Kendini Bilen Rabbini Bilir
Kısa Özet
Sohbette "kendini bilen Rabbini bilir" hadisi ile eski Yunan'daki "kendini bil" sözü, Bediüzzaman'ın 33. Söz'ünün 31. Penceresi çerçevesinde ele alınıyor; insanın acz, fakr ve zaaf hallerinin, kendi içine kapanılırsa bir duvara, Allah'a yöneltilirse bir pencereye dönüştüğü anlatılıyor. Duanın Allah'ı değil insanı değiştirdiği, halini arz etmekle "tırmalamak" arasındaki fark, mümin ile gafil insanın aynı nimete dayanırken birinin bunu Allah'tan bilip diğerinin kendine mal etmesiyle ayrıştığı işleniyor. Sohbet, güzellik, zenginlik ve iktidar gibi cüz'i nimetlerin insanı bozmadığını, ancak Rabbani bir edeple değil nefsani bir şekilde tecrübe edildiğinde gafletin insanı bozduğunu vurgulayarak "Ey müminler, Rabbaniler olun" ayetiyle sona eriyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Ayna kendini değil, kendisinde görüneni gösterir; insan da kendine değil Allah'ın isimlerine ayna olmalıdır.
- Acz ve fakr duygusu, kişi kendi içine kapanırsa bir duvar, Allah'a yöneltilirse bir pencere haline gelir.
- Dua Allah'ı değil insanı değiştirir; halini arz etmekle "tırmalamak" arasında edep farkı vardır.
- Zenginlik, güzellik ve iktidar insanı bozmaz; bozan gaflettir. Rabbani tecrübe edildiğinde bu nimetler insanı daha iffetli, cömert, adil kılar.
- Mümin Rabbine dayanır, gafil kendine dayanır; kudret kendisinde göründüğünde de görünmediğinde de mümin her vakit Allah'a bakar.
Giriş: Kendini Bilen Rabbini Bilir
Evet, bugünkü konumuz daha önce de kısmen işlediğimiz, bugün biraz daha belki bazı yönlerini daha açıklığa kavuşturacağımız bir mesele: "Kendini bilen Rabbini bilir" hadisinin, aynı zamanda eski Yunan'da da Delfi Tapınağı'nın kapısında yazılı olduğu söylenen sözün açılmasına dair bir şey.
Buradaki temel mesele şudur: kendini bilmek, yani "kendin" dediğin şey nedir? Bütün mesele buradadır. Biz prensip olarak şunu söylüyoruz ki kendiliğin farklı düzeyleri vardır. Farklı kendilik düzeyleri vardır. Dolayısıyla her bir farklı kendilik düzeyindeki kendini bilmek ayrı bir kendini bilme halidir. Bu anlamda işte "bir ben" vardır; "bende benden içeri" dediğinde Yunus Emre aslında bu şeye işaret ediyor. Bende benden içeri olan bir ben var. Biri farklı bir kendilik düzeyi, diğeri daha farklı bir kendilik düzeyi.
Şimdi Bediüzzaman da burada üç noktadan insanın Allah'a ayna, Allah'ın isimlerine ayna olduğunu söylüyor. Ve bu noktada da farklı bir kendilik algısı oluştuğunu biz yorumluyoruz.
Bu ön açıklamadan sonra sözün başına geçiyoruz. Buradaki söz 33. Söz, 31. Pencere olarak geçiyor. İki tane ayet almış. Bir tanesi: "Biz insanı en güzel kıvamda yarattık." İkinci ayet: "Yeryüzünde yakin sahipleri için ayetler vardır, ve sizin nefislerinizde de, eğer görebilirseniz yine ayetler vardır." Burada hem yakinle ilgili bir ifade var hem de basiretle ilgili bir ifade var ikinci ayette. İkinci ayeti tekrar edersek: "Yeryüzünde yakin sahipleri için ayetler vardır, ve sizin nefislerinizde de basiret sahipleri için yine ayetler vardır." Orijinalini de okuyayım: "Ve fi'l-ardı âyâtün li'l-mûkinîn. Ve fî enfüsiküm, efelâ tübsirûn."
Şimdi Bediüzzaman bu pencereye "insan penceresidir" diyor, "ve enfüsîdir." İçe aittir, derunî bir şeydir. Ve bunun, diyor, geniş açıklamalarını tahkik ehline, yani kendinde hakikati tahakkuk ettirmiş evliyaların çok geniş açıklamaları bulunan kitaplarına havale ediyoruz. "Yalnız," diyor, "biz Kur'an'ın feyzinden aldığımız birkaç esasa işaret edeceğiz. Birinci nokta: insan üç cihetle Allah'ın isimlerine aynalık eder."
Ayna Olmak: Zıtlıkla Görünen Hakikatler
Demek ki insan temeli itibariyle bir aynadır. Peki ayna nedir? Ayna kendini gösteren bir şey değildir, değil mi? Ayna kendisinde görünen şeyi gösteren bir şeydir. Biz bir aynaya baktığımız zaman aynayı değil kendimizi görürüz. Ayna bize kendini göstermez, ayna bize bizi gösterir. Eğer insan bir aynaysa o zaman insan Allah'ı gösteriyor olmalıdır. Hem insan muhataplarına Allah'ı gösteriyor olmalıdır, hem de insan kendi kendine baktığında Allah'a ait bir şey görüyor olmalıdır. Yoksa kendine baktığında kendini görüyorsan o zaman bir ayna değilsin sen, değil mi? Kendine baktığında eğer sen bir aynaysan onu görmelisin; biri sana baktığında da seni değil onu görmeli. O zaman gerçek manada bir ayna olma vazifesini veya olma halini tahakkuk ettirmiş oluruz.
Birinci vecih nedir? Buna geçmeden evvel bir ara belki şunu söylemek gerek. Birinci noktada belki şunu ifade ediyor Bediüzzaman: "ben ve o" şeklindeki bir algı düzeyi. İkinci düzeyde "bende o" algı düzeyi. Üçüncüde de "ben o" algı düzeyi. Ama üçüncü düzey tanımlanamaz olan bir şeydir; tanımlandığı zaman yanlış anlamlara veya anlaşılmalara sebep olabilecek bir düzeydir. En mümkün ve anlaşılır düzeyler: "ben ve o" ilişkisi, insanın Tanrı'yla ilişkisinde "ben ve o" ilişkisi; ikincisi "bende o" ilişkisidir.
Şimdi ilk vecih, diyor, yani ilk yüz, ilk açı: gecede karanlık nuru gösterir, yani ışığı gösterir. Yani zıtlık üzerinden bir aynalık mahiyetimiz var. Gece karanlık ışığı gösteriyor. Bunun gibi her şey zıddıyla görünür ve her şey zıddını en güzel şekilde gösterir. Mesela bir siyahın siyahlığı yanına beyazı koyduğun zaman belirgindir. Bir beyazın beyazlığı yanına siyahı koyduğun zaman belirgindir. Yani her şey zıddıyla daha iyi görünür. Bu ilk yön bununla ilgili.
Rahmetini bildiriyor ve bunun gibi pek çok ilahi sıfatı tecrübe ediyor ve bunlara ayna oluyor. Yani bizim sonsuz acz içinde oluşumuz sonsuz kudrete aslında bir ayna, onu gösteriyor. Sonsuz bir ihtiyaç içinde oluşumuz, sonsuz bir vericinin, nimet verici bir zatın aynası olmamıza vesile oluyor. Hatta sınırsız aczinde ve zaafında, hadsiz düşmanlarına karşı bir dayanak noktası aramakla vicdan daima vâcibü'l-vücuda bakar; varlığı zorunlu olan Allah'a bakar. Yine nihayetsiz fakrında, nihayetsiz ihtiyaç sahibi olması, nihayetsiz maksatları taşıması noktasında bir yardım noktası aramaya mecbur olduğundan, vicdanı daima o noktadan merhametli ve sonsuz zenginlikte olan Hakk'ın dergâhına dayanır, dua ile el açar. Demek her vicdanda şu dayanak ve yardım noktası cihetinde iki küçük pencere, Rahîm ve Kadîr olan Allah'ın rahmetine açılan pencerelerdir ve her vakit onunla bakabilir, diye bitiriyor.
Duvar mı Pencere mi?
Şimdi açalım. İnsan bir dayanak arıyor, bir de yardım noktası arıyor; kendisine gerçekten yardım edecek ve gerçekten kendisi için dayanak olacak iki nokta arıyor. Bunlar aslında Allah'a açılan iki pencere aynı zamanda.
Ama şimdi düşünün ki bir duvar ile bir pencere arasındaki fark nedir desek... Aslında ikisi de önce duvardır, sonra o duvarda pencereler açılır. Biz aczimizi, sonsuz ihtiyaç içinde oluşumuzu bir dayanak ihtiyacı olarak görüp kendi içimize kapanırsak, bu bir duvar olur. Ama burada ifade ettiği gibi vicdan neyi görür? Diyelim ki aczini gördü, zaafını gördü, düşmanlarına karşı bir dayanak noktası arıyor. O dayanak noktası nedir? Allah'tır.
Yani duvar pencere haline gelir. Bu bizim, bakın, idrakimize bağlı bir şey. Eğer kendi içine kapanırsan bu bir duvar olur, bu durum. Yani düşün ki acizsin, zayıfsın, düşmanların var, ve kendi içine kapandın. Ne oldu? Hapsoldun. Bunları gördün, bunların farkına vardın; aczinin, zaafının, birçok olumsuz etkinin farkına vardın. Fakat bu farkındalık sana neyi gösterdi? Bir dayanak noktası arama neticesinde Allah'ı gösterdi. O zaman sen bir duvarla karşı karşıya değilsin, bir pencereyle karşı karşıyasın. İşte dindar insan ile dinden kopuk insan arasındaki temel fark budur.
Şimdi ben aczimi ve zaafımı hissettiğimde ya benim sonsuz bir kudrete sahip olan Rabbim var ve eğer Rabbim dilerse beni bu zayıflıktan, bu aczden, bu düşmandan kurtarır; dilerse kurtarır, dilerse kurtarmaz; benim için önemli değil, fakat ben biliyorum ki sonsuz kudrete sahip olan bir mutlak var. O zaman benim için bir pencere açılmış olur. Ve bakın ne diyor? "Her vakit onunla bakabilir." Her vakit bakabilmek; yani zorlukta da bakabilmek, kolaylıkta da bakabilmek. Çünkü neden? Çünkü aslında biz her zaman aciziz. Allah'ın bizi bazen bir kudretle desteklemesi bizim kudretli oluşumuzu göstermiyor. Biz özünde her zaman aciziz. Dolayısıyla her zaman ona dayanır, gerçek anlamda idraki olan bir mü'min.
Buradaki zaten "vicdan" kavramı biraz bilinç anlamındadır; yani idrak anlamında kullanılmaktadır buradaki vicdan kavramı. Yani senin idrakin doğal bir halde ise, sen aczini hissettiğinde kudrete yönelirsin. Tıpkı bir çocuğun aczini hissettiğinde annesine yönelmesi gibi. Kendi içine kapanır mı bir çocuk? Kapanmaz. O ağlayışı bir nevi dua gibidir. Ve onu kime götürür? O acizlik hissi, o ihtiyaç hissi onu nereye götürür? O ihtiyaçlarını giderebilecek olan kaynağına götürür. Dua ile el açar. Ama hangi şuurla? "İlla bana bunu ver" şuuruyla değil; halini arz eden ve halini bilen bir Rabbi olduğunu idrak eden bir şuurla.
Duanın Hakikati
Aslında bizim dua edişimiz Allah'a bir şeyi öğretiyor veya Allah'a bilmediği bir şeyi göstermemiz anlamına gelmiyor. Senin onun varlığını bilmeni ve onunla irtibatlı olduğunu sana hissettiren bir şeydir dua etme hali. Yani dua Allah'a bir şey öğretmez, dua bize bilinç kazandırır. Sen halini arz edersin; hem o halini bir nevi açmış olursun, o halini dökmüş olursun. Hani hep şey yapıyoruz ya, böyle "derdimi anlatacağım birini arıyorum" diye. Anlat yani, niye anlatmıyorsun değil mi? Anlat, işte her şeyini anlat. Duanın bir tarafı odur: halini arz ettiğin bir durumdur. Öbürü: seni dinleyen, seni bilen, kudreti ve rahmeti, merhameti olan bir Rabbin olduğu bilincinde olman. Sanırım bir söz vardı: "Dua Tanrı'yı değiştirmez, insanı değiştirir," diye.
Ben ne yapıyorum? Hem kendimi açıyorum, hem de beni bilen, gören ve her şeye kudreti yeten, merhameti olan bir mutlak zatın beni fark ettiğini, benim farkımda olduğunu idrak ediyorum. O zaman bu beni ne yapıyor? Dengeliyor, rahatlatıyor ve huzura kavuşturuyor. Burada bakın, illa benim benliğimin arzu ettiği istikamette bir çözüm olacak diye bir şey yok. Ben sadece halimi arz ediyorum ve halimi bilen bir Rabbim olduğunu idrak ediyorum. Benim için orada sistem tamamlanmış oluyor, bütünlenmiş oluyor.
Dini idraki zayıf olan veya olmayan insan ne yapıyor? Kendi aczinin, zaafının içinde hapsolmuş oluyor. Hani daha önce de söylediğimiz gibi, Şeyh Alevî'nin sözüyle: "Ortalama insan acizliğini ve fakrını hissettiğinde rahatsız olur; ârif, acizini ve fakrını hissettiği ölçüde mutlu olur." Çünkü o tam gösteriyor: ne kadar aczini idrak ederse kudret o kadar ona görünüyor; ne kadar fakrını idrak ederse sonsuz zenginlikte olan Allah o kadar onun için idrak edilir hale geliyor. Çünkü her şey zıddıyla kendini gösteriyor. İşte buradaki ilk açı bunu anlatıyor bize. O yüzden kâmil insan, aczini idrak etmekten mutlu olur. Çünkü aczini idrak etmesi oranında kudreti fark eder.
Ama yeter ki o, egosunun arzu ettiği istikamette kudretin tezahürünü istememesi şartıyla. Yani evet, Allah sonsuz kudret sahibi, ama o kudret illa senin arzu ettiğin şekilde mi gerçekleşecek? Hani böyle biraz yaramaz bir çocuk gibi olur; işte sokakta dayak yer, "işte baba, gel bunu döv" der. "Tamam" der baba, onu döver de; yani dövmesi gerekip gerekmediğini ona bıraksın. Sen sadece de ki: "Ya ben bundan dayak yedim, sen de güçlüsün, bak sana halimi arz ediyorum." Anlatabiliyor muyum?
Yoksa hâşâ Allah'ın kudretini, rahmetini, sonsuzluğunu, zenginliğini kendi benliğimizin ihtiyaç ve beklentilerine mahkûm mu kılacağız yani? Değil mi? Bu yanlış bir şeydir. Diyelim ki ben dünyada herhangi bir olayla mağlup olabilirim. Allah'ın kudreti sonsuz değil mi? Sonsuz. Peki beni galip kılabilir mi? Kılabilir. Ama ben durumumu arz edeyim. Derim ki: "Ya Rabbi, ben şu an mağlubum, düşmanıma karşı gücüm yok; ama senin kudretin sonsuzdur. Eğer dilersen beni düşmanıma karşı güçlü ve yetkin kılabilirsin. Sen bilirsin." Ben sadece halimi arz ediyorum ve seni biliyorum, ona bırakacaksın. Yoksa "biz haklıyız, Allah niye bizi galip kılmıyor" demek çok akıllıca bir şey değildir. Dolayısıyla bak o pencereden bakacaksın. O pencereden böyle bağırmayacaksın yani; pencereden kendini göstereceksin ve pencereden onu göreceksin. O zaten seni görüyor; sen pencere açsan da görüyor, açmasan da görüyor. Ama sen kendi tarafından bir pencere açarak hem kendini gösterdiğinin rahatlığını hissediyorsun, kendini açmış oluyorsun, hem de seni görenin farkına varıyorsun. Tamam, orada mesele bitmiş oluyor.
Mesela bu pencereye böyle sabahları kuş gelir. Bir zaman çok alışmıştı böyle, her gün koyuyordum. Bazı günler unuttum; mesela baktım böyle kuş geliyor, oturuyor orada, eğer pencereyi açık verirsem yiyor. Bekliyor, mesela bir yarım saat bir saat, bakıyor bir şey yok, gidiyor yani. Sitem yok, öfke yok, kırgınlık yok. Baktım onun bilincinde, şimdi de bende yok yani. Ne kadar fıtri bir şey. Bakıyor ve dikkat de ediyorum yani, çok defa ettim; baktım böyle bakıyor, dolanıyor falan, sonra bakıyor buradan bir şey yok, gidiyor yani. Küsmüyor ama, öfke duymuyor, sırt çevirmiyor. Ne yapıyor? Aslında fıtrî bir şekilde halini arz ediyor. Anlatabiliyorum.
İşte bir müminin kendi aczini, fakrını, ihtiyaç içinde oluşunu, düşmanların ona hücumunu, onu mağlup etmesini tecrübe ettiğinde, sonsuz kudret ve sonsuz bir zenginliğe sahip olan bir Rabbi olduğunun şuurunda olmalı; halini arz etmeli ve olanı da kabul etmeli. İşte "dua ile el açar" denmesi bu. Tırmalamaz yani. El açmak ayrı bir şey, tırmalamak ayrı bir şey. Biz bazen dua ederken aslında tırmalıyoruz. Duanın işte böyle edepleri var. Ve bir insan ne kadar müdrikse o kadar kendini Allah'a bırakır; o kadar Allah'ın takdirine, hikmetine, onun tezahür tarzına o kadar kendini bırakır ve o kadar da memnun olur.
Mümin ile Gafil Arasındaki Fark
Dindar olmayan insan aslında neye dayanır? Yine Allah'a dayanır, ama o dayandığı şeyin Allah'tan olduğunu bilmez. O yazıda dediğimiz gibi: güneşe sırt çevirsen de güneş ısıtır yani, sen güneşe sırt çevirdin diye güneş sana sırt çevirmez. Bir insan Allah'a inanmadığında da Allah ona lütuf ve ikramda bulunur. Allah'ın verdiğine dayanırsın, fakat kendine dayandığını zannedersin. Çünkü onu kendinden bilirsin. Kendinden bildiğinde ne olur? O noktada geçici olarak mutlu, mesut olursun; fakat o kudret, o yetkinlik elinden gittiğinde, olmadığında da rahatsız olursun.
Şimdi birisi senin hesabına bir milyon dolar yatırsa ve dese ki "bunu zaman zaman uygun şekilde kullanabilirsin," şimdi sen zengin misin? Sen zengin değilsin. Sana bir şey emanet edilmiş ve aynı zamanda o emaneti kullanabilme yetkisi verilmiş; sen yine zengin değilsin. Şimdi biz de böyleyiz. Allah da bize bir şeyler veriyor; işte aczimizde kudret gözüküyor. Ama "o kudret benimdir" dersem, işte orada yanılmış oluyorum.
Mümin insan kendine dayanmaz. Mesela hayatta demez ki "ben çok varlıklıyım, ben çok güzelim, ben çok akıllıyım." Onu gafil insan söyleyebilir. Ama o kendi aczinde Tanrı'nın kudretiyle tezahür ettiğini görebilir. İşte neydi bu sözün başı? Demiştik: "Kendini bilen Rabbini bilir." Kendini hiçlikte bilen, O'nun her şey olduğunu bilir. Kendi aczini bilen, O'nun sonsuz kudret sahibi olduğunu bilir. "Kendini bilen Rabbini bilir"in bir açılımı bu: kendi zatında acz olduğunu bilen, kendisinde görünen kudretin Allah'tan olduğunu bilir. Dolayısıyla kendini bilen Rabbini bilir.
Şimdi sen biliyorsun ki senin cebinde hiç para yok; gece yattın, sabah kalktın, cebinde bin lira var. Şimdi kendini bilen, cebine bin lira konulduğunu ve koyanı da bilir, değil mi? Çünkü sen kendini biliyorsun: benim cebimde hiçbir şey yok. Kendini bilirsen o parayı senin cebine koyanı da bilirsin, en azından birinin koyduğunu bilirsin. Ben kendi aczimi biliyorsam, o zaman bende görünen kudretin Rab'den olduğunu bilirim. Fakrımı bilirsem, bende o zenginliğin Rab'den olduğunu bilirim. O zaman da kendime dayanmam. İşte mümin ile gafil insan arasındaki fark odur: mümin Rabbine dayanır, gafil kendine dayanır.
Evet, o yüzden mesela bir insan bir sıkıntı, sorun, olumsuzluk yaşadığında, eğer kendine bakıyorsa ve o iki pencere açılmıyorsa, o iki pencereyi açmıyorsa ne olur? Çöker; yani kapana kısılmışlık hisseder, değil mi? İşte depresyon dediğin, travma dediğin de budur; çünkü hem kendinde bir yetkinlik göremiyor, bir yeterlilik görmüyor, hem de olumsuzlukla karşılaşmış, tam bir kapana sıkışmış. Ama mümin insan, imanının idrakinde olan insan, her defasında der ki: "Ya Rabbi, gücüm yok ama sen sonsuz kudret sahibisin. Ben halimi arz ediyorum ve senin sonsuz kudret sahibi olduğunun idrakindeyim; sen ne dilersen ben de ona razıyım." O zaman ne oldu? O kapandan, o sıkışmışlıktan kurtulmuş olur. Onun için, deyim yerindeyse, insan başını yukarı kaldırmalı. Yani işte o iki pencere; bir bak, o pencerelerden bak, kendini o duvarlara hapsetme. Ama dediğimiz gibi: "Benim bir şeye ihtiyacım var, ben ihtiyacımı Allah'a arz ediyorum ve Allah'ın da sonsuz zenginlikte olduğunu biliyorum."
Edeple İstemek
Bir şeyhin sözüyle buradaki şeyi hatırlamıştım. Diyor ki: "Ne olur," diyor, "Allah bana onu verse bir şey mi eksilir? Halbuki bilmiyor ki Allah ona onu verse onun zararına olacak. Ben bile görüyorum onu yani. Ama o o kadar kitlenmiş ki bir şeye: 'Ne olur,' diyor, 'Allah onu verse ne olur yani.'" İşte burada idrak ve farkındalığın edebi gerekir. Buradaki edepten kastımız basit duygusallık değil; basitçe duygusal bir şekilde Allah'ın karşısında boynumu bükmem değil yani. Bu bir farkındalıkla olmalı: ben mi zekiyim, deyim yerindeyse çok akıllıyım, her şeyi kuşatıyorum; yoksa Allah mı her şeyi kuşatandır? Değil mi?
Allah her şeyi kuşatansa, ben de akıllıysam, o zaman derim ki: "Bak ya Rabbi, benim buna ihtiyacım var, ben buna ihtiyaç hissediyorum, ama gerçek anlamda neye ihtiyacım olduğunu bilen sensin, sana bırakıyorum. Ben sadece halimi, şu anki ihtiyaç algımı ve bu algımın neticesindeki ihtiyacım olan şeyi sana arz ediyorum. Ve sana kendimi açarak orada kendimle ilgili bir farkındalığı şekillendiriyorum. Ve senin de hem her şeyi bilen, hem her şeye kudreti yeten, hem de her şeyi hikmetle icra eden olduğunu idrak ediyorum ve sana bırakıyorum." Bu insan akıllı bir insandır. Mesele tamamen objektif bir bilince dayanır, meselede duygusallık yoktur.
Hani meşhur Sa'lebe kıssası var ya: adamın biri sürekli "ya Resulallah, bana dua et, Allah bana çok dünya nimeti versin" diyor. Peygamber sürekli ya başını öne eğiyor ya da "Allah kerimdir, sen devam et" diyor; Sa'lebe'yi sürekli geri çeviriyor. Ama en son ısrar edince "madem istiyorsun" diyor, "dua edeyim" diyor. Allah ona çok şey veriyor, ama adam Allah'tan uzaklaşıyor; mescide gelmez oluyor. Peygamber, "Sa'lebe'ye yazık oldu" diyor.
O zaman insan diyecek: "Ya Rabbi, ben böyle iyi olur diyorum, şunu elde etsem iyi olur diyorum, şuna sahip olsam ne güzel olur diyorum; ama senin her şeyi kuşatan ilmin, sonsuz rahmetin, sonsuz kudretin var. Bunu müdrikim, o zaman kendimi sana teslim ediyorum." Bunu akıllı insan idrak eder; öbürü cehaletin düzeyini ifade eder.
Allah'ın kendisinde görünen bir nimetine dayanan insan, o nimeti kaybettiğinde büyük bir çöküş yaşar. Ama mümin insan, her durumda bir şeye sahip olmadığını bildiği için, Allah verir şükreder, alır yine ona şükreder, yine razı olur. "Ben güzeldim, şimdi o güzellik kayboldu, ne kadar acı verici" diye aynaya bakmaz; çünkü hiçbir zaman güzel olmamıştı, ama güzellik onda gözükmüştü. Arada epey bir fark var. Onun için mümin varlıklı olur mu? Olmaz. Çok varlıklı, nereden oluyor ki acaba? Sığ olanlar hep böyle sanıyorlar işte. Onun sonsuz hazineleri var, onun verecek kudreti var. "Niye dilemiyorsun, işte dile, ne olur ki işte" diye... "Ya bu bana çok böyle şey geliyor, uyanıkça, bana öyle geliyor bilmiyorum, hiç iyi hissetmiyorum öyle, bunu çok böyle..." Dindar dediğimiz insanlar böyle oluyor. "Tabii, doğal," diyorlar, "hepimizin süreci var." İşte burada nedir? Bir insanın en temelde idrak etmesi gereken nokta şu: isteyemem değil.
Evet, ihtiyacını arz edebilirsin, en basitinden en ulvisine kadar; hiç bunda bir mahsur yok, isteyebilirsin, ama işte o edeple. Nasıl bir edep? "Ya Rabbi, benim için en güzel olanın ne olduğunu sen biliyorsun, dolayısıyla senin takdirine razıyım ve bütün gönlümle senin takdirini tercih ediyorum," diyebilme hali. Yoksa evet, yani insan Allah'tan isteyebilir ve istemelidir de, çünkü Allah bize o istemeyi vermiş; ama edeple istemek. İşte o edep bir irfana dayanıyor, o edep bir idrakin neticesinde tahakkuk ediyor.
İşte mümin insan, kudret kendisinde göründüğünde de aciz olduğunu bilir; görünmediğinde de her vakit ona bakar. Yoksa Allah kudretinden ona bir kuvvet verdiğinde onu unutan, sonra o kudreti aldığında "eyvah, ben güçsüzmüşüm" deyip ona yönelen insan epey yol almalıdır. Bu, süreç içinde bir durumdur ama doğru bir nokta değildir; Kur'an bunu çok defa nazara vererek eleştirir: "Zorluk ve sıkıntıya düştüklerinde yalvarırlar, kendilerine bolluk ve rahatlık verdiğimizde bizi unuturlar." Neden? Çünkü onu kendine nisbet ediyor; demek ki kendini bilmiyor. "Ben varlıklıyım" diyor. Ben varlıklıyım diyen insan kendini bilmiş oluyor mu? Bilmiş olmuyor. Burada deniyor ki: sen varlıklı değilsin, senin hiçbir şeyin yok ki. Kur'an bize bunu diyor: "Siz fakirsiniz, Allah ganîdir" diyor. "Ben zenginim" diyorsan, o zaman bir düşünmek lazım, ayeti nereye koyuyorsun? Değil mi?
Kendini bilen her zaman Rabbini bilir, her durumda bilir. Ve Rabbine, o kendini bilmekle bakabilir.
Cüz'i Sıfatlar Küllî Sıfatlara Ayna Olur
İnsana verilen numuneler nevinden, yani cüz'i ilim, cüz'i kudret, cüz'i görme, cüz'i duyma, cüz'i malikiyet, cüz'i hakimiyet gibi, her bir cüz'ilik ile kâinat mâlikinin ilmine, kudretine, görmesine, duymasına, hakimiyetine ve rububiyetine ayna olur. Yani sana cüz'i bir ilim veriliyor; o cüz'i ilimle sen sonsuz ilim sahibi olanın hem idrakine varıyorsun, hem de o cüz'i ilimle ilahi rızaya uygun bir şekilde hareket ediyorsun. Dolayısıyla, bende cüz'i bir ilim varsa, bu benim ilim sahibi olmama işaret etmiyor; o küllî olan ilim sahibinin bende bir yansımasına işaret ediyor. Dikkat edin, bir ayna her zaman gösterdiği şeyi indirgeyerek gösterir, tamamıyla olmaz, değil mi? Tamamıyla ayna her şeyi göstermez. Dolayısıyla bizim buradaki aynalığımız da o küllî olanı cüz'i bir şekilde gösteriyor. Ve sen bununla Allah'ın bilmesini, görmesini, malikiyetini, rububiyetini ve hakimiyetini hem bir benlik olarak tecrübe ediyorsun, hem de Allah'ın sana verdiği o imkânı O'nun razı olduğu istikamette kullanıyorsun.
Birçok gaflet aslında bu noktada tahakkuk ediyor. Mesela kişi cüz'i iradesiyle "ben istediğim şeyi isteyebilirim" diyor, "irademi istediğim yönde kullanabilirim" diyor, "istediğim şekilde tercihte bulunabilirim" diyor. İlginçtir, Allah bile "istediğim şekilde tercihte bulunurum" demiyor. Allah bile kendine sınır koyuyor. Diyor ki: "Ben zulmetmem." Ama bizler diyoruz ki: "Ben istersem bak zulmedebilirim." Hatta bazen bunu bir şey gibi gösteriyoruz: "Bak istesem zulmederim ama etmiyorum." Halbuki Allah diyor ki: "Ben zulmetmem, ben zulmü kendime haram kılmışım." Sen sana bir kudret veriliyorsa, bu "istersem zulmederim" diye mi verilmiş? Onun kudretini, yani kudretli bir insanın davranışı, sonsuz kudret sahibi olan Allah'ın, deyim yerindeyse, tezahürünün bir yansıması, bir gölgesi olmalıdır. Bunu kişi idrak edebildiği oranda gösterebilir.
Mesela Allah kudret sahibi; kudret sahibi olduğu için affedici, kudret sahibi olduğu için sabırlı. Ve sen, sende görülen bu nitelikleri ilahi sıfatların ve tecellinin bir küçük yansıması olarak telakki etmelisin ki bunları doğru bir şekilde kullanalım. Mesela bir insan şunu demeli: Allah ne diyor kendisi için? "Ben zulmü kendime haram ettim," diyor. Sen ettin mi mesela? Bu aslında sonsuz kudret sahibinin kendine haram etmesi; sonsuz kudret sahibi olduğu halde kendine haram ediyor. Yani deyim yerindeyse "ben zulmetmem" diyor Allah. Mesela "ben çok affediciyim" diyor. Allah da sana kendinden bir affedicilik yansıtıyor, değil mi? Sende de cüz'i bir affetme var. O cüz'ilik, küllî olana yaklaşabildiği oranda kemale erer. Allah'ın diyelim ki affediciliğine yaklaşabildiğin oranda aslında sen o tecelliyi genişletmiş oluyorsun. Ve onu, deyim yerindeyse, Rabbani bir şekilde tezahür ettiriyorsun. İşte Kur'an'da bir ayette geçiyor: "Ey müminler, Rabbaniler olun," diyor.
Rabbaniler Olun
Yani rububiyet; Allah'ın rububiyeti nasıl tahakkuk ediyorsa, sende cüz'i de olsa o rububiyetin gerektirdiği şekilde davranıyorsan, o zaman Rabbani olursun.
*Soru:* Şey sorabilir miyim, ben şeyi anlamadım: "Kudret sahibi olduğu için affedicidir" [ifadesini].
Bunu birisi bana söylemişti çok seneler evvel, dedi ki: "Acizler affedemez, güçlüler affeder." Ben sonra düşündüm, baktım doğru. Yani dikkat edin, kim affedemiyor? Ne kadar acizseniz, bir şey karşısında o kadar az affedici oluyorsunuz. Mesela bir çocuğa karşı çok güçlüyüz, değil mi? Ne kadar affedici oluyoruz bir çocuğa karşı? Fakat aynı hareketi bir büyük yapsa, ona karşı bir acizlik hissediyoruz, onu affedemiyoruz. Güçlü mü affediyor, zayıf mı affediyor? Zayıf affettiğinde, zayıflığından dolayı aslında affetmiyor; zayıflığından dolayı geçici olarak boyun eğiyor. O gerçek anlamda bir affedicilik değil. Onun için güçlü olan affeder; zayıf olan boyun eğer, affetmiş gibi gözükür ama kırgınlığını devam ettirir.
Çünkü güçlü olan aslında bir zarar zaten kendi de görmüyor yani, ve karşısındaki için uygun olan her neyse o şekilde davranıyor. Ama öbürü, zayıf, kendince incinmiş, rahatsız olmuş, yaralanmış; onun için de affetmiyor. Onun için güçlü olan affeder. Allah da güçlü olduğu için affedecek. Allah o yüzden affedici, güçlü, affedici, sabırlı. Kendisi için herhangi bir beklentisi, deyim yerindeyse, olmadığı için, o karşısındaki için bekliyor. Bu da işte Allah'ın bir nevi sabrı yani. Yani kendisine yönelik bir zarar yok. Hani bunu şuna benzetebilirsiniz basitçe: biri size taş atıyor ama o taş size yetişmiyor; siz ona taş atar mısınız? Atmazsınız, beklersiniz ki taş atmasın. Allah azze ve celle'nin sabrı sonsuz; orada sabır kavramı bize bakan yönüyle olan bir şey, yoksa hâşâ Allah bizim gibi böyle zorlukla sabrediyor anlamında bir şey değil yani. Sen Allah'a bir zarar veremezsin; ne kadar küfret, isyan et, ne yaparsan yap, bu noktada sen Allah'a bir zarar vermiyorsun. Allah sana sabrediyor, çünkü istiyor ki sen aklını başına topla, anla, idrak et ve kendini değiştir. Yani senin bana taş atman bana zarar vermiyor, çünkü attığın taş bana zaten yetişmiyor. Dolayısıyla ben seni bekliyorum ki aklını başına al, taş atma; hem kendini yoruyorsun hem de yanlış yere taş atıyorsun. Onun için affetmemek zayıflıktandır.
Cüz'i Tecrübe ile Küllîyi İdrak Etmek
Evet, sendeki bu cüz'i nitelikler ile kâinat mâlikinin ilmine, kudretine, görmesine, duymasına, hakimiyetine ayna olursun; onları anlar ve bildirirsin. Önce neyi anlıyorsun? Sendeki o cüz'i örneğiyle mutlak olanı anlıyorsun. Mesela sen diyelim ki gerçek anlamda bir aşk hali yaşıyorsun; o aşk haliyle tabii senin kendi cüz'i varoluş çerçevende bir aşk hali yaşıyorsun, mesela onunla birçok mana açılıyor. Sonra diyorsun ki: "Ya bendeki bu aşk aslında Allah'taki aşkın cüz'i bir yansıması." Demek ki benim hissettiğim bu aşk hali böyle şeyleri idrak ettiriyor, veya böyle bir sıfat ve tecelli bende oluşturuyorsa, Allah'taki nasıl?
Veya ben mesela diyelim ki gücüm olduğu zaman işte kimsenin kimseye haksızlık yapmasını istemiyorum, değil mi? Haksızlığı engellemeye çalışıyorum; bir haksızlık olduğunda hak sahibinin hakkını hak sahibine teslim ediyorum, değil mi? Bu benim küçücük, diyelim ki bir alandaki hakimiyet ve otorite şeyim, pozitif anlamda. Peki bu, sonsuz âlemde sonsuz kudret sahibinin hakimiyeti, bundan az bir şey mi olacak? Ben bir haksızlıktan rahatsız oluyorsam ve o mazlumun hakkını zalimden almayı içsel olarak arzu ediyorsam, sonsuz adalet ve kudret sahibi olan Allah mazlumun hakkını korumayacak mı, mazlumun hakkını zalimden almayacak mı? Değil mi? Ne yapıyorsun sen? Kendi cüz'i tecrübenle küllî olanı idrak ediyorsun, anlıyorsun, biliyorsun ve bildiriyorsun. Onun için oradaki aynadarlık etmesi de bu cihetle; yani sen sendeki o cüz'i nitelikleri Allah'ın, deyim yerindeyse, tarzına uygun bir şekilde aksettirmelisin.
Güç İnsanı Bozar mı, Yoksa Gaflet mi?
Mesela biz ne yapıyoruz, dikkat edin: çok güçlü insanlardan bir ölçüde rahatsızlık duyabiliyoruz. Ve ne diyoruz mesela? Öyle mi deniyor o cümle, tam bilmiyorum: "İktidar insanı bozar, mutlak iktidar mutlaka bozar." Peki mutlak iktidar sahibi Allah yok mu? Niye Allah'ı bozmuyor mutlak iktidar? Demek ki mutlak iktidarın kendisi bozmuyor; insan, o iktidarı Rabbani bir şekilde tecrübe etmediği için, ona öyle bir idrakle bakmadığı için bozuluyor. Halbuki bir muktedir, ne kadar iktidar sahibi olursa o kadar hassas olur. Allah muktedir diye zulüm mü yapıyor mesela? Demek ki muktedir olmak, Allah'ın muktedir oluşuna ayna olma noktasıdır; ancak bu gerçek anlamda tecrübe edildiğinde doğru bir şekilde tezahür eder.
Ve Allah sana diyor ki: "Bak, ben sana mutlak iktidar sahibiyim, sana ondan cüz'i bir iktidar veriyorum. Ama işte firavunluk mu yapacaksın, yoksa Davutluk mu yapacaksın? Nasıl bir iktidar, nasıl bir muktedir olacaksın?" Ben sana cüz'i olarak sonsuz zenginliğimden cüz'i olarak bir zenginlik veriyorum; Karun mu olacaksın, yoksa işte gerçek cömert Hazreti İbrahim gibi mi olacaksın? İşte İbrahim gibi, o Allah'ın sana verdiği zenginliği yaşarsan ve onun, deyim yerindeyse, rububiyeti istikametinde kullanırsan Rabbani olursun; öbür türlü Karun gibi kullanırsan şeytani olursun.
Hz. Hatice veya işte Hz. Asiye güzel değil miydi? Güzeldi. Peki bu güzelliği nasıl kullandı? Nasıl bir idrak içinde o güzelliği tecrübe etti? İşte o yazıda onu anlatmaya çalışıyoruz, değil mi? Nasıl tecrübe etti? İşte müdrik bir insan olarak tecrübe etti. Yoksa "ben Mekke'nin en zengin, en güzel kadınıyım" mı dedi mesela? Böyle bir tarz içinde mi Allah'ın ona verdiği güzelliği, zenginliği, sosyal statüyü değerlendirdi? Ama öbürü de var, ne diyoruz? "Ya işte bu kadar şımaracak tabii" diyoruz, "güzel olsan sen de şımarırsın" diyoruz. Halbuki güzellik niye insanı şımartsın kardeşim? Zenginlik niye insanı şımartsın, değil mi? İktidar, güç, niye insanı şımartsın? Zaten insan olsa şımarmaz; insan olmadığı için şımarıyor. İnsanı şımartmaz, gafil insanı şımartır. Onun için dilimizi de değiştirmemiz lazım: biz "öyle insanı şımartır" diyoruz, hemen meşrulaşmış oluyor, değil mi? Ama "gafili şımartır" dersen, bak orada meşru algılamıyorsun onu. Ama diyorsun ki "zenginlik insanı şımartır", normal bir şey yani. Zenginlik insanı şımartır mı? Zenginlik gafili şımartır.
Peygamberimizin ilginç bir sözü var, diyor ki: "Cömert insan her zaman..." tam hatırlamıyorum, "vericidir. Allah ona nimet verdiğinde o cömertliğini sergileme fırsatı bulur." Anlatabiliyor muyum? Yani gerçek insan, Allah kendisine bir şey lütfettiğinde -bu iktidar olabilir, güzellik olabilir, makam olabilir, şu bu olabilir- onu Rabbani bir şekilde kullanır, yoksa nefsani bir şekilde kullanmaz. Nefsani bir şekilde kullandığında o gafildir ve gafletinin sonucunda bozulur. Rabbani bir tecrübe, güzelliği bir insanı daha iffetli kılar; zenginliği bir insanı daha cömert kılar; iktidarı da bir insanı daha adil ve koruyucu, himaye edici kılar. Yoksa bozmaz. Bozuluyorsak, yani diyelim ki ben güzellik yüzünden bozuluyorsam, zenginlik yüzünden bozuluyorsam, iktidar yüzünden bozuluyorsam, beni o güzellik, o iktidar, o para, o makam, o mevki, o koltuk bozmuyor; ben bozulabilir bir nitelikte olduğum için onlar beni bozuyor. Yoksa onların, zenginliğin, güzelliğin ne günahı var, değil mi? Hiçbir günahı yok. Hata, onları tecrübe eden insanın yanlış tecrübe etmesidir. Yani yanlış bir ayna oluyor, zaten ayna olmuyor.
"Ben güzelim" diyor; ayna mı şimdi bu? Ayna değil, duvar olmuş oluyor. Veya "ben zenginim" diyor. "Allah bana zenginlik verdi" dediğinde bak ayna olmuş oldun, değil mi? "Ben zengin değilim ama Allah zenginlik verdi." "Güzel olan ben değilim, bende güzel olan Tanrı'dır" dediğinde ayna olmuş oldun. Güzellik ilahi bir vasıf olması itibariyle, sen güzelliği gördüğünde Allah'ı hatırlayan bir insana gösterirsin. Güzelliği nefsinin taşkınlıklarına hizmet edecek şekilde telakki eden bir insana güzelliğini göstermezsin, değil mi? Güzelliği gördüğün an Allah'ı hatırlayan bir insana o güzellik gösterilir. İşte bu da iffettir. İlginç mi? Doğru bu.
İşte ayet, biz orada "Rabbaniler olun" dediğinde, işte orada o rububiyeti idrak eden ve Allah'ın sana verdiği şeyleri o rububiyet ekseninde tecrübe eden bir insan ol diyor bize. Eyvallah.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): - "Biz insanı en güzel kıvamda yarattık." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiştir) - "Ve fi'l-ardı âyâtün li'l-mûkinîn. Ve fî enfüsiküm, efelâ tübsirûn." — "Yeryüzünde yakin sahipleri için ayetler vardır; kendi nefislerinizde de. Hâlâ görmeyecek misiniz?" (mealen; sure adı metinde belirtilmemiştir) - "Ey müminler, Rabbaniler olun." (mealen; sure adı metinde belirtilmemiştir) --- ---