Kendini Bilmek ve Sahte Kendilikleri Onaylamamak

Beden, Psikoloji ve "Enerji" Kavramı

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Evet arkadaşlar, hoş geldiniz. Bu ön taraflar boş herhalde, başlıyorum. Sorusu olan var mı? Özetle şöyle diyebiliriz: İnsanın dediğimiz gibi biyopsikospritüel bir yapısı var, üç boyutlu bir varlık. Bu üç boyutlu varlık olması itibariyle bedenin kendine göre bir doğası var, psişik boyutunun kendine göre bir doğası var. Bizim "enerji" dediğimiz boyut -daha doğrusu günümüzde bazen kişisel gelişim, enerji terapileri vs. adı altında bahsedilen enerji- insanın psişik tabiatındaki bir kısım özellikler, nitelikler; nasıl ki biyolojik boyutta bir enerjiyle çalışıyorsa beden, biyolojik tabiatımızın da bir mahiyetinde bir enerji var. İşte beyin belli bir şeyle çalışıyor, vücudumuzda belli bir elektrik var. Psikolojik düzeyde de pozitif ve negatif nitelikler var; mahiyeti itibariyle bir kısmı pozitif, bir kısmı negatif. Bunlara günümüzde daha çok "enerji" deniyor. Mesela sevginin kendine göre bir enerjisi vardır, nefretin kendine göre bir enerjisi vardır; negatif ve pozitif duyguların taşıdığı bir şey var. Buna bağlı olarak bazı insanlarda psikolojik düzeyde bir negatif enerji birikimi olabiliyor -veya o kişide "negatif enerji" diyebileceğimiz, psikolojik anlamda kullandığımız bir şey; bildiğimiz fiziksel anlamda değil. Psişik düzeyde bir negativite var. Bazı kişilerde de psikolojik düzeyde pozitivite vardır.

Ama bu gibi konuları maneviyatla çok örtüştürmemek gerekir; bunlar psikolojik düzeydeki hâllerdir. Dolayısıyla bunları maneviyat zannetmek hatadır, onları o kategoriye sokmak yanlış bir değerlendirme olur. Ama evet, bunu kendimiz de az çok hissedebiliriz. Mesela çok negatif duygu durumunda olduğunda, negatif düşünceler içinde olduğunda -öfke, kin, nefret, küçümseme ya da aşırı mukayese edicilikten dolayı kompleksler duyduğunda- psikolojik olarak negatif bir hâldesindir; ona "negatif enerji fazla sende" diyebiliriz. Ama bildiğimiz anlamda maddi olarak ölçülebilen bir enerji değil; psikolojik durumumuzun mahiyetine dair bir veridir. Pozitif bir düşünce, iyimserlik, neşe, şefkat, ümit gibi şeyler de bizim psikolojik boyutumuzda daha pozitif nitelikleri açığa çıkarır ve tetikler. Böyle bir enerji hâli var. İnsanın bu biyopsişik düzeyinde bu tür ölçümün bir kısmı günümüz teknolojisiyle ölçülebilir, bir kısmı ölçülemez. Mesela akupunktur, biyolojik anlamda o enerji çizgilerinin veya kanallarının üzerinde çalışan bir tekniktir; biyolojik anlamdaki o enerji kanallarını referans alır. Psikolojik düzeyde de böyle bir "iyi enerji" diyebileceğimiz bir şey var. Ama bunu aşırı abartmanın, sanki manevi bir şeymiş gibi algılamanın da yeri yok; bu ayrımı iyi yapmak gerekir.

Kendini Bilmek: Kendin Olmayanı Onaylamamak

Biz enerjiden, maddeden, mekândan bağımsız olan kendimizi arıyoruz. Gerçek kendilik enerjisel bir şey değildir, o hakiki varlıktır. O yüzden şunu her zaman bilin: Değişebilen, değişime tabi olan şeyler öz değildir. O yüzden kendini bilmek, kendimiz olmayan şeylerin hayalinden kurtulmaktır. Yani kendini bilmek "bileceğiniz" bir şey değildir; bunu her zaman hatırlatmak gereği duyuyorum. "Kendini bilmek" derken aslında yanlış kullanıyoruz -"kendimizi bilelim" diyoruz ama kendimizi bilmeyeceğiz, bu kafayla da kendimizi bilmemize zaten imkân yoktur.

Peki ne yapacağız? Kendimiz olmayan şeyleri onaylamayacağız -bu kadar basit bir şey. Kendin olmayan şeyi onaylamazsan, o zaman kendini zaten doğal olarak bilmiş olacaksın; çünkü kendin zaten mevcut olan bir şey. Kendini bilmek ne bir bilgi meselesidir ne de bir arayışla bulunabilecek bir şeydir. Kendini bilmek, kendin olmayan şeylerin farkına varmaktır; kendin olmayan şeyleri tasdik etmemektir. Mesela "çok yetersizim" -bunu tasdik etmeyeceksin. Tasdik ettiğin anda "kendini bilmen" diye bir şey yoktur. "İşte kendimi bu konuda geliştirmek istiyorum, o zaman çok iyi hissedeceğim" -bunu da iptal et, onaylama. Bir şey için çaba gösterebilirsin, kitap okuyabilirsin, ama "kendimi daha iyi hâle getireceğim" dediğinde sen kendini bilemezsin, kendini bulamazsın; çünkü yanlış bir kendiliğe yatırım yapıyorsun. O yüzden kendini bilmek, kendin olmayan şeylerin farkına varıp onları tasdik etmemekten geçer. Kendini bilmek çok zor bir şey de değildir; kendini bilme yolunda ilerlemenin tek gerçekliği tasdik etmemektir. Neyi? Kendin olmayan şeyi.

Dikkat edin, hepimizin derdi, problemi neye dayanıyor? Kendin olmayan, üretilmiş bir kendiliği onaylamandan geliyor. "Kendimi yetersiz hissediyorum" -işte bunu onaylama. "Ama öyle hissediyorum" -bakın, bir olgu ayrı bir şeydir, o olguya "kendim" demen ayrı bir şeydir. O yüzden bir bilgenin çok hoşuma giden, basit gibi gözüken bir sözü vardır: "Ben gerçektir, ben buyum gerçek değildir." Ego anlamında değil buradaki "ben"; varlık anlamında ben gerçektir. "Ben buyum" diyeceğim bir şey değildir çünkü; "ben şöyleyim, ben böyleyim" diyeceğim bir şey değildir. Hangi durumda "ben şuyum, ben buyum" -olumlu ya da olumsuz- dediğin anda o bir sahteliktir ve onu onayladığın anda sahte bir kimlik, sahte bir kendilik, sahte bir varlığın üzerinde hareket ediyorsun demektir. Rüya formuna girdin demektir; uyanmak için onları iptal et. Olguyu yaşamak ayrıdır, olgu üzerinden kendilik üretmek ayrıdır.

"Birine arkadaşlık teklif ettim, reddetti, ne hissettin?" "Kendimi kötü hissettim." Bak bu çok yanlış bir şey. Bir insan sadece senin arkadaşlık önerini onaylamadı; başka bir şey yok. "Ne diyeyim, diyecek bir şey yok" -bunun üzerinden hareket ediyoruz. "Ben buyum" dediğin bir şeyin üzerinden ömrün boyunca hareket ediyorsun ve onu sürekli parlatmaya, büyütmeye, doldurmaya çalışıyorsun. Ürettiğin bu "ben çuvalı" hiçbir zaman dolmayacak ve başına da bela olacak. O çuvalı sen kendi başına geçiriyorsun; bir benlik çuvalı üretiyorsun, onu da kendi başına geçiriyorsun. "Kendimi değerli hissetmek istiyorum, başarılı hissetmek istiyorum, etkili hissetmek istiyorum, yararlı hissetmek istiyorum, kendimi göstermek istiyorum -herkes bir şey yapıyor, ben hiçbir şey yapamıyorum, bu yüzden de kendimi çok beceriksiz hissediyorum." Bak ne yaptın? Bir ben çuvalı ürettin, o çuvalı da başına geçirdin ve onunla yaşamaya çalıştın. Çuvalı başına geçirdiğinde "hiçbir şey göremiyorum, iki tane delik açayım" diyorsun -at onu toptan, atabilmek işte buradaki temel şey. O yüzden kendini bilmek, hayali kendiliklerden kurtulmaktır.

Kediler Benlik Üretmez

"Bunu yaptın, yaptın, yapamadın; ömrün boyunca başına çuval geçirilmiş bir insan olmaktan başka bir duruma girmeyeceksin. Asla bu değişmeyecek." Siz hiç bir kedi gördünüz mü? Bir yerden bir yere atlayamıyor, sonra oturuyor kenarda -"Allah kahretsin, ben yetersizim" böyle bir şey yok. Atlayamadı ama ondan benlik üretmedi. Neden? Aklı yok -aklı olmadığından değil, "ben" deme bilgeliğine sahip olmadığı için. Kendi öz varlığın üzerinden ben bilincini Allah sana vermiş. İşte Kur'an'da anlatılan şey odur: Allah Adem'i ve Havva'yı yarattı, cennete koydu, "burada yaşayın" dedi, "burada hiçbir eksiğiniz olmayacak, açlık çekmeyeceksiniz, susuzluk çekmeyeceksiniz, bir şey sizi yakmayacak" -yani bir zarar görmeyeceksiniz, bir ihtiyacınız da yok. O ayetin manası bu demektir: Ne bir arzunun nesnesisiniz ne de bir korkunun nesnesisiniz; arzu ve korkudan bağımsız bir şekilde sizi var ettim diyor Allah. Niye anlatıyor o ayeti? Onun için anlatıyor: Sizin orijinal varoluşunuz arzu ve korkudan bağımsızdır. Vardır, arzusu yoktur, korkusu da yoktur; bir şeyden zarar görmez, bir şeye de muhtaç değildir. Gerçek varlığımız böyle bir şeydir.

Geldim dünyaya, ne için? Şu değişim âleminde o varlığın niteliklerini en güzel şekilde ortaya koymak için. Sen ne yaptın? Bir kimliğe büründürdün kendini; bir kimliğe büründüğün anda arzuların, korkuların, komplekslerin, sahte değerlerin, sahte kimliklerin nesnesi hâline geldin. Herkes kendini bir şey üzerinden ispat etmeye çalışıyor -niye? Hiçbir hayvan kendini böyle ego düzeyinde ispat etmeye çalışmıyor. Niye insanda bu var? Çünkü "ben" yerini kaybetmiş. Yerini kaybettiği için, yerini buluncaya kadar senin başına bela olacak bu ben. Bu benin kaynağını, asıl zeminini bulmadığın müddetçe bu ben bilinci ömür boyunca başına bela olacak. "Ben ne yapacağım? İşte ben niye bundan daha iyi değilim" -ya da "ben bundan daha iyiyim" diye kibir üreteceksin, ya da "ben bundan daha iyi değilim" diyerek aşağılık kompleksi üreteceksin. "Herkes mutlu, ben mutsuzum" diyeceksin.

İnsan egosunda bir de öyle bir tuzak vardır: Mesela bir şeyden mutsuz olduğunda ego sana şöyle der, "herkes mutlu, sen mutsuzsun." Öyle bir hayal kurdurur sana; aslında gerçek realitede öyle değildir ama öyle hissedersin, kendini çok şanssız algılarsın. Neden? Çünkü ben, gerçek merkezinden kaymış. "Hiçbir şey gerçek değil, sorunlar hiçbir gerçekte değil, kimlik algısı hiçbir gerçekte değil ama ben öyle hissediyorum" -yapacak bir şey yok. Eğer kişi kendi merkezinden vazgeçmeyi göze alıyorsa, o zaman dağılmaya kendini hazırlamalıdır. Kendi öz kimliğinin değerinden ve farkındalığından uzak kalmayı tercih ediyorsam ya da bunun için gerçek bir arayışa girmiyorsam, o zaman o düzeydeki benliğinin bütün sonuçlarını yaşamak zorundasın; başka bir çaren yoktur. Çözüm çok basittir, çare de aslında çok basittir.

Tövbe Suresi'ndeki Üç Kişi

Bununla ilgili ilginç bir şey aklıma geldi, onu size aktarayım. Kur'an'da Tövbe Suresi'nde bir şey geçer: Peygamberimiz döneminde yaşayan, onun arkadaşlarından olan üç kişi var. Peygamberimiz bir savaşa çıkacak; o dönemde Peygamberimiz bir savaşa karar verdiğinde birlikte herkes çıkıyor, herkes geliyor. Neyi var neyi yoksa -kiminin atı var, silahı var vesaire, ya da birinin silahı yok, "silah verirsen savaşırım" diyor. Bir kısmı da geliyor, mazeretlerini söylüyorlar: "Benim şu mazeretim var, bu mazeretimden dolayı gelemem, evimde hastam var, ya da şu an hastayım" vesaire bir mazeret ileri sürerek o seferden affını istiyor. Peygamber de münafıkları tanıyor, biliyor ama bunları açık etmiyor. O kadar açık etmiyor ki hiçbir münafık, Peygamber'in kendisinin münafık olduğunu bildiğini bilmiyor. Peygamber ne surat asıyor, ne "ben sizi biliyorum, siz bana kazık atmaya mı çalışıyorsunuz, ben aptal mıyım, ben yutar mıyım, ben saf mıyım" gibi bir şey söylüyor.

Peygamber safmış. Maalesef günümüzde ben çok insandan duyuyorum, böyle "saf olmak" küçümsenen bir şey; "bana çok safsın" diyorlar diye böyle şeyler yapıyoruz. Keşke ben çok saf olsam mesela, ben bunu isterim yani, tam yüzde yüz saf olmayı çok isterim. Saf, katışıksız olmak demek yani, hiçbir negativiteyi taşımamak demek. Ne güzel bir şey saf olmak. Ama bizde saflık bile aptallıkla eşleştirilmiş. Peygamber çok saf, münafık geliyor, Peygamber onun münafık olduğunu biliyor ama en ufak bir surat asma, en ufak bir ima, en ufak bir şey yok. Bakın ne kadar önemli, neden? Çünkü bu onun süreci; biz olsak "bana yutturmaya çalışıyor, ben yutar mıyım" diye rahatsız oluruz -egomuz işler. Sen bana yalanı yutturduğunu zannediyorsun değil mi, yutturamazsın -o da senin egon işliyor. Hâlbuki münafıklık onun meselesi. Karşındakinin münafık olması seni niye rahatsız ediyor ki? Adam kendi kendine yalan söylüyor, adam kendi kendini aldatıyor; sen bundan niye rahatsız oluyorsun? Ama "şu beni kandırdığını zannetmesin" -niye bundan bir rahatsızlık duyuyorsun ki? Bak Peygamber'de böyle bir ego yok.

Neyse, bu konu o değil. Peygamber hiçbir münafığa münafık olduğunu hissettirmiyor; diğer Müslümanlardan en ufak bir farklı tavır sergilemiyor. Çünkü Müslüman olmak da onun mevzusu, münafık olmak da karşındaki insanın mevzusu. Neyse, işte bir kısım insanlar mazeretlerini bildiriyorlar. Peygamber savaşa çıkıyor ve dönüyor; dönünce o mazeret isteyenler "Ya Resulallah, işte özrümüz vardı, mazeretimiz vardı, biz de gelmek istiyorduk, keşke gelseydik, biz çok istiyorduk ama işte gelemedik" gibi nedenler söylüyorlar. Peygamber "tamam tamam tamam" hepsine diyor -üç kişi hariç. Üç kişiye "tamam" demiyor. Geliyorlar, "Ya Resulallah, işte biz kalben seninle beraberiz, şu duyuz, budur" anlatıyorlar ama işte şöyle şöyle mazeretlerimiz var diyorlar.

Peygamber "hayır" diyor; üç kişiye "hayır" diyor, mazeretlerini kabul etmiyor ve onlarla konuşulmuyor. Peygamber konuşmuyor onlarla. Mescide gidip geliyorlar, kimse konuşmuyor. Bir süre sonra hanımlarına da deniyor ki "eşlerinizle konuşmayın" -onlara da söyleniyor. Hiçbir Müslüman onlarla konuşmuyor, o üç kişiyle konuşmuyor. Bu yaklaşık 50-55, 50-60 gün sürüyor, yaklaşık iki ay. Kimse onlarla konuşmuyor -ne Peygamber, ne diğer Müslümanlar, ne o insanların eşleri. Neden? Önemli bir şey. O süreçte onlara bazı insanlar geliyor -çevre civar yerlerden: "İşte arkadaşınız Muhammed size yüz çevirdi, size haksızlık etti, biliyoruz, siz bizden taraf olun, bırakın İslamiyet'i, siz o kadar mücadele ettiniz, o güne kadar onunla birlikte hareket ettiniz, şimdi size yüz çeviriyor, üstelik eşlerinizi bile size uzak tutuyor, hiçbir Müslüman o kadar arkadaşınız olan kişi sizinle konuşmuyor, bırakın bu İslamiyeti, Muhammed'i bırakın" diye onlara çok güzel teklifler geliyor, bir kısım ciddi önerilerle teklifler geliyor. Tabii bunların hiçbirini kabul etmiyorlar.

İki ay çok büyük bir süreç. Neden? Çünkü mazeretleri geçerli değil; objektif olarak mazeretleri hakiki bir mazeret değil. "Peki münafıkların da mazereti hakiki mazeret değildi, fark ne?" Fark şu: Bunlar kendilerini arıyorlar, bunlar gerçekten hakikatin yolcusu. Hakikatin yolcusu olan Peygamber'i gerçekten kılavuz kabul eden, dolayısıyla gerçekten hakikatin arayışı içinde olan insanlar. Ve Peygamber, onların o noktadaki nefislerine mağlup olup bir mazeret üretip cihadın sürecine katılmamalarından dolayı onlara böyle bir tutum sergiliyor. Ama bakın üç kişiye sergiliyor, diğerlerine sergilemiyor -neden? Çünkü bunlar yolda. Peki ne denmiş oluyor bunlara? Yolda olan insanın, yolda olmanın bilincinde ve buna uygun hareket etmesi gerekir. Sen eğer yolda olmayı tercih ediyorsan -ki bu senin tercihindir, hiç kimse seni bu konuda zorlayamaz- bunu tercih ediyorsan nefsinin seni kandırmak istediği noktalara karşı uyanık olman lazım.

Mazeret Değil, Farkındalık: Neyi Tasdik Ettiler?

Aslında Peygamber onlardan şunu bekledi, tahmin ediyorum -bu benim tahminim: "Savaşa giderken hadi nefsinize mağlup oldunuz, mazeret uydurdunuz, gelmediniz -ama döndük, siz hâlâ o mazeretin haklılığını savunuyorsunuz, 'böyle bir mazeretimiz vardı, o yüzden gelemedik' diyorsunuz." Bu olmaz -sizin için olmaz. Yoksa Peygamber kendisi için, "ya işte nasıl bana böyle yaparsın" demez; çünkü Peygamber'in, birisinin ona mazeret uydurup kandırması, onu manipüle etmesi, birisinin onun saflığından faydalanıp manipülasyon yapmasıyla bir derdi yok. İstediğin kadar Peygamber'e manipülasyon yapabilirsin, sen kendine yapmış olursun bunu. Peygamber de bunu bildiği için böyle bir egosu yok.

Peki Peygamber niye bunu uyguladı? "Siz gerçekten bu yolda iseniz, nefsinizin size uydurduğu mazeretleri, sizi yoldan alıkoymak adına önünüze koyduğu yanlış düşünce, algı ve duyguları dikkatle değerlendirmelisiniz." Yoksa Peygamber üçünün de mazeretini kabul etseydi ne olacaktı? Bir gün muhtemelen adım adım İslam'dan uzaklaşacaklardı ya da öylesine biri olacaklardı; "iki arada bir derede, hem bir taraftan Peygamber'i memnun edelim, hem bir taraftan da nefsimizin istikametinde hareket edelim, öyle arada derede gideriz" diyeceklerdi. Bu, onlar için kötü olacaktı. Ve Peygamber orada Allah'ın ilhamıyla bunu uyguladı.

Bu bize şunu anlatıyor: Ey insan, dikkat et, senin kendini bilme, kendini bulma, hakikati idrak etme yolunda senin içinde o kadar çok saptırıcılar var ki, bunlara karşı çok dikkatli olmalısın ve asla onları onaylamamalısın. Düştün, insansın, düşebilirsin bu süreçte; ama o nefsin düşüncelerini, duygularını, yaklaşımlarını devamlı olarak onaylamamalısın. Onaylarsan seni farkında olmadan yolundan alıkoyarlar, sen artık gerçeği arayan biri olmazsın. Camiye gidersin, camide "ya Rabbi, Instagram'da bir şey paylaştım, beğenimi arttır" dersin. Yapacağın başka bir şey yok. En son dualarımız buna dönüştü -şaka yapmıyorum, emin olun on sene sonra böyle dualar olacak, hele televizyonlarda dini program yapan hocalar var ya, o duruma geleceğiz: "Ya Rabbi, kardeşlerimizin Instagram hesaplarının takipçilerini arttır" diye dualar duyacağız. Neden duyacağız? Çünkü bir yanlış noktayı onaylarsanız, onun sizi götüreceği istikameti iyi düşünün, siz de bulabilirsiniz -ama bunu o anda düşünmezsiniz. Çünkü yanlış bir şey yanlış bir şeydir, o seni mutlaka bir yanlışa götürür.

Geçen bir arkadaşa sordum: "Bu insanlar niye fotoğraflarını çekip Instagram'a koyuyorlar?" "Kendilerini gösteriyorlar" dediler. "İnsan kendini gösterebilir mi ya" dedim. Böyle bir şey mümkün mü? Böyle bir şey mümkün olsa ben size kendimi gösterirdim, kendilik neymiş anlardınız. Derdim ki bak, kendi olmak budur. Keşke öyle bir şey olsa. Böyle bir şey yok; kendini göstermek diye bir şey mümkün değil. Nasıl kendini gösterebilirsin? Sen "kendin" diye bedeni gösteriyorsun, onu da kendini göstermek olarak algılıyorsun. Eğer buna devam edersen bu seni çok yanlış yerlere götürür, farkında olmadan götürür.

Şimdi orada Peygamber'e mazeret uyduran üç kişi, Peygamber'e alttan alta üçkâğıtçılık mı yapmaya çalışıyorlardı? Değil. Farkında olmadıkları bir yanlışı küçümsediler, belki yanlışı biliyorlardı ama onu küçümsediler ve "böyle de gidebilir" dediler. Peygamber de ilahi ilhamla onlara bahsettiğim tutumu sergiledi: "Siz yanlış bir şeyi tasdik ediyorsunuz; yanlış bir şeyi tasdik ettiğiniz zaman benim size gösterdiğim yoldan yürüyemezsiniz, buna imkânınız olmaz." Hem insanlardan olay bekleyeceğim hem Allah'ın rızasına kavuşacağım -öyle bir şey mümkün değil. Allah Peygamber'e bile söylüyor: "Şu etrafındaki insanlar var ya, işte Hazreti Ebu Bekir'inden diğerlerine kadar, hepsi senden yüz çevirebilirler; sen şunu diyebiliyor musun, hakikaten Allah bana yeter?" Ama bunu laf diye söylemek için değil, kapak olsun diye değil; gerçekten, hakikaten "Allah bana yeter" diyebiliyor musun? "Mesela kocam bir baktım başkasına gitmiş, olabilir ya, Allah bana yeter diyebiliyor musun?" O kadar değil hocam, diyemiyorsun. Yani o onun meselesi değil mi? Sen şunu diyebiliyor musun? Mevzu, karşındakinin yaptığı hata değil; senin kendi varoluşunu oturttuğun yer önemli.

Allah niye Peygamber'e onu söylüyor? "Etrafında bulunanlar öyle olurlarsa, de ki: Allah bana yeter." Buradaki "de ki" için sen bir idrak sahibi olmalısın ve hakiki bir varoluş ve kendilik idraki taşımalısın ki o idrak sana dedirtir "hakikaten Allah bana yeter." Benim kendilik varlığımda ve değerimde en ufak bir sarsılma, en ufak bir gölgelenme, en ufak bir zayıflık olmaz. Bak kendi olmak böyle bir şey.

Peygamber o tutumla aslında o üç insana neyi verdi? Bakın, neyi tercih ettiğinizi ve neyi tasdik ettiğinizi düşünün. Peygamber onlara bir ceza vermedi; sadece şunu onlara hatırlattı: "Siz yanlış bir şeyi tasdik ettiniz; sizin nefsinizde tasdik ettiğiniz düşünce ve anlayış, benim yolumla taban tabana zıt." Bunu deklare etti; yani Peygamber konuşmadı, Müslümanlar konuşmadı, hanımları konuşmadı. Bu ne demek? Siz nefsinizdeki o yanlış düşünce, anlayış ve kimlik algısını onaylarsanız, siz Muhammed'le konuşamazsınız, hakikate giden insanlarla konuşamazsınız; çünkü yollarınız apayrı. Konu burada bir dargınlık değil, siz başka bir dünyanın, başka bir anlayışın istikametindesiniz, onlar başka bir anlayışın istikametinde. Bu nettir. Peygamber onlara bir nevi "tercihinizi yapın" demiş oluyor -ama bakın bir tehdit yok, sadece olgusal bir değerlendirme yaptı orada: "Siz bunu mu hâlâ tasdik ediyorsunuz, siz bana hâlâ mazeret mi üretiyorsunuz ve bu mazereti geçerli mi kabul ediyorsunuz? Tamam, o zaman sizi kendinize bırakıyorum -benimle konuşmanıza gerek yok, Müslümanlarla da konuşmanıza gerek yok, siz neyi tasdik ettiğinizi iyi düşünün."

Çünkü bir şeyi tasdik ettiğinde öbür şeyi reddediyorsun; bir şeyi reddettiğinde öbür şey tasdik edilmiş oluyor. Bu böyledir, kanun budur. Şimdi ben sahte kendiliğimi tasdik edersem, hakiki kendiliğimi reddetmiş oluyorum; sahte benliğimi onayladığımda gerçek kendiliğimi onaylamamış oluyorum. Bunu açıkça söylemiyorum ama doğal neticesi budur -bu iki kere iki dört eder derecesindedir. "İnsanların bana verdiği değeri çok önemsiyorum, bu benim için çok hayati bir şey" -o zaman sen kendini bulamazsın, böyle bir şeyin yoktur. "Hep psikolojik olarak böyle komplekslerim var, gayrimeşru ilişkilerimden kopamıyorum" -o zaman sen bir yere varamazsın, mümkün değil. Birisi sana itibar ediyor, seni yüceltiyor, senin de hemen egon tavan yapıyor, oraya yöneliyorsun -o zaman sen kendini bulamazsın, böyle bir şansın yok, bu mümkün değil.

Ve orada üç insan yaklaşık iki ay boyunca kendi kendileriyle baş başa kalıyorlar. Hatta Kur'an ilginç bir ayetle o durumu işaret ediyor: "Yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar gelmişti" diyor. Öyle bir demek ki bir iç kritik yaptılar, gerçekten o yanlış tutumu, o mazeret tavrını kendilerine yakıştıramadılar. Dediler ki "evet hakikaten bu bana yakışmaz, bu bize yakışmazdı, bu yanlış bir şeydi, biz yanlış bir şeyi tasdik ettik; içimizdeki yanlış bir düşünceyi, yanlış bir duyguyu, yanlış bir anlayışı tasdik ettik." Bunu o 50-60 gün boyunca derinlemesine idrak ettiler.

Tövbenin Kendisi Bir Ödüldür

Ama bakın burada önemli bir şey daha var: Peygamber onlara şunu demedi, "siz yanlış yaptığınızı anlarsanız her şey düzelir." Böyle bir şey de demedi. Bu şu demektir kardeşim: Yanlış ne olursa olsun tasdik etmeyeceksin. Ben bazen böyle bir kişi olarak insanlarla konuştuğumda derim ki, bak bu benliği onaylama, bu senin de. "E onaylamazsam kendimi bulacağım mı?" Ben demek istiyorum ki bulamayabilirsin. Bulamama ihtimaline rağmen yanlışı tasdik edecek misin? Bakın yanlış, doğruyu bulamama ihtimalinize rağmen tasdik edilmemesi gereken bir şeydir. Diyelim ki ben yanlışları tasdik etmiyorum ama hakikati de bulamayacağım mesela -farz ediyoruz, öyle farz edelim, bulamayacağım. Ben yine eğer doğal insansam, insani bilince sahip biriysem, ben yine de o yanlışı tasdik etmem. Bakın ilginç bir şeydir bu; Peygamber onlara şunu demedi: "Tövbe ederseniz sizinle tekrar konuşuruz" ya da "şu olur." Yani siz herhangi bir şeye bağlı olarak değil, gerçekten tasdik ettiğiniz yanlışın yanlış olmasından dolayı bunu fark ediyor musunuz? Yoksa "yanlışımı tasdik edeceğim, gene Peygamber'le arkadaşlığımı sürdüreceğim" mi? Yok, Peygamber sana diyebilir ki "ben de artık arkadaş olmayacaksın" -peki bu durumda yanlışı tasdik mi edeceksin? Hayır, gene etmeyeceksin. "Allah sana dedi ki senin gerçeği bulma şansın yok, senin istidadında öyle bir şey yok" -ben çok insandan bunu duyarım: "Benim kendimi bilme istidadım var mı, farz ederim yok." Ne yapacaksın? Yanlışı mı tasdik edeceksin? Bakın bu çok ince bir noktadır; ben yanlışı nasıl tasdik edebilirim, bunun hiçbir geçerli sebebi olamaz. Farz-ı muhal öyle bir şey yok ki -yok da farz edelim hakikati bulma istidadım yok, Allah bana o istidadı koymamış; ben yine yanlışı tasdik etmem. Eğer gerçek gerçeğin yolcusuysanız ve size böyle bir ihtimal söylense, siz böyle cevap vermelisiniz. Bu cevabı vermiyorsanız siz gerçeği aramıyorsunuz demektir.

"Yaptıkları çok böyle cemaatlerde, örgütlerde yalnızlaştırarak terbiye etme yöntemine benzemiyor mu?" Bu o değil, bu yanlış bir şey olur -o bahsedilen şey yanlış bir şeydir. Onun için diyorum bak, burada "Peygamber konuşmadı" dedi ki, "işte sizi yalnızlaştırır, tövbe ederseniz sizi gruba alırız" -öyle bir şey yok, öyle bir mevzu yok ortada; adamlar tövbe de etmişler, o 50-60 günlük süreç içinde de epey büyük bir tövbe etmişler. Ayet diyor ki, yeryüzü bütün genişliğine rağmen onlara dar geldi -çünkü onlara "tövbe ederseniz size bu sonucu öneriyoruz" diyen bir şey de yok. Bu tamamen şu demek: Siz neyi tercih ediyorsunuz? Bakın o kadar münafık var, yanlışı tercih ediyorlar ama doğruyu tercih ediyorlarmış gibi görünüyorlar; Peygamber onlara bir şey demiyor, onların süreci çünkü. Onları dışlamıyor da. Fakat bunlardaki fark şu: Bu insanlar Hz. Muhammed'in temsil ettiği yolda yürümeye niyet etmişler, bunun için de yol almışlar gerçekten -bu olay epey sonra oluyor. Yol alıyorlar, fakat bir noktada temel bir şeyi yanlış yapıyorlar, yanlış bir şeyi tercih ediyorlar ve tercihlerinde ısrar ediyorlar. Çünkü eğer savaştan dönüldüğünde "Ya Resulallah, biz o an nefsimize mağlup olduk, yanlış bir kısım referanslarla mazeret uydurduk, aslında öyle bir mazeretin savaşa gitmememiz için geçerli bir mazeret olmadığını şu an anlıyoruz, pişmanlığımızı ifade ediyoruz, sen de bizim için Rabbine dua et, biz de dua ediyoruz Allah bizi affetsin" deselerdi, olur muydu? Normal bir şey bu. Ama devam ettiler; münafıklarla aynı pozisyona düştüler ve yanlışlarını yanlış olarak görmediler, devam ettirdiler.

İşte bu bize ne anlatıyor? Yanlışı tasdik ederek hareket edersen doğrudan uzaklaşırsın. Bu ilkesel bir şeydir. Mesela "başarısızım, bundan çok rahatsız oluyorum, herkes bir şeyi başarıyor, bir neticelere ulaşıyor, herkesin ilişkisi çok güzel ama ben çok mutsuzum, bu da bana kendimi kötü hissettiriyor" -bunu onaylıyor musun? Onaylıyorsan sen yanlış bir noktadasın. Şunu desen anlaşılır: "Böyle kendini yanlış hisseden bir benlik hâli var ama bunu asla onaylamıyorum, çünkü gerçek kendim bu değil." Bunu diyeni önemsemeyin, teoriye o kadar girmeyin.

Gözlemciye geçtiğinde hakiki kendisine -bu hakiki kendilik değil daha, hakiki kendilik için neyi tasdik etmen, neyi reddetmen gerektiğini bilen, bu konuda kendini geliştiren bir bilinç hâli. Bu gerçek kendilik değil henüz. Ama bakın, neyi tasdik edeceğini, neyi reddedeceğini bilmen gerekir; bunu bilmezsen yol alamazsın. İşte Peygamber'in o üç insana dediği bu idi: "Siz yanlış bir şeyi tasdik ediyorsunuz, burada kendinizi çekin ve gerçekten neyi tasdik ettiğinizin netliğine kavuşun. Bu sizin özgür alanınız, ben size bir şey zorlamıyorum, dışlamıyorum." Orada konuşulmaması şu demek: Sen hem egonu, nefsini, sahte benliklerini onaylayacaksın hem de maneviyatın, spritüelliğin yolunda ilerleyeceksin -öyle bir şey yok, öyle bir yol henüz bulunamadı; o iki şeyi bir arada yürütemezsin. Söylenen buydu, yoksa bir dışlama değil; çünkü camiye de geliyorlar, biz sizi dışlamıyoruz. Belki deselerdi ki "Ya Resulallah biz doğru davrandık" -Peygamber onları da münafıklar konumuna koyacaktı, gene şey yapacaktı belki. Mesele onların kendi içinde bir ayrışmayı yaşamaları, netleştirmeleri; sen kendi içinde netleşmeye kavuş, o netleşmeye kavuştuğunda dersin ki "ya bu Peygamber de kimmiş, kendini ne zannediyor, biz kendi içimizde inanmayalım, Peygamber'e de inanıyor görünelim." Şimdi Peygamber'e dönüp "biz tövbe ettik gerçekten" deselerdi, Peygamber "siz sahtekârsınız" demeyecekti, "öyle diyorsanız öyledir" diyecekti; herhangi bir yaptırım yok.

Fakat orada konuşulmamasının ifade ettiği anlam, insanın bir taraftan nefsi tasdik edip bir taraftan da spritüel bir yolda ilerleyemeyeceğidir. Sen spritüellik anlamında bir alışveriş yapamazsın; ruhaniyetinle, gerçek öz kendinle bir alışveriş yapamazsın eğer nefsini tasdik ediyorsan. Bu mümkün değil. Onun için bizde Sufi öğretide denir ya, "kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez" -hadislerde de vardır bu, Sufilerde de. "Nefsinden bir nokta kadar artık kalırsa hakikati bulamazsın" denir. Neden? Çünkü kanun bu. Öbür türlü ne olur? Din, İslam, senin için tartıştığın, münakaşasını yaptığın, tarafgirliğini gösterdiğin, Twitter'da oraya buraya laf attığın bir mevzuya döner. Sen kendini bulma yolculuğunu yapmazsın; "işte biz İslamcılar, biz Müslümanlar, biz bilmem neler" diye tartışırsın, İslam'ın hikâyesini üretirsin, kendinle asla bir ilgin olamaz.

Burada bir şeye işaret edeceğim, anti parantez: Bizde çok tartışılır ya, "Müslüman depresyona girer mi?" Kardeşim bak, kendini bilen, kendini bulan -gerçek anlamda kendini bulan bir insan- ne depresyona ne anksiyeteye ne bilmem neye düşer; tabiatı gereği mümkün değil. Ama ben kendimi Müslüman kabul ediyorum, samimi olarak da Müslümanım ama henüz kendimi bulmadım, gerçek kendimi bulmadım; ben depresyona da girerim, panik atağa da girerim, envai çeşit hastalığa, psikolojik hastalığa girerim. Neden? Çünkü ben henüz kendimi bulmadım ki. Kendimi bulduğumda, yani iman ve idrakim tam kemale erdiğinde ben nasıl depresyona gireyim ki? Kendini bilen bir insanın depresyona girme şansı yok, istese de giremez. Çünkü kişiyi ne depresyona sokar? Yanlış düşünceler, yanlış duygular, yanlış kendilikler, hayatı yanlış okuma biçimleri -bunlar seni depresyona sokar. Sen gerçek kendini bildiğinde nasıl depresyona gireceksin ki? Bu mevzu net bir mevzudur ama mevzunun ince şeyi kavranmadığında girer mi girmez mi, Müslüman depresyona girer mi girmez mi -giriyorlar zaten, sen bu mevzunun analizini yap: Niye giriyorlar, niye girmezler? Gerçek kendini bildiğinde girmezsin, ama bu bir yolculuktur. Bütün inanan insanlar kendini biliyor mu, gerçek öz manasında kendini biliyor mu? Bilmiyor.

Birisi ona "sensiz yaşayamam" diyor -"ne güzel" diyor, "kendimi çok iyi hissediyorum." Üç gün sonra başka biriyle görürsün onu, depresyona girersin. Şimdi burada Müslüman mı depresyona girdi, bir ego mu depresyona girdi? Depresyonda mesela atıyorum, mal varlığı olan biri onu kaybediyor, depresyona giriyor, oradan öte kendini intihar ediyor -çünkü hayatlar farklı anlam yapıyor. Orada o kişinin nasıl bir kendilik algısı varsa, o kendilik nelere tutunuyorsa, onların kaybı, onlara gelecek bir zarar depresyona sokar. Bu kadar basit bir şey. İşte Peygamber'in orada o üç kişiye yaptığı şey ne? "Gerçekten kendinizle yüzleşin ve neyi tasdik ettiğinizi fark edin." Neyi tasdik etmek, neyi reddetmektir? Siz egonuzun o damarını tasdik etmekle aslında benim getirdiğim mesajı reddediyorsunuz zaten. Burada konuşmamak aslında Peygamber'in oradaki tavrı şunu anlatıyor: Siz eğer o yanlış şeyi tercih ediyorsanız, siz zaten bu yolla ilgili bağınızı önemsemiyorsunuz demektir. "Gerçekten bunu mu tercih ediyorsunuz" -Peygamber'in onlara sorduğu şey buydu.

Sonunu da bağlayayım: Bir ayet geliyor, onlar bunu da beklemiyorlar. Allah, o tövbe eden o üç kişinin tövbesini kabul etti diyor -yani gerçekten tövbe ettiler, gerçekten döndüler. Ve onlara bu haber verildiğinde, gerçekten onlar için çok büyük bir ferahlık, çok büyük bir mutluluk kaynağı oluyor. Ama bakın buradaki şey değil -Peygamber'in onlarla konuşması vesaire değil. Yani biz gerçekten yanlış bir tasdikte bulunduk, nefsimizde yanlış bir şeye onay verdik, bunun gerçekten yanlış olduğunu, her şeyden bağımsız bir şekilde anladılar. İşte tövbe ederseniz Peygamber onlara hiçbir şey önermedi -"tövbe ederseniz şu olur bu olur" vesaire hiçbir şey söylemedi. Onun için bakın tövbenin bir neticesi, yani dışsal bir neticesi yoktur. Tövbe ettin, tamam; bak tövbe etmenin kendisi bir ödüldür. Tövbe etmek ne demektir? Yanlış bir düşüncenin, yanlış bir anlayışın, yanlış bir bakışın, yanlış bir tercihin fark edilip onun aksi istikamette düşünce, duygu ve tercihin onaylanmasıdır. Bu tövbedir ve bu bizatihi ödüldür.

Yani bizatihi bu sizi huzura kavuşturur. Mesela yanlış bir tasdik ediyorsunuz -mesela "ben beceriksizim" diyen bir benliğiniz var, "herkes mutlu, ben mutsuzum" diyen bir benliğiniz var; bunu tasdik etmeyi bırakın, rahatlayacaksınız. Bakın ödülü içindedir; tövbenin ödülü içindedir. Neden? Tövbe şu demektir: Gayrı fıtri, yanlış bir anlayıştan doğru ve fıtri bir anlayışa dönmek. Tabiatı gereği bir ödüldür, çünkü sizi fıtratınızın kodlarına döndürür. Mesela kıyaslayıcı bir benliğiniz var, güçlü olmak isteyen bir benliğiniz var, sevilmek isteyen bir benliğiniz var, muhatabınızın şöyle veya böyle değişmesini isteyen bir benliğiniz var -onaylamayın bu benlikleri, bitti; hiçbir sorun yok, hiçbir derdiniz yoktur.

"Tövbe konusunda çok insan sanki o tövbeye ve onun gereksinimine dair umudunu da kaybetti" -o da sahte bir benlik. Şimdi bakın ben ne diyorum size? Gerçek kendinizi buluncaya kadar hiçbir kendiliği onaylamayın. "İşte ben yüz kere tövbe ettim, yine aynı yanlışa döndüm" -değil, sen tövbe etmeye devam et, ama gerçek anlamda bir tövbeye devam et, gerçek anlamda. Yarını o anlamda düşünme: "Tövbemi gene bozacak mıyım?" Sen şu an öyle bir tövbe et ki, gerçekten yanlışı tercih etmek cehenneme gitmek gibi olsun; doğruyu tercih etmek cennete girmek gibi olsun. Bakın bu kategorik bir şeydir. Tövbe çok temel varoluşsal bir şeydir. Bunu yapabildiğin noktada gerçekten kendine doğru bir yolculuk gerçekleşmiş olur. Yoksa yanlışı tasdik ettiğin noktada asla yol almak mümkün değildir. Bizi zaten yol almaktan alıkoyan şey zaten bunlardır.

Mutluluk Hikâyeleri ve Onaylamama

"Benim de mutlu olmaya hakkım yok" -bir bak bakalım bunu kim söylüyor sana, nasıl bir mutluluk hikâyesi üretiyor sana; "şu olursa mutlu olursun" diyorsa, bu benliği onaylama. "Şu olursa mutlu olurum" diyen bir benliğin var ya, onu onaylama; eğer onu onaylarsan gerçek mutluluğun ve huzurun kaynağı olan kendine dönemezsin. Böyle bir şansın yok. Çünkü sana bir benlik diyor ki "mutluluk şuradadır, mutluluk şundadır, mutluluk şöyle bir şey olursa vardır." Sana mutluluk hikâyesi üreten bir benlik var; sen bunu onayladığın anda -kalpler Allah'la tatmin olmuşken- "bana hikâye anlatma" diyor o benlik sana; o ayet ona hikâye gibi geliyor. Öyle değil mi? O benlik diyor ki "tamam anladık ya, tabii maneviyat çok önemli bir şey ama ben de mutlu olmak istiyorum." Allah sana mutlu olmanın yolunu söylemiş, sen kendine başka bir mutluluk hikâyesi üretiyorsun. Nasıl bu iki şey birleşecek?

Allah kalbin ancak zikirle tatmin olacağını söylüyor. Senin egon şunu yapıyor: "Şu başarıya ulaşırsam, eşim istediğim gibi olursa, şu şöyle olursa bu böyle olursa mutlu olurum" diyor. Nasıl yol alacağız burada? Sen bunu tasdik etmeyeceksin. Sana deseler ki "bütün insanlar sana tapıyor, Instagram'da bir şey attığın zaman anında iki milyon beğeni alıyorsun, ne istersen gerçekleşir -ister misin?" Sen diyeceksin ki "yok, teşekkür ederim." Demiyorsan, sen yanlış bir şeyi tasdik ediyorsun demektir. Bu yanlışı tasdik ettiğin müddetçe de doğruya ulaşma şansın yoktur. Bu çok net bir şeydir. O yüzden yanlış benlikleri tasdik etmeyelim; edersek gerçek kendimizden yana hiçbir yol alma imkânına sahip olamayız.

Bakın Allah ve Peygamberi, merhametlerinden dolayı o üç kişiye ne yaptılar? Bir farkındalık imkânı verdiler. O, onlara farkındalık imkânıydı, yoksa bir cezalandırma değildi, bir yalnızlaştırma değildi -farkındalık imkânıydı. Çünkü bakın, dikkat edin: Peygamber münafıkları tırnak içinde cemaatin dışına mı attı, onları yalnızlaştırdı mı? Yok. Münafıktılar, Peygamber de biliyordu; problem Peygamber'le ilgili değil ki, ya da "benim cemaatim çoğalsın, şöyle olsun" değil ki. Peygamber o üç kişiyi yalnızlaştırarak ceza vermedi o yüzden; öyle bir şey olsa münafıkları cezalandırırdı. Peygamber'in öyle bir problemi yok. Mesele o üç kişinin problemiydi ve Allah ile Peygamber, onlara olan şefkat ve merhametlerinden dolayı ne yaptı? "İyi düşünün neyi tasdik ettiğinizi ve neyi farkına varmadan reddettiğinizi iyi düşünün" dediler.

Ve bakın dikkat edin, bu savaşla ilgili bir mevzu değil mi? Burada savaş, biz neyin savaşını veriyoruz? Kendimizi, kendimiz olmayan şeylerden kurtarma savaşını veriyoruz. Bu savaşı veriyorsan, yanlış benlikleri, yanlış kendilik algılarını tasdik etmeyeceksin. Ettiğin zaman kendine yazık ediyorsun. Bir mutluluk hikâyeniz varsa kendinize yazık ediyorsunuz. Eğer bir mutluluk hikâyesine sahipseniz, "şu olursa mutlu olurum" -öyle bir hikâyeniz varsa, önünüzde iki ihtimal var: Ya gidin o hikâyeyi gerçekleştirin, ya da yolun burasındayken onu onaylamayın; deyin ki "bütün bunlar sahte kendiliklerin hikâyesidir." "İnsan başarılı olmak istemez mi?" İstemez kardeşim, insan öyle bir isteğe sahip değildir. "İnsan bir oğlu sevsin istemez mi?" Öyle bir isteğe sahip değildir. Siz bunları onaylamıyorsanız iyi düşünmelisiniz. "İşte beğenilmek herkesi mutlu etmez mi?" Sizi mutlu ediyorsa gidin bir daha düşünün. Beğenilmek kimi mutlu ediyor, onaylanmak kimi mutlu ediyor, başarı kimi mutlu ediyor -bir sakince oturup düşünün. Ve neyin manipülasyonuna geldiğinizi görün, onu tasdik etmeyin.

Farz edin, bakarsın böyle herkes evli, mutlu, çoluk çocuk sahibi vs. ya da işte biri tırnak içinde kendini gerçekleştirmiş, yazar olmak istemiş, yazar olmuş, bilmem ne olmak istemiş, o olmuş; "işte biri beni sevsin, ben birini seveyim, böyle mutlu bir yuvam olsun" falan. Farz edin herkes oldu ya -ben, haşa, emin olun Allah'ın yerinde olsam bazen diyorum kendi kendime, bu insanların egolarının bütün istediklerini vereyim diye. Ama sonra düşünüyorum, bu merhametsizlik olurdu; uyumalarına hizmet etmiş olurdum, yani ninni söylemiş olurdum. Uyuyor -"uyanmasın" diyene ninni söylüyorsun. O yüzden Allah, istediğimizi -tırnak içinde egomuzun istediklerini- vermiyor. Çünkü bizim uyumamızı istemiyor. O zaman sen neye dikkat edeceksin? Şuradan başlayabilirsin: Seni mutsuz eden olayların arkasındaki kendilik algısını bir düşün. Mutsuz olmana sebep olan olaylar nedir, olgular nedir ve bunların üzerinden senin içinde nasıl bir ben algısı oluşuyor -mesela bunu bir bul, o zaman o kendilikleri bulacaksın. Sonra da onları onaylama. O kadar. Onaylamadığın anda yolun açılacak; onayladığın anda hakikatle aranda bir bariyer var demektir.

Perde Kalkacak mı? Sonuç Umurumda Değil

"Sonu gelecek mi hocam" diyorlar. Ben diyorum ki, sonu gelsin gelmesin, benim problemim değil o. Sonunun gelip gelmeyeceğini de bilmiyorum, umursamıyorum. Ben fark ettiğim yanlış benlikleri onaylamıyorum, bu kadar. Ne kadar varsa onaylamıyorum. Onaylamadığın anda gerçekle arandaki bir perde ortadan kalkmış olur. Ne kadar onaylamazsan o kadar perde kalkar; en son hiçbir perde kalmaz. "O noktaya geleceğiz mi hocam" diyorlar. Ben diyorum ki, bak, gelip gelmemen önemli değil. Yanlışı niye tasdik edesin ki? Bir anlamı yok ki bunun. Yanlış olan bir şey yanlıştır, niye tasdik edilsin? Bu kadar. "Yani etmezsem ereceğim mi?" Ermeyeceğim -hadi ne diyeyim, ne yapacaksın o zaman, yani tasdik mi edeceksin yanlışı? O zaman sen gerçeği aramıyorsun demektir.

Egon bir ödül istiyor: "Bu yanlışı tasdik etmeyeceğim, o zaman bana ne verilecek" diye. Yaramaz çocuk olur ya böyle, yanlış yapar, anne baba der ki "yapma bunu"; "tamam yapmazsam bana ne alacaksın, ne alacağım" -hiçbir şey almayacağım, yapmayacaksın yanlışı, çünkü yanlış. "Bu yanlışı yapmazsam Allah bana ne verecek" -böyle bir şey olur mu? Bak bu da üç kâğıtçı bir benlik, onu da bırak. Ben yanlışı yanlış olduğu için onaylamıyorum, bu kadar basit; çünkü fıtratıma uymuyor, çünkü gerçek kendim bu değil.

O yüzden sahte kendilikleri tasdik etmeyin. "Kendinizi bilmeye çalışın" demiyorum ben size, bunu dememin de anlamı yok; sahtelerini onaylamayın, bu kadar. Bütün kadim öğretiler bunu önerir: Sahte olanları onaylama, gerçek kendilik zaten sende mevcut, yani arayıp bulmayacaksın onu. Diyelim ki burada bütün perdeler kalkmadı -öbür dünyada kaldırırlar, merak etme. Mutlaka kalkacak; sen kaldırmaya başladıysan mutlaka o perdeler kalkacak. Onun için bu Tövbe Suresi'ndeki bu üç kişinin olayı gerçekten çok önemli bir şeydir. Biz de işte bu insanlar gibi gerçekten tövbe etmeliyiz -hesapsız, beklentisiz, "yanlış yaptım ve bu yanlışımı fark ediyorum ve bu yanlışımdan doğruya dönüyorum," hesapsız, hiçbir şey olmaksızın, kendim için, kendi öz varlığımın farkındalığını yakalamak için, başka hiçbir neden yok.

Ve bakın sahte kendiliklerden kurtulmak gerçek özgürlüktür. Özgür olmak isteyen sahte kendiliklerinden kurtulur; başka bir özgürlük kavramı da yoktur hayatta. "Ben istediğimi yaparım, kimseye zararım yoksa insan istediğini yapmak da özgürdür" -bunlar psikolojik düzeyde basit özgürlük hikâyeleridir. Özgürlük, kendi öz varlığınızı perdeleyen ve size kendinizi kendiniz zannettiren o benliklerden kurtulmaktır. Sahte kendiliklerden kurtulmak özgürlüktür, asla başka bir özgürlük yoktur. "Ben istediğimi yaparım" -sana istediğini yaptıranı ben sana gösterebilsem, sen kaçacaksın. Hz. Musa'nın asasının yılan olup ondan ürkmesi gibi; eğer biz bu sahte benlikleri görseydik, emin olun yılandan kaçar gibi kaçardık. Ama farkında değiliz.

Musa'nın Asası: Özdeşleşmeyi Bırakınca Gerçek Görünür

Geçen bir arkadaşla konuşuyorum, bir ilişkisinden bahsediyor. Dedim "sana ne hissettiriyor?" "Tamamen bana odaklanıyor, onun odağında ben varım" diyor. "E ne oluyor bundan?" "Benim kafamda bastırılmış, saf bir yerim varmış gibi kendimi hissediyorum" diyor. "Bir insan varlığını nasıl sübjektif bir algıya sahip olan biri üzerinden kurabilir? Sen ne kadar sahte bir şeyin üzerinden var olmaya çalıştığını görüyor musun?" Ne kadar sahte bir şey bu. Ve aslında sen bunu apaçık görsen, şeytandan değil bundan Allah'a sığınırsın; çünkü bu o kadar sahte bir kendilik algısı ki, birine muhtaç -biri seni merkezinde tutacak. Sen de "çok iyiyim" diyeceksin; hafif merkezinden kaydıracak, çökeceksin. Bu nasıl bir şey? Bu neye benziyor biliyor musunuz? Size özel bir alet takmışlar, bir pil diyelim örnek; kumanda birinin elinde, hafif şeyini düşürüyor, voltajını düşürüyor. Kalbiniz küt küt atıyor, bir an durduruyor -kalbiniz duruyor, çalıştırıyor, çalışıyor. Şimdi sizin için bu kaçınılası bir şey değil mi arkadaşlar? Bu ne kadar üzüntü verici bir şey. Kendinize de yazık, karşınızdakine de yazık; çünkü ona da şunu demiş oluyorsunuz: "Ben senin sayende varım." O da kendini bir şey zannediyor, o da ayrı bir tuzağa düşüyor. Ne kadar sahtelik üzerine kurulmuş bir şey, düşünün. Şimdi siz böyle bir benlikten kaçmaz mısınız? İnsan olan kaçmaz mı böyle bir şeyden arkadaşlar?

İşte bakın ilginçtir: Musa asasını bırakınca yılana dönüşüyor. Ne demek? Özdeşleşmediğin anda onun ne mal olduğunu görüyorsun demek. Özdeşleşmediğinde onun yılan olduğunu görüyorsun; özdeşleştiğinde "bu bana hizmet ediyor" diyorsun. "Musa'nın elindeki nedir" diye soruyor Allah. "Ben ona dayanırım" diyor, "onunla yaprakları silkelerim, hayvanlarımı güderim." "Öyle mi" diyor Allah, "bir bırak bakayım." Bir bırakıyor, yılana dönüşüyor. Bizim benliklerimiz de böyle -bırakıyorsun, bırak özdeşleşmesen. "Aa" diyeceksin, "bu nasıl bir şey ya, ben neyin içine girmişim" diyeceksin. "Nasıl bir sahte benliğin içine girmişim?" İşte "eşim veya sevgilim, ah bir tanem" diyor, böyle kendime geliyorum -ulan bu nasıl bir kendilik ki, birisi bu üç kuruşluk lafından kendine geliyor. Bu ne biçim bir kendilik yani? Hiç düşünmüyor musun bunu? Ama özdeşleştiğin için farkına varmıyorsun; özdeşleşmesen "aa" diyeceksin, "bu ne ya, ben nasıl bir kendilik tuzağındayım, böyle bir kendim olur mu ya" diyeceksin.

Birisi telefon açıyor, "Allah belanı versin" diyor, çöküyorum. Birisi "canım, bir tanem, özür dilerim, sinirlenmiştim" diyor, kendime geliyorum. Bu nasıl bir kendilik? Peki her birimizde buna benzer birçok farklı kendilik türü var mı? Var. Peki ne yapacaksın? Onaylamayacaksın. O diyecek ki "ama öyle hissettin değil mi, çünkü o senin içinde ya" -diyecek ki öyle hissetmedin mi, o söylüyor size, diyorsunuz "evet öyle hissettim." O zaman diyor "bu gerçek o zaman"; "sana bir tane deyince mutlusun, Allah belanı versin deyince mutsuzsun -öyle mi?" Evet öyle hissettiriyor bu. Ama bu kim? Bu ben miyim? Ama senelerce onunla birlikte yaşamışsın -tıpkı Musa'nın asası gibi, senelerce birlikte asayla yaşamış. "Bırak" diyor, "bir asana bakayım." Dışarıdan bak ona. Bu nasıl bir şey ya? Bir insan sana ilgiyi, değeri verince ya da bir başarın olduğunda, kitabın çok sattığında ya da eş, dost, akraba "sen çok süper birisin, iyi ki varsın" dediğinde, "iyi ki varmışım ya, kendimi çok iyi hissediyorum" diyorsun. "İşte sen bu yaptığın şeyler olmasaydı biz bugün daha iyi bir durumda olurduk" derlerse çöküyorsun. Bu nasıl bir şey? Yok, asla yok; asla bunların meşru olduğu bir yer yok.

İşte onun için bakın Peygamber -küçük bir şey değil mi, bir savaşa gitmediler, hayati bir mevzu da değil ama düşünce, algılayış hayati. Peygamber diyor ki "bak, bu hayati bir mevzu; konu sizin savaşa gelmemeniz değil ki, gelmediniz, problem de yani bu değil; sizin yanlış bir şeyi tasdik etmeniz problem, bu hayati bir mevzu." Hz. İsa'nın dediği gibi, hem Tanrı'yı hem de egoyu onaylayamazsınız. Öyle bir şey yok, varsa söyleyin -yok, öyle bir kendilik yok.

Beden, Psikoloji ve Gerçek Kendilik

Psikolojik benliğim için şöyle düşünün: Mesela ben köpeğimi gezdiriyorum, sabah gezdirince köpek rahatlıyor -ama köpek bu, benim kullandığım bir köpek; psikolojik olarak bir rahatlık duygusu hissediyorum, bu ayrı bir şey. "Kendimi iyi hissediyorum" ayrı bir şey. Bakın "kendim" dediğin anda -"Allah rahmet eylesin, öldün" desem, ne diyecek ona? "Kendi değil hocam" diyecek. Tamam, ne diyecek ona? Kaçak güreşmeyelim, herkes açıkçası öyle söylüyor. Birisi diyor ki -şimdi buradan kalkıyor- "hocam, anlattıklarınız beni hayata döndürüyor, çok güzel, kendimi çok iyi hissediyorum." Ne dediniz? Ve burada bir sevinç sizde ne oldu? Olmaz -çünkü ben biliyorum ki henüz o kendini bulmamış ama izafi düzeyde ona psikolojisini iyi hissettirmiş. Siz burada kendinizde -bir şey söylerim, "ben ona daha çok yol alman lazım, devam et yoluna" derim. Yoksa "kendimi iyi hissettim" -ben ona "tabii ki, bak ben bu konuşunca kendini buldun" demem. Öyle demem.

"Hakan Abi kendini bulsa sevmez misiniz? İçinizde -siz için böyle güzel bir duygu belirmez mi? Ya da üzüntü, kötü bir şey söylediğinde -söylediklerinizde aynen katılmakla birlikte bir düzey var, o düzeyi sanki yok farz ediyoruz, yani psikolojik olanı." Yok farz etmiyorum. Ben bakın hayatta beni en çok yanlış anladıkları nokta budur: Sanki ben bedeni inkâr ediyorum, duyguyu inkâr ediyorum, psikolojiyi inkâr ediyorum -bunu demiyorum. Diyorum ki sen onlar değilsin, bak kendin onlar değilsin. Şimdi geldin yetmiş yaşına, "çok sarkmışım" diyorsun -kim sarktı kardeşim ya, bedenine bakıp "sarktım" diyorsun; sonra da diyorsun ki "ama ben Allah'a inanıyorum, insan beden değildir." Sarktım diyorsun -psikolojik düzeyde söyleyemez mi bunu? Söyleyemez abi, öyle bir şey olamaz ya. Ben nasıl sanıyorum, böyle bir şey olabilir mi ya? Birisinin arabası pert oluyor, "ben pert oldum" diyor -söyleyemez mi bunu? Söyleyince makara oluyorlar, değil mi?

"Hocam yani iyi bir şey yapmanın olduğunu hissedebiliriz değil mi? Hocam hiç mi gülmeyeyim, ya iyi bir şey. Hocam iyi bir şey yaptık." Şükredersin -bak iyi bir şey yaptığın üzerine de kendini bina etmeyeceksin. Çünkü doğal olarak psikolojinde pozitif bir şey olur, bunda bir mahsur yok. Ama iyilik yaptığımda kendimi iyi hissediyorum, yapamadığımda kötü hissediyorum -işte bu egodur. İsterse Afrika'nın bütününü doyursun, fark etmez, o egodur; "ben Afrika'nın bütününü doyurdum, kendimi çok iyi hissediyorum" -sen hâlen cahil birisin. Bu kadar basit. Ne yapıyorum? Kendiliği soyutlamıyorum, kendilik zaten her şeyden münezzeh, ben soyutlamıyorum; kendi öyle. Değil, değil, değil -onlar psikolojik durumlardır, kendimiz değil, gerçek kendimiz değil.

Bak sen doğarken kaç kiloydun? İki buçuk, üç kiloydun değil mi? Beş oldun, yedi oldun, dokuz oldun, on oldun, yirmi oldun, elli oldun, altmış oldun -sen mi oldun, bedenin mi oldu, kullandığın beden mi? Sen kendin misin? Tamam, bak, sen o beden misin, değil misin? Soru bu. Peki o bedeni kullanıyor musun, bunca yıldır kullanıyorsun; ama ona "kendim" diyecek misin, demeyecek misin? Soru bu. Ona kendim demiyorum, bunu ayrıştırıyorum. Yoksa öbür türlü 50 yaşına, 60 yaşına gelirsin, "çok yaşlandım" dersin; bedenin biyolojik canlılığını kaybeder, "ben öldüm" dersin; bedenin toprağa girer, "beni böcekler yiyecek" dersin. Neden? Çünkü bedene "kendim" dedin. Beden üzerinden kendilik ürettin. Ya da sosyal konum itibariyle kendini üretiyorsun, ilişkilerin üzerinden kendini üretiyorsun. Mesela birileri seninle ilişkili, sensiz yapamıyorlar, tırnak içinde kendini iyi hissediyorsun -neden, birileri sensiz yapamıyor. Sonra o sensiz yapamayanlar sensiz yapabiliyor -o zaman boşa düşüyor kendin. Bak ne kadar yanlış bir yere oturuyoruz ve o yanlışlar hangi mutsuzlukları üretiyor? Hepimiz bu sahte kendiliklerin içindeyiz.

Bakın ben bazen örnek veririm: Mesela akşam eve gittin, annen baban sana dedi ki "sen bizim gerçek çocuğumuz değilsin, biz onlardan aldık, atacaklardı çöpe, alıverelim dedik." Senin içinde en ufak bir hafif titreme oluyorsa -şu çay içerken bir titreme oluyorsa- senin özdeşleştiğin kendilikler var demektir. Çünkü benim kendimin kaynağı Allah'tır, Allah hiçbir zaman değişmiyor. Annem babam o olmuş bu olmuş -o biyolojik bir şey, o nüfus kağıdıyla ilgili bir mesele. Beni şaşırtıyorsa, öyle bir durum, ben henüz kendimi bulmamışım demektir. Çünkü benim kendimin annesi babası yok ki; kendimin bir anne babası yok, kendimin Allah'ı var, o kadar. Ama beşeri düzeyde ilişkilerim var; bu bedeni doğuran bir anne var, onun bir babası var vesaire vesaire -o benim kendimle ilgili değil.

"Hocam, tamam bak başkalarının mutlu olması psikolojik düzeyde bende bir mutluluk duygusu tetikliyor, bu da hoş bir şey diyebilirsin." Ama "kendim" dersen ona -diyelim ki sen mutlu etmek için birine destek oldun, yardım ettin, cömertlik, fedakârlık gösterdin, o mutlu olmadı, üstelik de sana dedi ki "senin yaptığın şeyler çok az, sen bunlarla benim mutlu olacağımı mı zannediyorsun" -sen o zaman kendini kötü hissedersin o durumda. Birisinin ihtiyacını görüyorsun, Allah da sana bu konuda imkân vermiş, şey yaparsın; onun mutlu olması insani noktada tabii ki senin psikolojinde mutluluk oluşturur ama sen bunun üzerine kendini bina etmiyorsun. "Ben başkalarını mutlu etmekle mutlu olan biri değilim" -sana da bildim; "ben başkalarını mutlu etmek için Allah'ın bana verdiği imkânları kullanırım, ama ben başkalarının mutlu olmasından dolayı mutlu olan biri değilim, ben yaratıcıyla, mutlakla olan bağımın farkındalığını idrak ettiğim için her zaman ve her durumda mutluyum." Tırnak içinde, hayatın içinde mutlu etmeye çalıştığım insanlar 30 sene sonra kendilerini benden daha çok mutlu eden insanlarla birlikte olup beni unutabilirler, sokakta bana selam bile vermeyebilirler; benim içimde en ufak bir mutluluk gölgelenmesi olmaz.

"Hocam mesela olması gereken değil mi? Yani insan yaralı bir hayvan olur mu, onu işte yapılması gereken veterinere götürür -bunun için mutlu olmaya gerek yok, yani zaten olması gerek yok." Yok tabii, olması gereken ve fıtri bir şey; insana bedensel olarak da, psikolojik olarak da rahatlık verir. Nasıl Allah Peygamberi tarif ederken "seni bütün âlemlere rahmet olarak gönderdim" diyor -hakikat de bütün âlemlere, bütün düzeylerimize rahmettir; bedenimize de rahmettir, psikolojimize de rahmettir. Buradaki temel mesele, sen "kendin" dediğinde neye "kendin" diyorsun ve o kendilik nasıl tanımlanıyor senin içinde? Mesela şöyle tanımlanırsa kötüdür: "İstediğim hiçbir şeyi yapamadım, kendimi çok kötü hissediyorum." Şimdi bunu dediğinde ne oldu bu? Düşün bakalım bu nasıl bir kendilik? İstediklerini gerçekleştirdiğinde kendini var ve tam hisseden bir kendilik. Sen nereye oturttun kendiliği? Kendin ne oldu? Bir istek ve arzunun gerçekleşmesine onu indirgedin. O zaman sen istediklerini gerçekleştiremezsen çok üzüleceksin, kendini çok kötü hissedeceksin. Neden? Çünkü kendiliği yanlış bir yere konumlandırdın; onun da sonucunu yaşıyorsun. Sonuç: Allah sana zulmetmez, insan kendine zulmeder. Evet, teşekkür ederim.