Kendini Kendi Gözüyle Görmek
Kısa Özet
Sohbette, insanın gerçek anlamda kendini kendi gözüyle göremediği için başkalarının kendisini fark etmesine, onaylamasına ve kıymetini bilmesine muhtaç bir “sahte benlik” ürettiği; bunun da bütün insan ilişkilerinin altında yatan temel bir dinamik olduğu anlatılıyor. Doğuştan gözlere görünmez bir “lens” takılmış gibi, bu çarpıtmanın farkında olmadığımız için normal zannedildiği; oysa Hz. Yusuf’un kıssasında kendisi az bir paraya köle olarak satılmasına rağmen hiçbir şikayet, keder veya “kıymetim bilinmedi” hikayesi üretmediği vurgulanıyor. Sohbet, acının kaynağının dışarıda değil içeride, kıymet/onay bekleyen sahte benlikte olduğu; gerçek manevi olgunlaşmanın bu sahte benliklerin (günahların/kötü arkadaşlıkların) fark edilip bırakılmasıyla mümkün olduğu fikriyle devam ediyor ve bir dinleyici sorusuyla/yanıtıyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Gerçek kendilik, birinin görmesine, algılamasına, onaylamasına ihtiyaç duymaz; ama gerçek kendiliğin yerine geçen sahte kendilik anlaşılmaya, görülmeye, onaylanmaya muhtaçtır. - Hz. Yusuf kıssasında, bir peygamber çocuğu az bir paraya köle olarak satılmasına rağmen “kıymetim bilinmedi” diye bir şikayet, dram veya trajedi anlatılmaz; bu, insanın doğal/fıtri hâlinin nasıl olabileceğine dair bir örnektir. - Mutsuzluğun ve acının kaynağı dışarıda değil içeridedir; kişi kendini mutsuz eden şeyi dışarıda ararken, aslında sorgulanması gereken kıymetinin bilinmesini isteyen sahte benliğin ta kendisidir.
Kendini Kendi Gözüyle Görmek: Sahte Benliğin Başkalarına Muhtaçlığı
Gerçek anlamda kendisini gösterip göstermediği, ve yine bu noktada gerçek anlamda kendisini göremediği için başkalarının kendisini görmesine ne ölçüde muhtaç olduğu konusunda konuşacağız. Yani burada önemli birkaç başlığımız var. Bir tanesi insanın kendini hangi gözle gördüğü. Yani ben kendimi nasıl tanımlıyorum, hangi gözle tanımlıyorum, hangi açıdan kendi varlığımı, değerimi tanımlıyorum? İşte diyelim ki bedenime mi referansla kendimi tanımlıyorum, ilişkilerime referansla mı kendimi tanımlıyorum, hayatta başarabildiklerim veya yapabildiklerim üzerinden mi kendimi tanımlıyorum gibi - hangi gözle kendimi tanımlıyorum? Ve aslında bir anlamda şu soruyu sormamız gerekiyor: kendi gözümde ben neyim sorusu.
Kendi gözümde ben neyim? Tabii aslında bu soruyu soruyorsak, buna da bir cevap arıyorsak, aslında gerçek anlamda kendimizi de unutmuşuz demektir. Çünkü eğer gerçekten kendimizi unutmamış olsaydık böyle bir soru da sormayacaktık, böyle bir soruya da cevap aramayacaktık, anlamayacaktık. İnsan bu anlamda gerçek kendini unutan bir varlık olarak hayatını bir süre yaşar. İşte insanın aslında burada bu soruyu sormasının nedeni, bu unutmayı hatırlayarak tekrar gerçek kendini hatırlama yolculuğu yapmasıdır.
Tabii ki kendimizi unuttuğumuz için bize kendimizi hatırlatacak, aynalayacak, bizi fark edecek kişilere de ihtiyaç duymaya başlarız. Neden? Çünkü gerçek kendini unuttuğunda onun yerine geçen şey birilerinin algılamasına muhtaçtır. Evet, gerçek kendimizin yerine geçen şey birilerinin algılamasına muhtaç hâle gelir. Gerçek kendilik birinin görmesine, algılamasına, onaylamasına, takdir etmesine ihtiyaç duymaz; ama gerçek kendiliğin yerine geçen sahte kendilik anlaşılmaya, görülmeye, fark edilmeye, onaylanmaya, takdir edilmeye ihtiyaç duyar. Bu da aslında insanların bütün ilişkilerinin altında yatan temel zemindir aslında - bir ebeveynin çocuğuyla ilişkisinden tutun bütün ilişkilere kadar.
Dolayısıyla insanda alttan alta görünür veya görünmez bir şekilde bir kıymetinin bilinme, bir fark edilme, bir onaylanma hikayesi devreye girer. Çünkü kendini kendi gözüyle idrak edemeyen, gerçek anlamda kendini kendi gözüyle idrak edemeyen insan başkalarının kendisini görmesine muhtaç hâle gelir. Fakat bunu biz böyle mi ifade ederiz? Tabii böyle ifade etmeyiz: “kimse benim umurumda değil, işte ben tek başıma da varım” falan diye böyle ifadeler kullanırız ama sözlerimizin satır aralarında “işte kıymetim bilinmiyor, kimse beni aramıyor, kimse beni anlamıyor, kimse beni fark etmiyor, kimse beni takdir etmiyor, yalnız bırakılıyorum” gibi birçok hikayenin de içine düşeriz.
Tabii bizi bu hikaye içine çeker, hikayenin kendisiyle ilgilenmeye başlarız. Yani “benim kıymetimi kim bilecek” diye bunun arayışına gireriz. Benim kıymetimi kim bilecek sorusunu soranı görmeyiz veya fark etmeyiz. Bunun çok doğal bir şey olduğuna inanırız çünkü.
Doğuştan Takılı Bir Lens: Fark Edilmeyen Çarpıtma
Ben bunu biraz şuna benzetiyorum: şöyle düşünün, doğuştan gözünüze bir lens takıldığını düşünün, böyle kalıcı bir lens takılmış ama sizin haberiniz yok, anne babanızın da haberi yok, kimsenin haberi yok, takılmış. Ve siz artık o lensin arkasından hayatı görüyorsunuz ama bir lens takıldığının farkında değilsiniz, böyle bir şeye dair bir bilginiz yok. Bu insan için ne kadar ilginç ve büyük oranda dramatik olur değil mi arkadaşlar? Mesela size renkleri farklı gösteren, bazı var olan şeyleri yok gösteren, yok olan bazı şeyleri varmış gibi gösteren, bazı şeyleri çift gösteren bir lens takılmış olsaydı gözünüze ve sizin de bundan haberiniz olmasaydı, gördüğünüz şeylerden yana hiçbir şüpheye kapılır mıydınız? Hayır. Renk körü olan bir insan gördüğünden pek şüphe etmez, veya şaşı gören bir insan - herkes şaşı görseydi hiç de şüpheye kapılmayacaktı.
Dolayısıyla biz aslında farkında olmadığımız bir şekilde kendimizi, gerçekte olduğumuz kendimizden farklı bir şekilde algılamaya başlarız. Özellikle bu ilk çocukluk dönemlerinde ve ergenlik dönemlerinde çok güçlü bir şekilde işler; bu dönemlerde “ben kimim, neyim” işte, hatta bazı ergenler sorar “beni kim seviyor, beni kim fark ediyor, kim anlıyor, güzel miyim, çirkin miyim, yakışıklı mıyım, kim benim varlığımın farkında.” Hatta bazen çocuk oyunlar oynar; belki bazılarınız oynamıştır - böyle saklanır, “acaba kim benim kaybolduğumu hissedecek, kim beni arayacak” diye. Aslında ne yaparız? Tırnak içinde bulunmak isteriz, fark edilmek isteriz, görülmek isteriz. Neden? Çünkü gerçekte kendimizi, gerçek anlamda kendimizi, kendi gözümüzle görmeyiz.
Bu noktadan şu hakikate de işaret edelim: şimdi ilahiyat kitaplarında şöyle bir ifade geçer, der ki Tanrı kendini kendi gözüyle görür, ayrıca kendini başkalarının gözüyle de görür. Tanrı’nın kendini iki tür görme biçimi vardır: biri kendini kendi nazarıyla görür, biri de kendini başkalarının nazarıyla görür. Mesela her birimizin Tanrı ile ilgili bir algısı, düşüncesi, duygusu vesairesi var. Peki gerçek Tanrı nasıl? Benim gördüğüm gibi mi, senin gördüğün gibi mi, altı milyarın gördüğü gibi mi, görmeyenlerin gördüğü gibi mi, yok diyenlerin dediği gibi mi? Tanrı kendi gözüyle neyse odur değil mi, gerçek anlamda kendini kendiyle görür, bu onun değişmez sabit varlığıdır. Milyarlarca insan onu farklı farklı şekilde tanımlasa, görse, değerlendirse, yorumlasa, akıl yürütse de Tanrı’nın kendine dair varlığı değişmez.
Bir de mesela Allah “ben nasıl görünüyorum” diye sorabilir: Ahmet’in gözüyle ben nasıl görünüyorum, Ayşe’nin, Fatma’nın gözüyle ben nasıl görünüyorum? Bazen biz bile mesela çocuğun gözüyle nasıl algılandığımızı merak ederiz; “bakalım çocuk beni nasıl görüyor” mesela. Ama çocuk beni diyelim ki “teyze sen hiçbir şey bilmiyorsun, dur ben sana öğreteyim” dese, “aa öyle mi, ben hiçbir şey bilmiyorum değil mi, yazıklar olsun bana” veya “sen bana nasıl böyle dersin” demiyoruz değil mi mesela? Benim böyle bir ufak yeğenim vardı, akşam gittiğimde durmadan “amca dur ben sana bir şeyler öğreteceğim” derdi; birkaç harf veya şey öğrenmiş okuldan, “dur sana bir şeyler öğreteceğim, sen bilmiyorsun, ben öğretmen olacağım, sen de öğreneceksin çünkü sen bilmiyorsun” derdi. Ben de “tamam” derdim, “öğret bakalım,” işte onun öğrettiklerini öğrenmeye çalışırdım. Şimdi ben kendimi onun nazarından nasıl göründüğümle ilgili bir kavrayışa sahip oluyorum değil mi? Ama kendimi onun gördüğü şekilde algılamıyorum. Bu çok basit gibi görünen bir şey ama bir de kendi hayatlarımıza bakalım: mesela kıymetimizin bilinmediği, anlaşılmadığımız, doğru görülmediğimiz, olduğumuz gibi yorumlanmadığımız, tanımlanmadığımız birçok durum yaşarız ve bunlar bizim için tırnak içinde sorun olur. Niye sorun olur acaba? “Kıymetim bilinmiyor.”
Hazreti Yusuf Kıssası: Kıymetin Bilinmemesine Şikayetsizlik
Bakın bununla ilgili ilginç bir ayet vardır. Bununla ilgili mi? Bununla ilgili değil aslında, ben ilgi kuracağım. Yusuf suresinde işte Yusuf’un kardeşleri onu kuyuya atar, sonra oradan geçen bir kervan kuyudan su çekmek isterken onu bulur; sonra kardeşleri tekrar ortaya çıkar ve Yusuf’u o kervancılara satar, satarlar. Hatta Kur’an der ki az bir pahaya sattılar; öyle çok düşük bir fiyata sattılar, tırnak içinde kıymeti bilinmedi yani, hem de kardeşleri tarafından. Bir peygamberin çocuğu ama az bir pahaya satıldı, birileri de onu az bir pahaya satın aldılar.
Peki orada Hazreti Yusuf şey mi düşündü? “Ya benim kıymetimi bilmiyorlar, köle diye sattınız da bu fiyata mı satıyorsunuz, benim kıymetim bu mu?” diye bir şey geçmiyor mesela. Niye geçmiyor acaba? Mesela “Yusuf orada yazıklar olsun ya, işte bir peygamberin evladını, kimseye kötülük yapmamış bir insanı köle diye satıyorlar, hem de böyle üç kuruşa, hiç düşünmeden, üzerinde hesap bile yapmadan böyle verdiler” - Kur’an diyor bunu, “az bir pahaya verdiler” diyor. Ama biz orada bir hikaye görmüyoruz: “işte Yusuf çok üzüldü, kıymeti bilinmediği için çok kederlendi, beni bu fiyata mı layık gördünüz dedi” - hiç öyle bir hikaye yok. Niye acaba? Biz dolduralım diye mi boş bırakmış acaba peygamberin kıssasını Allah? Şöyle bir soruyu sorun kendinize: size böyle bir hikaye verilseydi ve o aralar boş bırakılsa doldurur muydunuz bir şey? Bakın biz o kadar çok şey dolduruyoruz ki, o boşluklara aslında - biz boşluk buluyoruz zaten. Mesela diyelim ki birisi seni anlamamış, yanlış anlamış; sen hemen parantez açıyorsun: “beni nasıl anlamaz, nasıl kıymetimi bilmez, nasıl beni böyle değerlendirir, işte dünyada da vefa kalmamış” bir sürü hikaye anlatırsın. Nereye dolduruyorsun bunları? Ortada bir boşluk yok, aslında bir boşluğu doldurma gereği var mı? Yok. Hayatta böyle bir boşluk var mı? Yok. Bunu kim dolduruyor? Bunu işte senin sahte benliğin dolduruyor.
Çünkü kıymetinin bilinmesini isteyen bir sahte benliğin var. Ama bunun da çaresini bulmuşuz: o sahte benliğe keşke “sahte benlik” desek baştan rahat edeceğiz, üzerinde çalışacağız. Ama o sahte benliğe ne diyoruz? “İnsan bekliyor, insan kıymetinin bilinmesini istiyor,” ona “insan” diyoruz; dolayısıyla bütün mevzu temizlenmiş oluyor, hiçbir sorun yok. “İnsan kıymetinin bilinmesini istiyor, kıymet bekliyor” - kim bekliyor? “Ben bekliyorum, normal değil mi?” Hayır, anormal; çok anormal bir durum. Ama biz çocukluğumuzdan beri bunun anormal olduğunu duymadık ki değil mi mesela? Hâlbuki bakın mesela işte Yusuf kıssasında aslında hiç de öyle bir şeyin normal olduğuna dair bir bilgi yok, böyle bir yorum yok, böyle bir değerlendirme yok. Hz. Yusuf büyüyünce böyle bir hikaye anlatmıyor: “ben ne travmalar yaşadım biliyor musunuz” diye bir ayet başlangıcı var mı mesela? Peki niye yok?
Orayı da güzel bir yere bağlıyoruz: “o peygamberdi” deyip rahatlıyoruz. Bakın zihin ne kadar kendini hakikatten böyle uzak tutabiliyor değil mi mesela, çok ustaca bir şey var - hiç dokunmuyor, hiç değmiyor, her şeye bir açıklama bulabiliyor: “insanız ne yapalım, o bak sana Kur’an’da örnek veriliyor ki bunlar bizim için örnek olarak verilmiş” böyle söyleniyor, oraya da egonun cevabı hazır: “onlar peygamberdi” deyip her şey sütliman, hiç problem yok. “Ben tabii ki kıymet bekliyorum, tabii ki aranmak istiyorum, tabii ki sorulmak istiyorum, anlaşılmak istiyorum, insan istiyor” ama böyle bir güzel, tatlı bir manipülasyon yapıyorum, bir de etraftan da destekçilerim var: “istemiyorum” diyorum ama “sen anormalsın, bak herkes istiyor” diyor - hiç yani böyle tereyağından kıl çeker gibi ego kendini devam ettiriyor.
Sizden ondan şüphe etmenize neden olabilecek hiçbir argüman vermiyor; ondan hiç asla şüphe etmiyorsunuz, hiç aklınıza “ya hakikaten insan niye kıymet bekliyor, gerçekte insan kıymet bekler mi, kıymet bekleyen kim, niye bekliyor, kıymet görmese ne olur, varlığından bir şey eksilir mi” gelmiyor. Size asla bunları sordurmuyor, şüphe ettirmiyor; size kendisini normal olarak gösteriyor, sonra da sizi kendi hikayesine mahkûm ediyor. Sonra da siz böyle insanca serzenişlerde bulunuyorsunuz, insanca şikayetlerde bulunuyorsunuz; bir insan olarak tabii ki mutsuz olma hakkınızı kullanıyorsunuz ama mutlu olma hakkınızı pek kullanamıyorsunuz. Çünkü mutlu olma hakkınızı engelleyen bir şey var, onun farkında değilsiniz; sizi mutsuz edenin içerideki bir şey olduğunu değil, dışarıdakiler olduğunu düşünüyorsunuz. “Kıymet bilseler ne olur yani, ölürler mi? Kıymet bilsinler, ben de mutlu olayım; arayıp sorsunlar, onaylasınlar, değer versinler, ben de mutlu olayım, çok da bir şey beklemiyorum, çok mu bir şey istiyorum” diye de alttan alta mükemmel bir şekilde kendisini o sahte benliğimiz tahkim ediyor ve ondan hiç şüphe etmiyoruz. Yani şüphe edilmeyen bir pozisyonda; zaten o yüzden bir şeyleri değiştirmekte zorlanıyoruz, çünkü neyi değiştireceğimiz üzerinde objektif bir çalışma yapmıyoruz.
Acının Kaynağı: Dışarıda Değil, İçeride
Çünkü neyi değiştireceğimiz üzerinde çalıştığımız anda benlik zaten sarsılacak. Ama biz ona yapışmışız, o benliğin sarsılmamasını istiyoruz; çünkü hikayeyi baştan itibaren bir yere kadar getirmişiz, buraya kadar getirmişim hikayeyi. Buradan şimdi hikayeyi en başından şüpheyle nasıl karşılayabilirim? Çok zor bir şey. Çünkü eğer hikayeyi baştan alırsan bugüne kadar yaşadığın tüm acıların ve mutsuzlukların aslında senin kendi sahte benliğin yüzünden olduğunu anlayacaksın; kimseden alacağın olmayacak, kimseyi suçlayamayacaksın, kimseden alacak üretemeyeceksin, kimseye şikayette bulunamayacaksın.
Peki bunu içselleştirmek için nasıl bir bakış açısıyla yaklaşmak lazım? Seni mutsuz eden her şeyde senin içinde bir sahtelik olduğunu kabul etmelisin. Mutsuzsan, acı çekiyorsan senin içinde sahte olan bir şey var; içeriye bakmalısın. Bakın biz ne yapıyoruz? Dışa bakıyoruz ve dışarıyı değiştirmeye çalışıyoruz değil mi? Kendimizce böyle bir çözüm üretiyoruz. Dışa bak, kim seni kızdırıyor, kim öfkelendiriyor, kim mutsuz ediyor, kim rahatsız ediyor - çözüm ne? Onların düzelmesi. Peki ne yapacağız, böyle mi devam edeceğiz yoksa? Hayır. Mutsuzluk ve acının nedeni içimizdedir. Bu Budizmin mesela temel bir kuralıdır: acı vardır, acının nedeni benliktir ve acının nedeni olan benlik ortadan kaldırılabilir. Temel kuralı budur ve bu evrensel bir şeydir. Aslında bu her şeyde böyledir.
İşte örneğin Hazreti Âdem ne diyor? “Ben nefsime zulmettim” diyor. Dikkat edin, şeytanı mı suçluyor? Yok, şeytanı suçlamıyor, ona karşı bir kin ve intikam da duymuyor. Yani “madem sen beni yoldan çıkardın” demiyor, çünkü bakın şeytan bunu diyor: Allah’a diyor ki “sen beni yoldan çıkardın ya, hem de tırnak içinde bu insan denen varlığın hatırına beni yoldan saptırdın ya, ben de senin yoluna engel olacağım, Allah’la mücadele edemezsin, bu insanın yoluna taş koyacağım diyor, sağdan soldan önden arkadan her yerden onu saptırmaya çalışacağım.” Peki Âdem ne yapıyor? Mesela şeytanı mı şikayet ediyor? Hayır. “Ben nefsime zulmettim” diyor; yani kendi içindeki bir boşluğa, bir probleme işaret ediyor.
O yüzden hayatta şunu bir prensip edinebilirsiniz: neyden şikayet ediyorsanız orada bir durun ve şikayet edeni gözlemleyin. O kim? O şikayet eden kim, o nasıl biri, o ne istiyor, onun arzuları ne, onun korkuları ne? Ve o sen misin, yoksa senin içine kaçmış bir sahte benlik mi? Hani en başta sohbetin başında dediğim gibi, eğer doğuştan diyelim ki hastanede sizin gözünüze bir lens takılsaydı ve hiç kimsenin bundan haberi olmasaydı, gördüğünüz şeylerin gördüğünüz gibi olduğundan şüphe etmezdiniz değil mi? Ancak birisi size deseydi ki “bak senin gözüne hastanedeyken bir lens takılmış, sen o lensten dolayı böyle görüyorsun” - senin içindeki benlik kaçmış, o yüzden her şeyi böyle görüyorsun; onu fark et, o zaman her şey olduğu gibi görünecektir.
İşte Hz. Yusuf kıssası aslında bunu anlatır. Yani doğal bir bilincin, doğal bir varlığın, doğal bir insanın aslında hayatı nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl yorumladığı üzerinde durur. O yüzden bizim için iyi bir örnektir; o yüzden kıssaların en güzeli olarak tanımlanmıştır. Bize bir örnektir yani: sen bu hayata hangi benlik lensleriyle bakıyorsun, hangi benliklerin arkasından bakıyorsun bu hayata, hangi korkuları yaşayan, hangi arzuları duyan, hangi beklentiler içinde olan, hangi duygu ve düşüncelerin içinden bu hayatı algılayan benlikler var sende ve sen bunların baktığı pencereden neyi nasıl görüyorsun? Bunu ayırt edebiliyor musun?
Mesela gerçekten ben kıymetimi bilen biri olsaydım ve kıymetimin bilinmesi gibi bir arzum olmasaydı, hayatı nasıl algılardım? Mesela farz edin ki siz kendinizi biliyorsunuz, kıymetinizi biliyorsunuz ve kıymetinizin bilinmesini de arzu etmiyorsunuz, yani öyle bir arzuya sahip değilsiniz - hayatınız nasıl olurdu? Bugüne kadarki hayatınız mesela nasıl olurdu? Muhtemelen hayatınızdan birçok kare silinirdi değil mi, boşa düşerdi. “Ben boşa niye bu konuya takılmışım, niye şuna takılmışım, niye bu kadar şikayet etmişim, niye bu kadar mutsuz olmuşum, niye bu kadar acı çekmişim” diyecektiniz. Peki bunu attığınızda bir eksiğiniz olur muydu? Yok. “Ya ama olur mu, insanlığımız eksiliyor” - ne? İnsanlığın böyle yoğun acılar, ızdıraplar, mutluluklar, mutsuzluklar yaşayan, böyle dramatik biri mi olmak istiyorsun? Bunu mu insan olarak tanımlıyorsun? Eğer böyle tanımlıyorsan evet eksiklik olur.
Mesela Hazreti Yusuf’un hikayesinde trajedi yok yani, drama yok, köpürtme yok, gayet doğal anlatılıyor. Haksız bir şekilde hapse düşüyor, unutuluyor, birçok şey dönüyor ama hiç bakın dram yok, trajedi yok, abartı yok, köpürtme yok. Böyle hikayeler de yok dikkat edin, değil mi? Gayet doğal, her olduğu gibi size anlatır. Ve en doğal yerden bir insanın nasıl karar verebileceğini bize gösterir, değil mi? O zaman biz karar vermek durumundayız: burada anlatılanlar insan değil mi diyeceğiz, veya biz insan olmamıza rağmen insan olmaklığımızın ne olduğunu unuttuk ve tekrar hatırlayabiliriz mi diyeceğiz? Ama dediğim gibi öyle bir lens takılmış ki gözümüze, şüphe etmiyoruz. Yani nasıl olabilir ki yani, çok ütopik kalıyor; mesela böyle şeyler okunduğunda veya anlatıldığında öyle oluyor, çok ütopik kalıyor, çok hayali, çok güzel şeyler ama yaşanması çok zor.
Aslında şunu demek istiyor ego: “kusura bakma ben böyle yaşayamam, bu bana zor geliyor, ben böyle yapmayacağım.” Kime zor geliyor, kimin dünyası yıkılıyor? Değişmesi gereken ne? Ben mi? İçime kaçmış olan o benlik duygusunun arzu ve korkuları mı? Onu bıraktığında benden bir şey eksilmiyor; onu bıraktığında kendime doğru biraz daha yakınlaşıyorum, aksi takdirde kendimden uzaklaşıyorum ve hayatı o şekilde yaşıyorum. Herkesin derdi sorunu var değil mi mesela? Bir bakın, bu dert ve sorunlar kimin derdi, kim bunları sorun ediyor, bunlar kimin sorunu? Ama bakın, bunu sorduğunuz anda şöyle biraz kafanız bir uğuldar, şöyle bir karıncalanma olur, sonra biraz hafif başınız dönebilir veya ağrıyabilir - bunlar nedir biliyor musunuz? Bunlar o egonun dirençleridir. Biraz sakin olup durursanız o sorgulamayı davet ettirebilirsiniz. Ama o sorgulamaya direnç koyan bir benlik vardır. Neyse, çok fazla da karıştırmamak lazım.
Sahte Benliklerle Kurulan Arkadaşlık ve Murakabe
Böyle bir şekilde gidiyoruz; hani tırnak içinde kimse bize de vebalı muamelesi yapmıyor yani, değil mi? Hani 24 saat şikayet etseniz biri size “ya sen ne saçmalıyorsun” der mi? “Ah canım yanındayım, bir tanem” falan diyorlar değil mi böyle? Ben kimsenin yanında değilim mesela, kimsenin yanında değilim; çünkü onların yanında olmak gerçek kendinizin yanında olmamak anlamına geliyor. İşte birisi seni görmezden geldi, anlamadı, yanlış anladı, aptal yerine koydu - “eee çok üzüldün, e canım ben senin yanındayım” - yok kardeşim, ben senin yanında değilim; ama ben gerçek senin yanındayım, o sahtenin yanında değilim. Sen de onun yanında olma, çünkü bak sen de bir sahteliğin yanındasın, o yüzden zaten bu ızdırabı çekiyorsun. Ben senin sahte beninin yanında mı olayım? Senin sahte beninin yanında olursam senin yanında kim kalacak, sana seni kim hatırlatacak?
İşte aslında peygamberler, veliler, başta kutsal metin bize gerçek kendimizi hatırlatır. O yüzden bakın kutsal metinlerde teselli ayetleri yoktur; sizi teselli etmez Kur’an-ı Kerim o anlamda, size gerçek kendinizi göstermeye çalışır: kendini fark et, kendini bul, kendini hatırla. O şikayet edeni gör, o kıymet bilinmediği için rahatsız olanı gör, kabullenilmek isteyeni gör, kabullenilmediğinde kendini kötü hissedeni gör, onaylanmak isteyeni gör, onaylanmadığında acı çekeni gör. Kim bu? Hep bununla mı yaşayacaksın, hep bunlarla mı arkadaşlık yapacaksın? Arkadaşlık yapmadığın bir tek kişi kalmış, o da sensin; kendi dışında her şeyle arkadaşlık yapıyorsun. Hepimiz böyleyiz, kendi dışımızda ne kadar benlik varsa onlarla arkadaşız.
İşte bir bilgenin güzel bir ifadesi vardır, böyle bir dua formundadır; ben onu ilk başta anlamazdım: “Ya Rabbi” der “beni günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar.” Çok güzel bir ifade var; aslında günahlarımız nedir? Bu sahte benliklerdir ve onlar bizim arkadaşımız olmuşlar. Biz hep onlarlayız, onların üzerinden hayatı okuyoruz; onlar nedeniyle üzülüyoruz, onlar nedeniyle seviniyoruz, onlar nedeniyle korku yaşıyoruz, onlar nedeniyle mutsuzuz, şikayetçiyiz, dertliyiz. Onlar nedeniyle “Tanrım” diyor, “beni günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar,” çünkü bize hayatı problem hâline getiren budur.
Bakın tekrar hatırlatıyorum, Hz. Yusuf kıssası aslında en özet hâliyle nedir? Bir insanın yaşayabileceği en olumsuz şeyleri yaşamasına rağmen hiçbir şikayet, mutsuzluk, acı, keder üretmeme, üretmeyebilme ve bunu da “ben güçlü olacağım, yıkılmayacağım, insan düştüğü yerden kalkar, ne kadar dibe batarsan o kadar çok çıkarsın” falan - böyle hikayeler de yok, dikkat edin, değil mi? Gayet doğal, her olduğu gibi size anlatır ve en doğal yerden bir insanın nasıl karar verebileceğini bize gösterir değil mi?
Peki bu sahte arkadaşlıkların farkına varmak zor mu bu kadar? Evet arkadaşlar, bir taraftan zor. Çünkü gerçek kendimizin ne olduğunu henüz bilmiyoruz - bakın bilmiyoruz. Gerçek kendimiz duruyor ve gerçek kendimiz bir bilgi de değil. Hani “gerçek kendimizi o zaman anlatın hocam” - yok, öyle anlatılacak böyle bir şey yok, anlatılamaz çünkü. Ama gerçek kendin diye bir şey var; ancak ne olmadığını söyleyebiliriz, ne olduğunu anlatamayız. Gerçek kendini tam şu an idrak etmediğin için ne oluyor? Hemen o sahte benlikler “bunlarla idare edelim” diyor. Hani “Abdurrahman Çelebi’nin olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi diyorlar.” Şimdi biz de gerçek kendimizi bulamıyoruz, unuttuk, üzerinde çalışmamız gerekiyor, “bizi yorabilir bu süreç” falan diyoruz - bu da bir sahte benlik. Mesela “ama çok zor” diyen de bir sahte benlik.
Sonra bakıyoruz mevzu gene unutulmuş; tırnak içinde pazartesi sohbeti 45 dakika sonra, sonra hayat devam ediyor. Tamam, haftaya pazartesi, veya bir cumaya gittim bir dahaki cumaya kadar, veya bir söz okudum, “kim bilir bir daha böyle bir sohbeti nerede dinleriz veya böyle bir kitabı nerede okuruz” - çünkü o sahte benlik filmi devam ettirmek istiyor. Bakın aslında çok zayıf bir şey ama siz ona inandığınızda onu güçlendirirsiniz. Mesela diyelim ki bu sohbetle karar verdiniz değil mi, “şikayet etmeyeceğim ya, İsmail Bey güzel söylüyor, bundan sonra şikayet etmeyeceğim.” Peki ben şey mi diyorum, bastırın bunu anlamında mı diyorum? Değil. Fark edin, şikayet edeni fark edin. Karar verirsiniz ve dikkat etmediğinizde arkadaşlar, şu kapıdan çıktığınızda o verdiğiniz sözü unutursunuz; o kadar güçlü bir hipnoz ve illüzyon yeteneği vardır o benliklerin. Çünkü o kadar alışmışızdır ki: “şikayet etmeyeceğim bundan sonra, ya ne gerek var” veya “ya işte hakikaten kıymetimi bilmeseler de olur, ne olacak ki.” Sonra telefonda bir mesaj okuyor: “bak diyor işte ne biçim bir arkadaş, ondan bir şey istedim, hayır dedi, hâlbuki ben onun için neler yapmıştım, insanın hiç yaptıklarının kıymeti de bilinmiyor” - bir dakika sonra. Bu peki neyi gösterir insana? Çok güçlü bir illüzyon var, çok sahte bir şey var ve çok güçlü görünüyor. O zaman dikkat et, daha dikkatli ol ama sakin ol; kaygılı olma, tedirgin olma ama fark et.
İşte tasavvufta murakabe denen, nefis muhasebesi denen şey temelde bu noktadır: bunu fark etmek. Ama onunla o kadar arkadaşlık yapmışız ki bize yapışmış yani. Hani bazen biriyle arkadaşlık yaparsın, onun jargonunu, onun kelimelerini kullanmaya başlarsın, onun el hareketini tatbik edersin, onun mimikleri senin mimiklerin hâline döner. Aslında durumumuz bu: biz birinin mimiklerini yapıyoruz, birinin el hareketlerini yapıyoruz, birinin kelimelerini kullanıyoruz. Ve gerçek manevi tekâmül, aydınlanma, bu sahte benliklerin fark edilmesinde olur; aksi asla mümkün değildir. Hiçbir tasavvuf bilgisi, bilgi olarak size bir şey kazandırmaz, erdirmez yani.
Gerçek Kendini Hatırlamak
Bütün sufi bilgelikler, bütün kadim bilgelikler size şu anki sizin siz olmadığını anlatmak içindir. Şu anki sen, şu ândasın; ama gerçek sen, sende var. Bu yolculuğu yapmak durumundasın. Ama böyle bir arkadaşım vardı, gelirdi, birkaç söz dinlerdi, “evet ya çok çok önemli, aydınlandım” falan derdi, sonra tabii ki bir hafta sonra gene görüşüyoruz, gene biraz daha “aydınlanıyor,” en son dedik ya “bu iş çok zor ya” falan dedi. Çünkü o zannediyor ki tamam işte bak bir sohbet veya bir söz duydum, tak aydınlandık yani. Çünkü farkında değiliz ki bütün etrafımız sarılmış aslında. Mesela “iyi olacağım” diyen bile sahte, çünkü “iyi olup size göstereceğim iyi olduğunu, bakın göreceksiniz hepiniz” diyor derinde aslında; veya “ben erdim, biliyor musun, gördün mü” demek istiyor arkada. Çünkü aslında bir şey olmak istiyor; ermek istemek bile bir şey olmak istemektir. Ermenin bir şey olmak olduğunu zannediyor, çünkü öyle olunca “ermiş olacak, böyle ağır ağabey duracak” falan filan diye bir şey zannediyor.
O yüzden sakin olmak gerekiyor, sakin olmak ve gözlemlemek, bu işin temel prensibidir. Arzuyu, korkuyu, beklentiyi, acıyı, mutsuzluğu gözlemle; bunlar nereden geliyor, bunların kaynağı nedir? Bu dizin tek bir şey üzerine oturur: acının kaynağı nedir? Soru budur, acının kaynağı nedir; onu bulursan onu iptal edersin. Ama acının kaynağını bilmiyorsan ne yapabilirsin? Sadece acını pansumanla dindirmeye çalışırsın. “Biri mi senin kıymetini bilmedi, öbürü bilir” - var ya, hep Instagram’da “kıymetini bilmeyen insanların yanında durma” falan filan, “onlar senin kıymetini bilmiyorlarsa onlar kaybetmiştir” falan, ne kadar güzel; bir de birbirimize gönderiyoruz, sahte sahteye davetiye çıkarıyor. Biri de sormuyor ki: kardeşim bu kıymetinin bilinmesini isteyen ne menem bir şeydir, biz niye bunun esiriyiz, niye buna mahkûmuz, içimize ne kaçmış ki sürekli kıymetinin bilinmesini istiyor? Evet, teşekkür ederim. Tabii, tabii hocam.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Yusuf suresinde geçtiği belirtilen, Hz. Yusuf’un kardeşleri tarafından kervana “az bir pahaya” satıldığına dair ayet (Yusuf Suresi; ayet numarası metinde belirtilmemiştir). Ayrıca Hz. Adem’in “Rabbimiz, nefsimize zulmettik” mealindeki sözüne değinilmiştir; bu, metinde sure adı belirtilmeden aktarılmıştır (sure adı belirtilmemiş). “Beni günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar” ifadesi, metinde bir bilgeye ait bir dua sözü olarak aktarılmış olup Kur’an ayeti olarak sunulmamıştır.