Kader ve Dünya Hayatının Mahiyeti
Kader Konusuna Nasıl Yaklaşmalı
Sorusu olan var mı? Buyurun. "Bu egolarımızı etkileyen konular kaderimizle bağlı mı?" Bir daha alayım: egolarımızı etkileyen konular kaderle mi yazılıdır acaba, kaderle ilgili konuları mı okuyoruz, zaman kavramımız nedir?
Ben bir Müslüman olarak kader konusunda şu prensibi benimsemişimdir. Teorik tartışmaları, okumaları çokça yapmışımdır. Kadere yaklaşımım şudur: sen kendi bilincinin hissedebildiği ve sezdiği üzere iradeye sahipsin, yani tercih edebilen birisin. Bu birinci prensip. İnsan bir robot değildir, mekanik bir makine değildir; insan tercih edebilen, tercih etmesi noktasında iradeye sahip kılınmış bir varlıktır. Bu bir.
İkincisi, senin kontrolün dışında bir kısım şeyler vardır. Bunlar senin kontrolün dahilinde değildir, bunlar da ilahi bir takdirdir; bunları kabul etmelisin. Dünyaya geldiğin aile, kültür, ülke ve senin iradenin dışında başına gelen her şeyi "gelecekmiş" diye kabul edeceksin. Onun üzerinde çok fazla durmak yerine, ben bu konuda nasıl bir anlayışa, nasıl bir yaklaşıma, nasıl bir tavra sahip olmalıyım diye bakacağız. Yoksa "bu benim elimde değil, benim irademin haricinde başıma geliyor, bu benim kaderimde var mıydı yok muydu" diye bir yaklaşım sergilemek yerine, sormamız gereken soru şudur: karşılaştığım bu olay karşısında benim insaniyetime, fıtratıma uygun olan şey nedir?
Çok fazla teorik bir şekilde "Allah her şeyi biliyor mu bilmiyor mu" tartışmasına girmek için insanın biraz zaman mekân üstü bir bilince gelmesi gerekir. Bir insan zaman mekân üstü varoluş bilincinde değilse, kader konusunun tartışılmasının hiçbir faydası yoktur; yanlış noktalara gitmesi açısından zararı bile vardır. Bazı meseleler bazı düzeylerin aşılmasını gerektirir. Nasıl ki biz bugün Newton mekaniğinden kuantum mekaniğine zar zor geçiyoruz — mesela Einstein bile kuantum mekaniğini "bu benim aklıma yatmıyor, böyle bir şey olamaz, Tanrı zar atmaz, belirsizlik olamaz" demişti. Dolayısıyla zahiri düzeydeki bazı önyargıları veya bir kısım zihinsel kalıpları aşamadığımız müddetçe o kalıpların ötesindeki bir düzeyle ilgili konuları müzakere etmenin insana bir faydası yoktur. O yüzden insanların kader konusunda çok fazla tartışmaya girmeleri bence gereksiz bir şey.
Ama bileceğim şey şudur: sen tercih yapabilen bir iradeye sahipsin, belli bir düzeyde. Bir otomat değilsin. Ama her şey senin tercihin, onayın, rızan veya rızasızlığınla da gerçekleşmiyor; senin iradenin dışında da bazı şeyleri sen yaşayabilirsin. Bunları yaşanılacak şeyler olarak kabul etmelisin. Yani insan olarak nasıl bir yaklaşımla bakmalı, bunun üzerine kafa yormalıyız. Bir de şunu ekleyelim, bunu daha önce de zaman zaman hatırlatmışımdır.
Asli Kader: Allah'tan Gelip Allah'a Dönmek
Her insanın asli bir kaderi vardır: o kader, Allah'tan gelip Allah'a döndüğümüzdür. Ben kaderim nedir diye kendime sorduğumda, kendime verdiğim cevap o ayettir. Benim kaderim nasıl? Hepimiz sorarız ya, nasıl bir kaderim var? Çok basit: Allah'tan geldin, ona dönüyorsun. Gerisi bir hikâyedir — hikâye derken boş anlamında demiyorum, geçici bir düzeydir. Benim başıma şu gelir veya bu gelir; annem şu olmuş, böyle bir ailede doğmuşum, başıma şu gelmiş bu gelmiş olabilir. Bunlar izafi düzeyimin kaderidir, asli varlığımın kaderi değildir. O yüzden hepimizin kaderi güzeldir, bunu anlayalım.
Eğer asli varlığımızın kaderini soracak olursak, işte o ayette ifade edildiği gibi, başınıza bir musibet geldiğinde "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn" deyin. Bu çok muazzam bir ayettir, içinde çok büyük hakikatler vardır. Bakın şunu demiyor: "onların başına bir musibet geldiğinde şuna buna suç atarlar, bu kaderimde miydi değil miydi diye bakarlar" — böyle bir şey yok. Onların başına bir musibet geldiğinde "innâ lillâhi ve innâ ileyhi râci'ûn" — ona aidiz, ondan geldik, ona dönüyoruz. Ayet çok net: "ve ileyhi turce'ûn", biz ona dönenlerdeniz. Demek ki daha önce oradan gelmişsin, ona dönüyorsan. O zaman insanın kaderi fevkalade güzel bir şeydir, fevkalade kıymetli bir yolculuğu içerir.
Aradaki şeyler — işte kötü bir evlilikmiş, iyi bir evlilikmiş, şanslıymışım, şanssızmışım — bunlar ego hikâyeleridir. Allah bize diyor ki, herhangi rahatsız olduğunuz bir şey yaşadığınızda "bu kaderim mi değil mi, şu mu bu mu" demenize gerek yok; asli olanı hatırlayın. Asli olan, ondan gelip ona döndüğünüzdür. Bu mükemmel bir kaderdir, mükemmel bir takdirdir. Nihayetinde birkaç ayet, "mutlaka ona döneceksiniz" der. O yüzden bunun dışındaki teolojik ve felsefi spekülasyonlara çok girmemek lazım. Herhangi birimiz "ben zaman ve mekân ötesi varoluşun bilincine erdim" diyorsa, o zaman zaten kaderi sormasına gerek yoktur, ne olduğunu anlar.
Egonun En Büyük Hatası: Hayatı Doğumla Ölüm Arasına Sıkıştırmak
Egonun en büyük hatası, hayatı, varoluşu doğumu ile ölümü arasına sıkıştırıp yaklaşmasıdır olaylara. "Ben neyim? İşte doğumla ölüm arasında bir varlığım" dediğin anda yaşadığın musibet de büyür, travmayı da büyütürsün. Vakit kaybı olarak görürsün birçok şeyi, "alacaklarını alamazsın, geç kaldım" dersin. Şimdi farz edin ki sonsuz bir hayatınız var; neye geç kalmış olabilirsiniz? Geç kalmış olabileceğiniz bir şey var mı?
O yüzden insanın "ben kimim, varoluş nedir ve bu dünyadaki hayatın mahiyeti, anlamı nedir" sorusunu sorması kâfi bir şeydir. Hayatta asla bu dünyadaki hayattan, yani bu düşük düzeydeki hayattan varoluşsal olarak hiçbir şey beklememelisiniz; çünkü size bir şey vermeyecek. Hiçbir şey beklemeyin, çünkü bir şey vermeyecek; buna göre dizayn edilmemiş zaten. Bu, şuna benzer: "hangi rüyayı görsem zengin olurum" diye bir soru sorulsa ne cevap verilebilir? Nasıl bir rüya görürsem evim olur? Valla hangi rüyayı görürsen gör bir evin olmayacak, hangi rüyayı görürsen gör zengin olmayacaksın. Böyle bir mahiyeti yok çünkü rüya görmenin, değil mi?
O zaman bu dünyanın da mahiyetini anlamaya ihtiyaç var. Zaten insanoğlunun en temel problemi, mahiyetini bilmediği hâlde ona farklı anlamlar yüklemesidir. Kur'an-ı Kerim'de çok defa geçer: dünya hayatından başka bir şey istemeyenleri, dünya hayatıyla ikna olanları, kendi süreçlerine bırak diyor. Çünkü onlar zannediyorlar ki bu dünya hayatı onlara bir şey kazandıracak; "şöyle olursa çok şanslı olacaklar, böyle olursa çok mutlu olacaklar, kendilerini çok iyi hissedecekler" diye düşünüyorlar. Bunların hepsi aldatıcıdır. O yüzden Kur'an'ın uyardığı çok önemli bir mesajdır bu.
Çünkü o insanla Kur'an arasında çok büyük bir uçurum var. Kur'an diyor ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence ve aranızda bir böbürlenme aracıdır — nefis itibarıyla baktığınızda. "Ben senden daha yakışıklıyım", "ben senden daha güzelim", "ben de estetik olacağım, senden daha güzel olacağım" diye birbirimizle rekabet ediyoruz. Dünya hayatından kasıt, bu dünyadaki yeryüzündeki yaşam değildir. Dünya hayatından kasıt, psikolojik düzeyli bir bilinçle hayatı yaşamaktır. Psikolojik düzeyin bilinci üzerinden hayatı yaşarsanız bu dünya hayatıdır — yani düşük hayat demek, dünya "aşağıda olan" demek. Siz gerçek öz bilincinizle bu hayatı yaşamıyorsunuz, psikolojik düzeydeki bilincinizle yaşıyorsunuz.
Bediüzzaman'ın Üç Yüzü ve Zeki Müren Örneği
Bediüzzaman der ki, dünyanın üç yüzü var. Bir yüzü yaratıcının isim ve sıfatlarına bakar; sen eğer o yüzüne bakarsan ilahi güzellikleri, isimleri ve sıfatların yansımasını görür, her görüşünde yaratıcıya olan bağlılığın, muhabbetin ve yakınlığın artar. Bir diğer yüzü nefse bakar; o yüz ise sana bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur. Hani insan böyle kuruyemiş yer yer yer, en son bir tane kalmıştır, çok acıdır, bütün yediğinizi sıfıra düşürür. Dünya hayatı böyle bir şeydir.
Zeki Müren kaç yıl şöhret içinde yaşadı, belki 30-40 yıl. Sonra o şöhret bitti, o imaj bitti, o gençlik gitti. Ne kaldı geriye? Hiçbir şey kalmadı. Peki mutlu muydu o durumda? Değildi. Ama 40 yıl eller üzerinde taşınmıştı, kırk yıl alkışlanmıştı, kırk yıl Zeki Müren'di, herkesin önünde eğildiği biriydi. Ne oldu onlar? Elde hiçbir şey kaldı mı? Kalmadı. Gençsiniz, güzelsiniz, yakışıklısınız; geldiğiniz elli beş altmış yaşına, kalıyor mu bir şey? Kalmıyor, kalmaz da.
Bakın Kur'an'ın uyardığı şeyi biz doğru anlamadığımızda kendimize yazık ediyoruz. "Bu dünya hayatında ben şunu istiyorum" diyoruz; Kur'an'ın, dünya hayatıyla yetinenlere ve ondan başka bir şey aramayanlara mesajını sen iletemezsin, onlar senin ilettiğin mesajdan bir şey anlayamazlar. Dolayısıyla dünyayı, hayatı, kendini nasıl tanımlıyorsun? "Ben" dediğin şey nedir? Ne için yaşıyorsun? Bunlara gerçek bir cevap veremezseniz, hayatı bir aldanış olarak yaşayacaksınız. Başka bir çaremiz olmaz. Peki aldandığını ne zaman anlayacaksın? Yaşadığın olaylara göre; birisi kırkında anlar, birisi altmışında anlar, birisi ölüm döşeğinde anlar. Ama eğer psikolojik düzeyde hayatı yaşıyorsanız, bu gerçekten sizin için çok zorlu bir şeydir ve nihayette elinizde hiçbir şey kalmayacaktır.
Peki Kur'an niye geliyor? Kur'an bu konuda uyarmak için geliyor; insana yaratıcının şefkatinin bir mesajıdır. Dikkat edin diyor: dünya hayatı bir oyun, eğlence ve aranızda mal, mülk, evlat vesaireyi bir yarıştırma, bir övünme aracı. Şimdi bu ayet kâinatta okunmuyor mu? Bediüzzaman'ın güzel bir sözü var: Kur'an kâinatı okuyor, insanı da okuyor; kâmil insanı da okuyor, düşmüş insanı da okuyor. Hepimiz aynı aldanışı, aynı övünmelerin tuzağını yaşamıyor muyuz? Kur'an bu konuda bu kadar açık uyarı yapmasına rağmen, mesela niye birbirimizle karşı övünüyoruz? Kur'an diyor ki bu sahte bir yarıştır — güzellik yarışı, gençlik yarışı, türlü türlü yarışlar var; daha fazla para kazanma yarışı, araba yarışı, imaj yarışı, itibar yarışı, statü yarışı. Bunların hiçbir anlamı var mı? Asla yok. Peki bunu kim anlayabilir? Psikolojik düzeyden bakmayan insan anlayabilir.
Ruh İkizi ve Gençlik İksiri: Kendini Bulmanın Değeri
Geçen bir arkadaş soruyor: "İşte ruh ikizimi nasıl bulacağım?" Birileri demiş ki şöyle şöyle yaparsan ruh ikizini görüyormuşsun falan. Ben ona dedim ki: bak, şu önümdeki kitabın içinde "dünyada evlendiğinde en mutlu olacağın insan yazsa" bile asla merak edip bakacak bir psikolojiye sahip değilim. Hiç merak etmem gerçekten. Ama biri desin ki, kendini bilme konusunda burada doğru bir cümle var, doğru bir anlayış var; hemen bakarım, hemen ona ilgi gösteririm. Neden? Bu dünyada çok iyi anlaştığın biri ne olacak, neyi bu kadar abartıyorsun? Ama hayata psikolojik pencereden bakarsan ne kadar önemli bir olay hâline getirmişiz böyle şeyleri, dünyanın en önemli olayı hâline getirmişiz.
Veya mesela bir yerde bir ilaç bulunsa, "işte 150 yıl yaşıyorsun" dense — eğer akıllıysak çok da dönüp ona bakmazdık, kendimizi bulmaya çalışırdık, kendimizi bulmanın formülünü arardık. Kendimizi bulmanın formülünden daha büyük, daha kıymetli asla hiçbir şey yoktur. İşte bizlerin kendimize sormamız gereken şey şu: ben hayatı psikolojik düzeyin üzerinden mi yaşıyorum, onun değerleri üzerinden mi hayata bakıyorum, yoksa spiritüel bilincimin farkındalığı ve değerleri üzerinden mi bakıyorum?
Şimdi düşünün, gençlik iksiri bulunmuş, bunu bir kere içen bir daha ihtiyarlamayacak denilse; öbür tarafta bir ermiş "ben size kendinizi bulmanın yolunu göstereceğim" dese, yeryüzünde neye talip olunur? İşte dünyanın bilinç düzeyi bu. Peki sen de mi o tuzağa düşmek zorundasın? Değil tabii ki. Bütün dünya iksire gitse, sen "o onların tercihi, ben gerçek anlamda sonsuz ve kalıcı olanı tercih ediyorum" diyeceksin. Kutsal metinler hep şuna işaret eder: ahiret hayatı daha kalıcı ve ebedidir. Bu mealde birçok ayet görürüz. Bu bize aslında neyin kalıcı, ebedi, hakiki olduğunu, neyin de geçici ve sınırlı olduğunu anlatıyor.
Kalıcı ile Geçici Arasındaki Fark: Dindarlık
Zaten din nedir aslında? Kalıcıya, ebediye ve geçiciye dair olan bilinçtir. Bir insanın ebedi olanla geçici olan arasındaki farkı görüp bunları dosdoğru tanımlaması durumu dindarlık durumudur. İnsanlar çok "dindarlık" kavramından bahsediyor, "çok dindar" diyor ama parayı çok seviyor — nasıl bir cevap veremiyorsunuz çünkü öyle bir şey baştan yanlış. "Çok dindar ama çok kibirli", "çok dindar ama dünyayı çok seviyor" böyle bir şey olamaz, böyle bir şey mümkün değil. Dindar olmak demek kalıcı olanı ve geçici olanı ne ise öyle bilip onlara gereken değeri vermektir — kalıcı olana gereken değeri, geçici olana gereken değeri.
Bedenime değer vermiyor muyum? Tabii ki veriyorum, ama geçici olduğunu bilerek veriyorum, ebediymiş gibi düşünerek vermiyorum. Psikolojik benliğime de bir değer veriyorum, onun da meşru dairede tatmin olması mümkünse onun da hakkını veriyorum ama geçici olduğunu biliyorum.
Diyelim ki psikolojik benliğim bana dedi ki: "ya İsmail, sen çok şanssız adamsın; niye, gerçi seni anlayan biri olmadı, işte şöyle zengin olmadın, bak seninle aynı yaşında olanlar nasıl bir hayat yaşıyor." Böyle dese, derim ki: yanlış yapıyorsun, akıllı ol. Diyelim ki beni dinlemedi, o zaman ben onu dinlemem. Eğer beni dinlemezse derim ki: senin dinlenilecek bir niteliğin yok, senin bana ürettiğin hikâye dinlenilmeye layık değil; çünkü sen bana geçici olanı hakiki ve kalıcı diye yutturmaya çalışıyorsun.
Egonun Ürettiği Şanssızlık Hikâyeleri
İnsan olarak bazen o kadar garip benliklerin tuzağına düşüyoruz ki. Geçen bir arkadaş bir telefon almış, telefon bozuk çıkmış, tamirciye götürmüş — uzun hikâye. Direkt egonun ürettiği hikâye şu: "zaten benim istediğim hiçbir şey olmuyor." Bu hayatta çok yaşadığımız bir şey aslında; ben basit bir olay anlattım ama hepimiz bunun farklı versiyonlarını yaşıyoruz. "Bir haksızlığa uğruyoruz, haksızlığı gideremiyoruz, zaten ben ne zaman hakkımı alabildim ki, herkes bana haksızlık yapıyor, ben bu dünyayı sevmiyorum" diye egomuz bir hikâye üretiyor, "hak ettiğimi bulamadım" diye hikâye üretiyor. Bunlar ünlü hikâyelerdir; bizim ünlü hikâyecilerimiz var, hem ülkemizde hem dünyada. En ünlü hikâyecimiz aslında kendi içimizdeki hikâyecimizdir, çünkü onu en çok bilen kişiyiz, her gün onunlayız. Çok ünlü bir hikâyecinin mağduruyuz aslında hayatta.
Peki sen onun ürettiği hikâyenin mahiyetine hiç dikkat ediyor musun? Sana kalıcı olanla ilgili bir şey mi anlatıyor, geçici olanla ilgili bir şey mi anlatıyor? Geçici olanla ilgili bir şey anlatıyor. Peki seni komple mi batırmaya çalışıyor? Evet, sana "benim bu istediğim olmadıysa ben mutsuzum, her şeyimde mutsuzum" diyor. Bakın ne yaptı? Geçici olan bir olayla sizin bütün varlığınızı batırmaya kalktı.
Bir âlimin çok güzel bir sözü vardır: der ki, insanın mahiyetinde öyle bir şey vardır ki, bu çok gariptir — bazen insan bir küçücük lezzetin, bir küçücük korkunun, bir küçücük hasretin, tutkunun içinde bütün varlığını kaybeder. Yani insan çok muazzam bir varlık, ancak Allah ile mutmain olacak bir varlık. Düşünün, böyle bir varlıkken — Allah insanı iki eliyle yaratmış, yani ihtimamla, ona bütün isim ve sıfatları talim etmiş, böyle bir varlıkken — sen bir sorunun içinde kayboluyorsun; senden hiçbir şey kalmıyor. Bir tutkunun, bir acının, bir korkunun, bir kaybın, bir mahrumiyetin, bir mağduriyetin içinde kayboluyorsun.
İşte diyor ki: ey insan, dikkat et, batmaktan kork. Nasıl batıyoruz? Psikolojik benliğimiz küçük bir şeyi o kadar büyük gösteriyor ki, biz onun içinde kayboluyoruz. O zaman dikkat edeceğiz: ben hangi bilinçteyim, bu bilinci daha üst bir seviyeye çıkartmanın yolu nedir? En büyük derdimiz bu. O yüzden gerçek anlamda bir bilincin farkındalığını yaşadığımızda, bütün kâinat yok olsa, emin olun hakiki bir insan asla herhangi bir kaygı, korku yaşamaz; onu hayretle ve ibretle seyreder. İnsan öyle bir varlıktır. Ama biz bazen küçücük bir acının, bir kaybın, bir eksikliğin, bir mağduriyetin içinde kayboluveriyoruz. "Eşim beni anlamadı, mutsuzum" — bütün varlığında nasıl bu kadar mutsuz olabiliyorsun?
Hani düşünün, tabiattaki güneş tutulması insanın bu yönüyle ilgili çok anlamlı bir metafordur. Ay çok küçük bir şeydir ama güneşin önüne geçtiğinde onun bütün ışığını gölgeler. Peki buna karşı ne yapman gerekir? Şunu sorman gerekir: ben arzularımın, isteklerimin, ihtiyaçlarımın, beklentilerimin, korkularımın farkında mıyım? Bunlar göründükleri gibi midir, yoksa benim egom bunları büyütüyor mu? Yaşadığım mağduriyet, eksiklik çok büyük bir şey mi, hissettiğim kadar mı, daha doğrusu egomun bana hissettirdiği kadar büyük bir şey mi, yoksa asla böyle büyük bir şey değil mi?
İnsanın kendi üzerinde çalışması dediğimiz şey budur. Mesela hayatınızda sizi en çok etkileyen bir olayı alın, sonra bunun üzerinde düşünün: bu gerçekten nasıl anlamlandırılmalı, buna ben gerçekten nasıl bakmalıyım? Eğer ona gerçekte olduğu gibi bakabilme becerisi kazanırsanız, işte o zaman doğal, fıtri, gerçekçi bir insan olmuş olursunuz. Eğer bir şeyden olması gerekenden daha fazla etkileniyorsanız, orada egonuzun, psikolojik benliğinizin size oynadığı büyük bir oyun var demektir; bu oyunları teker teker bozmak durumundasınız.
Nefsi Temizlemenin Anlamı
İşte buna İslam ne diyor? Nefsi temizlemek. Ben bazen çok abartılı örnekler veriyor gibi oluyorum; aslında bunu yapmamın nedeni, egonun gücünü görmenizi, egonun sizi nasıl kuşattığını görmenizi istememdir. Mesela eşin seni aldatsa ne olur? Bir şey olmaması lazım. Ama sen yıkılıyorsun, bitiyorsun, kendini değersiz hissediyorsun veya haksızlık hikâyesi üretiyorsun. Halbuki bunun karşıdaki insanın cehaletinden başka hiçbir anlamı yok. Önce o hayatı ele almak lazım, sonra onu merkeze koymamak lazım. Biz dikkat edin ne diyoruz? "Hayatının merkezine onu koymuşsun." Tamam, onu koymayayım, kimi koyayım? "Ben diyorum ki hayatım bozuk" diyor; hayat problemli burada — yoksa hayatının merkezine neyi koyduğun değil, anladın mı, hayatın merkezine ne koyarsan koy, yanlış bir şey koyuyorsun demektir eğer o sonsuz ve mutlak olan değilse. Hayatın merkezinde sonsuz ve mutlak olan olmalı. Yoksa hayatın merkezine iyi bir insan da koysan, kötü bir insan da koysan, hayat benim için psikolojik bir hayatsa o hayat sahte bir hayattır.
O yüzden hayatınızın merkezine bir şey koymadan evvel, hayatınız hangi merkezde duruyor diye düşünmek durumundasınız. Hepimizin buna ihtiyacı var. Gerçekten benim hayatım dediğim hayat ne? Benim hayatım derken neyi kastediyorum — biyolojik hayatımı mı, psikolojik hayatımı mı, şu dünyada ölümle doğum arasındaki hayatımı mı? Hayat ne? Onun için bizim konuşmalarımızın temelinde hep bir şeyin temeline inme gayreti vardır. Çünkü o temele inmezseniz sadece hikâye değişir. Siz hangi hikâyeyi üretirseniz üretin, o hikâyenin figüranı olacaksınız.
Hikâyenin Figüranı Olmamak
Mesela "ben çok şanssız bir insanım" dediniz, hikâye başladı; artık siz o hikâyede nesiniz? Figüransınız, edilgensiniz. Keşke başrolde olsanız ama başrolde olamıyorsunuz; başrolde o "ben" var, o size "sen şanssızsın, sen çok geride kaldın, sen çok şeyi kaybettin, sen hak ettiğin hiçbir şeyi bulamadın, sen hep mağdur oldun, sen hep iyilik yaptın ama insanlar sana hep kötülük yaptı" diyor. Şimdi bu hikâyenin neresindesin sen? Figüranısın. Hikâyeyi yazan var — hikâyeyi yazan sahte bir ego. Onu gör, onu iptal et; o zaman özgürleşirsin.
Yoksa bir gün "kimse beni sevmiyor" hikâyesi üretirsin, ertesi gün "insan bu dünyada hiç hakkını alamıyor" hikâyesi üretirsin, ertesi gün "insanın bu dünyada mutlu olma şansı pek gözükmüyor, Allah kahretsin, nereden düştüm bu dünyaya" dersin. Ertesi gün biriyle kendini kıyaslarsın — aynı yaştasın, hele ilkokul arkadaşınsa; bakarsın arabası süper, senin araban yok, adam evlenmiş çoluk çocuk sahibi olmuş, sende yok. Ne yapıyor ego sana? Güzel bir hikâye uyduruyor. Sen onun neysin? Mağdurusun. O hikâyenin mağdurusun. "Bak insanlar ne kadar şanslı, keşke ben de bu kadar şanslı olsaydım, eğer istediğim her şeyi alabilseydim ben de çok mutlu olabilirdim ama istediğim her şeyi alabilme imkânını hiçbir zaman bulamadım, hep bir şey eksik kaldı." Bak ne güzel, öyle bir hikâye ki sen hep böyle ezik, eksik, yetersiz, hak ettiğini bulamamış, mağdur bir figüransın; sürekli çukurdasın, sürekli bir benliğin tokadını yiyorsun.
O yüzden sizden rica ediyorum: "ben" diye bir cümleye başlayınca dikkat edin — "ben çok şanssızım, ben hiçbir zaman hak ettiğimi bulamadım" gibi hikâyelere başlarken, sırf hikâye yazacaksanız edebiyat olarak bunu yapın; ama buna gerçekten inanırsanız kendinize yazık etmiş oluyorsunuz. Diyeceğimiz tek şey şudur: ben Allah'a aidim, ona döneceğim; bundan daha mükemmel bir hikâye yoktur. Din aslında size ne hatırlatıyor? Diyor ki egonun hiçbir hikâyesine inanma, ben sana hikâyenin gerçeğini, hakiki olanını anlatacağım. Ne diyor? Ey insan, sen Allah'ın yarattığı kıymetli bir varlıksın ve sana çok kıymetli hazineler yerleştirilmiş, çok büyük bir program konmuş senin varlığına; işte sen busun. Ama egonuz size bambaşka bir hikâye üretiyor. Ürettiği hikâye, "işte ben senden üstünüm" hikâyesi de olsa boş bir hikâyedir. Neden? Çünkü o hikâye hiçbir zaman mutlu sonla bitmeyecektir.
İki Ünlünün Hikâyesi ve Mutlu Sonu Olmayan Ego Hikâyeleri
Benim çok dikkatimi çeken bir şey olmuştu. Bir gün bir gazete görmüştüm, kim söylüyor unuttum; genç bir sanatçı, "biz Ajda Pekkan'ı bebekliğimizden beri dinlerdik, epey oldu yani" gibi bir laf etmiş. Ajda Pekkan da tabii içerlemiş, ne yapsın; "herkesin bir dönemi var, onun da dönemi geçecek" demiş. İkisi de sahte bir hikâyenin mağduru. Biri diyor ki "senin devrin geçti, şimdi devir benim"; öbürü de diyor ki "fazla sevinme, ben de bir zaman senin gibiydim, senin de devrin geçecek." Ama ikisi de eşit bilinç düzeyinde, aralarında hiçbir fark yok; ikisi de bir hikâyenin mağduru. Çünkü dünyadaki hiçbir ego hikâyesi mutlu sonla bitmez. Ya dünya seni terk eder ya sen dünyayı terk edersin; başka, üçüncü bir ihtimal yok. O zaman psikolojik benliğin ürettiği hiçbir hikâyenin figüranı olmayın.
Din insanı aslında nereye çağırıyor? Din insana "sen çaresiz bir varlıksın, sen ilgi görmeye, sevilmeye, hayatta bir şey ispat etmeye mecbur bir varlıksın" demiyor. "Kendini gerçekleştirmek zorundasın" da demiyor. Allah diyor ki: sen gerçeksin, seni gerçek olarak yarattım, sana çok önemli bir program yükledim, bu programı hayata aktar, bu programı güncelle, bu programı hayatın içinde deneyimle. Bundan daha mükemmel bir şey olabilir mi? Eğer bu farkındalıkta olursak, bunun mutsuz bir sonla bitmesi asla mümkün değildir. Ama öbür türlü ister istemez hikâye üreteceksiniz.
Birisi size iftira atacak, "ben bunu hak ediyor muyum" diyeceksiniz — benim hayatta en tehlikeli gördüğüm hikâyelerden biridir bu, "ben bunu hak ettim mi?" Bak, kestirmeden gidelim: Peygamber eğer Taif'te taşlanmayı hak ettiyse senin bu hikâyenin bir anlamı var. Mevzuya böyle bakarsan o zaman peygamberler öldürülmeyi hak etmiş, taşlanmayı hak etmiş, mağdur edilmeyi hak etmiş, Hz. Yusuf hapsedilmeyi hak etmiş, öyle değil mi? Ama bize bu hikâyeyi ürettiren ne? Bir benlik. Meseleye nereden bakıyor? Hak ettiğim, hak etmediğim üzerinden bakıyor. Bu benim meselem değil ki. Ben neyi hak ediyorum? Ben insan olmayı hak ediyorum. Bana taş atana "onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar, onları affet" demeyi hak ediyorum. Ben dünyada bir mağduriyet yaşadığımda, bu geçici bir mağduriyettir, bunun ne önemi olabilir; elimden gelirse elde etmeye çalışırım, mümkün değilse de hiç dert etmem demeyi hak ediyorum. Ölümcül bir hastalığa yakalandığımda son nefesime kadar insan olarak kalmayı hak ediyorum. Birisi beni aldattığında ben onu aldatmamayı ve onun nefsine mağlubiyeti karşısında "Allah selamet versin" demeyi hak ediyorum. Bakın bunları hak ediyoruz, ne güzel haklar. Hayat ne kadar doğal bir şekilde yaşanıyor aslında.
Ben bunları hak ediyorum — yani ben insani kodlarımın farkında olmayı ve bunları yaşamayı hak ediyorum, benim hak ettiğim şey bu. Birisi bana kötülük yapmış; o benim ilgi alanım değil, onu hak ettim mi hak etmedim mi diye bakmıyorum, çünkü dünyanın mahiyeti bu değil. Ben şunu düşünüyorum: birisi bana haksızlık yaptığında, insani kodlarım gereği o haksızlığı giderebilme imkânı varsa gidermeyi hak ediyorum, giderebilme imkânı yoksa bunu dert etmemeyi hak ediyorum. Bu ne kadar güzel bir hak, ve ne kadar hayatı doğal yaşamamızı mümkün kılan bir anlayış; çünkü aslında doğal olanı bu. Ama egomuz bize "sen bunu hak ettin mi" diye bir hikâye üretiyor. Böyle bir hikâye yok; bu hikâye doğru mu yanlış mı, değil — böyle bir hikâye yok.
Diyelim ki siz hiç kötülük yapmadığınız birinden bir kötülük gördünüz. "Hak ettiniz mi bunu?" Şimdi ego sizi kıskaca aldı: "sen bunu hak ettin mi, kardeşine ablalık yaptın, abilik yaptın, evlendirdin, şu oldu bu oldu, şimdi onun yaptığına bak, sen bunu hak ettin mi?" "Ben bunu hak ettim mi" diyor ego. Kıskaca aldı mı sizi? Çıkışı yoktur — çünkü mutsuz sonla bitecek bu hikâye. Peki ben bu hikâyeyi böyle üretmek zorunda mıyım, bu hikâyeye inanmak zorunda mıyım? Bakın, hikâyeye inandığınız anda çıkışı yoktur. O yüzden kadim öğretiler insanın hikâyesine çözüm bulmaya çalışmazlar; egonun hikâyesine çözüm bulmaya çalışmazlar, çünkü onun sonu yok. Sana o hikâyeyi kimin ürettiğini gösterir, hikâyenin sahteliğini hatırlatır, seni öyle çıkarır.
"İşte ben şanslı mıyım bu dünyada, şanssız mı?" Boş bir hikâye, asla bu hikâyenin içine girmem, girmemeliyim. Bir ego bana böyle bir soru sorduğunda "şimdi sen şanssız değil misin" — değilim, hiçbir şanssızlığım yok. Gerçek olarak söylüyorum, bu dünyada beni anlayan hiç kimse yok mesela; ama hiçbir egom bundan dolayı hiçbir hikâye üretmiyor, üretirse inanmam zaten. "Bak, seni hiçbir dünyada anlayan olmadı, ne kadar acı değil mi" — yok diyorum, öyle bir hikâye yok, boş bir hikâye. Çünkü anlaşılmak, anlaşılmamayı mağduriyet olarak bana gösteren bir ego hikâyesidir. Anlaşılmamak niye mağduriyet olsun? Ama orada anlaşılmak isteyen bir ego var, "ben mağdurum" diyor. Sen mağdursan o senin sorunun.
Eşeğe Acıma, İsa'ya Acı
Hazreti Mevlana'nın dediği gibi, "eşeğe acıma, İsa'ya acı" diyor. Biz eşeğe acıyoruz: "anlaşılmamış, ah canım benim, ne kadar üzücü bir şey, ne kadar şanssız bir şey, bak falanın annesi babası böyleyken senin annen baban böyle, sen ne kadar şanssız birisin, hiç kimse seni anlamadı." Kime acıyorsun sen burada? Sahte bir benliğe; Mevlana'nın deyimiyle eşeğe acıyorsun. İsa'ya acı diyor — İsa nerede? İsa'nın farkında değilsin. Orada Mevlana'nın kastettiği şey, senin spiritüel varlığındır; çünkü İsa nedir? "Kelimetün minallahi ve ruhun minh" — Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruhtur. Yani sen ruhsallığının gafletinde olmaktan dolayı üzüleceksen üzül; yoksa bir benliğin anlaşılmamış da boynu bükükmüş, sen niye onun derdini duyuyorsun? O sahte olarak senin önüne bir mağduriyet hikâyesi üretiyor.
Bazı filmler vardır: bir cadı vardır, kendini mağdur, masum, melek gibi veya çocuk gibi gösterir; sonra filmin kahramanı onun cadı olduğunu anlayınca o gerçek yüzüne döner. Bir benliğe deyin ki "sana inanmıyorum", hemen agresifleşir. "Olur mu, benim niye hakkım yok, herkesi anlayan biri var, beni niye anlayacak bir insan olmasın, benim hakkım yok mu?" Hemen agresifleşir, hemen çıkışır size. Neden? Çünkü sahteliğini fark ettiniz, iptal edeceksiniz onu. O gün alt ettiniz, ertesi gün yine baştan başlar: "tamam da onlar bunu hak ediyor da onlara bu veriliyor, sen mi hak etmiyorsun?" Oradan bir giriş yapar, değil mi böyle? Sonuna kadar inanmayacaksınız; tek bir put kalmayıncaya kadar gayret edeceksiniz, ta ki içinizde size hikâye üretecek tek bir put dahi kalmasın. O zaman Kâbe temizlenmiş olur, siz de gerçekten hacı olursunuz. Yoksa benliklerle istediğiniz kadar tavaf yapın, ego size diyecektir ki "sen tavaf yap, en son dönünce benim etrafımda tavaf yapacaksın." Biz hacca gidince Kâbe'nin etrafında tavaf yapıyoruz, döndüğümüzde egolarımızın etrafında tavaf yapıyoruz. "Niye üzgünsün?" "Ne bileyim, mutsuzum." "Niye?" "İstediklerim olmuyor." Bak, başladın o benliğin etrafında tavaf yapmaya. Şimdi sen neyin hacısısın, onu sorman lazım.
Güçsüzlük Korkusu ve İçteki İşkence
En sahte şey de "ama insan istiyor hocam, ama insan üzülüyor hocam, ama işte insanız hocam" demektir. Bunlar benim çok dikkat ettiğim benliklerdir; kendimde de dikkat ederim, karşımdaki insanda da: "bak, o insan dediğin insan değil, o kuzu postuna bürünmüş kurt, o insan değil, o benlik, o psikolojik benlik." "İşte benim de bu dünyada mutlu olmaya hakkım yok mu, ben de insan değil miyim?" Ben de derim ki: insan olduğun için sana uyarıda bulunuyorum, bunlar insan değil, bunlar senin içindeki insanlık postu giymiş sahte kişilikler, sahte kimlikler. "Ya ben anlaşılmadığım zaman niye üzüleyim, hayatta güçsüz olduğum zaman niye üzüleyim?"
Geçen böyle bir arkadaş, Enneagram'da tip sekiz, konuştuk konuştuk, en son kendi söyledi: "benim bütün sorunlarımın altında, bütün mutsuzluklarımın altında yatan şey güçsüz olma; gücüm yetmiyor bazı şeylere." Çok güzel, iyi bir noktayı yakalamış — küçük putları temizledi, büyük putu buldu. Büyük put ona diyor ki: "güçsüz olmamalısın, güçsüz olmamalısın, bir konuda, bir durumda asla yetersiz olmamalısın." Halbuki olur ya, çalışırsın, koşturursun, deprem olur, ülkede kriz olur, ne olursa olsun senin yapabileceğin bir şey yoktur o anda ve sen o anda acizsin. Ama o derindeki ego ne diyor? "Güçlü olmalısın." Ya ne demek güçlü olmalısın ya, böyle bir şey olabilir mi? Bakın ne kadar sahte ve farklı benliklerimiz var. "Güçlü olmalısın" dediği için sizi sürekli kırbaçlayan bir benlik hâline geliyor. "Güçlü olmalısın" diyor ama gücün yok o konuda; sen ne yapıyorsun? Her gün dayak yiyorsun, her gün kırbaçlanıyorsun. İnsanlar "işkence insanlık suçudur" diyor, tabii ki; ama en büyük işkence nerede? En büyük işkence senin içinde. En büyük işkenceyi sen kendi kendine yapıyorsun. İçerideki işkence farkına varılmadığında sürekli devam eden bir şeydir; ölünceye kadar o işkenceyi çekersin. Bazı insanlar vardır, yüzü hiç gülmez; niye? Çünkü sürekli işkence altında.
"Senin de kaderin kader mi, senin de şansın şans mı? Şansın olsa o ailede doğmazdın, şansın olsa şu olmazdı" demiyor mu, diyor. Ömür boyu işkence çekiyor musun? Çekiyorsun. Kim sana işkence çektiriyor? Kendi benliğin. İşte "lâ ilâhe illallah" deyin, kurtulun sözündeki derinlik bu. Neyden kurtulacaksın? O hikâyeden kurtulacaksın; o zaman olmuş olacaksın. "Lâ ilâhe" derken tabii ki evet diyoruz ki Allah'tan başka ilah yok. Ama senin benliklerin o fonksiyonu görüyor — mesela diyor ki "eğer kimse seni anlamadıysa sen mutsuz olacaksın, mutlu olma hakkın yok, çünkü kimse seni anlamadı, kimse seni takdir etmiyor, o zaman mutsuz olmalısın." Şimdi sende kim hâkim? Sana cenneti ve cehennemi üretmiş değil mi o benlik? "Anlaşılırsan cennettesin, anlaşılmazsan cehennemdesin" diyor. Her benliğin cenneti ve cehennemi var, ama tabii hepsi sahte, gerçek değiller. Biz onlara inandığımız anda kendi sahte cennet ve cehennemlerimiz oluşuyor.
Din nedir? Din insanı bütün o sahte cennet ve cehennemlerden kurtarıp önce içsel cennete götürüyor. İçsel cennet nedir? Spiritüel varlığındır, ruhsal boyutundur, bunun farkındalığıdır. Sonra o cennet ahirette çiçek açıyor; ama ahirette çiçek açan ne? Senin içindeki cennet çekirdeği. Onun için cennet içinizdedir, cehennem de içinizde olduğu gibi. Her türlü mutsuzluk bir cehennem hâlidir. Biz sürekli kendi cehennemimize odun taşımıyor muyuz? Mesela şanssızlık cehennemi — hafif bir alevi sönüyor, sonra bir şey görüyorsun, mukayese ediyorsun; mukayese edince ne oluyor? Şanssızlık cehennemine odun atıyorsun, "ne kadar şanslı" diyorsun. İnsan cenneti de cehennemi de içinde taşıyan bir varlıktır. Onun için "cennete mi gireceğiz, cehenneme mi" demenize gerek yok; "içimde cennet mi var, cehennem mi var" onu sorabilirsiniz. İçindeki cenneti bul, cehennem zaten ortadan kalkacaktır. Ama sen kendine sahte bir cennet cehennem üretmişsen, o zaman buna kimsenin yapacağı hiçbir şey yok.
O yüzden sahteliğin yerine hakikati koymak — işte "lâ ilâhe": sahteliği gör, hiçbir şey hakiki değildir; "illallah": ancak Allah hakikattir. Geçici olan şeyle kalıcı olan şeyin arasındaki farkı bilmektir dediğim gibi dindarlık veya maneviyat; lâ ilâhe ile illallahın ayrımını tam olarak idrak etmektir. Geçici olan nedir, sınırlı olan nedir, hakiki olan nedir, ondan başka hakiki ve mutlak olan yoktur — tevhid dediğimiz şey budur. Dolayısıyla gerçek anlamda insan ancak ve ancak hakikati kendisine gerçek anlamda hedef kabul ettiği zaman kendine bir yol çizmiş olur; onun dışında çizilen bütün yollar bir yolsuzluktur, hiçbiri bir yol değildir. Eğer kendinize bir mutluluk yolu çizmişseniz ve o yol geçicilik üzerine kuruluysa o bir yol değildir. Hakikatin üzerine kurulan bir yol ancak gerçekten bir yol olma niteliğine sahiptir. O yüzden sırat-ı müstakim tektir, ama yanlış yollar çoktur.
Arkadan bazı benlikler gelir, "ama çok zor hocam" der. Bakın bunlara çok uyanık olun, asla böyle cümleler kurmayın. "Ama ben geri kaldım hocam" — böyle bir şey yok, hepsi sahte. Bunlar hepsi sahte; tek dikkat etmeniz gereken şey sahte olanı fark etmek. Bu kadar uyanık insan da budur. Dünyada uyanık insan çok nadirdir, çok az vardır uyanık insan. Uyanık insan tüm sahtelikleri net olarak fark eden ve ayırt eden insandır. Gerçek anlamda uyanık insan budur; yani psikolojik benlik rüyasından uyanmış, neyin değerli neyin değersiz olduğunu bilir.
Modern Hırsızlık: Değerinin Çalınması
Hani bazen kalabalık ulaşım araçlarının olduğu yerde "sayın yolcular, hırsızlığa karşı dikkat edelim" anonsu yapılır. Herkes ne yapar? Nerede kıymetli bir şey varsa orayı yoklar. Bu çok güzel bir harekettir. Bak, hırsız var, kıymetli şeyine dikkat et — bu şu demektir: pantolonuna bakmazsın, hırsız pantolonunu çalabilir ama sen ona bakmazsın; şemsiyeni, şalını çalabilir, sen neye dikkat ediyorsun? Diyorsun ki en önemlisi diyelim ki cüzdanın, oraya bakıyorsun. Ben de aynı şeyi insan olmaklık bakımından hatırlatmak istiyorum.
Bu dünyada, özellikle 20. ve 21. yüzyılda çok büyük hırsızlıklar olmuştur ve hâlen de olmaktadır. Öyle bir hırsızlık sistemi var ki, sizden insanlığınıza ait her şeyi çalıyor. En temelde çaldığı şey ne? Sizin öz varlığınızın ve değerinizin farkındalığını çalıyor. Kıymetin nedir? Şimdi baktığınız zaman bize ne tür bir kıymet algısı veriyor bu modern medya? Güzel misin, yakışıklı mısın, paran var mı, bindiğin araba nedir? Değer bunlar. Aslında bunları vererek sana ne yapıyor? Gerçek değerinin farkındalığını çalıyor.
Mesela reklamlarda artık spiritüel kavramları da kullanıyorlar, çünkü sekülerler yetmedi. "Kendin ol" diyor. Ben şimdi böyle bir reklamda "kendin ol" deyince hemen dikkat ederim: Ya Rabbi, kendimi biliyor muyum, yani kendim neyim, diye soruyorum. Çünkü o beni kandıracak eğer buna dikkat etmezsem. "Kendin ol" diyor — neyle? "Blucin giyeceğim, kendim olacağım." Bu kadar aptal insanları aptal yerine bu kadar nasıl koyabiliyorlar? Demek ki şunu düşünüyorlar: insanlığın bilinç seviyesi epey düşmüş. "Kendin ol" — neyle? Bilmem ne bluzunu giyerek. Ben o reklamı gördüğümde diyorum ki ya Rabbi kendim neyim, bana hatırlat; çünkü çalacak benden onu.
Veya "sen değerlisin" diyor — neyle? Bindiğin arabayla. Hemen şunu kendime soruyorum: Ya Rabbi, benim gerçek değerim nedir? Çünkü bak, orada bir sahtelik var. "Sen değerlisin", evet değerliyim, neyle? Falanla. Tamam, zokayı yuttu. Onun için bakın, gördüğünüz her şey neredeyse bir hırsızlık mesajıdır. O hırsızlık mesajına karşı uyanık insan şuna dikkat eder: benim gerçek anlamda en kıymetli şeyim nedir? Ona dikkat edeceksin. Eğer ona dikkat etmiyorsan, uyanık biri değilsin demektir. Nasıl ki anons yapıldığında zahiri olarak en kıymetli olan cüzdanına elin gidip onu kontrol ediyorsa, şu yaşadığımız asırda da "kendin ol, sen çok değerlisin, istediğini yapabilirsin" diye çalınmaya devam ediyor.
Ya Rabbi, benim gerçekte öz varlığımın isteği nedir, veya senin benden istediğin nedir diye sormak ihtiyacı duyuyorum. Çünkü eğer bu soruyu sorup doğru cevabı vermezsem, beni sahte bir şeye götürecek. Veya "özgür ol" diyor — neyle? İşte orada bir tatil reklamı var mesela, o tatile gidince özgür oluyormuşsun. Ne kadar büyük bir hırsızlık, değil mi? Ben diyorum ki gerçek özgürlük nedir, o soruyu sormam gerekir; ben şu anda gerçekten özgür müyüm? Birinin bana sahte özgürlük mesajına karşı, ben gerçekten özgürlüğün ne olduğunu biliyor muyum, bunu sormak durumundayım. Eğer bunu sormazsak her şeyimiz çalınacak, ve zaten şu an çalınıyor.
Mesela bakın, gerçek mutluluk idrakimiz bu durumda değil mi? Hepimiz bir mutluluk hikâyesinin peşindeyiz. Hatta artık birçok insan bunu röportaj konusu yapıyor değil mi? İşte mutluluk nedir, neyle mutlu olur? Ben mutluyum, ben özümle mutluyum. Bak bir bebek mutlu, neyle mutlu? Bir diploması mı var? Yok. Kendini bir şeyle mi ispat etmiş? Yok. O ruhsal mutluluğun içinde. Sen de eskiden mutluydun ama yaşım ilerledi. İşte birileri dedi ki "istediğin şeyi alabiliyorsan mutlusun, seviliyorsan mutlusun, değer görüyorsan mutlusun, öne çıkıyorsan mutlusun, like'lanıyorsan mutlusun." Onlar tamamen sahtekârlık. İşi iyice sanallığa döktüler, artık ne kadar like'lanıyorsan o kadar mutlusun. Ne feci bir şey.
Ben emin olun bazen gerçekten diyorum ki: bunu yapanlar insanlıkla nasıl da alttan alta alay ediyorlar, bu kadar nasıl buna cüret ediyorlar? Ama bakın insanlık olarak bizler hiç de farkında değiliz bunun. Bir like'lanmayla insan nasıl değerli olabilir? Ama bakın bunu o kadar güzel pazarladılar ki hem de çok kısa zamanda. Eskiden bir şeyi değiştirmek, bir konudaki bilinci değiştirmek 200-300 seneyi alırdı, sonra 100 seneyi almaya başladı, sonra 50 sene, şimdi artık 10 seneye falan düşmeye başladı, gittikçe daha da düşecek. Muhtemelen bunu yapanlar skor denemesi yapıyorlar — bir şeyi ne kadar hızlı değiştirebiliriz diye. Saçma sapan bir şey yapıp mesela videoyu YouTube'a koyup meşhur olup oradan bir değer hissedeceğini zanneden insanlar var, gençler var — üzücü bir şey.
Gerçek Hazine ve Uyanık Olmak
O zaman neye dikkat edeceğiz? Hazinemize. Hz. İsa'nın dediği gibi, gerçek hazineleri güve yiyemez. Gerçek hazineler çürümez, paslanmaz, bozulmaz, yok olmaz. Gerçek hazine göklerdeki hazinedir, yani spiritüel varlığımızdır. Benim gerçek hazinem budur, ben bu hazineyi korumaya çalışıyorum. Başkası hazine diye bir şeyler üretiyor, problem değil.
Son olarak söyleyeyim: bazı bilgisayar oyunlarında sahte, sanal hazineler var. Millet onun üzerinden kavga edip birbirini öldürüyor. Bakın orada hazine falan yok, tamamen bir oyun. Ama insanları nasıl zihinleriyle oynuyorlar ki, o oyunu oynayan kişi bir hazinesi olduğunu zannediyor, birileri de onu çalmaya çalışıyor. O yüzden hakikaten uyanık olalım. Teşekkür ediyorum.