Kalp, Akıl, Nefis ve Özgür Sevgi

Kısa Özet

Sohbette kalbin, hem mutlak olana hem sınırlı olana açık bir pencere olduğu; Hz. İbrahim'in "kalbim mutmain olsun" talebinin iman zaafı değil, kalbin bu çift yönlülüğünün bir örneği olduğu anlatılıyor. İnsanın kendini nasıl tanımladığı (topraktan geldik toprağa gidiyoruz mu, yoksa ruh da mı taşıyorum) onun yaşayacağı "varoluş zemini"ni belirler; insan kendi tanımının hapishanesinde yaşar. Mutluluk, cebe konan ve dışarıda aranan bir altın gibi zaten kişinin içindedir; peygamberi sevmek de kendi özünü sevmektir. Sohbetin ikinci yarısında sevgi, beklenti, kırılma ve "bana özel ilgi göstermeli" arzusunun ego kökenli olduğu, gerçek/özgür sevginin beklentisiz ve ikiliksiz olduğu işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kalp hem mutlaka (sonsuzluğa) hem izafiye (sınırlıya) açık bir penceredir; Hz. İbrahim imanında zaaf olduğu için değil, "nasıl dirilteceksin" merakından "kalbim mutmain olsun" demiştir.
  • İnsan kendini nasıl tanımlarsa o tanımın içinde yaşar — "topraktan geldik toprağa gidiyoruz" demek, sonsuzluğu ve ebediliği bütünüyle reddetmektir.
  • Mutluluk, çocuğun cebine konan ve dışarıda aranan bir altına benzer — dışarıda arandıkça asla bulunmaz, çünkü zaten kişinin kendindedir.
  • "Karşılığında bir şey beklenen sevgi sevgi değildir" (Bediüzzaman); beklenti duyulan her sevgi, aslında beklentiyi sevmektir.
  • Özel ilgi/ayrıcalık arayan benlik, bunu bir lütuf olarak değil hak olarak gördüğünde yanılır; kendini özel hissetmemekle kendini değersiz hissetmek de birbirinin alternatifi değildir — ikisi de egonun oyunudur.

Kalp: Mutlaka ve İzafiye Açık Bir Pencere

Kalbin bozulma noktası nefisle giderse, yani sürekli nefis üzerinden giderse kalp bozuluyor. Kişi ruhsal varlığın idrakini yitirince aslında kalpsiz kalıyor — "kalbim" diyor ama orada doğal anlamıyla bir kalbin yokluğu var. Bir şeyin kalbi, aynı zamanda onun merkezi demektir. İnsandaki biyolojik kalp iki şeye açıktır: kana (daha maddi, nesnel) ve havaya (daha soyut, görünmez). Nefes almıyorsan kalbin durur; az nefes alıyorsan kalbinde arızalar olur. İnsan da manevi idrak ve bilinçten koparsa, kalp merkezini bozmuş olur — kalp dengesini, kalbi niteliğini yitirmiştir.

Hz. İbrahim, "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster" der; Allah "inanmıyor musun" der, İbrahim "inanıyorum ama kalbim mutmain olsun" der. Burada İbrahim'in imanında bir zaaf yoktur; kudretin sonsuzluğundan, hikmetinden yüzde yüz emindir, sadece "nasıl" olacağını merak eder. Kalp hem sonsuzluğa mutlaka hem de sınırlıya ve göreceli olana bakan bir penceredir.

İnsan Nedir? Deneyimleyebildiği Bilinç Düzeyleri

Biz aslında birçok varoluş ve bilinç düzeyini tecrübe edebilen bir varlığız. Yeryüzündeyken yer çeker seni çünkü bir bedenin var, uzaya çıktığında çekmez. Uyurken başka bir insansın — orada başka bir varoluş düzeyi, başka bir bilinç deneyimliyorsun. Belki soru "insan nedir" değil, "insan ne tür varoluş ve bilinç düzeylerini deneyimleyebilir" olmalı. Hazreti Peygamberin miracı, insan olmaklıkta böyle bir imkân olduğu için gerçekleşmiştir.

500 fonksiyonlu bir cep telefonunu sadece konuşmak için kullanan yaşlı bir insan, telefonun sadece o on fonksiyonu yerine getiren bir araç olduğunu göstermez. İnsan da böyledir; imkânlarını düşük düzeyde kullanıyor olması, o düşük düzeyden ibaret olduğunu göstermez. İnsan beşeriyeti bir imkân olarak kullanabilir ama sadece o imkâna sahip olduğunu düşünmemelidir. "Kim olsa bunun üstesinden gelemez, kim olsa yıkılır" demek, kendine bir hapishane çizmektir — çünkü sen de insansın, o cümlede kendi aşamayacağını baştan kabul etmiş olursun.

Bir hücreden diş, kas, göz, kemik, akciğer oluşması ne kadar muazzam bir şeydir; bir cenin bir çiğnem et gibi görünse de içinde fevkalade bir zenginliğin çekirdeğini taşır. Onun için insana tavsiye edilecek en temel şey: ne olduğunu tam idrak ettirilene kadar ne olduğuna karar vermemektir. Bir ermişe "ben kimim" diye sorulsa, "çok mucizevi bir varlıksın fakat henüz ne olduğunu bilmiyorsun" der.

Kendi Tanımının Hapishanesi

İnsan yaptığı tanımın mahkûmudur. "Topraktan geldik toprağa gidiyoruz" dediğinde kendini bu şekilde tanımlayan bir varlık olursun — sonsuzluğa, ebediliğe, madde ötesi bir varoluşa sahip olduğunu bütün bütün atmış olursun. Kur'an bile insanın yaratılışını anlatırken "topraktan bir şekil verdim, sonra ruhumdan üfledim" der; topraktan olan yön doğru ama bir de üflenen bir şey var. Bediüzzaman'ın ifadesiyle: tabiatın ve cismaniyetin itibariyle çok küçük bir cüzsün, ama manan ve ruhaniyetin itibariyle külsün, her şeysin, bir bütünsün.

"Ben şunsuz yapamam, şu olmadan mutlu olamam" demek kendini sınırlamak, kendini hapsetmektir; ve kişi bu hapishaneyi kendi inşa ettiği için, bir hapishane olduğunu da bilmediği için çıkmak diye bir derdi olmaz. Her insan kendisi için belirlediği varoluş düzleminde yaşar. Peygamber, Sevr mağarasında Hz. Ebu Bekir'e "hüzünlenme, Allah bizimledir" dedi — bizim ise sosyal hayattaki konumumuza ufacık bir zarar gelse sarsılırız. "Bunu yapamazsam mutlu olamayacağım" diyen insanın mutsuzluğunun sebebi, kurduğu o hapishane değil midir?

İnsan benlik bilincini onaylayacak birini aramamalıdır; ermişlerin en bariz vasıflarından biri, insanın benlik bilincini onaylamamalarıdır — anlarlar ama onaylamazlar. "Peygamberi kendi nefsinizden daha çok seveceksiniz" sözü şu demektir: onun tutumunu, halini seveceksin — kendi alınan, gücenen, öfkelenen tepkilerini sevmeyip peygamberin sükûnetini, adaletini, zühdünü seveceksin. Bu, kendi öz varlığını sevmek demektir. "Eğer siz melekler olsaydınız biz size melek elçiler gönderirdik" der Kur'an — bize insan göndermiş; ona inanmak, kendi özünün hakikatine inanmaktır.

Mutluluk Cebindedir, Dışarıda Aranmaz

Bir çocuğun cebine bir altın koyup gözlerini açtığında etrafı aratsanız, hiçbir zaman bulamayacaktır — çünkü zaten cebindedir. Aynen bunun gibi dışarıda aranan mutluluk kesinlikle bulunamaz, çünkü kişinin kendi içindedir. Onu bulduğunda dışarıdaki arayış biter, artık gezmek görmek için dolaşır. Mutluluk arayan insan, onu nihai olarak bulamayacak olan insandır. Buda'nın senelerce gezip dolaşıp bir incir ağacının dibinde bulduğu şey mevzuu ağaç değildi — kendinde buldu.

Sorun üreten benliği bulup fark etmek gerekir, o benliğin ürettiği sorunları çözmek değil — çünkü onların sorunu nihayet bitmez, biri biter başka bir şey bulur. Kur'an'da ahiret nimetlerini görenlerin "bunların benzerleri bize verilmişti" demesi gibi (Bakara sûresi bağlamı), dünyadaki her şey bir imitasyondur, asıl olana işaret eder; imitasyona "hakiki" diye yapışırsan suç imitasyonda değil, sende olur. Mevlana'nın "her ayrılık bizi üzer, çünkü ondan ayrıldığımızda üzülmüştük" sözü, izafi bir ayrılığın asli ayrılığı (kaynaktan kopuşu) hatırlattığını gösterir.

Dünya ne bomboştur ne doludur; onu psikolojik benlik odaklı yaşarsan sana bomboş bir şey verir (Bediüzzaman: "bir üzüm yedirir, yüz tokat vurur, en son elin boş gönderir"). Tasavvuf bir bilgi sahibi olma hali değil, olma halidir — "bilmek olmaktır."

Sevgi, Beklenti ve Kırılma

Alınmak, gücenmek egonun bir ifadesidir, değer vermekle ilgisi yoktur — çünkü hiç sevmediğimiz bir kişiye kırılmayız, tanıdığımız birine kırılırız; aradaki fark beklentidir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle: "güzellik, hayır, iyilik bizzat sevilir" — bir şeyde bir değer gördüğümüzde onu doğal olarak severiz, ama o iyiliğin bize ait olmasını istediğimizde bu artık sevgi değil, benlik ihtiyacıdır. Egomuz, sevdiğimiz kişide olumsuz bir yön gördüğünde onu görmezden gelip kendince tamamlar, sonra gerçek hâlini görünce "sen benim hayal ettiğim kişi değilsin" diye alınır.

Fani olan bir şeye "baki bir renk" veren, ona tam bir aşkla bağlanan nefistir — çünkü nefs baki olana fıtraten âşıktır ama onu fani olanda arar. "Karşılığında bir şey beklenen sevgi sevgi değildir" diyor Bediüzzaman — mükâfat, cennet-cehennem beklentisi bile bu anlamda incelenmesi gereken bir şeydir.

Özel İlgi Görme Arzusu: Egonun İncelmiş Hâli

Bir mürşit birine özel ilgi gösterdiğinde, "bana özel ilgi gösteriyor, ben özelim" diyen kişi kendini yerin dibine batırır; ama "benim gibi nefsine mağlup birine Allah'ın bendeki tecellisi namına kıymet veriyor, inşallah bu beni benliğimden kurtarır" diyen kişi doğru bir noktadadır. Özel ilgi ihtiyacında olan bütün benlikler hatalıdır; ama bunun tersi — "ben lalettayin, beş para etmez biriyim" demek — de bir başka ego oyunudur, ters kutba gitmektir. İnsan özelleşmeye çalıştıkça özünü yitirir; özelleşmek kayıtlanmak, sınırlanmak demektir.

Güneş her şeye yansır — aya, okyanusa, bir çiğ tanesine — ve her birine göre farklı görünür, ama güneş herkese aynıdır. Hz. Ebu Bekir'in peygambere daha yakın dost gibi görünmesi, Ebu Bekir'in istidadını fark edip onu daha çok yansıtmasındandır; peygamber herkese aynı dosttur ama muhatabına göre tezahürü değişir. Gönül ister ki Allah bizi "özgür sevgiye" eriştirsin — özün sevgisidir bu, bağımlı kılan değil, özgür kılan. Gerçek erdemler öze aittir, nefsteki erdemler izafidir.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Hz. İbrahim'in dirilişle ilgili "Rabbim bana nasıl dirilttiğini göster" talebi ve "inanmıyor musun" / "inanıyorum ama kalbim mutmain olsun diye" cevabı (Bakara sûresi 260. ayet bağlamı, sure adı belirtilmemiş). Emanetin göklere, yere, dağlara sunulup onların bunu yüklenmekten kaçındığı, insanın yüklendiği ayete işaret ediliyor (Ahzâb sûresi 72. ayet bağlamı, sure adı belirtilmemiş). --- ---