içerir. O ikiliği ikisini bir arada görmen lazım. Evet, Tanrı'nın iradesi var, ama o iradenin sana düşen bir payı da var. Ben eğer nefsim nötr olursa, benim irademle Tanrı'nın iradesi özdeş olur. Ben nötr değilim; nötr olmadığım için Tanrı'nın iradesini tezahür düzleminde bazen bozabiliyorum. Çünkü Allah bana böyle bir kabiliyet vermiş; Allah'tan gelen şeyi dosdoğru alıp yansıtabilme kabiliyeti de var bende, onu indirgeme, onu bozma kabiliyeti de bana verilmiş. Kâmiller ve veliler ama, onlarla Allah arasında indirgeyici bir perde yoktur. Mesela peygamber ilahi iradeyle bir söz söylediğinde, senin o peygamberin söylediği şeye karşı çıkman aslında Allah'ın iradesine karşı çıkman anlamına gelir. Neden? Çünkü o peygamberin iradesi Tanrı'nın iradesinin bir tezahürüdür; hiçbir şey çarpıtılmamış, indirgenmemiş, zayıflatılmamıştır.

Aşırılıklar ve Denge Arayışı

Muhtedile — akla önem veren bir düşünce ekolü — de bir örnektir. Aslında tarihte çıkan her düşünce ekolü çoğunlukla bir başka düşünce ekolünün aşırılığından ileri gelmiştir. Aşırı kaderciler, aşırı iradecileri doğurmuştur; aşırı iradeciler de aşırı kadercileri doğurmuştur. Hayat, tarih hep bir etki-tepkidir. Dengeyi bulan azdır. Hani "yokuşu mu seversin, inişi mi" derler ya; bunun bir düzü yok mu yani? Hani "kaderci misin, iradeci misin" diye sorulur — ne kaderciyim ne iradeciyim; bunun bir düzü yok mu? Kaderci olduğunda iradeyi inkâr etmeyeceğim, iradeci olduğunda kaderi inkâr etmeyeceğim; başka bir üçüncü yol yok mu diyeceğim. Sanki yokmuş gibi, "inişi mi seversin yokuşu mu" diye sorulur — işte o tuzağa düşmemek lazım: ne iniş ne yokuş, ne kadercilik ne iradecilik.

Esma-i İlahiye: Her Hücrede Bütün DNA

Burada mizah da giriyor devreye. "Eşyanın hakikati" derken herhalde "vücudun hakikati" kastediliyor; şimdi bir esmamız var, bir de kötü huylarımız var. Bunu görmeyi mi hocam, biz eşyanın hakikatini ararken arzu ediyoruz. Hepimizin bir esması var herhalde. Tezahür düzeyinde tabii ki bizde tecelli eden şeyler vardır; her bir insanın kendisiyle tecelli eden esma farklıdır ve sınırlıdır. Ama şunu da unutmamak gerekir — yine verdiğimiz bir örnek: her hücrede, kamilen, bütün DNA'sı itibariyle her şey vardır. Fakat fiili durumunda her bir hücre özelleşmiştir; mesela deri hücresi var, sinir hücresi var, epitel var vesaire, kalp kası hücresi var vesaire. Fakat aslında bütün bu hücreler DNA'ları itibariyle aynıdır; fonksiyonellikleri itibariyle bulunduğu yere göre tezahür eder.

Şimdi insan, zahiri itibariyle sınırlı esmaya mazhardır, fakat hakikati itibariyle her esmaya mazhardır. Bunu da unutmamak lazım. O zaman potansiyel var, sonra biz onu açındırabiliriz. Aslında özümüz itibariyle zati olarak bütün esmaya basarız. "Allemel esmâe kullehâ" diyor ayette; Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti. Her birimizde bir Âdem var. Dolayısıyla özümüz itibariyle bütün esmaya basarız, fakat zahiri, o sınırlı tarafımızla da sınırlı esmaya basarız. Şimdi ben mesela zahirim itibariyle biyolojik bir bedenim var; ben doğurabilir miyim? Doğuramam. Biyolojim itibariyle sınırlı bir tabiatım var, fakat özüm itibariyle sınırsızım. Bu iki alanı da iyi anlamak lazım.

Şimdi benim iş yerimdeki patronum Mardinli, Süryani. Babası bayağı zenginmiş, Kapalı Çarşı'da fena hâlde dükkânları varmış; hepsini satmışlar, yemişler. "Bugün hepsini sattık yedik, işte kader" diye övünüyoruz şimdi. Yerken hiç demedin, "kader böyle yiyoruz" diye. İşte insan kader meselesinde, cüz'i irade meselesinde bazen yanlış, bazen doğru kullanabiliyor — bilerek veya bilmeyerek. Daha ilginç bir mesele: nefsimiz mesela iyi bir şey olduğunda "ya, kader bu" der; mesela iyilik yaptığında "ya, kader buymuş" der. Benim aslında hiçbir katkım yok demez. Ama kötü bir şey olduğunda, "kader" der, ne yapacaksın?

Bediüzzaman'ın Kader Yorumu

Orada aslında Bediüzzaman şöyle diyor kaderle ilgili: nefsi gurura kaptırmamak için kader vardır; aynı zamanda tamamen sorumluluğu da üzerinden insanın atmaması için. Yani "bir kötülük yaptım, kaderimde vardı" değil; hayır, o sorumluluk sana aitti bu yüzden. İyilik, güzellik, hayır anlamında ise "Allah takdir etti de ben bu iyiliği, güzelliği, hayrı yaptım" diyeceğiz; ta ki benlik onu kendine sahiplenmesin, çünkü hakkı yok. Sahiplenirse gurura, kibre kapılır. Yani "niye iyi oldun, niye merhametli oldun" — Allah'ın takdiri, Allah takdir etti; o an merhametli oldun, o an iyilik sever oldun, o an anlayışlı oldun. Mesela yanlış yaptın, cimri davrandın, haksız davrandın — biliyorsan ki o benim nefsimden, benim irademi yanlış kullanmam nedeniyle oldu. Halk için diyor ki, kaderin ve cüz'i iradenin doğru kullanılma şekli budur.

Nefis var; ama nefis ilginç bir şekilde bunun tam tersini kullanır. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İnsan zihni ile nefsin o melekeleri genellikle ikilem içinde yaşarlar. Bizler o ikilemin ötesinde bir algıya sahip olmalıyız. Yani biz buna sarkacın iki ucunda değil de ortasında durabilmek olarak ifade ediyoruz. Biz sarkaç gibi ya oraya gidiyoruz ya da tamamen zıddı bir noktaya gidiyoruz. Hâlbuki bu ikisinin dışında bir üçüncü yol vardır; o üçüncü yol doğrudur. Mesela hayatın içinde hiçbir şeye güvenmemek veyahut sınırsızca her şeye güvenmek — ikisi de gereksiz, yanlış adımlardır, birer aşırılıktır. Fakat nefsin melekelerinde ruhsal bilincin olmamasından ileri gelen böyle bir sürekli iki uca gidip gelme vardır. O yüzden ilginç bir şeydir; nefs ancak ruhun otoritesi söz konusu olduğunda meşrudur.

Namazdaki Sembolizm: Sağ Ayak, Sol Ayak

Mesela ilginçtir, namaz kılarken erkekler sağ ayağını dik tutar, sol ayağını yatay tutar; birisi ruhu, öbürü nefsi temsil eder. Sağ ayak o ruhani olanı, dikeyi temsil eder; sol ayak ise ona tabi olma anlamında yatay durur. Onlar boşuna değildir, o sembolik bir şeydir. Nefs ancak ruh olduğunda çok iyi iş görür. Ruhun patronluğunu ve otoritesini yitirdiğinde, onun farkında olmadığında sürekli yalpalar. O yalpalamaktan kurtulmak için biz o ruhsal bilincimizi inkişaf ettirmekle uğraşırız.

Nefsin Huzuru Ruhun Farkındalığıyla Gelir

Nefis rahatlar hem de biz nefsin elinde oraya buraya savrulmaktan kurtulup rahatlarız. Geçen bir haftada güzel bir söz söylenmişti: "Biraz hakikate dair idrakim olsa nefsim de rahat edecek, ben de nefsimden rahat edeceğim." Çünkü hakikaten nefs de dengesizdir. Nefs, ruhtan korktuğunda veya ruhun farkındalığını yitirdiğinde rahat etmiyor; o dengeyi bulmuş olmuyor. Nefs kendi içinde bir oraya bir buraya savruluyor. Yani denge, nefsin de rahatı, huzuru ne iledir? Ruhun şuuru iledir, ruhun farkındalığı iledir. Yoksa ruhtan kopan veya ruhun ışığını terk eden nefs de rahatsızdır, çünkü sahibini kaybetmiştir. Ama sahibinin emrinde, sahibinin hizmetinde bir nefis, çok verimli ve çok faydalı bir nefistir. Ama ruhun bilincinden, idrakinden, aydınlığından koptuğunda ise zorunlu olarak savrulur. O yüzden aslında nefs kendi tabiatı içinde kendi de mutsuzdur; kendi de sıkıntı içindedir.

Yani hani "ruhun dizgininden kurtuldu, rahat mı ediyor" diye sorulsa — yok, o da rahat etmiyor. Korkularla, arzularla, beklentilerle, hayallerle, tatminsizliklerle yaşıyor; bir mutlu bir mutsuz, bir kendini rahat hissediyor bir rahatsız hissediyor. Çünkü üst ilkesini kaybetmiş, ışığını kaybetmiş; tıpkı dünya gibi, bir tarafı aydınlıksa bir tarafı karanlık. Ama güneş sürekli aydınlıktır; güneşin gecesi yoktur. Ruhun da gecesi yok, ruhun da karanlığı yok — dünya, nefis gibi. Evet, nefiste ikilik vardır; o ikilik düzlemi içinde güzel bir şey yaşadığında "bu nasıl" der. Biz ne diyoruz mesela? Dünya aydınlık olduğunda "güneşten" diyoruz; karanlık olduğunda ne diyoruz? "Şu an güneşten mahrumuz" diyoruz değil mi? Şimdi biz de nefs düzeyinde gerilim yaşadığımızda, güvensizlik yaşadığımızda, emniyetsizlik yaşadığımızda, korku yaşadığımızda ne diyeceğiz? "Şu an ruhun farkındalığında değilim" diyeceğiz. Nefis olumlu şeyler yaşadığında ise "şu an ruhun aydınlığından besleniyor" diyeceğiz. Her iki durumda da ruhumuza bir gönderme yapacağız. O yüzden şu bir ilkedir: bir insan dünyaya, maddi olana, zahiri olana ne kadar arzuluysa, o ölçüde ruhun farkındalığını yitirmiştir; merkezinin farkındalığını yitirmiştir.

Arzu Nesnelerine Bağlanmak

O yüzden Hintliler çok güzel bir şey söyler: "Arzu nesneleri tarafından cezbedilen her insan, kendi hakikatini o oranda yitirmiştir." Mesela "şu olsa mutlu huzurlu olurum, şu olsa tatmin olurum" — böyle bir şey yok. Bunu hissettiğiniz anda şöyle düşünün: "ben şu an epey farkındalıktan uzaklaşmışım." Yani bir nesnenin, bir şeyin beni bütünüyle mutlu edeceğini düşünüyorsam, dışsal bir nesne tarafından çekiliyorsam, cezbediliyorsam ve onun beni tamamlayacağını, tatmin edeceğini zannediyorsam, ben kendi iç hazinemden uzaklaşmışım demektir.

Mesela arif kendi içinde, kaynağıyla, kendindedir. Gafil insanın gözü hep dışarıdadır; "neyim eksik" dediğinde hep dışarıya bakar. Hâlbuki bir eksiğin yok. Diyelim ki bir insan kapalı çarşıdan geçer: "neyim eksik, tek taş yüzüğüm yok, şuyum yok, setim yok, her şey yok" der — böyle nesneler tarafından çekiliyorsun değil mi? Çekiliyorsan, anla ki sen içindeki o asli ve mutlak zenginlikten uzaksın; o yüzden o nesne tarafından çekiliyorsun. Çekilmeyeceğiz. Şunu bileceğiz: evet, âlemde her şey tanrısal bir parıltıya, bir ize sahiptir; fakat asli değildir. O yüzden hiçbir şeyi aslın yerine koymamak icap eder.

Hz. İbrahim'in Ahlakı: Batanları Sevmem

İşte Hz. İbrahim'in ahlakı dediğimizde: ay çıkıyor, yıldız çıkıyor, güneş çıkıyor; fakat bunlar "Rabbim değil" diyor. Bunlar doğup batan şeylerdir; "ben batan şeyleri sevmem" diyor. Fakat doğup batan her şeyde, doğup batmayan sonsuz ve mutlakın bir izi vardır. Bu, "her şey o zaman boş, her şeyi bir kenara bırak, hiçbir şeyin anlamı yok, hiçbir şeyin değeri yok" anlamına gelmez. Her şey onun değerinden bir iz taşır, ama onun yerine geçirdiğin anda işte o bir yanılgıdır.

Yeğenimi akvaryuma götürdüm ama çok gönülsüz götürdüm; sırf "o eğlenecek, ben de tahammül edeceğim, eğlenecekmiş gibi yapacağım" diye düşünüyordum. Gittim, ondan sonra hiç çıkmak istemedim orada. Muhteşem bir dünya, muhteşem bir şey; "Allah'ım, neler yaratmışsın" dedim. Ondan çok zevk aldım ve temaşa etmek kavramını orada yaşadım; o farklı bir kavram. O kadar güzel, Allah'ı hatırlatan şeyler var ki; zaten hatırımızda olduğunu düşünüyoruz da sürekli zihni burada tutan o kadar güzel görüntüler, varlıklar, o âlem var. Orada ben çok bambaşka bir şeye kapıldım. İşte orada diyorsun, "tamam, ondan izler, yansımalar." Oradan çıkınca daha farklı oluyorsun ve onun etkisi epey uzun sürüyor. Çok güzel bir şeydi; yaratılışı temaşa etmek, fakat onu yurt edinmemek, onun içine gömülmemek ve onu asıl yerine koymamak. Onu asıl yerine koyduğunda yanılırsın; ama şunu diyebilirsin: "ben o izin üzerinden, o izin içinden geçerek kaynağa döneceğim."

İşte şey odur: nasıl mesela bir yerde bir nemlilik olsa ne yaparsın? Demek ki bir su kaynağına işaret ediyor; onu izleyerek kaynağa ulaşırsın. Dersin ki, işte bir su kaynağı var, o su kaynağında böyle bir nemlenme olmuş; ama asıl kaynak o değil. Asıl kaynağı bulduğunda zaten insan kemale erer. O yüzden hakiki saadet, hakiki huzur, hakiki lezzet ancak Tanrı'dadır ve bizim Tanrısal özümüzdedir. Tanrı içimizdedir, mekân ve zaman kavramı olmaksızın. Onu fark ettiğimizde, onun yakınlığını müşahede ettiğimizde hiçbir eksiklik hissetmeyeceğiz. Bizim tek eksiğimiz odur; eksiğimiz, onun farkındalığını yitirmemizden gelen bir eksikliktir.

Marifet ve Kemale Eren Arif

Onun için bir sufi hep derdi: "Biz bir tek marifete muhtacız." Bizim asıl muhtaç olduğumuz zahiri değil, o marifettir; o marifeti tecrübe etmek insanın tek ihtiyacıdır. İşte o zaman kişi arzu nesneleri tarafından çekilmez hâle gelir. Altın nasıl mıknatıs tarafından çekilemiyor, mıknatısa doğru bir gidiş yaşamıyorsa — çünkü kemalini bulmuştur — o yüzden bir arif "dünyayı terk ettim" düşüncesine sahip değildir; dünyaya karşı kendini tutma durumunda da değildir. Çünkü dünya onu cezbeden bir şey değil ki kendini ona karşı tutsun. Ama yol alırken bizler kendimizi tutarız, dünyanın bizi çekmesine karşı. Ama hakikat noktasına vardığında orada artık hiçbir şey tarafından çekilmez; ne şöhret, ne para, ne insanlardan ilgi, sevgi, değer görme — bunların hiçbiri onu çekemez, çünkü o kaynağında ve merkezinde duruyor. Buna metaforik olarak verilen örnek şudur: bir tekerleğin merkezi dönmez; tekerlek döner ama merkez dönmez, tekerlek o merkezin etrafında döner. Bir arif de öyledir; bir hakiki insan öyledir. Biz de o hakiki insanız ama henüz o hakiki insanın kendi içimizdeki farkında değiliz. Hepimiz hakiki insanız; hakiki insanlık bir yerden bize gelmeyecek. Fakat şu an kabuğumuzda yaşıyoruz, dışımızda yaşıyoruz. Merkeze döndüğümüzde diyeceğiz ki: "Ya Rabbi, sen bana benden yakınmışsın ama ben farkında değilmişim." Yoksa Allah'a yakınlaşmayacağız; zaten O yakın. Onun yakınlığı, ne kadar günah işlesek, kâfir bile olsa, isyan bile etsek, inkâr bile etsek değişmez; hiçbir zaman değişmez. O her zaman yakın; sadece onun yakınlığını fark edip edememe var. Fark ettin, mesele tamamdır. Fark edemedin, yol almaya devam edeceksin. Ne "zor" diyeceksin, ne "imkânsız" diyeceksin, ne de "yapamadım, yapamıyorum" gibi şeylerle uğraşacaksın. Bu düşünceler de bizim için gereksiz şeylerdir; her an o lütuf bize gelebilir. Dolayısıyla böyle olumsuz düşünceler, olumsuz vehimler, kaygılar olmamalıdır; bunlar mânâca şerdir. "Hâlâ eremedim" — ya bravo, niye diyorsun ki bunu? Belki bir saniye sonra ereceksin, ama "eremedim" demekle uzatıyorsun. Bırak "eremedim" falan; bırak "yapamıyoruz, çok zor" — bırak bunları, bunlar seni zaten engelleyen şeylerdir. Sakin ol ve sükûnet için.

Tahammülsüzlük ve Beklentilerimiz

Hocam, bir şey sorabilir miyim — tahammül edememek de nefsani bir durum mu? Evet, nefsani bir durumdur. Adam mesela ağzını şaklatıyor, çocuk ağlıyor; böyle şeylere tahammül edememek. Evet, bizim sınırlılığımızla ilgili bir şeydir. Biz sınırlı olduğumuz için, o sınırlı durumumuzda, sınırlı bilinç durumumuzda bazı şeyler bize hoş gelir, bazı şeyler hoşnutsuzluk olarak gelir. Ya da mesela biz bir insandan bir şeyi bekleriz, öbüründen beklemeyiz; beklemediğimiz bir şey olduğunda tahammül edemeyiz. Mesela bir çocuğun bilinçsiz bir sözünden etkilenmeyiz, ona tahammül ederiz; "tahammül" kavramı bile yoktur, onu veririz, hiç rahatsız olmayız. Ama aynı sözü bilinçli olduğunu ve beklemediğimiz birinden aldığımızda tahammül edemeyiz. Dikkat ediniz, söz aynı; fakat tavrımız değişik, çünkü onunla ilgili algımız değişik.

Bediüzzaman'ın çok güzel bir analizi vardır — İhtiyarlar Risalesi'nde olabilir: hiç beklemediği ve o olasılık içinde görmediği bir dostundan gördüğü bir vefasızlığın kendisini bütün bütün dünyadan soğuttuğunu anlatır. Hayat sürecini ele alırken, özellikle gençlik döneminde, hiç beklemediğin birinden bir vefasızlık görürsün; işte o vefasızlığa tahammül edemiyoruz. Bazen derler ya, "herkesten beklerdim ama ondan beklemedim." İşte beklediğin insanlardan görsen o kadar seni etkilemiyor; ama hiç beklemediğin bir insandan gördüğünde çok etkileniyorsun. Neden? Çünkü aslında hata gene sende, onunla ilgili algında bir yanlışlık var. Sen zaten ermiş olsan, muhatabından vefa bekleme, vefasızlık görme gibi ikilemden zaten azade olacaksın; sadece dersin ki bu insan şu an vefalılık gösteriyor, bu insan şu an vefasızlık gösteriyor. Ama ortada sana yönelik bir vefalılık veya vefasızlık yoktur.

Şimdi dünya şunu diyebilir: "şu an güneş bana ışık veriyor" ya da "şu an konumumdan dolayı ışığı göremiyorum." Işığı göremediğinde karanlıktadır, gördüğünde aydınlıktır. Ama güneş için böyle bir şey var mı? Güneş bir başka gök cisminden böyle etkilenir mi? Hayır, o zaten sürekli aydınlıktır; sadece şunu der: "şu an yanımdan karanlık bir gezegen geçiyor, şu an yanımdan aydınlık bir yıldız geçiyor." Sadece görür, müşahede eder — şu an vefasızlık gösteriyor, şu an vefalılık gösteriyor; kendisiyle ilgili değildir. Fakat biz vefaya muhtaç olduğumuzda vefalılık bizi tatmin ediyor, vefasızlık rahatsız ediyor; çünkü biz vefaya ihtiyaç duyuyoruz. İlgiye de muhtacız; ilgi gösterilince rahatlıyoruz, ilgisizlikle karşılaşınca rahatsız oluyoruz. Ama o ihtiyaçtan azade olabildiğinde, o zaman "şu an ilgi var, şu an ilgisizlik var, şu an sevgi var, şu an sevgisizlik var, şu an vefa var, şu an vefasızlık var" diyeceksin; onu kendine dönük bir şekilde görmez, kişiselleştirmezsin. Biz ne kadar bir şeye ihtiyacımız varsa o kadar kişiselleştiririz; bunu yapmamazlık edemeyiz, hemen kişiselleştiririz. Ama öbür türlü kişiselleştirmez.

Odaklanma Örnekleri: Otobüs, Tramvay, Yaratılış

Bir arkadaşımın söylediği bir şey var: bu hafta sonu başına gelmiş; çok pahalı olan bir mağazada bir indirim varmış, oraya gitmişler. "Şimdi insanların o birbirini itip kakması bana gerçekten çok anlamsız geldi. Kapışılan bir yiyecek maddesi olsa gene bir şey yapacağım; ayakkabı, otolar almışlar, kendimi darlattım, duramayacağım zaten. Sonra biz birbirimizi kaybettik, çünkü telefonu yoktu; tekrar geri dönmek zorunda kaldım, panikle bir şey yaptım, gözlüğümü kaybetmişim, Aysu ile karşılaştım yolda fakat gözlüğüm yok, gözlüğümü altında düşürmüşüm. O derece bir paniğe kapıldım. İnsanlar birbirini eziyor; markayı alacak, 500 lira inmiş, bilmem ne kadara inmiş ama kapışmışlar." Hakikaten tahmin edemiyorsun; kendimi çok yükselttim. İşte mesela orada o durumu müşahede etmek, sırf müşahede etmek güzel bir şey değil mi? "Duramayayım dedim, duramadım ama o beni bir şey yapıyor." O durumda böyle güzel bir kenara çekilip gerçekten gözlemleyebilirsin. Sen mesela kenarda kalmazsan, o değebilir, o çarpabilir. Eyvallah, ne kadar ilginç bir şey; o kadar odaklanma ve konsantre var ki birbirimizi görmüyoruz.

Mesela bazen tramvayda, daha inecekler inmeden mesela içeri giriyor; çünkü o kadar odaklanmış ki tramvaya binmeye veya boş bir koltuğa oturmaya, orada kimseyi görmüyor. Şimdi ben bazen inmeye çalıştığımda öyle bir durum olduğunda sadece gözlemliyorum, diyorum ki "ne kadar odaklanmış." Yoksa "bak bana çarpıyor, bak inmeme müsaade etmiyor" gözüyle bakmıyorum. Tamam, evet, inmemi zorlaştırıyor, şu oluyor, bu oluyor ama o gözle görmüyorum artık; sadece diyorum ki ne kadar odaklı, ne kadar gereksiz bir şeye odaklı. Yani netice itibariyle on beş dakika sonra ineceksin; bu kadar odaklanmaya değecek bir şey mi? Ruhunu bu kadar arasan, ruh hakikatini bulmaya bu kadar odaklansan, ona olan odaklanmayı ne kadar şeye veriyorsun? Anlatabiliyor musun? İşte bu açıdan da baksak, mesela ruhumuza mı odaklandık? Orada eğer kişi ruhunun farkındalığına odaklanıyorsa, dünyada yaşadığı "şu musibet, şu olmuş bu olmuş" onlara önem vermeyecek, değil mi? Allah'ı arayan bir insan dünyadaki musibetlere o kadar takılmaz ve onları o kadar görmez. Nasıl o tramvaya binen adam koltuğa odaklandığı için kime çarpmış, kim ona çarpmış görmüyorsa, biz de Allah'a odaklanabilirsek "bu bana böyle yapmış, bu bana şöyle yapmış" ile o kadar uğraşmayız.

Mesela diyelim ki tramvaydan inerken benim inişimi görmeyen ve koltuk uğruna ayağıma basan veya omzuma çarpanla mı uğraşacağım? Ben tramvaydan inmekle uğraşırım, ona dikkat ederim; öbürüne de "tamam" derim. Peki Allah'a nasıl varacağız? Biz onu fark edeceğiz. Nasıl fark edeceğiz? Benliğin bu perspektiflerinden sıyrılarak. Aslında ona varmamız diye bir şey söz konusu olmaktan ziyade, bizimle onun arasında perde olan benlik duvarlarını, benlik perdelerini ortadan kaldırmak. Mesela dünyaya ait beklentilere odaklanmamak, dünyayla ilişkili korkulara odaklanmamak — bunlar o perdeleri ortadan kaldıran şeylerdir. Buna mukabil, manevi ve asli olan merhamet, şefkat, affedicilik gibi hâllere yönelik olmalı. Her şey o zaman insanın farkındalığıyla mı alakalı? Kesinlikle.

Sinema Perdesi Metaforu

Mesela şöyle düşün: bir sinema perdesi var, orada film oynuyor. Şimdi sen eğer filme odaklanırsan o görüntülere, perdenin farkına varmazsın; perde orada hep duruyor değil mi? Ama filme o kadar odaklanırsın ki perdeyi o anda algılayamazsın. Hâlbuki aslında orada perde var ve kalıcı olan da odur; hepsi geçici. Perde orada dururken, sen ona odaklanmadığın için perdeyi görmüyorsun. Ama perdeye ulaşmanı engelleyen aslında gerçekte bir şey yok; tamamen senin odaklanma tarzınla ilişkili bir şey. O yüzden "insanla Allah arasındaki engel benliktir" denmiştir. Benlik de asli bir şey değil; o yüzden zor görmeyeceğiz, sadece o benliği fark edip ona odaklanmamaya çalışırız.

Geçenlerde bir arkadaşa dedim ki: "Sen bu kadar kıskanıyorsun; biraz olgunlaşsan, eşin sana dese ki 'ben başkasıyla mutlu olabilirim' — ne hissedersin?" "Olur mu?" dedi. "Bak" dedim, "bu bir benlik perdesi oluyor sana; sen kendine odaklısın aslında. Şunu desen: 'sen bir başkasıyla mı mutlu olabilirsin, ne güzel' — diyebilsen. Bu zor mudur bilmiyorum ama bana kolay geliyor; bu kolay bir şeydir." İşte orada benlik biraz şeffaflaşmış olur. Mesela biz ne yapıyoruz? "Benim mutluluğum" diyoruz. Bir arkadaşım "onun canı can da benimki patlıcan mı" dedi. Dedim ki, "bak, sen nasıl kendi ihtiyaçlarına, kendi beklentilerine, kendi mutluluğuna odaklısın." Ya da "beni nasıl tercih etmez, onu tercih eder" — mutlulukta ben olayım diyorsun. İşte ego böyle bir şey. "Benim tercih ettiğim oysa o da beni tercih etmeli" — bunların hepsi ego perdesi. Bunu aşabildiğinde başka bir bilinç meselesidir.

Başkasının Faziletini Kendinden Görmek

Ya da mesela Bediüzzaman'ın dediği: "bir başkası olarak gördüğün insanın faziletini kendi faziletin olarak görmek." Onun faziletiyle kendi faziletinmiş gibi mutmain olmak, çünkü aslında arada bir fark yok ki. Mesela bir insan bir şeyi çok iyi biliyor, çok iyi anlatıyorsa "ne güzel" diyeceksin; hemen "ben niye anlatamıyorum" demeyeceksin. Bu bir benlik şeyi değil mi? "Ne güzel bir şey" — işte o benlikten ayıran bir şey.

Bir örnek aklıma geldi, benzer bir şey: Bediüzzaman böyle tevafuklu bir Kur'an yazdırmak istiyor. Birkaç kişiye görev veriyor, "işte şu teknikle yazın" diyor. Onlar geliyor; bir tanesi metin olarak getirmiş. Tam Bediüzzaman o metni incelerken bir hattat daha geliyor, getirdiğini gösteriyor. Bediüzzaman'ın önünde daha önce getirilmiş bir metin var. Bediüzzaman diyor ki, "işte bak, kardeşin Hüsrev bunu güzel yazmış, bu bir lütf-i ilahidir." O getiren hattat sanki kendi yazmış gibi seviniyor ve diyor ki: "evet üstadım, çok güzel yazmış, Allah'ın lütfu ve inayeti tezahür etmiş." Bediüzzaman diyor ki: "böyle söylemesinden memnun oldum, kalbine baktım, kalbi de böyle diyordu." Yani demiyor ki "keşke ben yazmış olsaydım." İşte burada bir benlikten sıyrılmışlık var. Bir başkasında görünen, aslında insanda tezahür eden Tanrı'nın zuhurudur; niye onu ben-sen diye ayırayım.

Mesela bir baba, evladının kendisinden daha iyi olmasını kıskanmaz değil mi? Diyelim ki kendisi üniversite okumamış, kariyer yapmamış, doçent-profesör olmamış; oğlu profesör olsa ne kadar mutlu olur değil mi? Neden? Orada onu kendinden görüyor. Onun ayrı bir ego düzeyi var, o ayrı bir mevzu; ama "keşke ben olsaydım" demiyor, çünkü onu kendi gibi görüyor. Çocuğunun başarısını kendi başarısından ayrı görmüyor, farklı görmüyor; ona karşı benlik üretmiyor. Bu anlamda bir benlik yok yani; başka türlü bir benlik var ama bu anlamda yok. İşte bizler de öyle olmalıyız, hayatın içinde bunu yaşamalıyız. Ve hiçbir zaman dünya ile ilişkili olarak hiçbir mahrumiyete takılmamalıyız — ne ömrümüzün kısalığına uzunluğuna, ne "şunu yaşadım bunu yaşayamadım, şunu elde ettim bunu elde edemedim" düşüncelerine. Bunlara takıldığımız an Allah'tan uzaklaşırız veya Allah'a olan yakınlığımızı fark etmeyiz; işte mesele bunlardır. Hayatta hiçbir şey yaşamadığınızda hiçbir eksiğiniz yoktur; böyle bir şey yok. Mesela bir çocuk doğdu ve üç gün sonra öldü — hiçbir eksiği yoktur o çocuğun, çünkü onun içindeki öz mükemmeldir; o öz dünyada üç gün yaşamayı tecrübe etmiş, bir başkası yüz sene yaşamış olsa, hiçbir eksiği yoktur; bunu anlamamız lazım.

"Eksiğim var, mahrumiyetim var, şunu yaşayamadım, ne kadar kötü şu talihsizliği yaşadım" diye bununla uğraşıyorsanız, Allah yanı başınızdadır ama onun farkında değilsiniz demektir. Hiçbir şeye gerek yok; o kadar gereksizdir ki, bunu tecrübe ettiğimizde o kadar hafifleriz ki, sırf pragmatik açıdan bile düşünsek, o negatif anlayış bize ne kadar ağır bir yüktür. Onu bıraktığımızda ne kadar bir ferahlık var; yani dünyevi olarak bile düşünsek bunu tercih etmemiz lazım, ki bu bir hakikattir.

Bir düşünürün güzel bir sözü var: "Ruhun ölümsüz yaşamın peşinden koşma, olanaklar âlemini tüketmeye bak; çünkü zaten ölümsüzsün." Yani yanlış bir yerde bir şey arıyoruz — ölümsüzlük nasıl olacak? Zaten ölümsüzsün, sen yanlış bir yerde bir şey arıyorsun; üstelik de zaten sahipsin. O yüzden elhamdülillah, bizler ölümsüzüz; biz ilahi ışığın tecelli ettiği, tezahür ettiği varlıklarız, biz ilahi nefesi taşıyoruz. Allah'ın üflediği ruhu taşıyan insan neyin mahrumu olabilir ki? Sana o nefesten daha güçlü bir nefes verecek biri mi var? Sen o nefesi taşıyorsun ve olanaklar âleminde, tezahür âleminde deneyimler yaşıyorsun. Ne yaşarsan, şükür içinde, teslimiyet içinde bak ve yola devam et. Yoksa takılırsan, gereksiz yere kendinle hakikat arasında, kendinle huzur arasında bir perde koymuş olursun.

Bediüzzaman yine bir şey diyor: "Pencerelerden seyret, içlerine girme." Evet, bu, kemalini henüz bulmamış insan için uygun bir tavsiyedir. Henüz içlerine girip onların gerçek anlamını idrak edecek hâlde değilsen, gereksiz yere içine girme, sadece pencereden seyret. Hakikate eren için pencereyle içi arasında bir fark yoktur; ama sen henüz hikmeti ve oradaki tecelliyi tam idrak edecek hâlde değilsen, pencereden seyret, içine girme. Onu her şeyiyle anlayacağım diye didikleme; çünkü henüz onu anlayacak yerden bakmıyorsun. O zaman pencereden seyret.

Gözün Bozukluğu: Kütüphane Metaforu

Peki, ben anlayamıyorum, hikmetini bilmiyorum — bir de şu bakın. Bunu belki daha önce de vermiştim bu örneği: gözü bozuk olan, diyelim katarakt var gözünde, hafif bir perde gelmiş, ya da gözü dört beş derece bozuk bir insan sürekli kütüphaneye gidiyor, kitap karıştırıyor, kitabı alıp bakıyor, okunmuyor, başka bir kitaba geçiyor, o da okunmuyor. "Ya kardeşim, hiçbir kitap okunmaz mı, mevzu kitaplarda değil ki" diyorsun. Ama diyorsun ki, "ya bu kitap da okunmuyor, öbür kitabı açınca öbür kitap da okunmuyor, acaba başka salondaki kitaplar okunuyor mu, bunlar bozuk yazılmış" diyorsun. Hâlbuki bozuk olan senin gözün. Dünya iyidir; kardeşim dünya hep iyidir. Dünya nasılsa öyle; bir arif için beter bir dünya yoktur, onun için her şey nettir, berraktır; o iyi ve kötü olarak görmez, baktığı yerden öyle değildir; çünkü mevzu bizim gözümüzdür, yoksa o kitap, bu kitap, şu kitap değildir. Biz gözümüzün bozukluğunu fark etmiyoruz; "ben normalim ama bütün kitaplar çarpık çırpık yazılmış" diyoruz. Hâlbuki gözünü düzelt, o zaman her şeyi olduğu gibi göreceksin. Ama gözünü düzeltmemişsen uzaktan bak, çok fazla şey yapma, çünkü yakınlaştıkça daha da kötü göreceksin, çünkü senin gözün problemlidir. Gözünü düzelt, sonra pencereden bakarsın, içine girersin, o zaman bir sorun olmaz. Ama gözün bozuksa fazla didikleme, fazla içine girme; ama sorunun gözün olduğunu anla — gözünü düzeltirsen her şey düzgündür.

Onun için ilginç bir şey vardır, tam hatırlamıyorum ama şu mealde: "Dünya çok berbat hâle gelmiş, her şey bozulmuş" diyen insan gaflettedir; çünkü ona göre dünyanın düzgün olması lazım, her şeyin şöyle olması lazım. O, dünyanın ne olduğunu bilmiyor. Bir arif için dünyanın cennet hâline gelmesi diye bir şey yok; bu, bir tezahür hâlidir. Bu şuna benziyor: "bu dünya ne biçim bir dünya, yarısı aydınlık olsa öbür tarafı karanlık oluyor" dese bir insan, neyine verilir bu? Gafletine verilir; deriz ki bu bir bilgi eksikliğidir. Ama bilen için nedir? "Bak, şu an burada gece oluyor, öbür tarafta gündüz oluyor; on saat sonra burada da gündüz olacak" der ve onun için bu deveran, bu gece gündüzün dönüşümü gayet tabiidir. "Dünya bütünüyle aydınlık olsa ne güzel olur" dese bir insan, deriz ki "güzel olur da sen biraz astronomi oku, biraz anlayışını değiştir." Bizde de öyle: "dünyada böyle hep sevgi merhamet iyilik olsa ne güzel olur" diyoruz; o zaman sen git biraz anlayışını değiştir, ya da fazla bulaşma dünyaya. Böyle bir dünya arıyorsan, dünyaya fazla bulaşma, çünkü sen üstesinden gelemezsin.

Şikâyet Etmeden Anlayarak Yaşamak

Gözünü düzeltirsen, idrakini düzeltirsen, o zaman dünyada sevgisizlikte, sevgide, merhamette, merhametsizlikte hepsi kendi dengesi içinde sen fark edersin, tecrübe edersin, şikâyet etmezsin. Şikâyet ediyorsan farkında değilsindir bazı şeyde. O yüzden bir arif, bir veli şikâyet etmez; sadece insanların kendi algı bozukluklarından ileri gelen mutsuzluklarından dolayı bir uyarıda bulunmuştur. Her zaman söylediğimiz gibi Hz. Yusuf hiç kimseden şikâyette bulunmuyor. Dünyanın tezahürünü biliyor, nefsin tabiatını biliyor; kardeşleri kıskanıp onu kuyuya attığında bunun ne olduğunu biliyor, şikâyet etmiyor. Ama kardeşlerini sonra cezalandırıyor mu? Hayır, cezalandırmıyor. Sadece kardeşlerini getirtmek için tatlı bir oyun yapıyor vesaire; hepsi onun önüne geldiğinde bugün size bir kınama yok diyor, "rahat olun" diyor. Onlar vicdanen ezik hâldeyken "rahat olun, bugün size kınama yok" diyor. Anlatabiliyor muyum? İşte o benlikten sıyrılmış; o gözle bakmıyor. Orada kardeşlerinin niye bunu yaptığını görüyor; hangi nefsin, hangi hapishanesinin içine düşerek o kıskançlığı yaşadıklarını görüyor. Burada şikâyet edecek bir durum yok; sadece kardeşleri adına belki bir üzüntüsü olabilir — "bunu yapmasaydınız daha rahat olurdunuz, senelerce belki bunun gel gitini yaşadınız, vicdan azabı çektiniz" diye. Ama kendisi şikâyetçi değil. Hayatın, dünya hayatının tabiatını bilen insan şikâyetçi olmaz; ruhunun her şeyden azade olduğunu bilen insan hakiki anlamda şikâyetçi olmaz. Zahiren bir veli şikâyet edebilir — bunu da ayırmak lazım — muhatapları kendilerini düzeltsinler diye, zahiren "senin şu yanlışın var" diyebilir; ama kendisi şikâyetçi, rahatsız olduğundan değil. O yüzden her velinin her sözünü kendi asli bilincinin ürünü gibi görmemek lazım; bazen başka hikmetler üzerinden, başka nedenlerle konuşur.

Yani özetle, biz doğru noktaya geldiğimizde, doğru şuura geldiğimizde âlemle ilgili korkularımız, kaygılarımız, arzularımız, beklentilerimiz bitecek. Her şeyi kendi tabiatı içinde nasılsa öyle göreceğiz ve anlayacağız; şikâyet edecek bir durum yok.

Mesela şöyle düşünün: bir cam bardak yere düştüğünde kırılır; ona "niye kırıldın kardeşim" der misin? Demezsin, çünkü biliyorsun o camın öyle bir tabiatı var; belli bir yükseklikten belli bir açıyla düştüğünde kırılır. Şimdi şikâyet ediyorsan, "böyle bir şey olur mu" diyorsan, kendi görüşünün yanlışlığına yanacaksın. Âlemden şikâyet ediyorsan, demek ki âlemi tanımıyorsundur. Nefislerden şikâyet ediyorsan, demek ki nefsin mahiyetini bilmiyorsundur; bilsen neyine şikâyet edeceksin? O yüzden hayat, şikâyet ederek değil, anlayarak yaşanabilir. Şikâyet ederek yaşarsak hiçbir zaman şikâyet ettiğimiz şeyler bitmeyecektir. Anlayarak yaşarsak, anladığımız ölçüde şikâyetten de kurtulacağız ve gerçekten yaşayabileceğiz, doğru bir şekilde yaşayabileceğiz. Evet, bu kadar, sağ olun.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - Bakara Suresi: 31 ("Allah Adem'e bütün isimleri öğretti" mealinde anlatılan ayet) - En'am Suresi: 76-79 (Hz. İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi görüp "batanları sevmem" dediği kıssa) - Yusuf Suresi: 92 ("Bugün size kınama yok" mealinde Hz. Yusuf'un kardeşlerine söylediği ayet) - Tekvir Suresi: 29 / İnsan Suresi: 30 ("Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" mealinde anlatılan ayet) --- ---