Kendini Gözlemleme, Üç Merkez ve Mizaç Analizi

Kısa Özet

Bu derste önce kendini gözlemleme pratiği, insanın sabit bir asli merkeze sahip olmadan şartlara göre değişen "benler" karmaşası olduğu ve zihinsel, duygusal, fiziksel üç merkezin işleyişi ele alınıyor. Ardından endişenin bir düşünme biçimi değil, duygusal merkezin olumsuz ihtimallere yanlış şekilde takılıp kalması olduğu; bu durum özellikle altı mizacı üzerinden imajinasyon, kontrol ihtiyacı, bağımlılık ve ilişki dinamikleri (altı-yedi, altı-bir, altı-sekiz) örnekleriyle uzun uzun işleniyor. Son bölümde mizaç (enneagram) sisteminin kadın-erkek algısına, çocuk yetiştirmeye, NLP eleştirisine ve kader/takdir tartışmasına nasıl farklı bir bakış getirdiği konuşuluyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın manevi bir dönüşümle asli bir merkeze (ruha) kavuşmadıkça şartlara göre değişen, birbiriyle çelişen "benler" karmaşası olduğu; bunun ancak kendini gözlemleme yoluyla fark edilip kötü benliklere karşı uyanık kalınarak aşılabileceği.
  • Endişenin bir düşünme biçimi değil, duygusal merkezin negatif ihtimallere takılıp kalması, yani "merkezlerin yanlış çalışması" olduğu; bu durumun en çok enerji kaybettiren şey olduğu ve özellikle altı mizacında imajinasyon yoluyla beslendiği.
  • Mizaç (enneagram tipi) merkeze alınmadan yapılan kadın-erkek, çocuk yetiştirme, NLP tarzı "herkes her şeyi yapabilir" genellemelerinin yanıltıcı olduğu; her mizacın kendine özgü eğilimleri ve aşılamayan sınırları bulunduğu.

Kendini Gözlemleme ve Benler Çokluğu

Merkezler arası bağlantılarla ilişkili bir konu mümkün. Bildiğiniz gibi bu çalışma kendini gözlemleme ile başlar. Çünkü konusu genellikle öylesine kabul ettiğimiz ve sadece her insanın bireysel olarak gözlemleyebileceği, "kendi" denilen bu görünmeyen şeydir. Farkına varılması gereken birinci şey, aynı anda veya farklı anlarda siz bir ve aynı kişi değilsiniz. Yani bizim bilmemiz gereken en temel şey, manevi bir dönüşümün neticesinde asli bir merkezimiz olmadığı müddetçe biz şartlara göre değişiriz. Mesela kendimizi çok adil düşünebiliriz fakat bazı olaylar olur, adaletsiz davranırız. Çok merhametli olduğumuzu düşünürüz fakat bazen öyle olaylar gelişir ki en merhametsiz insan gibi davranırız. Çünkü biz o gerçek dönüşüm noktasına kadar birçok ben taşıyan bir benler karmaşasıyız.

Onun için Bediüzzaman'a soruyorlar: niçin her an "La ilahe illallah" demek lazım diye soruyorlar, imanımızı yenilememiz lazım. O da diyor ki insan zaman ve mekân kaydına girdiği için, yani zaman ve mekâna tabi olduğu için, her an yeni bir kişi sayılır. "La ilahe illallah" diyor, onu asli merkezine ve olması gereken hedefine çağırır ve ona yönlendirir. Yani bizler, mesela bir bakarız çok merhametli, şefkatliyiz; bir bakarız ki hiç de öyle değiliz. Bir durum olmuş, olgular olmuş, acımasız olmuşsun, merhametsiz olmuşsun, bencil olmuşsun. Hepsi sensin.

Modern psikoloji diyor ki hepsi sensin, böyle idare edeceksin. Geleneksel öğreti diyor ki bu geçici bir durumdur, nefsani bir durumdur. Sen nefsine göre değil, ruhuna göre davranabilirsin. Ruh bu sefer bir merkez olur. Onun merkeziliğinde, riyasetinde ve hâkimiyetinde bir davranış, anlayış ve algılama olur. Öbür türlü merkezimiz yoktur. Merkezimiz olmadığı için de şartlar nasıl bir tepki vermemizi sonuç veriyorsa o şekilde merkezileşir ve tepki veririz. O anki merkezimiz bizim benliğimizdir. Ve o benliklerimiz her an değişir. Mesela bir an olur hiç endişe duymazsın, kaygılanmazsın, çok stabil, çok rahat olursun; bir anda bazı olaylar oluşur, endişelenirsin. Bir an korkusuz olursun, bazı olaylar şekillenir, korkarsın.

Ama mesela ne diyor geleneksel öğretilerde, Kur'an'da da var: Allah'ın dostları için korku ve hüzün yoktur. Yani onlar bu tür zıtlıkları aşmışlardır. Ne bir şey onlara korku verir, çünkü ruh için korkacak bir şey yoktur; ne de hüzünlenirler, çünkü ruh için hüzünlenecek bir şey yoktur. Ama bizler yaşadığımız olgulara göre davranan, düşünen, hareket eden bireyleriz. Gerçek bir benliğimiz henüz yoktur. Bu, gözlenmesi gereken bir şeydir.

Bunu gözlemlediğimiz zaman ne yaparız? En tehlikeli ve en olumsuz benlerimize karşı müteyakkız oluruz. Diyelim ki bende öyle bir benlik var ki çok acımasız; bu senede bir ortaya çıkıyordur, veya bazen ortaya çıkıyordur, şartlara göre bazen ortaya çıkıyor. Ben buna karşı dikkatli olmalıyım. Ve çok bencil bir benliğim vardır, hakikaten çok bencildir, yani kendimden başkasını düşünmüyordur. Bu bende ne kadar sıklıkla çıkıyor veya hangi durumlarda çıkıyor? Ben bunu gözlemlemem lazım. Ne zaman buna karşı dikkat etmem gerektiğini kabul etmem lazım. Bunu olumsuzluyorum ve diyorum ki evet, bende böyle bir benlik tavrı var, fakat bu yanlış, ve ben buna karşı dikkatli olacağım. Bunun ortaya çıktığı anda, bir polisin bir hırsıza karşı dikkat etmesi gibi dikkat edeceğim ve onu yakalayacağım. Ve ona uymayacağım. İşte bu, nefse karşı uyanık olmak denebilecek bir noktadır.

Bu, kendini gözlemleme ve kendindeki birçok benliği fark etmeye bağlıdır. Bunları göre göre kişi ayırt eder: iyi benlikler, kötü benlikler diye. Kötü benliklere karşı dikkatli olur; nerede o kötü benlikler ortaya çıkıyor, nerede kendini gösteriyor, bunlara karşı dikkat eder ve onlara uymama yönünde davranmaya çalışır. Zaten farkına varırsa yüzde elli bunu başarır. Ama önce bunu kabul etmesi lazım; bunların yanlış olduğunu, çünkü nefsin o benlik durumları kendilerini iyi gösterirler, yani doğru olarak gösterirler, olması gereken olarak gösterirler. O yüzden kişi bunlara karşı daha önceden farkındalık kazanmalıdır. Kesin olarak onları reddetmelidir. Hani kesin olarak onlara kırmızı çarpı işareti koymalıdır: "Bunlar olduğunda dikkat edeceğim ve bunlara uymayacağım." Mesela diyelim ki öfkelendiğin zaman, içinde acımasızlık hissettiğin zaman, aşırı bir kontrol ve tahakküm hissettiğin zaman, bunun yanlış bir benlik durumu olduğunu bileceğim ve buna uymayacağım. O anki durumumun yanlış bir algılama, yanlış bir değerlendirme, yanlış bir tutum olduğunu kabul edeceğim ve ona uymayacağım demesi gerekir.

Üç Merkez: Zihin, Duygu, Beden

Kendini gözlemlemenin birinci pratiğinde, içinizde eş zamanlı çalışan oldukça farklı merkezler ve zihinler olduğunu gözlemlemeniz söylenmişti. Sadece bu üç merkezi ele alırsak -yani zihinsel merkez, duygusal merkez ve fiziksel merkez- siz düşüncelere, duygulara ve hareketlere sahipsiniz diyebiliriz. Bunlar tamamen birbirinden farklı üç şeydir. Her bir kişi benlerin bir koalisyonudur. İçinizdeki farklı benler, az veya çok derecede, bu üç merkezin hepsinde kendilerini gösterirler. Yani aslında her bir benlik de farklı bir merkeze bağlıdır. Gözlemlenen bir beni kontrol etmeye çalışırken onun düşünen, duygulanan ve hareket eden bir şey olduğunu hatırlamalısınız. Yani onun her bir merkezdeki temsili farklıdır. İnsan makinesinin kontrolü bu yüzden zordur; çünkü onun içinde psikolojik olarak biçimlenmiş her şey, ilk bakışta bağlantısızmış gibi görünen üç tamamen farklı yolla temsil edilir.

Bunu bir örnekle anlatalım: Kaşlarınızı çattınız, bu hareket merkezidir, yani fiziksel merkez. Fakat bu kaş çatma, duygusal merkezde bir duygu olarak, zihinsel merkezde de bir düşünce olarak kaydedilir ve onlar da bununla ilgili bir şey üretirler. Zihinsel merkezde bir düşünce kaydı olarak, yani mekanik olarak sürekli dönen bir düşünce serisi olarak temsil edilmektedir. Bir ben'in tam gözlenmesi, onun kaynağı olan her üç merkezde eş zamanlı olarak gözlenmesidir. Yani bu durum benim eylem noktasında bende ne oluşturuyor, zihnimde ne oluşturuyor, duygumda ne oluşturuyor; bu üçünü de göreceğim.

Mesela dikkat edin, peygamber öfke konusunda ne diyor? Diyor ki, oturuyorsan kalk; yani fiziksel pozisyonunu değiştir. Fiziksel pozisyonunu değiştirince zihinsel ve duygusal pozisyonun da değişir. Veya işte abdest al; abdest alınca senin zihinsel ve duygusal pozisyonların değişir. Burada, işte bu noktada, insanın kendini gözlemlemesi, bu üç merkezin o anda ne halde olduğunu gözlemlemektir.

Endişenin Bedensel Belirtileri ve Otomatizma

Örneğin endişelenmeyi ele alalım. Endişe özdeşleşmenin bir formudur. Bu endişe durumu sıklıkla anında bir kasılma ile çok bariz olur; altı mizacında bu çok daha belirgindir. Şu bölgede böyle bir gerilme, böyle bir yukarı çıkma, gerilme, böyle bir şey oluşturur; şu bölgede hatta biraz daha yayılır. Bu endişe durumunun sıklıkla alında bir kasılma ile veya elleri bükme ile yansıdığını fark etmişsindir. Mesela elinde bir şey varsa onu kırar; işte elinde kalem varsa sürekli karalar gibi. Neşeli durumlar asla bu şekilde ifade edilmezler. Negatif durumlar -endişe, korku, kaygı, depresyon durumları- kendilerini kasların kasılması, bükülmesi, eğilmesi ile gösterirler. Hâlbuki bunların zıddı olan durumlar, hareket merkezinde bir genişleme, bir rahatlık, kol ve bacakları uzatma, gerilimin gevşemesi ve genellikle bir güç duygusu ile yansır.

Endişeyi durdurmak için, endişe duyan ve bu yüzden çok fazla kaşlarını çatan veya alınlarını kırıştıran, yukarıya doğru yumruklarını sıkan, neredeyse soluğu duracak gibi olan insanlar, işe buradan -duygusal durumları ifade eden kasları gevşeterek ve soluğu serbest bırakarak- başlamalıdırlar. Doğu geleneklerinden öğrenenler işte öyle gevşeme teknikleri, nefes alma teknikleri diye bunu batıya getiriyorlar.

Bir dakika, burada şimdi bu yapılmayacak mı? Yok, yapılmalı. Yok, onun eli gerginken bir şey karalıyorsa, yani çiziyorsa, onu engellemeyecek mi? Bu gereksiz bir şey. Veya işte elinde plastik kaşık olur, onu parçalara böler, küçük küçük kırar. Bir dizini hareket ettirir. Sürekli, özellikle bu yedilerde olan bir şey; yedi-altılarda daha çok olan bir şey. Hâlbuki bir şeyi yapabiliyorsun ama o hareketi tutturamıyorsun. Tabii ki hem bunu kontrol etmek zor hem de ne kadar çok yapılmışsa o kadar otomatize olmuştur.

Nasıl ki bir insan sigara içer, her yemekten sonra sigara içiyorsa, artık farkına varmadan yemeği bitirir bitirmez elini cebine götürür, sigarasını yakar. Nasıl ki bir otomobil sürücüsü belli bir otomatizma kazandıktan sonra İstanbul'dan Ankara'ya gider, fakat vitesi nerede 2'ye, 3'e, 4'e aldığını hatırlamaz -ama alır- otomatizma kazanmıştır. Kişinin bunu önce gözlemlemesi lazım, daha sonra bu konuda pozisyon değiştirmesi lazım. Fakat bu sadece fiziksel pozisyon değil; mesela zihinsel olarak da, neyin ona endişe verdiğini, o endişenin gerekli ve doğru olup olmadığını, ne şekilde düşünerek endişelendiğini ve ne şekilde düşünürse aslında endişesinin gidebileceğini görmesi gerekir.

Mesela diyelim ki aslında bir şey yapmak istiyor ama engelleniyor; orada bir engellenme hissi var. Bunun birçok nedeni var. Aslında o engellenmeyi, yerinde durmak yerine hareket ederek bir nevi aşmak istiyor. Ama yine bu, belirli zaman dilimlerinde gerçekleşen bir şey.

Ders çalışırken de olur mu? Sabah uyandığında var mı? Ders çalışırken, sabit bir yerde duruyorsan. Sabah uyandım, bir süre sonra... Hayır, ders çalışırken. Ama ders çalışıyor, ama bir şey yapıyorsan, oturmuş bir şekilde. İşte bak, sabit bir yerde durmak yedinin hoşlanmadığı bir şey. Anladın mı, sabit durmak, bir şey yapmamak, hoşlanmadığı bir şey; ama yapmak istiyor. Ama bazen bunu yapamıyor. Bir de bazı hareketler bir süre sonra otomatik hale geliyor; yani artık nedeni olmadığı halde o yapılır. Anlatabiliyor muyum? O ders çalışma davranışıyla elindeki nesneyle oynama birleşmiş; belki birlikte çalıştığında kolaylaştığı için bir hâl almış, birlikte, artık otomatize olmuşlardır.

Bir de bazen, diyelim ki nedeni ortadan kalkar fakat buna pekişme deniyor: merkezlerin içgüdüsel bölümüne bir şey yerleştiğinde artık o mekanik olarak tekrar edilir. Diyelim ki bisiklet sürerken ilk alıştığında ne yaparsın? Her hareketini dikkatle ve farkındalıkla yaparsın. Ama bir süre sonra otomatizma kazanır; sen bisiklet sürerken yanındaki arkadaşınla konuşabilirsin ve pedal çevirdiğini bile fark etmezsin. Çünkü artık o, fiziksel merkezin içgüdüsel bölümüne aktarılmıştır. İşte orada da yapılacak bir şey var tabii, ama onu çözümlemek daha zor oluyor.

Ben de bununla uğraştım. Bende hep bir tik vardı, sonra azaldı, çünkü çok aşırılaşmıştı; azaldı, tekrar geldi, ama yine o kadar değil, yine geriliyor. Bunun kaygıyla bağlantısı ne? Bilmiyorum, tam bağlantısını bilmiyorum ama deneyimlerimiz onu gösteriyor. Kaygıyla gerçekten ilgili bir şey olabilir, ama otomatiğe bağlandığında hâlâ etkisi oluyor mu? O kadar ayrıntılı bilmiyorum, bu kadar ayrıntılı ilk defa konuşuyorum. Ama kaygıyla ilgili her türlü dışavurumun iyi geldiği söylenebilir. Bazı hareketler çok otomatize olmuştur, onlarla baş etmek daha zorlaşır.

Kişi o otomatikleşmiş şeylerin farkına varmalı ve bunları fark ettiği anda durdurmalıdır. Mesela tırnak yemekten tutun da bazı tikler de, bir kısmı artık otomatikleşmiştir; kişinin o tikleri istemediği halde engellemesi zorlaşmıştır. Zaman zaman ilaç, bu otomatikleşmeyi engelleyecek bir araç olarak da kullanılabilir -tabii onu bilmiyorum, kullanılabilir. Ama kişi belli bir noktada, o hareket bir merkezin içgüdüsel bölümüne devredildiğinde, daha doğrusu onun tarafından kontrol edildiğinde, baş edilmesi daha zorlaşıyor.

Genel olarak gevşemenin arkasında negatif durumları önleme fikri yatar. Bir insan gevşeme durumundaysa negatif durumlar daha az gelebilir. Dikkati sırasıyla bedenin her bir kısmına yönelterek ve tüm gergin kasları istemli olarak gevşeterek, her gün gevşeme pratiği yapmanın gerekli olduğu bu yüzden sık sık söylenmiştir. Bu, fiziksel merkez üzerinde çalışarak diğer merkezleri de pozitif bir şekilde tetiklemeyi sağlar.

Duygusal Merkezin Hızı ve Mizaç Tipleri

Duygusal merkezin kontrolü ise daha zordur. Bu kısmen onun çok hızlı çalışması yüzündendir; duygusal merkez, zihinsel merkezin çalışmasından 30 bin kat daha hızlı çalıştığı söylenir. Bu önemli bir bilgi -bir iddia, nereden çıktığı bilinmiyor ama hızlı çalıştığı kesin. En hızlı tepki verenler duygusal merkezli tipler veya bir merkezin duygusal bölümüdür. Mesela ikiler çok hızlı tepki verirler; kırıcı bir söz söylersen hemen modu düşer, değil mi? Anında, çok hızlı. Sekizler, fiziksel merkezin duygu bölümü, en hızlı tepki üreten tip. Yediler, en çabuk uyarımlardan etkilenen ve harekete geçen tip; o da zihin merkezinin duygu bölümü.

Duygu merkezi en temelde, en derin, en ilkel olan; daha sonra fiziksel, daha sonra zihinsel gelir belki de -bu tabii spekülatif bir değerlendirme, bir yorumdur. Duygunun amigdala ile doğrudan bağlantısı var mı, ne kadar var, bunu da bilmiyoruz; bunlar hepsi birer kanaat neticede, beynin işleyişi hâlâ bir muamma. Ama şunu biliyoruz ki duygusal merkez ve merkezlerin duygusal bölümleri en hızlı çalışan bölümler. O yüzden kontrolleri çok zor; çünkü ani bir şekilde, en hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor. Mesela düşün, bir yedi uyarımlara sakince cevap verir mi? "Önce bir düşüneyim, ondan sonra ne yapayım" der mi? Hemen yapar bir şey. Sekiz mesela bir tehlike gördü, hemen tepki verir. Veya diyelim iki, hemen etkilenir, hemen tepki verir. Çünkü çok hızlı çalışıyor. Avantajı da var, dezavantajı da var; bu hızlı çalışması dezavantaj değil.

Şöyle düşünün: bizim refleks dediğimiz hareket aslında en hızlı hareketimizdir ve bildiğimiz zihinsel merkezden bağımsızdır. Birisi bize bir şey atsa biz hemen refleksimizle cevap veririz; elimizle bir engel oluştururuz ya da oradan çekiliriz. Bunu zihnimizle yapmaya kalksak başımıza taş düşer, değil mi? Çünkü zihinle yaptığında "bir şey geliyor, açısını ölçeyim, ben buradayım, bana çarpar, o zaman elimi koyayım" dediğin an zaten o olay bitmiştir. Dolayısıyla hızlı olması bir dezavantaj değil; yanlış yerde kullanılması dezavantaj. Duygu merkezinin ve merkezlerin duygusal bölümünün yanlış kullanılması, yanlış yerde kullanılması bir dezavantajdır. Yoksa gerektiğinde hızlı hareket etmesi, hızlı olması bir avantaj olabilir. Ama her yerde kullanıldığında bir dezavantaja dönüşür.

Bu bağlamda zihinsel merkezi kullanmak ne anlama gelir? Bu demektir ki, endişeli olduğunuzda devam etmekte olan düşünceleri fark etmelisiniz. Zihinsel merkez üzerinde belirli bir miktar iradeye sahibiz; zihinsel merkezimizi daha iyi kontrol edebiliriz. Duygusal merkezin kontrolü daha zordur. Mesela "çocuk tutturmacı" denir; yedilere, ikilere ve sekizlere tutturmacı çocuklar denir. İstemeyi bile beceremezler, mutlaka isterler; sekiz çocukları, iki çocukları ve yedi çocukları tutturmaz olur. Yani duygusal merkez üzerinde irade daha zordur, ama zihin merkezi üzerinde daha kolaydır. Durdurarak, peşini bırakarak, inanmayarak veya rıza göstermeyerek endişenin düşünce bölümü kontrol edilebilir.

Endişe: Düşünme Değil, Merkezlerin Yanlış Çalışması

Endişe konusuna tekrar dönelim. Endişe, merkezlerin yanlış çalışmasıdır ve her zaman yararsızdır. İçsel kale almanın, yani özdeşleşmenin formlarından biridir; negatif imajinasyonun birkaç gerçekle sürekli karışması ve böylece merkezlerde sadece yanlış bağlantıların meydana gelmesidir. Bizim içimizde devam eden ve merkezleri alt üst eden birçok yalan söyleme çeşidinden bir tanesidir. Endişelenmek her zaman çok kolaydır; sanki bir teselli verir ve kişi âdeta kendini haklı çıkarır, kendine acır.

Fakat bu, düşünme merkezinin yanlış çalışmasıdır; düşünmek değildir. Bu yüzden "senin yerine endişelenmeyi ben senin iyiliğin için yapıyorum" demek doğru olmaz. Düşünmek, objektif bir şekilde analiz etmektir; endişe ise hayali veya düşük ihtimalli tehlikeler ve olumsuzluklar üzerine odaklanmaktır. Ne olacağını bilmiyor ama sanki olacakmış gibi onlara odaklanmadır. Bu düşünme değildir; olumsuz ihtimaller üzerine duygusal merkezden eklenen bir şeydir. Yani "X olgusu olursa ne olacak, rahatsız olacak, tehlike yaşayacak, incinecek, zarar görecek" ve bunlardan hoşlanmıyor; hoşlanmadığı için zihin bunlar tarafından tutuluyor. Bu endişedir, bu bir düşünme değildir. Endişeli insana "düşünceli" denmez, "çok endişeli" deriz; arada büyük bir fark var.

Negatif ihtimallere duygu merkezinin tutulmasıdır aslında bu; duygu merkezi negatif ihtimaller üzerine odaklanarak "bunun olmasını istemiyorum, inşallah olmaz, ne olur olmasın" der. Endişeli insan öyle der: "Olmayacak değil mi, ya inşallah olmaz, ne olur olmasın." Bu düşünme değil, düşünme merkezi de değil artık; duygu merkezinin olumsuz bir ihtimale karşı teyakkuzda olması ve bundan kaçınma durumudur.

Farkına varmadan altılar, kendini gerçekleştiren bir kehanet gibi, o kaygıyı duydukça aslında muhatabına negativite yayar; davranış, düşünce ve konuşmalarına bilmeyerek yansır. Mesela şüpheci davranabilir, kaygılı davranabilir. Bu, altının derin bencilliğidir aslında -ayrı bir konu. B planı üretmesi, "o olmazsa ben ayakta durmalıyım"ın bir sonucudur. İkiler kesinlikle böyle bir B planı yapamaz; ikiler de bağımlıdır, altılar da bağımlıdır ama ayrı türde bir bağımlılıkları vardır. Bir ikinin B planı yapması mümkün değildir, çünkü onun duygusu nesneye gömülür, tam onunla özdeşleşir ve tam bir bütünlük kurar. İki der ki "ben yapamam ki onsuz, ne yapacağım ben," aklına bile getiremez; getirince rahatsız olur. Ama altı aklına getirir; zihin merkezinde olduğu için daha bir bencillik vardır diyebiliriz -bilerek değil, yapı böyle bir şey üretiyor.

Altı, B planı üretince A planına daha az yatırım yapar; muhatabı bunu sezerse, "sen tam kendini vermiyorsun, tam bir bağlanma istemiyorsun, bu ilişkinin üzerine emek harcamıyorsun, sürekli benden beslenme bekliyorsun" der. Altı, eğer öyle bir endişe duyuyorsa, endişesini boşa çıkarabilecek daha yüksek besleme arar; ama öyle bir endişedir ki bir türlü tatmin olmaz. Bu da muhatabı bir yerden sonra sıkar.

Altının Bağımlılığı ve İlişki Dinamikleri

Peki bu durumda olan danışana ne yapıp bunun farkında olmasını sağlamak lazım? Bir örnek: ilişki farklı bir yere doğru gidiyordu, sonra bir anda tamamen ayrıldılar, gerçekleşti. Altı "ben demiştim, böyle olacağını biliyordum, senin yüzünden oldu" der.

Burada zaten gerçek bir terapi, bizim hayatı algılayışımızdaki merkezi olguyu, merkezi anlayışı değiştirmektir. Yani sen o ilişkiyi düzeltsen bile önemi yok; o evlenecek, yarın öbür gün bir telefon gelecek, bir şey olacak, evde bir kadın saçı bulacak, sonra o ona endişe ürettirecek, fark etmez. Bunu değiştirmezsen, öbür türlü fark edemez. Gereksiz yere boşa kaygılanmalar, gereksiz yere olumsuz ihtimaller üretmeler, o ihtimallere göre hareket etmeler ve o olumsuz ihtimallerin olmayacağına dair çok güçlü karşıt veriler aramalar oluşur. Ve bu, hayatı boyunca kişiyi şekillendirir: mesela ortaklık yapar, ortaklıkta sürekli kendini kollayan, "yarın öbür gün ayrılabiliriz, öyleyse ona göre davranayım" diyen bir kafa yapısı oluşur. Altı için, evet, altı için.

Şu an her şey yıkılmış durumda, bütün hayat yıkılmış durumda ve sadece ondan intikam alma noktasına dönüşüyor. Bu tamamen dramatize edilir, şüpheden her şey dramatize edilir; altılarda böyle bir damar var. Ve bunun asla onun ihtiyacı olan şey olmadığını fark etmedi. Bunun üzerine çalışması çok zorlu, çünkü tamamen özdeşleşmiş.

Şimdi altının o bağımlılığının nedeni zayıflığıdır; asıl üzerinde çalışılması gereken de budur.

(Aradaki kısa telefon görüşmesi: "Efendim, toplantıdayım, acil bir şey mi var? Tamam, toplantıdayım, bugün olmaz, yarın konuşabilirim." Bu kesinti sohbetin ana akışıyla ilgisizdir.)

Bağımlılıktan kastım, karşı tarafı bırakamamak ve hayatının merkezine koymaktır, değil mi? Şimdi altının bağımlılığı niye? Zayıf hissediyor kendini; zayıf hissettiği için de bağlanarak biriyle güçlenmeye çalışıyor. Fakat burada emin olmak istiyor, hiçbir şeyden de emin olamaz. Bu sefer ne yapıyor? Altılar, ilişkilerini yıpratan; hem bağımlı hem de o bağımlı olduğu figürü devamlı didikleyen, devamlı sorgulayan, devamlı kurcalayan bir yapıdadır. Aslında "sorun olmadığını" kendine ispat etmeye çalışıyor orada; direkt anlamıyla sorun aramıyor, sorun olmamasına odaklı. Fakat bunu didiklerken muhatap da "evliya değil ki" -tabii ki, sen birini didiklersen, birinden şüphe edersen, birinden emin değilim dersen, muhatap da emin olunacak biri değilse ne yapayım yani. Muhatabın da evliya olmadığı için tabii ki arızaları olacak, yanlışlıkları olacak. Altı istiyor ki muhatabı, son altın olsun; böyle bir şey yok. Ona bunu göstermek lazım: hiçbir ilişkinde, arkadaşlığında, evliliğinde, herhangi bir şeyinde böyle saf iyi, saf mükemmel, saf doğru olan olmayacak. Sen doğru ol, ama muhatabından böyle bir şey bekleme. Sen pozitif davranmakla muhatabını pozitife götürebilirsin ama muhatabından negatif de oluşabilir. Buna karşı da cesur olacaksın, kabulleneceksin bunu. Zaten bir negativiteyle karşılaştığı zaman altı hemen intikam almaya döner; bu da altının acımasız tarafıdır.

Altı bile altı yapamaz mı? Zor olur, zor olur. Birbirinden kaygı duyuyor gibi. Aslında ikisi de birbiri için süper bir gelişim fırsatı da olabilir, bir tarafın çok olgun olması lazım. Altıları en çok çekenler birler ve sekizlerdir; çünkü sekizler güçlüdür, himaye edicidir, koruyucudur, cesurdur -altıda olmayan şeyler. Birlerde de iyi bir akıl yürütme, iyi bir analiz yeteneği ve o analizin sonunda karar verme becerisi vardır; bu da altının aradığı bir şeydir. Ama birlere ve sekizlere göre altı silik bir karakter sayılır.

Bir altının aradığı bir diğer önemli şey de yedinin kaygısızlığıdır; fakat bu, onları uzun vadede çok çekmez. Çünkü onların biraz sorumsuz olduğunu hisseder, ne olduğunu tam tespit edemedikleri tipler olarak görür. Eğer bir yedi, bir altıyı kısa sürede ikna edip evlenirse evlenir; yoksa uzatırsa 7-6 için bir çekim alanı oluşmaz, kısa sürede oluşur. Bir gün öyle bir 6-7 bayana sormuştum: kocanda ne buldun? "Çok neşeliydi, beni neşelendiriyordu, güldürüyordu, kaygısızdı, rahattı, beni o çekti" dedi. Ama karanlık yüzünü görmeden hemen evlenince, evlendikten sonra terk ediliyor. Yedi de o çeker ama uzun süreli bir çekim olmaz; çünkü onu sorumsuz ve ne olduğu belirsiz olarak algılar, yedinin tavırlarını önceden kestiremez.

Burada mesele, altı mizacının aslında bir kişilik patolojisi taşıması. Psikolojik anlamda böyle bir kişilik patolojisi denebilecek bir düzeyde görünmese de, aslında bir patoloji durumudur; her birimiz kişiliğimiz itibariyle patoloji taşırız aslında, o kişiliğin dengelenmesi, geliştirilmesi ve çözümlenmesi gerekir. Altının orada mesela her şeyden emin olmanın mümkün olmadığını, tevekkül ve teslimiyetin gerekli olduğunu, hayatta beklemediği şeylerle karşılaşabileceğini, her şeyi öngöremeyeceğini bilmesi lazım. Ve kendisini her şeyi kontrol eden, her şeyi bilen mutlak bir otoritenin âleminde olduğunu anlaması lazım. O, her şeyi kontrol etmek, her şeyi öngörmek, her şeyi belirlemek ve her şeyin önceden belirli olmasını istiyor. Yedilerle arkadaşlıkları bunun için bir fırsat olabilir.

Altı Mizacı: Keşkeler ve Kanat Farkları

Bu kadar kafamda kurgulamama gerek yok. Mesela geçen buradan çıktık, tramvay geliyordu, koştum. Bir altı arkadaşım var; koştuk, son anda turnikeye girdik, son anda da kapıya; hatta ben kapıyı tuttum, tuttuğumdan dolayı o da girebildi. Dedim ki ona, "bak, biz koştuk, yetişemeyebilirdik; yetişemediğimiz zaman da derdim ki nasip değilmiş, şunu demezdim: niye koştuk?" Bir altıya sorsan şöyle düşünür: "Koşsak yetişir miyiz, yetişemez miyiz? Koştuk, yetişemedik, keşke koşmasaydık, bak boşuna koştuk" diye bununla uğraşır. Bu yanlış; en çok keşkeyi söyleyen tip bu. Ömür boyu acısını çeker hayatının; tabii ki, "olanda hayır vardır" diyeceğiz, çok bariz bir negatif.

Altının şeyi şu: muhtemel ihtimaller üzerinde kafa yorar, ama onun hiçbir belirtisi yoktur; zihinsel olarak üretir ve der ki "bu ihtimali ortadan kaldıracak durumu görmek istiyorum." Mesela evlenecek, "beni hiç aldatmayacağını bilmek istiyorum" der. Nereden bileceksin kardeşim? "Ama buna dair bir veri var mı, gördüğün olgular içinde buna dair bir veri var mı?" Yok. "O zaman evleneceksin" diyelim. "Ama sen aldatır mısın? Ne bileyim, bilemeyiz ki bunu." Ama o kafasında üretir: "Aldatabilir mi? Tabii ki aldatabilir, ihtimal. Peki bundan nasıl emin olabilirim?" Aldatmayacağından emin olamazsın kardeşim, bunun imkânı yok. Altının bunu anlaması lazım.

Yedi ise en az keşke diyendir; çünkü onun olgunluğundan değil, keşke demek onu rahatsız ediyor, negatiften kaçıyor. Zaten anda olduğu için ve sürekli hareket halinde olduğu için çok uyumlu; yanlış yaptığının üzerinde durmak istemiyor. Çünkü yanlış yaptığını fark etmesi, kendi kendine söylemesi onu gerecek, kendine olan güvenini sarsacak ve muhtemel sonuçlarını da düşündürecek. Bu kadar negatif olguyu düşünmektense geriye atıyor. Altı ise tam tersine olmayan şeyi önüne koyuyor.

O zaman kanat olarak, 6 kanadı olan bir 7'de iki mekanizma ters çalışıyor -süper bir şey ama. 6 diyor ki "dur, yapma"; 7 diyor ki "düşünme, yap." 7 bazen "düşünme, yap" diyor ama onu yaparken bile 6 diyor ki "gene bir şey olabilir mi" diye endişe duyuyor. 6'lığı onu engellediğinde, 7'liği "niye yapmadın" diyor. Bu tam bir kriz mi, yoksa aslında çok iyi mi? Hakikat noktasında bunun bir manası yok; psikolojik düzeyde söylersek, altılık, yediye iyi gelir, çünkü onu biraz daha tutar. Sekizlik onu daha dünyaya gömer, dünyaya boğulur, her şeyi deneyimler, her şeye merak salar. 6 kanadı her şeyi deneyimlemesini engeller; 8 kanadı olunca tamamen tersine, 7'lik gaza basar, kendini salmış gider. 8 kanadı olunca gaza basar, 6 kanadı olursa frene basar.

Bir ile Altı Arasındaki Fark

Birin şeyle 6 ile ne farkı var? Bilimsel anlamda ne farkı var? Birbirine çok benzerler; birler daha analiz eder ve karar verir -düşünür, analiz eder, karar verir. Birler daha öfkelidirler, yanlışlara, hatalara karşı daha müdahaleci bir tepkisellikleri vardır. Altılar zihnen müdahale ederler; zihnen olumsuzlarlar, zihnen yanlış bulurlar. Birler daha sorumluluk taşıyarak, bir nevi fiziğin aklı oldukları için, onu engellemeye dair daha eylemsel, daha müdahil bir tabiatları vardır; daha yargılayıcı ve daha keskindirler. Altılarda ise daha bel odaklı bir sorumluluk vardır; daha kendileriyle ilişkili, dar bir daireyle ilişkili sorumluluk algıları vardır. Birlerinki daha geniştir, bir de daha müdahalecidir, daha agresiftirler.

Altılarla birler karışırlar, en karışan tiplerdir. Birler uygulamayı yapar. Bir koordinatörüm vardı benim de, çok ciddi uygulamayı yaparlardı. Sanırım aşırı kuralcı birler, direkt kurallara göre. Altı, uygulamayı bir kadar yapamaz, yapmakta daha zorlanır. Şimdi altılar da birler de kuralcı gözükür; fakat birlerin kuralcılıkları daha analiz edilmiş, gözden geçirilmiş ve kendi akılları tarafından onaylanmış bir kuralcılıktır. Altıların kuralcılıkları daha kitabi bir kuralcılıktır, çok fazla analiz ederek onaylamazlar. Bir şirkete giren, şirketin kurallarını uygular. Birler biraz o kuralları sorgulayan, onaylayan, sonra o kuralcılığı daha tatbik eden bir yapıya sahiptirler; o tatbiklerin milimetrik uygulanmasını isterler. Altılar da bu konuda kuralları milimetrik uygular, fakat birler kuralları biraz kendi zihinsel süzgeçlerinden geçirirler; kendileri kural koyarlar -kendi kuralları değildir o, daha iyi işlev gören kuraldır o anlamda. Fakat altılar durum neyse, önceden belirlenmiş kurallar neyse onu uygular ve "ben kuralı uyguladım kardeşim" der; kuralı uygulayarak kendini sorumluluktan kurtarmaya çalışır. Memur kafası yani. Kuralı uygulayarak hiçbir bireysel esneklik taşımazlar, taşımakta zorlanırlar; çünkü bireysel esnekliği taşıdığında çıkabilecek olumsuz ihtimal onlara fatura edilir ve bunu taşımakta zorlanacaklarından, "kitabı uyguladım" derler. Kimse altıyı suçlayabilir mi? Yok, kuralı uygulamış çünkü, ve kendini kurtardığını düşünür. Bir bunu düşünmez; o, "tamam kuralı uygulayacağız ama yanlış olacak" der. Onun için birler reformcu olabilirler; sonuç almak için kuralı uygular, eyleme, sonuca daha odaklıdır. Altılar, "kural bu kardeşim, ben ne yapayım, bana yeni bir kural getirilmediği müddetçe mevcut kuralı uygularım" demeye daha yakındır.

Bir eğitim organizasyonu yapmıştık koordinatörle beraber, genel müdürlere. Kuralcılığı o anlamda her şeyi tak tak tak koydu, "şu yapılacak" dedi ve son derece mükemmel yapılması gerekiyordu. Bütün iş yerine bindi; bütün eğitim mükemmel, aradaki ikramlar her şey mükemmeldi. Eğitime sadece üst düzey bir yöneticinin yakın bir arkadaşı, büyük bir mevkideki biri misafiren katılmıştı. Eğitim sonunda, eğitimde geçen bir film CD'si herkese fazladan -önemi olmayan bir- hediye olarak verilirken, sadece o gelen en önemli kişinin CD kabının içi boş çıktı. "Her şeyi bu kadar diken biri, bunu nasıl yaptınız, bu adamın CD'si nasıl boş çıkabildi" dedi; bu kaçması muhtemel olmayan bir şeydi ama işaret olarak kaldı. "İstim kadar kat, istim kadar kuralcı ol."

Şimdi bazı birler daha künt oluyor; 9 kanadı olursa daha künt oluyor. 2 kanadı olursa daha esnek, insani oluyor. Ama 9 kanadı olunca daha kuralcı, daha soğuk, daha katı oluyor.

Endişe Bir Alışkanlık Haline Gelir

Endişelenmek, düşünmek değildir; zihin, duygusal durum tarafından, endişe tarafından ele geçirilip anlaşılmaz bir hale getirilmiştir. Dikkat etmek her zaman yardımcı olur; dikkat bizi merkezlerin daha bilinçli yerine getirir. Endişelenme, başkalarını düşünmek değildir, dışsal kale alma da değildir. Kişinin kendisiyle karışmıştır ve ayrı olarak gözlemlenmesi çok uzun bir zaman alır; kişi o endişe durumundan çıkmakta zorlanır, kişinin kendisiyle arası endişe yumağı haline gelir ve kişinin bunu gözlemlemesi zorlaşır.

O yüzden zihinsel olarak, mesela o endişelendiği ihtimalin ne kadar olduğunu, buna dair verinin olup olmadığını, bunu destekleyecek, bunun olmasını netice verecek bir veri olup olmadığını sormak gerekir. Diyelim ki şu an burada deprem olabilir, değil mi? Olabilir de, kaçalım mesela; ama endişe verirse kaçarız. Peki olabileceğine dair elimizde veri var mı? Biri bizi uyarmış mı, bu konuda herhangi bir değerlendirme var mı? Yok. Şu anda böyle bir şey var mı? Buna dair yok. O zaman biz burada oturacağız. Ama endişeli taraf şöyle der: "Peki ya olursa?" İşte bu yanlış bir düşünüş tarzı.

Bunlar otomatik düşünceler mi diyorsunuz? Otomatik, zihinsel merkezde olan insanların otomatik düşünceleriyle uğraşmak, ispatla doğru-yanlışı ayırmak bir yol. Fiziksel merkezli insanlarda ise nefes ya da fiziksel gevşemeyle değiştirmek gibi kolay yollar var mı? Şimdi aslında her şeyin zihinden çözümlenmesi lazım; çünkü bu üç merkezin en üstünde olan şey zihindir. Ama herkes bir merkezi öne çıktığı için o merkezinden yola çıkarak bir adım atıyor; ama en son her şey zihnin değiştirilmesine bağlıdır. Çünkü zihin değişirse aslında sekiz de değişir, en nihai anlamda. Ama ilk önce adım atarken, hâkim olan, baskın olan merkeziyle çalışıyorsun.

Zihin dediğiniz şey de o makinenin bir parçası; hepsi makine, makinenin üç bölümü var. Makineyi değiştirmek için en iyi yol zihinden gitmek; makineyi en azından sağlıklı bir makine yapmak için zihin burada daha hâkim pozisyonda olmalıdır -doğru bir zihin.

O otomatik düşüncelerden arınılıyor mu? Tabii. Şimdi bak: otomatizmayı önce bilgi, bilginin neticesinde bir şeyi irade etmek yani istemek ve o istenen şeyi eylemle gerçekleştirmek -makinenin kendi içindeki hiyerarşi bu olmalıdır. Yani zihin, yani doğru bilgi; sadece farkındalık değil, tam niyetli olmak. Mesela "ne yapmam lazım" sorusunun cevabı bilgidir, "nasıl yapmam lazım" da bilgidir. Önce bu bilgi lazım, sonra bu bilginin neticesinde bunu istemek lazım. Kişi bazen der ya, "doğru olanı biliyorum ama yapmak istemiyorum" -bilgi yetmiyor ama önce bilgi lazım, sonra onu istemek lazım, sonra o istenen şeyi gerçekleştirmek için motivasyon ve eylem lazım.

Dolayısıyla nefsin içindeki, mizaç sistemindeki o bölümde patron zihindir; duygu ona motivasyonu sağlar, fizik merkezi eylemi sağlar. Bu şekilde olmalıdır. Fakat bunun üzerinde bir aşkın akıl vardır, müteal akıl, ruhun aklı; bu ayrı bir şey. Gerçek otomatizmadan kurtulmak ruhun aklına bağlı bir şeydir. Ama normal terapide zihni sağlam bir düzeye getirirsin. Diyelim ki "peki deprem olamaz mı, tabii ki olabilir" -ama biz çok küçük bir olasılık için sürekli tedbir alsak o zaman hiçbir evde oturamayız, değil mi? Mümkün değil. İşte burada doğru düşünmeyi, doğru analiz yapmayı, yapılan analizi doğru bir şekilde görüp o analize göre nasıl davranılması gerektiğini belirlemiş oluruz.

Mesela bazı altılar birkaç olumsuz ilişki deneyimi yaşarlar; bayansa "artık erkeklere güvenmiyorum," erkekse "kadınlar hep şöyle böyledir, hiçbirine güvenmeyeceksin, sırrını vermeyeceksin" diye hemen genelleme yaparlar. Bu yanlış bir düşünüş; bunu analiz ettirmek lazım. Zaten bilişsel terapi, yoğunlukla zihin üzerinde çalışan bir modeldir -tabii davranışla da birlikte çalışır. Ama dikkat edersen, en çok birler ve altılar üzerinde daha etkindir. Bazı mizaçlarda çok etkili değildir; saf sekize çok etkin değil mesela, "ben bunları biliyorum, bana hikâye anlatma, bunlar çok zihinsel geliyor, ben hiçbir duygu görmüyorum burada" der. Ama birler ve altılar üzerinde çok daha etkilidir.

Çalışmanın bakış açısından, endişenin nasıl yaşanacağını öğrenirken, onu eleştirmeden ve yeterince uzun bir süre boyunca izlediğimiz takdirde, endişe kendimiz hakkında bize bazı şeyler gösteren bir şeydir. Kişi endişesini görmekten de rahatsız olur, o endişeden de kaçmaya çalışır. Ama kişi ondan kaçmamalı: seni ne endişelendiriyor, onu apaçık göreceksin. Evleniyor, aldatılmaktan endişe ediyor; ölümden endişe ediyor; hastalanmaktan endişe ediyor, falan falan. Bunlardan kaçarak veya görmezden gelerek değil -çünkü altının yedi kanatlı olanlarında bazen bu endişeden kaçma, görmezden gelme nispeten vardır- kaçmadan, ne olduğunu görerek, bunun objektif olarak ne olduğunu analiz ederek kişi bunu değerlendirmelidir. Evet, ölebilirsin, hasta olabilirsin, kandırılabilirsin, her şey olabilir; bunlar hayatın imkânları. Ancak manevi bir bakış açısı bize bunun üzerinde doğru bir anlayış oluşturabilir.

(Bu noktada kayıt kısa bir süre için sohbetin ana konusundan ayrılıp veda/selamlaşma cümleleriyle devam eder: "Biz kayda devam ediyoruz zaten... Kandiliniz mübarek olsun... Umre'ye gitmiştim, haberim oldu mu bilmiyorum... Allah hayırlısını versin, şifa versin inşallah, dua edelim." Ardından ders kaldığı yerden sürdürülür.)

İmajinasyon ve Endişenin Enerji Kaybı

Burada çok önemli bir şey işaret ediliyor: endişelenmede imajinasyon devreye girer. İşte bu imajinasyon, endişelenmenin temel motoru haline gelir. Zihin imajine eder ve sürekli negatif olanı imajine eder; bu da altının mekanizmasındaki bir konu. Zorluklarla baş edemediği için zorluklara odaklanıyor.

Şimdi dikkat et: biz neye odaklanırız temelde? Bir tehlike algısıyla ilgili olarak, baş edemeyeceğimiz bir şeye odaklanırız, değil mi? Baş edemeyeceğin bir şey senin için dikkat edilmesi gereken bir şeydir; baş edebileceğin bir şeye çok dikkat etmezsin, "olursa halledelim" dersin. Şimdi altı bu konuda çok zayıf olduğu için, yani baş etme toleransı çok düşük olduğu için, sürekli olumsuz olana odaklanıyor. Eğer yaşadığı deneyimlerin içinde olumsuzluk fazlaysa, bu daha da abartılı hale geliyor. Ama her hâlükârda altı, olumsuz olana daha çok odaklanıyor; çünkü "baş edemem" diye düşünüyor. Dolayısıyla imajinasyonları, kurguları hep olumsuz olana doğrudur.

Mesela diyelim ki biri yolculuğa çıkar; "ya kaza geçirip ölürse ne yapacağım" diye düşünür. Mesela sekiz bunu düşünmez: "ölürse ölür, ben nasılsa yaşarım, yürütürüm" der -biraz düşünür ama endişe duymaz. Bununla ilgili yapması gerekenler konusunda hem kendisine hem muhatabına uyarılarda bulunur: uykusuz gitmemesi, iyi uykusunu alarak yolculuk yapması, hızlı sürmemesi gibi. Olay olduktan sonrasına yönelik de yapması gerekenleri düşünür. Fakat altı, bunu taşıyamayacağı kaygısı, korkusu ve bunu taşıma konusundaki imkânsızlığı düşündüğü için, "aman olmasın, inşallah olmaz" diye sürekli o ihtimali imajine eder. Yedi ise hiç düşünmez bile o ihtimali.

İşte burada o imajinasyonun yanlış bir işlev olduğunu görmek lazım. Evet, bunlar aklına gelebilir; geldiğinde kısmen olabileceğini, fakat bunu düşünmenin gereksiz olduğunu görmesi lazım. Çünkü altılar sanki bunu düşününce kendini buna karşı koruyormuş gibi, veya yapması gerekeni yapıyormuş gibi zannediyorlar. Hâlbuki bunu düşündükçe daha çok zayıflıyorlar, enerjilerini daha çok kaybediyorlar. Çünkü endişe, duygu merkezinin negatif çalışması, en çok enerji kaybettiren şeydir; kişiyi âdeta paralize eder, eli ayağı boşalır gibi olur. Sürekli endişe, gereksiz bir şekilde enerji kaybına yol açıyor. İşte altıya bunu göstermek lazım: bunun ne faydası olduğunu.

Mesela diyelim ki olmasını istemediğiniz bir şey konusunda endişelenelim: dışarıda çamaşır asmışsın, yağmur yağabilir; endişelenelim bu konuda. Endişelenmemiz yağmuru engeller mi? Endişelenmenin bir fonksiyonu olmadığını ona analiz ettirmek lazım. Sence endişelenmemiz bizi tehlikeden korur mu? Şöyle bir yüzleştirmeyi zaman zaman kullanmak zorunda kalıyorum.

Mesela yeni bir iş kuracak diyelim: "ya batarsa?" Bir iş kuracaksa, "ya bu batacak, buna rağmen yapmaya nasıl karar veriyorsun, bu parayı harcamaya" -"batacak, kesin batacak" gibi bir yorum yapılabilir mi? Genellikle altı bunu yapmaz, "batacak" diye düşünüp yapmaz; belki ona daha objektif olarak olabilecekleri, nasıl olabilecekse mümkün olan imkânları göstermek gerekir. Evet, bu batabilir, bunu göze almalısın; ama bu "batacak" anlamında değil. "Sen dediğin o açıdan doğru, batabilir bu" -kaygıyı yüzleştirmek için böyle uç bir şey yapmak gerekiyor. Batarsa ne olur? Yedi kanadı olanlarda bu biraz daha işlevsel oluyor; "batarsa batsın" diyebiliyor bazen, göze alabiliyor.

Buradaki mesele şu: altının sürekli garanticiliği; az olsun, garanti olsun der, o yüzden fazla riske girmiyorlar. O garanticiliğin bazen koruyucu olduğunu ama bazen de seni fazla riske girmekten alıkoyarak daha büyük bir kazancı, daha büyük bir verimi, daha olumlu bir neticeyi engellediğini görmek lazım. Hayatın temelinin teslimiyet, tevekkül olduğunu; hayatta olumlu olumsuz her şeyin başa gelebileceğini ve bu ikisinin de bir deneyim olarak görülmesi gerektiğini, bu deneyimin kişiyi geliştiren bir deneyim olduğunu bu açıdan baktırmak lazım. Sen o olumsuz deneyimi de yaşayabilirsin -senin gözünde olumsuz olanı- ama mesele olumsuzluğu yaşamamak değildir. Hayatta olumlu olumsuz birçok deneyimi zorunlu olarak yaşayacaksın. Altı, olumsuz deneyim yaşamak istemiyor, çünkü bunu taşıyamayacağını düşünüyor; hâlbuki bunu taşıyabilecek bir güç sende var ve bu sana çok şey kazandırabilecek, olgunlaştırabilecek bir deneyimdir. Buna kendini açman, olumlu ve olumsuzu bir arada görebilecek bir anlayışa sahip olman lazım. Aslında temel şey bu.

Altı-Yedi İlişkisinde Denge ve Açıklık

Peki burada yedinin hiçbir şekilde negatifi düşünmemesinden dolayı, olayların olabilecek tehditkâr yerlerini görmemesine çözüm olarak negatife odaklanmak mı gerekir? Yedinin de tersine, her işe balıklama dalar, ona da biraz bunun üzerinde düşünmesi gerektiği söylenmeli. Yedi şöyle der: "yok yok, bir şey olmaz, problem olmaz." Altı ise tam tersine "olur olur" diye düşünür. İki kişi, yedi ile altı, ne kadar ters gözüküyor değil mi? Ama birbirine bakarlarsa olumlu olabilir; yedi, altının tedbirliliğinden, temkinliliğinden ve değerlendirmesinden istifade edebilir. Altı da yedinin biraz daha spontan olmasından, daha pozitif düşünmesinden beslenebilir. Ama birbirlerine açık olmaları, birbirlerini dinlemeleri lazım. Yoksa birbirlerini yer bitirirler; biri birini sorumsuzlukla suçlar, biri de diğerini aşırı endişeli ve kaygılı olmakla suçlar.

Açık olmanın tek yolu, sanırım, kişinin kendi zaafını bilmesi, onun zararlarının farkına varıp bunun zıddına kendini açmasıdır. Diyelim ki bir iş yapıldı, olumlu sonuçlanmış olsun; yedi burada "ben haklı çıktım" dememeli, "benim öngörüm gerçekleşti ama bazen senin öngörün de gerçekleşebilir" demeli. Çünkü yedi de bilerek davranmıyor ki, o da kendi mekanizmasının, otomatizmasının sonucu olarak öyle davranıyor.

Açık olmanın birinci koşulu, yaptıklarının yanlış olabileceğini kabul etmek ve öyle devam etmektir. Eğer aralarında böyle bir açıklık olsa, altının yaptıklarının kendi içinde artılar getirebileceğini ve kendi yaptığının aslında yanlış olabileceğini sorgularsa büyük ihtimalle çok şey kazanır. Aynı şekilde bir altı da kendi davranış tarzını sorgulayabilse, o da ondan çok şey alır. Burada, hiçbir mekanizmanın kendi başına objektif, iyi veya mükemmel olmadığını bilmek, insanların birbirlerinin mekanizmalarından faydalanmasını sağlar.

Şimdi her türlü sağlıksız düzey zaten problemdir; her mizacın sağlıksız durumu kendine de etrafına da fayda vermez. Ama muhatabımıza açık olursak, "onu dinlemeliyim ve onun düşüncelerini dikkate alınması gereken bir veri olarak kabul etmeliyim, açık olmalıyım" diyebildiğimizde kendimizi açmış oluruz. Burada da tabii aradaki ilişkinin pozitif olmasına bağlıdır. Ama ilişki bozuk olduğu zaman, altı haklı çıktığında "ben sana dememiş miydim," yedi haklı çıktığında "bak işte iyi ki seni dinlememişim" modunda olursa, orada zaten bir ilişki yoktur; her bir kişi kendi haklı noktalarının üzerinde durur ve kendini olumlar, buradan bir sonuç çıkmaz.

Hâlbuki diyelim ki yedi bir konuda haklı çıktı, oldu ve pozitif oldu; altıya şunu demeli: "evet, bu konuda isabetli düşünmüşüm ama senin değerlendirmen ve tedbirlerin de benim için önemliydi, çok önemliydi" deyip onu beslemesi lazım. Farklı bir durumda da altının kanaati ve görüşü isabetli çıkabilir; bunun olabilmesi için egodan uzaklaşmak gerekir -tabii ki bu çok zor.

Diğer birçok negatif durumda olduğu gibi, endişe de bir alışkanlık haline gelir; altılarda özellikle olabilir. İnsanlar bu alışkanlığa sahip olmakla başkalarından daha iyi olduklarını hayal edebilir, endişelenirken erdemli olduklarını düşünebilirler. Hatta insanlar geçmiş ve gelecek hakkında, kendileri ve başkaları hakkında endişelenmenin doğru olduğunu düşünürler. Kısacası bu, ciddi bir negatif alışkanlıktan başka bir şey değildir; tedavisi zordur. Çünkü insan bir kere endişe içinde tersyüz olmuş bir makine haline gelirse, her türden yanlış bağlantı kurulmuştur ve her şey yanlış bir şekilde çalışır. Hatta bazen endişe duymadığı zaman bazı kişiler kendilerini sanki sorumsuz davranıyorlarmış gibi düşünebilirler; bazı altılar öyledir: "bir problem var sanırım, bir problem olmalı ve endişe duymalıyım" der; hiç duymuyorsa "bir yanlışlık var, sorumsuzum" der.

Acılar ve Alacaklarımız

Bu bağlamda çalışmanın ifadelerinden birini hatırlayacaksınız: her şeyden önemli tek bir şey yapmanız söylenmişti -belli ıstırap biçimlerinden vazgeçin. Çünkü bunu yapmak, ıstırap çekmenizden zevk alan ve kendiniz olduğunu sandığınız içinizdeki tüm benler sistemini yok etmek demektir. Altılarda özellikle, bazı mizaçlarda da -ikilerde de, dörtlerde de- yaşadıkları acıları, ızdırapları kendi varlıklarının bir parçası olarak kabul etme vardır. "Ben çok ızdırap çektim, çok zorluk çektim, çok sıkıntı çektim" derler.

Bir başka ifadeyle söylersek -belki bundan önce de söylendi- acılarımız alacaklarımızdır, bu yüzden onlardan vazgeçmiyoruz denilmiştir. Çünkü aslında çektiğin ızdırap ve acı bir alacağındır; çünkü sana ızdırabı ve acıyı çektiren başkasıdır ve başkaları bunun bedelini ödemelidir. Dolayısıyla kişi acılarından vazgeçmek istemez: "ben haksızlığa uğradım, bana yanlış yapıldı, bana vefasızlık yapıldı, bana karşı bencil davranıldı; aslında ben bunları hak etmiyordum ve hak etmedim, bu bir alacak" der. Acıyı niye unutmuyorsun? Çünkü acıyı unutmak, alacağını silmek demektir. Kadınlar bunu eşlerine karşı çok yapıyorlar -daha çok tabii, her şeyi hatırlıyorlar. Aslında kadınlar değil, altılar ve ikiler özellikle böyle yapıyor; altı olan bir erkek de bunu yapar.

Kadınlarda bu hatırlama mekanizması genel itibariyle daha yukarıda değil mi? Bize göre değil. Bu model öğrenildiğinde kadın-erkek kavramları üzerinden düşünmeyi terk edersiniz. Bu yanlış bir şey; biz bunu böyle görüyoruz ve değerlendiriyoruz, tabii ki bu konuda müzakere edebiliriz. Ama bizdeki hâkim kadın olgusu 2, 6, 4 ve 9 kadınlarıdır, özellikle de 2 ve 6 kadınları; bunlar üzerinden biz kadınlık kavramını oluştururuz. 8 ve 1 erkekleri üzerinden de erkeklik kavramını oluştururuz.

Kadın-Erkek Kavramları ve Mizaç

Toplumsal olarak da, kadın modeli olarak kaygılı, eşi ve çocukları için çok duygusal, alıngan bir model sunuluyor; annelerimiz tarafından böyle yetiştiriliyoruz. O da var tabii. 2 ve 6 kadınlar nispeten fazla olduğu için -elimizde böyle bir istatistiksel veri yok ama gözlemimiz bu- bunların üzerinden kadın kavramı üretiliyor, 8 ve 1 erkeklerin üzerinden de erkek kavramı üretiliyor.

Mesela geçen böyle bir şey vardı: bayan 5-6, hiç duygu falan yok; adam da 2 mizaçlı. Erkek 5-6 olan nadirdir, 2 olan erkekler duygusal kadınlara daha çok geliyor çünkü. "Ya böyle erkek nasıl olur, böyle çabuk üzülen, alınan, gücenen erkek; vuran, kıran, kaba bir erkek değil" denir -ama bu da erkek. Ne yapacağız bunları? Görmezden geliyoruz; bizi destekleyen olguları alıyoruz, "bak, kadın zaten böyledir, erkek değil mi işte" diyoruz. Hayır! O bir numaradır, o bir mizaçtır. 8 erkeği ayrıdır, 1 erkeği ayrıdır, 2 erkeği ayrıdır, 6 erkeği ayrıdır, 4 erkeği ayrıdır. 4 erkeği naiftir, alıngan, sorun olduğunda kaçınan; ama 8 kadını da baskın, otoriter bir tiptir. Şimdi nerede kaldı kadın-erkek kavramı? Böyle bir şey yok. Mizaç üzerinden baktığınız zaman, o genellemelerin yanlış olduğunu ama o genellemeleri destekleyecek veriler de bulabileceğinizi görürsünüz; işin püf noktası da bu. Kadınlar duygusal, alıngan, endişeli, kararsız dediğinizde buna ait veri bulamaz mısınız? Bir sürü bulursunuz. Peki bu, o hipotezinizi doğrular mı? Hayır, doğrulamaz. Biz sekiz bayanları örnek getirirsek yanlışlarız.

Yetiştirilen kadın rolü, sonradan çevrenin etkisiyle mi oluşuyor, yoksa doğuştan gelen mizaçla mı? Bizim kanaatimiz şu: nasıl yetiştirirsen yetiştir, eğer mizaç buna eğilimli değilse olmaz. 2, 6, 9 ve nispeten 4 buna zaten eğilimlidir; toplumun kadın olgusuna dair anlayışını ve o yöndeki eğitimi veya yönlendirmeyi, bu mizaçlar eğilimli oldukları için hemen alırlar. Ama sen sekize aynı eğitimi ver, işlemez.

Çocuk Yetiştirme ve Mizacın Sınırları

Engellenmişler mi? Yani diyelim ki 2'ye ve 6'ya yüzde doksan işlerken, 8'e yüzde beş, yüzde on işler, o kadar işler. Yapı kabul etmiyor onu.

O zaman çocuk yetiştirme diye bir şey yok mu, mizacın dışında hiçbir şeyin etkisi yok mu? Tabii ki var. Kitapta -çocuk kitabında- başlangıcı özellikle okuduysan şunu söylüyoruz: her mizacın yatkın olduğu karakter özellikleri, yani davranış, düşünce ve duygulanım kalıpları vardır; eğilimli olduğu, yatkın olduğu, daha az yatkın olduğu, çok çok az yatkın olduğu eğilimler var. Çok çok az yatkın olduğu eğilimleri o çocuğa vermekte zorlanırsın. Bir sekiz çocuğuna çok duygusal, halim selim, uyumlu bir yapı veremezsin; verirsin ama oluşturamazsın. Ama bunu yüzde on-yirmi oranında yaparsın.

Diyelim ki sen bir sekiz çocuğuna vereceğin eğitimle onu ortalama veya sağlıklı bir sekiz yapabilirsin, ama uyumlu, çatışmayan, "eyvallah" diyen bir çocuk olmaz -ne yaparsan yap olmaz. Bir altı çocuğundan da cengaver, savaşçı biri olmaz; bir beş çocuğundan ise hiç olmaz. "Oğlum, sen mücadeleci ol, çatışmacı ol, hakkını savun, biri sana haksızlık yaptığında mücadele et" -olmaz, yapı buna yatkın değil, bunu kabul etmek lazım. İncele, göreceksin bunu: sekiz bir çocuk düşün, örneğin altı gibi naif veya beş gibi, dokuz gibi -naif, çekingen, çatışmaktan hoşlanmayan, uyum arayan- bir anne babası olsun, aile hep bunu versin. Fakat sekiz çocukta çatışmaya, mücadele etmeye, inisiyatif almaya bir eğilim vardır; sokakta, çevrede de bu eğilimi besleyecek olguları hemen alacaktır. Dolayısıyla aile ne kadar munis, yumuşak olursa olsun, o çocuk bir sekiz olacaktır.

(Aradaki kısa telefon görüşmesi: "Aleyküm selam. Buyur. Toplantıdayız, biraz sonra arayalım mı? Eyvallah, Allah razı olsun, inşallah hepimize dua etmeyi unutma, inşallah bize de, sağ olun." Bu kesinti sohbetin ana akışıyla ilgisizdir.)

Mizaç Sisteminin Yaygınlaşmamasının Nedenleri

Bu sistem psikolojide aslında devrim yapabilecek bir sistemdir; birçok yanlış paradigmayı, yanlış ön kabulü, yanlış genellemeyi alt üst edecek bir sistemdir. Şu anda koçluk ekolünde bir rüzgâr, bir fırtına esiyor; ama bu sistem, olan bütün problemleri direkt açıklayan ve sağlıklı bir platforma oturtan bir sistem olduğu hâlde niye bu kadar yaygın değil, niye bu kadar tutulmuyor? Ne dersiniz?

Türkiye'ye herhalde 95'ten sonra girmiş, değil mi? Dünyada da 70'lerde. Buna dair analizler yapılabilir, biraz önce siz gelmeden Esra ile de bunu konuşuyorduk; ayrı dinamikleri olan bir konu, niye bu kadar yaygın değil, ayrı bir konudur, nedenleri ayrıca tartışılabilir. Bizim kafamızda bazı nedenleri var. Ama biz olguları değerlendirdiğimizde bunun çok tutarlı, çok belirleyici, çok çözümleyici olduğunu ve vakayla yüzde yüz mutabık olduğunu görüyoruz.

Bu bilgi, belki revaç bulsa, psikoloji konusundaki kitapların birçoğunu, genel bir kadın psikolojisi, genel bir erkek psikolojisi konularını çökertir. "Çocuğu nasıl yetiştirirsen öyle olur, şiddet uygulanan çocuk şiddete eğilimli olur" -bunun bir yanlışlığı olduğunu; sekize şiddet uygularsan gerçekten şiddete eğilimli olabileceğini, ama diyelim bir X mizacına şiddet uygularsan aksine daha kaçıngan, daha pasif, daha asosyal olabileceğini gösterir. Dolayısıyla çocuğun sıfır kilometrede doğmadığını, bir yapıyla doğduğunu, dolayısıyla "ne verirsen onu alır" önermesinin yanlış bir genelleme olduğunu görürsün.

Şimdi düşün, bu bilgiyi alırsan ne olur? Birçok genelleme çöker. Senin öyle genellemelerin varsa, bu bilgiyi makul bulur musun, revaç verir misin buna? Vermezsin. Buna yeni insanlar lazım; adam belli bir yere gelmiş, 30 senedir bir şey söylemiş, bir genellemeden bahsetmiş. Şimdi ona "senin 30 senedir konuştuğun şey yanlış" dersen, diyecektir ki "bu yanlış"; yönetim danışmanına tavsiye etmiştim, ciddi bir teori, ileride daha da açacak filan derken, 3 sene önce 2 hafta kadar inceledi galiba, sonra "boş bu, kategorizasyon yanlış" dedi -derinliğini anlamadığı için böyle yapar, çünkü biraz komplike bir sistem, basit bir sistem değil. Dışarıdan basit görünse de, hayatın içinde tam anlaşılmıyor; kimse de bunu denemek için çok fazla yatırım yapmadı, yapmıyor tabii ki.

Normalde 7-6'nın motifleri belli, neye göre hareket ettiği her şey belli. Ama iki tane 7-6 çok farklı olabiliyor? İşte burada dinamik devreye giriyor. Bir yapı var, fakat o yapıyı aile, çevresel şartlar, eğitim, yaşadığı olaylar şekillendiriyor. Ama şartlar yüzde yüz onu şekillendirmiyor, o yapıyı şekillendiriyor. Diyelim ki sana şiddet uygulandığında ve bana şiddet uygulandığında, bizim etkilenme tarzımız farklı olur. Aşırı şiddet uygulanmış bir sekiz ile hiç şiddet uygulanmamış bir sekizin şiddetle ilişkisi, şiddete eğilimi ve şiddet gösterme biçimi farklıdır; orada geniş bir skala oluşuyor. Şiddetten ne anladığınız da entelektüel düzeye göre değişir; kimi şiddetten savaş gibi fiziksel bir şeyi anlar. Sekiz mesela psikolojik şiddet diye bir şey anlamaz; ama altı için psikolojik şiddet çok önemlidir. Sekize "psikolojik şiddet" dediğinde bu garip gelir -şiddet fizikseldir onun için, "duygusal şiddet, bilmem ne" böyle bir şey yoktur sekiz mizacı için. Sekizin anladığı fiziksel şiddettir; ve zaten fiziksel şiddet kullanır, kaba, aşağılayıcı, küfür kullanır -ağzı bozuktur sekizlerin genelde, çok çabuk çirkefleşebilirler.

Tabii burada kültürün de rolü var; iyi bir çevrede yaşamış bir sekizin küfretme potansiyeliyle, kenar mahallede kaba saba bir kültürde yetişmiş bir sekizin kabalığının tarzı ve ölçüsü farklı olacaktır. İşte burada büyük bir zenginlik oluşuyor; o yüzden bizim gözümüzde her sekiz aynı standartta değil, her altı aynı standartta değil. Bu, hem sana belli bir sınır veriyor hem de o sınırın içinde bir çeşitlilik veriyor. Sistemin gücü bu.

Sen yedisen, sistem senin ne olduğunun sınırını çiziyor; ama bu sınırın neresindesin, bu deneyimlere bağlı. İşte "yedi var yedi var" dediğimiz o farklılık; sistem iyi analiz edilirse çözersin -şu şartlarla karşılaşmış, şu olguları yaşamış, oradan şey yaparsın. Kişi zaten sistemi bu anlamda çözmüş ve mizacın üstüne çıkmaya yönelik harekete geçmişse, o mizaç üstü davranıştır; mizaçla açıklayamayacağın bir davranıştır. Ama bu çok kolay değildir kesinlikle.

Dolayısıyla bu sistemin bize öğrettiği önemli şey, mizacı göz ardı ederek hiçbir şartın bağımsız bir etken olmadığıdır. Aynı ailede üç tane çocuk varken niye altı endişeli oluyor da sekiz daha cengaver oluyor, daha umursamıyor, yedi daha sorumsuz oluyor? İşte burada mizaç devreye giriyor. Yağmur yağdığında her şey aynı ölçüde mi etkileniyor? Hepsine gelen etki aynı ama yaş kâğıt ayrı etkilenir, şemsiyesi olan ayrı etkilenir, plastik ayrı etkilenir, çelik ayrı etkilenir -her biri ayrı etkilenir ama hepsine aynı etki gelir. İşte bu açıdan değerlendirildiğinde doğru analiz yapmış olursun. Yoksa "sen çocukluğunda böyle yaşadığın için böyle oldun" demek yanlıştır; sen X mizacındasın, çocukluğunda da böyle şeyler yaşadın, bunlar birbirini şöyle etkiledi, böyle bir etkileşim oldu, sonuçta bu oldu demek doğrudur.

Bazı anne babalar "bu çocukta bir sorun çıkmadı da bunda niye çıktı, bu çocuğu idare ediyorduk, bunu niye idare edemiyoruz" der. Altı çocuğun olursa daha kolay idare edersin, sekiz çocuğun olursa daha zor idare edersin. Anne babada olmayan bir agresiflik çocuk dışarıdan alır -niye alıyor o çocuk? Sekiz olduğu için alıyor. Altı çocuk aynı şekilde dışarıdan etkilenmiyor. İşte burada mizacı merkeze koymadan bir şey analiz etmek tamamen yanıltıcıdır.

Biz bir kadına kadın olarak, erkeğe erkek olarak bakmıyoruz; öyle basitleştirerek bakmıyoruz. Bu, hepsi için doğru değil. Bu minvalde değerlendirirse kişi doğru sonuca ulaşır; değerlendirmezse kendi kendini aldatır, kendini destekleyecek veriler bulup kendi düşüncesiyle mutmain olur ama diğer olguları çözümleyemez. 2 ve 6 kadınları örnek verip "bak kadınlar bizim dediğimiz gibi" dersen kendini tatmin etmiş olursun; ama Nuray Mert gibi, Güler Sabancı gibi kadınları da alırsan senin teorin çöker.

Ünlü İsimler Üzerinden Mizaç Tartışması

Gülay Göktürk'ü al bakalım, kadına benziyor mu? Nuriye Akpan? Değişik, tam mizacı üç olabilir, sekiz de olabilir, emin değilim. Gülay Göktürk bir numara. Nuray Mert de 1-2. Güler Sabancı sert; bunlar sert kabuklar, öfkeli kabuklar, sert kabuklar, öyle alıngan falan değiller. Damarına dokunulmasın, direkt olarak karşılık verirler. Nuriye'yle ilgili ben pek tanımıyorum, bir keresinde katılmıştım. Katıldığım şeyi de ben aldım zaten -arabada da konuştuk bir arkadaşla, üst düzeyde giderken; eski büyüklerden biri çağırıyor, bakan falan değil, üst yöneticilerden. 5-10 dakika sonra araya girip kovmaya çalışıyor: "Kimsin ki beni kovuyorsun? Bu benim misafirim, böyle bir saygısızlığı kesinlikle kabul edemem" diye bayağı saydırmış; koruma görevlileri herhalde dizinden vurmuştur diye düşünmüşüz. Bu kadar üst düzey birine karşı bu kadar sert bir şekilde lafını söyleyip çıkmış; bütün seminer salonu şoke olmuştu.

O kadar net ki, kesinlikle 2-6-9 değil, o bildiğin genel kadın figürü değil. Üçte olduğunu düşünmüyorum, sekizde olabilir sadece -oradaki imaj olarak; ama ben kendisini çok görmedim, oturmuş bir kanaatim yok. İşte genellemelerin yanıltıcı olduğunu kişi iyice bildiği zaman anlayabilir. Ama bu, dediğin şeyin anlamlı olmadığı anlamına gelmez; "o zaman anne babanın yapacağı hiçbir şey yok mu" dersen -yok, var; ama senin baban armut bekleme, onun bir çerçevesi var. Onu kendi çerçevesi içinde pozitif de yetiştirebilirsin, negatif de yetiştirebilirsin. Bir sekizden antisosyal bir psikopat da yapabilirsin, etkin, güçlü, inisiyatif alan, bilgili bir lider de yetiştirebilirsin. Ama bu çocuktan pasif, sakin, "otur" deyince oturan, "kalk" deyince kalkan, uyumlu, çatışmayı sevmeyen birini -mümkün değil, yapamazsın. Bütün dünya birlikte çalışsa yapamaz.

Çocuk konusu ne kadar farklı bir açıdan bakmayı gerektiriyor, değil mi? Kadın-erkek konusuna, ilişkilere, sosyal hayata da öyle. Mesela örnek, herhalde Mümin Sekman'dı, böyle bir röportajını okumuştum: diyor ki dünyada yüzde beşlik bir kesim var, işte şirketler bunları almalı, çünkü bunlar çok mücadeleci, çok başarı odaklı, hırslı tiplerdir -üçleri tarif ediyor. Madem NLP'ci, o zaman yap bakalım herkesi böyle. Olmuyor işte. NLP'nin tıkanıklığı, saçmalığı tam da bu: biri bir şey yaptıysa herkes yapabilir demek tamamen yanlış. O zaman git, sen de bilge ol; git Sabancı ol, sonra bize nasıl olduğunu anlat. Ama bunu anlatmıyorsun, Sabancı'yı örnek verip "olun" diyorsun; millet de bunun üzerinden para kazanıyor.

Bir hayat tutuluyorsa, bazı doğru şeyleri de yok mu içinde? Bütünüyle yanlış olsa tutulur mu? Tutulmaz; bilişsel terapinin söylediği gibi yanlış şemalarımız var, yanlış önyargılarımız var, ön kabullerimiz var, bizi engelleyen birçok düşünüş, davranış ve duygulanım kalıbı var. Bu açıdan doğru; NLP diyor ki, sen zihnen yanlış bazı şeyleri programlamışsın, yanlış tanımlar ve kavramsallaştırmalar oluşturmuşsun, bunlar sana engel oluyor -doğru. Ama "herkes her şey olur" demek koskoca bir yalan; olabilecek olanlara belki yardımcı olabilir ama herkes bilge olmalı demek, sadece bilgeye bakan bir yanı yok, belli bir zamana, belli bir zemine, belli şartlara bağlı bir şey bu. Herkes Sabancı olur mu? Sabancı'nın oluşmasını sağlayan sosyal etkenler var değil mi, siyasi etkenler var, toplumsal bir süreç var; bu kadar tek bir kişiye bağlı değildir ki.

NLP Eleştirisi ve Kader/Takdir Konusu

Aynı şeyi söyleyecektim ben de sizin yüzünüzden. Normalde bilimsel olarak bakıldığında, NLP'nin teknolojisinde "bir insan yaptıysa herkes yapabilir" kastı vardır. O kişinin yaptığı alt biçemlere bakıldığında -submodaliteler diyorlar- neyi kullandı, duygusal modu neydi, nasıl bir hareket stratejisi izledi diye çok ciddi detaylı bir analiz yapıp o girdiği moda girildiğinde, evet yapabiliyorsunuz. Ama o detaylı analizde insanın karakter özelliği farklı olduğu için ona girmek zulüm olabilir. Yani o yapılan analizi net olarak yapabildiğinizde ve o analize girdiğinizde, evet, kaç saat sürerse sürsün yapabilirsiniz de; o analizi yapmak, ona girmek, şuna benziyor: hayatın pahasına çalışırsan evet olursun. Bu, hayatın pahasına çalışırsan olabilmenin yolunu açar ama hayatın gitmiş olur. İkincisi, sosyal şartlar imkân vermezse yine çok büyük şeyler yaparsın ama yine de o bilgeliği elde edemezsin sonuçta; yalnız hayatın gitmiş olur. Bir karakter buna izin vermez.

Bunu İslami geleneğimiz açısından da düşünürsek, bir takdir var. Sen şimdi iyice programladın, bir şey yaptın; bir kalp damarın durdu veya bir kaza geçirdi -bu kadar da böyle insanı neredeyse tanrılaştıran, aldatan bir şey; her şeyi insana bağlayan bir şey. Bunun bir "kader" iddiası olduğunu nereden biliyorsun? Tabii, tabii, iddianın sunulması açısından önemli. O da ayrı bir şey; iddiayı direkt sunan kendisi değil, insanlar para istiyor, aşk istiyor, başarı üretiyor, bunu istiyor; "onu yapabilirsin" diyerek insanlara kendi idealini gerçekleştirebilirlik konumuna getirme umudu veriyorlar. Ama hepsi böyle değil; o kader noktasına bakınca zaten kafadan çıkıyor. Çünkü o noktaya gidildiğinde, hayattaki yaşanan şeylerin başka bir anlamı olabileceği gerçeği devreye giriyor, direkt üflenip geçilecek bir şey değil.

Biz bazen konuşurken deriz ya, bazı peygamberler gelmiş, bir tane iman eden çıkmamış; bunlar iyi bir şey yapmamışlar mı, nasıl yapacaklarını bilmiyorlar mıydı? Böyle bir şey olur mu? Peygamber Mekke'de 13 sene kalmış, değil mi, neyse olmamış -NLP mi lazımdı ona? Ya da olsaydı ne yapacaktı? Ama ne oluyor, birisi bir şey başarıyor, "bak bu başardı işte" diyor, onu kendine malzeme yapıyor -aynı, kadın-erkek konusunda olduğu gibi genelliyorsun, kendine örnek de buluyorsun, bulursun; "bak bu örnek benim genellememi destekliyor" diyorsun. Bu yanlış; desteklemeyen de bir sürü veri var, oradan yanlış oluyor.

O zaman dediğiniz hedefe ulaşan birçok insanı intihar ederken de görürsün -tabii, çünkü anlam kaygısı, ulaşılan yere ulaşmadan önceki süreçte devreye girmez, çünkü önde bir hedef vardır; ama hedefe ulaştıktan sonra anlam kaygısına düşülür. Yani burada başarının ne olduğu, kişinin istediği şeyin başarı olup olmadığı önemli.

Kapanış: Başarı ve Anlam Arayışı

Zaten en güzeli, öyle "yücelik" iddiasında olanlara şunu demek lazım: "Kardeşim, böyle diyorsanız bırakın bu işi, yapın."

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Metinde doğrudan sure adı ve ayet numarasıyla alıntılanan bir ayet yoktur. Anlatıcı, Kur'an'da geçtiğini belirttiği "Allah'ın dostları için korku ve hüzün yoktur" mealindeki ifadeye atıfta bulunmuştur (sure adı/ayet numarası metinde belirtilmemiştir). --- ---