Kayıtlardan Kurtulmak
Kısa Özet
Sohbette, bir sufiye “tasavvuf nedir” diye sorulduğunda verdiği “kayıtlardan kurtulmaktır” cevabından yola çıkılarak, insanın çocukluğundan itibaren yaşadığı olaylar üzerinden ürettiği kimliklerin (değersizlik, yetersizlik, mükemmeliyetçilik, nankörlük hissi vb.) aslında sahte ve geçici olduğu; dünya hayatının da bu kimlikler/kurgular üzerinden yaşanan bir “oyun” olduğu anlatılıyor. Nimetlerin gerçek kaynağının Allah olduğu, insanın sadece nimetin “içinden aktığı boru” gibi olduğu; merhamet, dürüstlük gibi güzel hasletlerin de insan fıtratına Allah tarafından kodlandığı (Adem’e isimlerin öğretilmesi) vurgulanıyor. Sohbet, duyguları reddetmeden ama onlarla özdeşleşmeden, “ben” ve “kendim” bilincini sadece geçici duygulara ve bedene değil gerçek kaynağına (Yaratıcı’ya) yöneltmeyi öğrenmenin pratik bir yöntemi olarak “gözlemle, bırak, savaşma” ilkesiyle tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Kendini geçici bir duygu, düşünce veya olay üzerinden tanımlamak (kayıtlanmak) insanın kendine kurduğu bir tuzaktır; dünya hayatı da bu kayıtlar/kurgular üzerinden yaşanan bir oyundur. - Nimetin kaynağı insan değildir; insan nimetin üzerinden aktığı bir boru gibidir, borunun kendisi suyu üretmez - gerçek şükür ve “nankörlük” meselesi bu kaynağı doğru tanımaktan geçer. - Bir duygu veya düşünceyle karşılaştığınızda ona “ben” dememek, onu sadece gözlemlemek ve kavga etmeden usulca bırakmak; “ben” ve “kendim” bilincini yalnızca gerçek kaynağına (Yaratıcı’ya) tahsis etmek gerekir.
Tasavvuf: Kayıtlardan Kurtulmak
Bir sufi bilgeye sormuşlar, tasavvuf nedir diye. Verdiği cevap çok kısa ve net bir cevap: “kayıtlardan kurtulmaktır” cevabını vermiş. Yani her türlü kayıtlanmadan kurtulmaktır. Kayıtlanmak kötü bir şey değil; kayıtlanmalardan yana bir kimlik üretmek aslında insanın tuzağı. Hatta teolojik metinlerde Allah tanıtılırken, Allah isim ve sıfatlarla görünür ama yine de zatı itibarıyla isim ve sıfatlardan uzaktır, isim ve sıfatların ötesindedir ifadesi kullanılır.
Dolayısıyla aslında bu bağlamda anlatmak istediğimiz nokta, insanın kendini dünyaya geldiği andan itibaren nelerle tanımladığını ve nelerin üzerinden kimlik imajinasyonları, nelerin üzerinden kimlik hikayeleri ürettiğini fark etmesidir. Biz bunları ürettikten sonra çoğunlukla bunları ürettiğimizi unuturuz. Neden unuturuz? Bir tanesi, onun öncesine dair bilincimiz örtülmüş olur. İkincisi de çevremizdeki herkesin bunları normal karşıladığını görürüz. Mesela şöyle düşünün: bir insan diyelim ki çocukluğunda kendini değersiz hissetti ve bunu ifade etti. Herkes şaşırıp dese ki “sen kendini değersiz mi hissettin? Çok garip aslında, sen değerli bir varlıksın ve biz hiçbirimiz kendimizi değersiz hissetmiyoruz” - belki o değersizlik duygusu üzerinden bir kimlik tanımlaması yapmayacaktı.
Ama hepimiz az veya çok kimlikler üzerinden - neyi kastediyoruz burada kimlikten? Yaşadığımız olaylar, olayların üzerinden hissettiklerimiz, düşündüklerimiz, yapıp ettiklerimiz üzerinden kendilik üretiyoruz. O kendilikler aslında her biri bizim bir kimliğimize dönüşüyor ve biz artık bir yerden sonra onların hayatını yaşar hâle geliyoruz. İster bu kendini bir şeylerden sorumlu hisseden kimlik olsun, ister “şunu yapmalıyım, şunu yapmamalıyım” diyen bir kimlik olsun, ister kendini eksik, yetersiz veya çok becerikli hisseden bir kimlik olsun - bunların hepsi bir kayıtlanmadır. Yani kendimizi geçici bir durum ile tanımlamaktır; geçici bir durumun, bir duygunun, bir düşüncenin, bir eylemin üzerinden kimlik üretmektir. Bu aslında psikolojik düzeyde ortaya çıkan bir hikayedir.
Dünya Hayatı Bir Kurgudur (Bir Oyundur)
O yüzden aslında bir anlamda Kur’an’daki “dünya hayatı bir oyun, bir aldanış veya bir eğlenceden ibarettir” ifadesinin aslında bu açıdan da yorumu yapılabilir. Eğer hayatı bu kimlikler, bu benlik algıları üzerinden yaşarsanız hayat bir oyundan ibarettir. İşte 25-30-35 yaşına kadar bir kariyer kimliği üretirsiniz, onu gerçekleştirmeye çalışırsınız; daha sonra başka bir kimlik üzerinden, bir yuva kurmak üzerinden, veya sizi anlayacak bir insan bulmak üzerinden, veya hayatta bir iz bırakmak üzerinden, işte dünyada kendimizce inşa ettiğimiz bir kurgunun içinde bir hedef oluşturup bir hayat yaşarız. Aslında bu nedir? Bu aslında dünya hayatıdır. Yani dünya hayatı yeryüzündeki hayat değildir; sizin kendi yeryüzündeki hayatınız - o ne? Psikolojik hayat, yani kendinizi psikolojiden ibaret gören hayat algınızdır.
Kendinizi bedenden ve psikolojiden ibaret gördüğünüzde ve kendinizi bunlarla tanımladığınızda, o zaman bir nevi dünya hayatını yaşamaya başlarsınız ve o dünya hayatı bir kurgulama anlamında bir oyundan ibarettir. Yani oradaki oyun kavramı senin kendi kurguların. Hatta biz bazen mesela ilişkilerimizde bunu yaşarız. Mesela işte “ben seni seviyorum,” “ben de seni seviyorum,” sonra 3 ay, 6 ay, 1 yıl sonra ayrılırsınız, veya 10 yıl sonra, veya 20 yıl sonra ayrılırsınız. Sonra dersiniz ki “bütün bu yaşananlar bir hayal miydi?” Evet hayaldi. Ve sen kendin o hayalin üzerinden bir kurgu ürettin: çok sevildiğin, önemsendiğin, biri tarafından çok değerli bulunduğun, birinin hayatında çok önemli bir yer işgal ettiğin, kendini biriyle - eşinle, çocuğunla vesaireyle - tanımladığın bir kurgu kurmuşsun. Bu kurgu yıkıldığında “bütün bunlar bir hayal miydi” falan demeye başlıyoruz. Aslında evet bir hayaldi. Ama hayal olan neydi? Anne olmak mı, baba olmak mı, bir çocuğu büyütmek mi? Hayır. Senin kendini bunlar üzerinden tanımlamış olman; bir insanın kendini bunlar üzerinden tanımlamış olması bir hikayedir.
Dolayısıyla aslında insanın psikolojik düzeyde yaşadıkları üzerinden kendini tanımladığı hayat, dünya hayatıdır ve bu kurgusal bir hayattır - başkalarının fark etmesine, başkalarının onaylamasına, takdir etmesine, değerli bulmasına veya değersiz bulmasına dayalı. İşte böyle yaparsan insanlar seni sorumlu, düzgün, elinden geleni yapan biri olarak algılar; ama öyle yapmazsan ayıplanırsın, küçümsenirsin. Bütün bunlar nedir? Bir kurgudur. Kendimizi bunların üzerinden tanımlamak, bir kurgunun içinden hayatı yaşamaktır. Ama biz o kadar alışmışız ki bu benliklere, bu benlikleri insan olmaklığın hem ayrılmaz bir parçası hem de bizatihi kendisi zannediyoruz. “İnsan başka ne olabilir” diyoruz yani. Ya işinle, ya eşinle, ya sosyal statünle kendini tanımladığın bir hayat; bir şeyler yapıp ettiğin, bazen başarabildiğin, bazen başaramadığın, ilişkilerin üzerinden bir hikaye ürettiğin, kendini bir şeyleri hak ediyor veya hak etmiyor olarak gördüğün bir hayat.
Bakın o benliklerin üzerinden baktığınızda hayat, aynı zamanda sizi gerçeklikten alıkoyan, perdeleyen bir şeye dönüşür. Örneğin sizinle ilgili çevrenizdeki insanların yanlış algıları aslında sizi ilgilendirir mi? İlgilendirmez değil mi? Yani bir insan herhangi bir konuda sizi sizde olmayan bir sıfat nedeniyle övse veya yargılasa, suçlasa, bu sizde neyi değiştirir? Hiç. Peki bundan etkilenen kim? O kimlik. Diyelim ki dürüst bir insansın ama bir insan size dürüst olmadığını söylüyor. Burada sorun ne? Sorun yok, değil mi? Allah’ın Resulü’ne yalancı olduğu söyleniyor, sorun var mı? Aslında yok. Allah da öyle diyor; mesela diyor ki, sana gelip de Allah’ın Resulü olduğunu söyleyenler yalan söylüyorlar ama sen Allah’ın Resulüsün. Yani sende bir değişiklik yok, seninle ilgili bir sorun yok; karşındaki insanların ya cehaleti, ya yalanı, ya ikiyüzlülüğü, ya da şuursuzluğu, farkındalık eksikliğinden kaynaklanan bir şey sana söylenebilir.
Bunlardan rahatsız olan ne? Bunlardan rahatsız olan kim? Özdeşleşen ben mi? Evet. Ne ile özdeşleşiyor? Başkalarının yorumuyla. Yani aslında kendini başkalarının bilincinde görmek isteyen ve başkalarının bilincinde şöyle veya böyle algılanmak isteyen bir ben. Mesela diyelim ki çok iyi annelik veya babalık yapıyor olabilirsiniz ama çocuğunuz size “sen çok kötü bir annesin” veya “çok kötü bir babasın” diyebilir. Bu mümkün; teorik olarak konuşuyorum. Hele Z kuşağı açısından düşünürsek değil mi - işte birileri çocuklarına araba alıyor, her türlü imkânı sağlıyor, “sen bana ne imkân sağladın” diye, “senin de yaptığın şey anlık babalık bu” diye eleştirebilir değil mi? Siz eğer kendinizi biliyorsanız ve imkân ve şartlarınız noktasında doğru bir anne babalık yaptığınızı biliyorsanız, bunun sizi rahatsız etmemesi lazım; bu karşımızdaki insanın bir algı problemidir, bir yorum problemidir, bir yanlış değerlendirme problemidir.
Ve otuz yıllık eşiniz mesela size “seninle evlendiğim güne yanıyorum” dese, siz orada bir durup “ben nasıl bir eş oldum, nasıl bir eş olmaya çalıştım, kendimce elimden geldiğince iyi bir eş olmaya çalıştım” diye bir sonuca vardınız diyelim - mesela bu durumda sorun olur mu sizin için? Olmaması lazım. Ama kimin için sorun var? Otuz yıl emek harcamış, otuz yıl gayret etmiş, otuz yıl muhatabını memnun etmeye özen göstermiş biri neyle karşılaşıyor? Tırnak içinde nankörlükle.
Nankörlük Hikayesi: Nimetin Kaynağı Kimdir?
Nankörlük hikayesini kim üretiyor? Nimetin kaynağı olduğunu zanneden benlik üretiyor. Ben bir şey yaptığımda birisi benim bende gördüğü şeyi inkâr etse, bu bana mı nankörlüktür, nimetin asıl kaynağına mı nankörlüktür? Kime nankör gerçekte olunur? Nimetin kaynağına nankör olunur. Ben neyim? Ben o nimetin üzerinden aktığı bir şey - ne diyelim buna, suyun bir borudan akması gibi düşünüyorum. Su borudan akar ama borunun kendisinden akmaz değil mi, borunun içinden geçerek akar. Biz mesela boruya mı şükrederiz, musluğa mı şükrederiz? Hiç su içerken musluğa şükreden veya musluğa müteşekkir olan birini gördünüz mü? Yok değil mi?
Ama bizler mesela nankörlük hikayesini kim üretiyor, hiç bunu düşündünüz mü? İnsan bir kurgu üretiyor aslında değil mi - “insanlar nankör.” Kime nankör? Sana mı? Sen kimsin, kendini ne olarak tanımlıyorsun? Allah’ın senin üzerinden akan nimetleri senden mi ki sana karşı bir nankörlük olmuş olsun? Sen senin üzerinden akan nimetlere şükredersin ve o senin üzerinden akan nimetler de hem senin tarafından fark edilir, yaşanır, tadılır, şükredilir; hem de senin üzerinden akar. Senin üzerinden akması kaynağının sen olduğunu gösterir mi? Göstermez.
Mesela nankörlük hikayesi de bir oyundur; aslında insan üzerinde çok etkili bir oyundur, insanın egosunu sarıverir. “Evet, sana karşı nankörlük yapmış, sen bunu hak etmiyorsun” mesela, “sen bunu hak etmiyorsun” denildiğinde insan sanki bir hakkı var, bir hakkı var - hem onu almamış hem de hak etmediği bir şeye maruz kalmış. İki taraftan da tuzağa düşüyorsunuz; iki taraftan da sizinle oyun oynayan bir benlik var. Hem diyor ki “sen şunları şunları hak ediyorsun” hem de öbür taraftan “şunları da hak etmiyorsun.” Bu hikayeyi kim kuruyor? “Ben şunları hak ediyorum, bunları da hak etmiyorum” diyen bir benlik kuruyor. Eğer siz bu benliği tanımazsanız, bir ömür boyu bu benliğin oyununda yaşarsınız; bir ömür boyu bu benlik sizi alır yerden yere vurur. Hak ettiği şeyi bulamayan, hak etmediği şeylere maruz kalan ben; ve siz böyle bir benin tahakkümü altında bir ömür geçirebilirsiniz. İşte bu dünya hayatıdır ve bu sahte bir oyundur; bir benliğin kurgusu üzerinden hayatı yaşıyorsunuz demektir, bir benlik tarafından manipüle ediliyorsunuz, bir benlik tarafından size hayat gerçek dışı bir şekilde okutuluyor, gerçek dışı bir şekilde yansıtılıyor.
Tabii bazen bunu dinleyen arkadaşlar oluyor, o zaman diyor ki “ben de hiç kimse için bir şey yapmayacağım” - bu da bir başka benliğin oyunu, çünkü o o kadar güçlü bir benlik ki, “bir şey yapıyorsam bunun bir karşılığı olmalı, bir şeyi hak ediyor olmalıyım, bunu ne için yapacağım” diyor. Ne için merhametli olacaksın, ne için dürüst olacaksın, ne için anlayışlı olacaksın, ne için affedici olacaksın? Bunun dindeki karşılığı nedir? Yani Allah neden merhametli olmamızı istiyor, neden dürüst olmamızı istiyor, neden adil olmamızı istiyor? Yani Allah bunu neye odaklı bir şekilde istiyor?
Çok modern kişilik hikayelerinde görürsünüz, böyle kişisel gelişim diye başlıklar altında insanlara manipüle edilen şeyler vardır: “iyilik yap, iyilik bul.” Ve bunu hemen sahipleniriz değil mi? “İyilik yap, iyilik bul.” Ne güzel, hoş bir şey. Tam bir tüccarlık. Hâlbuki iyilik yapıyorsun, iyiliği yansıtıyorsun; sen iyiliği zaten Allah’tan buluyorsun. Sen merhameti nerede buldun, şefkati nerede buldun, iyiliği, dürüstlüğü, akletmeyi nerede buldun, sen mi ürettin? “O kadar sevdiğim hâlde kimse bana bu şekilde sevgi göstermiyor” - o kadar sevdiğin hâli nereden buldun? Bak sen bulmuşsun aslında. Biz iyiliği buluyoruz, sonra da yansıtıyoruz. İyiliği bulamasaydık, Yaradan bize iyiliği vermeseydi biz iyiliği yansıtamazdık. Ama Allah’la olan o bağı farkına varmadan kesiyoruz. “İyilik yap, iyilik bul” - “bula” çeviriyoruz. Bu da kimin hikayesi? Bu da iyiliği kendinden bilen, kendine mal eden, kendinden zanneden benliğin hikayesi.
Esmanın Talimi: Merhamet ve Dürüstlük Fıtratımıza Kodlanmıştır
Kutsal metin demiyor mu? “Âdem’i yarattım, isimlerimi talim ettim.” Bu, kelime öğretmek değildir; Allah’ın insana isimlerini talim etmesi, Allah’ın insana esmaları öğretmesi -deyim yerindeyse- bir bilgi değildir. Yani “merhametli ol, şefkatli ol, anlayışlı ol, akıllı ol” vesaire değildir; onların sizin fıtratınıza kodlanmasıdır. Merhametin, şefkatin, anlayışın, dürüstlüğün, adaletin varlığınıza kodlanmasıdır. Dolayısıyla siz bunları bulmuşsunuz, bunları doğal olarak yansıtıyorsunuz.
Ama bir benlik size nasıl bir hikaye üretiyor? “Değerini bilen insanlara iyilik yap” diyor, “karşılık alabileceğin insana iyilik yap,” “seni affedeni affet” diyor. Mesela bunlar çok normal gibi geliyor. Hâlbuki peygamber bize şöyle diyor: “Seni affetmeyeni affet.” Seni affetmeyeni affet - niye, aptal mısın, özürlü müsün, ezik misin, seni affetmeyeni affedeceksin? “O kadar aptal mıyım” diyor değil mi egomuz? Hâlbuki ben niye affediyorum? Çünkü içimde herhangi bir insanla ilgili negatif bir duygu tutmak istemiyorum. Niye tutmak istemiyorum? Çünkü bu fıtratıma uygun değil. Niye hiçbir insandan nefret etmemeliyim? Çünkü nefret fıtratıma uygun değil. Niye kin gütmemeliyim? Çünkü kin gütmek fıtratıma uygun değil. Ben fıtratımı bildiğim ve fıtratımı sevdiğim için nefret etmiyorum.
Diyelim ki bir insan kötülük yaptı, affettim; ama bakıyorum ki bu insan hâlen devamla kötülük yapmaya devam ediyor. Onunla ilişkimi tanımlayabilirim, onunla ilişkimde belli bir mesafe koyabilirim; bu ayrı bir konudur ama onu affetmemezlik etmem. Neden affetmemezlik etmiyorum? Sevap kazanayım diye değil - halk deyimiyle - fıtratı affetmeye kodlandığı için. Ama buna engel olan benlikleri görmem şartıyla bunu yapabilirim. Mesela “işte o seni affetti mi, sen böyle bir hata yapsan seni affeder mi?” - bunlar ne? Bunlar benliklerin hikayeleri, bunlar sahte benliklerin bizi manipüle ettiği şeyler.
O yüzden ilginç bir ayettir - bağlamı başkadır ama biz bundan bu işareti çıkarabiliriz - ayette der ki: “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman buna müminlere uymak yaraşır.” Mesela bizde o ilahi kodlamaya, ilahi fıtrat örgüsüne uymayan birçok benlik var ve biz bunları sanki bu benim doğuştan fıtratımmış zannedip, sahte bir fıtratı fıtratımız zannedip Allah’ın yaratmış olduğu fıtratla mücadele ediyoruz. Sahte bir fıtratı kullanarak hakiki olan fıtratla mücadele ediyoruz. Evet, çocukluğumdan itibaren bir benlik iyice iç dünyama sirayet etmiş olabilir; bu, alınganlık olabilir, kin tutmak olabilir, bana kötülük yapan insana kötülük yapma arzusu olabilir - hepsi olabilir. Bunlar benim asli fıtratımda var mı? Hayır, yok. Peki sahte, kurgusal yapımda var mı? Olabilir. Peki bunları ne yapmalıyım? Bunları ayırt etmeliyim, önce ayırt etmeye çalışmalıyım.
Sahte Benlikleri Fark Etmek ve Bırakmak
Eğer ayırt etmezsek - ki buna aslında kadim bilgelikler, İslam bilgeliği, bütün dinlerin metafizik yaklaşımları nefsin arınması olarak bakar. Bizim niye nefsimizi arındırmaya ihtiyacımız var? Çünkü çocukluğumuzdan itibaren edindiğimiz bir kısım kimlikler var; bir süre sonra bu kimlikler bizim adımıza hayatı yaşıyor. 3 yaşında edindiğin kimlik var, 5 yaşında, 10 yaşında, 15 yaşında; bugüne kadarki hayat sürecimizde edinmiş olduğumuz birçok sahte kendilik var. Korkan benlik var, kaygılanan benlik var, kendini yetersiz hisseden benlik var, değersiz hisseden benlik var, onaylanmak isteyen benlik var, takdir görmek isteyen benlik var. O kadar çok var ki hiç boş bırakılmıyoruz, eğer kendimizi onlara bırakırsak hemen etrafımızı sarabilirler. Fakat farkındalığınız varsa, dikkatiniz varsa o zaman bunlara kapılmama imkânınız ortaya çıkar.
Peki bunlar nedir? Bunlar aslında gerçek mi? Değiller. Ama “ben” diye başlayıp kurduğunuz her cümle sizin sahte kimliğiniz ve kendiliğiniz hâline gelir. Ve buna inandığınız müddetçe de ona enerji verirsiniz; onu farkına varsanız da varmasanız da güçlendirirsiniz. “Ben böyleyim” dediğiniz andan itibaren siz öyle olursunuz. Bunu şuna benzetebiliriz: mesela bir litre su - bir litre suyu bir bardağa doldurdum ve buzluğa koyup dondurdum. O zaman o akışkan olan su ne olur? Donar; akışkanlığını geçici olarak görünürde kaybeder ve o öylece kalabilir. O öylece kaldığı müddetçe ne akar ne de su fonksiyonunu tam olarak icra eder, değil mi? Çünkü siz onu geçici ve sahte bir forma, bir şekle sokmuşsunuz ve artık onun üzerinden yaşıyorsunuz.
Hani bir filmin bir repliği vardır: “Artık iyi niyetimin kullanma tarihi bitti, artık herkese adamına göre davranacağım.” Ne oldu burada? Kişi sahte bir ben üretti ve bir ömür boyunca bu sahte benle hareket edebilir. “İnsanlar iyiliği hak etmiyor” - kim diyor bunu? Farkında değilsin, sahte bir kimlik üretiyorsun. Bir bak bakalım, o sahte kimlik kimin tarafından üretiliyor? “İnsanlar iyiliği hak etmiyor” diyen benlik nasıl bir ben? Nerede yaralandı, nerede incindi, nerede zayıf düştü, nerede haksızlığa uğradığını düşündü? Bu nerede gerçekleşti, bu sahte benliği nerede edindin? Bunun bazen tarihinin izini sürebiliriz, bazen tarihinin izi sürülemez, fark etmeyiz; daha erken çocukluk dönemlerimizde gerçekleşmiş olabilir. Sevilmeyen, onaylanmayan, takdir edilmeyen bir tavır - bir ebeveyn etkisiyle kendinizi daha iyi, daha güçlü, daha mükemmel, daha hatasız, daha kusursuz olmaya zorluyor olabilirsiniz. Bunu size kim yapıyor? Çünkü bakın öyle benlikler vardır ki onu siz kurmuşsunuz, siz oluşturmuşsunuzdur ve artık o sizde öyle güçlü gibi görünür ki artık ona sizin lafınız geçmiyordur. Neden? Çünkü o artık tam otomatik hâle gelmiştir; o kadar otomatik hâle gelmiştir ki anında ortaya çıkıyordur.
Diyelim ki anında kendinizi eksik hissediyorsunuz, anında değersiz hissediyorsunuz, anında takdir edilmemiş hissediyorsunuz, anında yüzünüz düşüyor. Ve artık siz bunları gözlemleyemiyorsunuz bile; bunlar başınıza bela olduğunda bile bunları değiştiremeyeceğinize inanırsınız. Aslında bunlar kimler tarafından üretildi? Mesela bunlar doğuştan mı geldi? Doğuştan hiçbir çocuk obsesif midir? Değildir. Hiçbir çocuk “eğer tam ve eksiksiz yapamazsam hiç yapmayacağım” der mi? Aslında demez; eğer öyle deseydi hiçbir çocuk emeklemeden yürümeye geçemezdi. Hangi benlik hata yapmaktan korkuyor ve bu benlik sizde ne zaman ortaya çıktı, ne zaman içinize işledi, ne zaman onu baş köşeye oturttunuz, ne zaman ona itaat eder hâle geldiniz?
Yani bunun ne zaman olduğunu illa bulmak şart değildir. Bir Budist bilgenin bir sözü vardır, der ki: bir ok sana saplanmışsa onu kimin attığına bakman gerekmez, onu çıkartman yeterlidir. Bazen kaynağını bulmak - diyelim ki ebeveynin senin hiçbir yaptığını onaylamıyordu, bizzat kendisinde de bir şeyi tam yapma eğilimi vardı, sen de bir anda mükemmel olma arzusu, mükemmel yapamama korkusu, hata yapma korkusu tetiklenmiş olabilir - bunu fark etmek, onun sahteliğini anlamak için seni biraz daha hızlı uyandırabilir. Ama mutlaka bunu “şu zaman oldu, şu nedenle gerçekleşti” diye bulman gerekmez. Birçok benlik hâlimiz çocukluğumuzda gerçekleşir; hepsi olmasa bile birçoğu çocukluğumuzda bir temeli olabilir. Dolayısıyla insanın bunlardan yana bir gözlem ve farkındalık çalışması yapmaksızın gelişmesi, aydınlanması, özgürleşmesi mümkün değildir arkadaşlar. Ve siz bunlarla ayrışmadığınız müddetçe bir benliğin oyununa kapılacaksınız, bir benlik tarafından yönetileceksiniz.
Bir dinleyici soruyor: kendi kendine bunu yapabilir mi insan? Yani kendi kendine bu benliklerden ayrışabilir mi, yoksa illa dışarıdan yardım mı almak gerekir? Mutlaka dışarıdan yardım alır diye bir zorunluluk yoktur. Ama “hayır, madem ben bunları kendi kendime de fark edip dönüştürebilirim, öyleyse asla yardım almayacağım” demek de gereksizdir. Ama eğer teorik olarak soruyorsak, evet, insan bunlardan ayrışabilir ve bunlardan özgürleşebilir - yeter ki bunlara tutunmamayı öğrensin. Fakat gelin görün ki şöyle bir şey var: birinden ayrışayım derken bir başkasının tuzağına düşebilirsiniz. Bunu bazen siz objektif olarak görmekte zorlanabilirsiniz; o zaman dışarıdan bir insanın size bu konuda ayna tutması, sizi bu konuda sorularıyla, farkındalığıyla uyandırması veya bu konuda size destek olması mümkündür. Ama şu tuzağa da dikkat edin: “insan bunları tek başına asla yapamaz, bana kim yardım edebilir ki” falan da dememek gerekir. Bir şeye tutunmama özgürlüğüne sahibiz arkadaşlar.
Yani “ben ve kendim” diye tutunduğumuz ne varsa hepsini bırakabiliriz. “Hepsini mi?” Evet, hepsini bırakabilirsin - bu da bazen böyle önemli bir soru olarak sorulur, “hangisinden başlayalım.” Hiç fark etmez. Ama şunu yapmayın: “şuna gelinceye kadar daha benim uğraşacak ne çok benliklerim var” diye bunları herhangi bir sıralamaya tabi tutmanıza gerek yok. Elinize hangisi geçerse onu bırakın. Hangisi geçerse geçsin, onu fark ettiğiniz anda ona “ben” dememeyi - bu bir duygu, bu bir düşünce, bu bir arzu, bu bir beklenti şeklinde - ona “ben” deme lüksünü verdiğinizde o tepenize biner, otomatik olarak o gelecek.
Duyguyu Gözlemlemek, Duyguyla Özdeşleşmemek
Mesela diyecek ki “beni çok üzdüm.” Orada bir dur: şu anda bir üzüntü duygusu var, “kendimi çok değersiz hissediyorum” - bir dur ve de ki “şu anda bir değersizlik duygusu gözlemliyorum.” Ama ben neredeyim? Ben onun içinde miyim? Hayır, ben onun içinde değilim; ben onu gözlemleyenim, ben onun farkında olanım, ben onu fark edenim. Yani “fark etme” güzel bir kelime aslında arkadaşlar; fark, bir şeyle aradaki farkı görebilmektir aynı zamanda - o duygu ile gerçek öz kendim arasındaki farkı görmek aslında. Orada bir duygu var - bakın bu, “böyle bir duygu yok” demek değil, bunu karıştırmayın. Bizim burada söylediğimiz şey “böyle bir duygu yok, böyle bir düşünce yok” demek istemiyoruz; bir duygu var, bir düşünce var ama o ben miyim, o ben miyim, asıl sorumuz budur. O ben değil. Ama o duygu benim, artık ne dersek diyelim, mekanizmamda, bedenimde, psikolojik boyutumda var; tamam onu gözlemle, o kadar. Ne yapacağım onu? Bir şey yapman gerekmiyor, sadece gözlemle onu. Bırak o duygu, enerjisiyle, her yönüyle orada dursun.
Bunun için söylüyorum, onlarla kavga etmemeniz için söylüyorum; çünkü kavga ettiğiniz şey sizin tarafından farkına varılmadan büyütülür. Kavga ettiğiniz şeyi farkına varmadan büyütürsünüz. Hani “ben uyuyacağım, ben uyuyacağım” diye sürekli tekrar ederseniz uyuyamazsınız değil mi? Hani meşhurdur, belki bazı kitaplarda görürsünüz: “pembe fili düşünme” diyerek sürekli bütün gün pembe fili düşünürsünüz o durumda değil mi? Sadece gözlemleyin, savaşmayın; siz onu bırakın, o sizi bırakmak durumunda kalacaktır. Ama onun sizi ne zaman bırakacağını da düşünmeyin, sizi bırakıp bırakmayacağını da düşünmeyin; sadece siz yapmanız gerekeni yapın. Yapmanız gereken nedir? Onu bırakmak, sadece bu kadar. Onu bırakmak, başka yapmanız gereken hiçbir şey yoktur. O duruyor mu, gidiyor mu, daha mı güçleniyor, hiç fark etmez; siz onu bırakın.
“Kendimi değersiz hissediyorum” - onu bırak, kendini ondan al yani. Şimdi “ben kendimi değersiz hissediyorum” - kendimi alırsam ne kalır? Kendim orada değilim, kendimi ondan aldım; orada bir değersizlik duygusu kalır, burada kendim kalır. Ondan rahatsız mı kendim? Hayır. Nefret ediyor mu? Hayır. Onu itiyor mu? Hayır. Onun yok olmasını istiyor mu? Onu da istemiyor; sadece gözlemliyor. Yok olmasını istemiyorum, yargılamıyorum, suçlamıyorum, nefret etmiyorum, gitsin de istemiyorum; ister gider ister gitmez, onun bileceği iş. Yapacağımız sadece bundan ibarettir: kendinizi ondan geri alın. Çünkü ona siz verdiniz o kendi payesini. “Kendimi değersiz hissediyorum” - niye o duyguya kendinizi verdiniz ki? “Kendimi beceriksiz hissediyorum” - niye beceriksizlik hâline kendinizi verdiniz? Kendinizi hiçbir şeye vermeyin. Kendinizi vereceğiniz tek şey vardır, o da Yaratıcı’dır.
Bakın, kalpler Allah ile mutmain olur; zıttı, kalpler özdeşleştiğiniz her bir şeyle kararır ve tutsak hâle gelir. Kalpler Allah’la mutmain olur, Allah’la özgürleşir, Allah’la kendini bulur, Allah’la kendisi olur; ama kalpler bir şeyle özdeşleştiğinde o şey olur - ne ile özdeşleşirseniz o şeysiniz. Değersizlik duygusuyla özdeşleşin, değersizsiniz. Yalnızlık duygusuyla özdeşleşin, yalnızsınız. Kıskançlık duygusuyla özdeşleşin, kıskançlıktan ibaretsiniz. Öfkeyle özdeşleşin, öfkesiniz. Kendinizden nefret etmekle özdeşleşin, kendinizden nefret edersiniz.
Bu anda durup gözlemlemek mi gerekiyor? Durup, gerçekten var olan bir duyguyu kendime de - durup gözlemlemek nasıl kendime duruyor? Evet, o bir duygu, ben bunu gözlemleyeyim, o bir duygu; bunu yapın, sadece bu kadarını yapacaksınız. Çok fazla şey düşünmeyin; çok fazla şey düşünürseniz, düşünüyor gibi görünen benliklerle özdeşleşirsiniz. Çok basit bir şey düşünün: “ben bu duygu değilim ama bu duygu burada var.” Çok basit bir düşünce: “burada değersizlik duygusu var, bakın bu bir duygu, sadece bir duygu.” “Ben” dediğiniz an siz o olur; “ben” demediğiniz an, “ben ve kendim” bilincini ona vermediğiniz an siz özgürsünüz.
Şuna işaret etmek istiyorum: özellikle duygusal nitelikli benliklere veya duygu niteliğindeki durumlara benlik hissini vermek çok hızlıdır, çok kolaydır, çok otomatiktir. Onlardan ayrışmak bazen biraz zor gibi gözükür; çünkü “ben öyle hissediyorum” diyorsunuz, o kadar güçlü bir şey ki. Dolayısıyla sakin bir şekilde bedeninize dönerek - o an bedeninizi hissederek, mesela elinizi hissederek, “şu an iki elimi ve parmaklarımı hissediyorum” - bunu niçin yapıyoruz? Bedene dönmek için. Bedene niye dönüyoruz? Duygudan ve düşünceden biraz sıyrılmak için. Şu an sadece bedenini hisset; dikkatin bedenine döndüğünde dikkatinin bir kısmı bedenine döner, dolayısıyla duygudan ayrışmış olursunuz. Biraz o an bedeninize dönün, bedeni hissedin ve sadece o duygu veya düşünceye ad koyun: “bu değersizlik duygusu,” “bu belirsizlikten korkma duygusu,” “bu yetersizlik duygusu,” “bu hata yapma korkusu,” “bu onaylanmama korkusu.” Sadece duygunun adını koyun ama “ben böyle hissediyorum” dememeye ve o hâlde olmamaya dikkat edin; yani “ben onu hissediyorum” - “ben ve kendim” hissini payesini ona vermeyin. Ona verirseniz işte o hadisin ifadesiyle nefsinizle baş başa kalmış olursunuz.
“Ben” Bilinci: Kutsal Bir Emanet
Başınızı o benliklere vermeyin, o duygulara vermeyin. “Ben” çok önemli bir kavram; “ben,” “kendim,” o kadar önemli ki Allah’ın insana verdiği çok büyük bir değer. “Ben” diyebilme bilinci - bakın bu çok büyük bir bilinç hâlidir. Yerler, gökler, dağlar bundan çekilmiş; insan bunu kabul etmiş. İnsanın bunu kabul etmesi aslında ilahi zâtın, yani Allah’ın o mutlak benliğini tanıması için verilmiş bir imkândır aslında. Ama siz onu ne yapıyorsunuz? Bedene kullanıyorsunuz. Mesela “ben güzel miyim, çirkin miyim, yakışıklı mıyım, yaşlı mıyım, genç miyim, işte benim doğum günümü kutlamıyorlar” - ne yapacaksın, sen daha doğmamışsın ki, senin doğum günün yok ki, sen henüz daha doğmamışsın. Bedenden doğumu neyle kutlayacaksın? Ruhundan doğduğun gün olursa onu hepimiz kutlayalım - kutlamaya da gerek yok gerçi. Ama öyle bir aşağıya kadar indirmişsin ki o varoluşunu, o kendiliğini, o benlik idrakini, onu bedeninle özdeşleştiriyorsun. “Genç miyim, yakışıklı mıyım, güzel miyim, alımlı mıyım, fark ediliyor muyum” - o çok kıymetli bir şey, sen onu baş aşağı düşürmüşsün. O benlik bilincini bir duyguya hapsediyorsun, o “ben” diyebilme bilincini, kendilik bilincini bir düşüncenin, bir duygunun içine hapsediyorsun ve o duygu senin o kendilik bilincini boğuyor - bir öfkenin, bir arzunun, bir korkunun, bir beklentinin, çevrendeki insanların yaptığı bir yanlışlığın içine gömüyorsun o koskoca “ben” bilincini. Bu ne kadar berbat bir şey bir insan için. Yerlerin, göklerin ve dağların çekindiği bir şeyi sen bir duygucuğun içine gömüyorsun, bir hazineyi bir duygunun içine boğduruyorsun. Bu çok büyük bir haksızlık aslında.
O yüzden “ben ve kendim” bilinci kutsal bir şeydir; onu kutsal olmayan bir şeye atfetmeyeceksiniz. “Ben yakışıklı mıyım?” - neye atfediyorsun şimdi beni? Bedene. Beden geçici mi? Geçici. O zaman bu anlamda kutsal değil; kutsal olmayan bir şeye “ben” bilincini verme. Eğer bunu anlarsan o zaman o hakikaten sonsuz ve Yaradan’a bağlı olan “ben” idraki, kendilik bilinci, gerçek yerine doğru dönecektir. Ama sen ne yapıyorsun onu? Her gün her duyguya veriyorsun: “ben seviyorum, ben nefret ediyorum, ben istemiyorum, ben değersizim, ben yalnızım, ben böyle düşünüyorum, bana göre bu böyle.” Ve o kadar çok “ben”i, kendilik bilincini o kadar çok şeye veriyorsun ki; bir tek vermediğim bir yer var, o da gerçek kendilik yeri - Yaradan’la olan bağının farkındalığı. Onun dışında her yere o “ben ve kendilik” bilincini veriyorsun ve ona yazık etmiş oluyorsun. O yüzden ey kendini insan zanneden insan, kendini tanı - kendini tanı der bir bilgi. O anlamda kendilik bilinci çok saygıdeğer bir bilinçtir. Ama onu her yere kullanma tuzağı da gene insana mahsus bir durumdur.
O yüzden birçok kadim öğretide, bazı Budist manastırlarından tutun Hristiyan manastırlarına, İslam sufi öğretilerine kadar birçok öğretide, bir yola girmeye başladığın andan itibaren “ben” ve “kendim” kelimelerini kullanmana izin verilmez. Neden? Çünkü henüz kullanmayı bilmiyorsun, yanlış yerde kullanıyorsun; kullandığın her yer yanlış. Bir süre bunu kullanmaman gerekir ki gerçek anlamda nerede kullanman gerektiğine dair bir farkındalık kazanabilesin.
Var mı soru? Doğal ve gerekli olduğu ölçüde duyguları gösterir ama o duygular ile kendini tanımlamaz; yani su girdiği kabın şeklini alır, bundan gocunmaz, bundan rahatsız olmaz, ama su kendini girdiği kabın şekliyle tanımlamaz. Duyguyu yaşamak ve yansıtmak ayrı bir şeydir, o duygu olduğumuzu zannetmek ayrı bir şeydir. Aynı zamanda duyguları pozitif ve negatif noktaları açısından da ayırt etmemiz gerekir. Mesela değersizlik hissi sahte bir duygudur, sevilmeme duygusu sahte bir duygudur; ben kendimle ilgili sevilmeme duygusu hissediyorsam kendimi tanımıyorum demektir. Kendimi tanımadığım için o sevilmeme duygusunu hissediyorum. Neden? Çünkü kendimi kendim olmayan bir pozisyona indirgemişim. Bu şey gibi: elbisemi gösterip “beni beğendiniz mi” diyorum size, diyorsunuz ki “bu elbise uymamış,” ben de diyorum ki “beni beğenmediler.” Ben neyi gösteriyorum? Elbiseyi gösteriyorum. Ama aldığım cevabı ne ile ilgili yorumluyorum? Kendimle ilgili yorumluyorum.
Dolayısıyla biz burada duygusuz olmaktan bahsetmiyoruz, duyguları reddetmekten de bahsetmiyoruz; duyguyu fark etmek ve duyguyla özdeşleşmemek, duyguya “ben” dememe bilincinden bahsediyoruz. Bunu kavrayabildiğimiz ve yaşayabildiğimiz oranda dönüşmüş olabiliriz. Ve o dönüşüm bizi özellikle de negatif duyguların baskısından ve kendimizi yanlış yerlere konumlandırma tuzağından kurtaracaktır. Çok kolay bir yol; yani hayal edemeyeceğiniz kadar kolay bir yol arkadaşlar. Sadece buna engel olan özdeşleşmelerimiz var, o özdeşleşmeler yolu zorlaştırıyor. Bunu fark etmek gerekiyor. Evet, teşekkür ederim.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Metinde sure adı belirtilmeden, mealen şu ayetlere değinilmiştir: “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden (aldanıştan) ibarettir” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); münafıkların “sen gerçekten Allah’ın Resulüsün” diye yalan yere şahitlik ettiğine, ama Allah’ın onun Resul olduğunu zaten bildiğine dair ayet (sure adı belirtilmemiş, Münafikun suresini çağrıştırmaktadır); “Allah Âdem’e isimlerin tümünü öğretti” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Allah ve Resulü bir şeye hükmettiği zaman, mü’minlere ona uymak yaraşır” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş); “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur” mealindeki ayet (sure adı belirtilmemiş). Ayrıca “seni affetmeyeni affet” ifadesi metinde peygambere atfedilen bir söz (hadis) olarak geçmektedir, Kur’an ayeti değildir; “kendini bilen Rabbini bilir” mealindeki söz de yaygın bir hikmetli söz olarak aktarılmış olup ayet olarak sunulmamıştır.