Kendini Sevmek

Kendini Sevmek Kavramı Üzerine

Hoş geldiniz arkadaşlar. İlişkiler üzerine ilk burada konuşmamızı yaptık. Sonra bir aramızda bir arkadaşın şeyi oldu, kendini sevmek konusuna dair bir kısım soruları oldu. Bugün biraz bu konuyu, bu kavramı konuşalım istiyorum.

Bazı kavramlar, onlara yüklediğiniz anlamlara göre çok farklı noktalara gidebilir. Birisi tamamen bir irfan, bir marifet kapısı açabilirken, bir anlayış, bir bakış açısı; diğeri tamamen insanı egosunun derin tuzaklarına düşürebilir. Bahsettiğimiz, bahsedeceğimiz kendini sevmek kavramı da böyle bir şeydir.

Bu konuda insanlarda çok güçlü iki tane temel kutup var. Bir tanesi kendini sevmemek, bir tanesi de kendini çok sevmek. Değil mi? Kendini sevmek bazen narsizmle özdeşleşir veya insanlar bunu duyduğunda bununla karıştırır. Ama bazı yaklaşım tarzları da kendini sevmenin aslında çok doğal bir şey olduğunu, gerekli bir şey olduğunu, eğer kendini sevmezsen hiç kimseyi sevemeyeceğini düşünür. Modern bir kısım, işte böyle New Age akımları da bize kendimizi sevmemizi öğütlerler. Şimdi bu doğru mu yanlış mı? Biraz bunu irdeleyeceğiz.

Burada aslında temel problem şurada yatıyor: Ben her zaman hatırlatırım, kişi bir kavramı kullandığında aslında onun içeriğine dair açıklayıcı bir değerlendirmesi olmalıdır ki o kavramın üzerinden konuştuğu şeyler en azından makul ve tutarlı olabilsin.

Mesela geçen bir arkadaşa sordum: "Kendini sevmek nedir?" dedim. Dedi ki "kendiyle barışık olmak." Dedim, ben şimdi antisosyal bir psikopatım diyelim, kendimle çok barışığım; ne olacak bu durumda şimdi? Büyük bir problem değil mi? Veya diyelim ki çok bencil, her durumda kendini düşünen, her durumda kendisinin her şeyi hak ettiğine inanan biriyim. Ve arkasından da diyorum ki ben kendimle çok barışığım. Ama etrafı kırıp döküyorum, bencilce davranıyorum, herkesin üzerinde tahakküm uyguluyorum veya her şeyi hak ettiğime inanıyorum.

Sonra birisi dedi ki, aslında güçlü olmak lazım dedi; bu konuda önemli bir şeydir bu, kendini sevmek konusunda mesela güçlü olmak. İşte güçlü olacaksın. Ne demekmiş bu güçlü olmak? Bu da bence aldatıcı bir şey. İnsanlara karşı güçlü olmalısın, güçlü olmasan bile güçlü görünmelisin, işte kendine çok güvenmelisin gibi, bu konuyla ilgili aslında içinde yaşadığımız toplumda ve kendi içimizde birçok yaklaşım tarzı var.

Kendim Derken Neyi Kastediyorum?

Buna girmeden evvel bence sormamız gereken yine temel bir soru var: Kendimi sevmek derken kendimden ne kastediyorum? Değil mi? Kendimi sevmek dediğimde neyi kastediyorum? Kendim derken neyi kastediyorum?

Ben şimdi desem ki "ben kendimi çok seviyorum." Neyi kastediyorum burada? Var oluşumu mu? Var oluşum ne? Var oluşumdan neyi kastediyorum? Bakın, hep kastımızı bulmaya çalışacağız. Özümüzü mü? Neyi kastediyoruz? "Ben" kelimesi de biraz kirlenmiş bir kelime bu ya. Onun için soruyorum ki, hani neyi kastediyoruz? Eğer nesnel veya tam anlamıyla bir şeyi kasteder hale gelirsek, o zaman o kavramın içi dolmuş olur. O yüzden kendini sevmek mi lazım, kendini sevmemek mi lazım?

Hz. İsa'nın Sözü: Kendinden Nefret Etmek

Hatta spiritüel bir kısım metinlere bakarsak, mesela günümüzde Hristiyanların elinde olan İncil'e bakarsak, "kendinden nefret etmeyen arkamdan gelmesin" diyor. Hz. İsa'nın böyle bir sözü var. Şimdi sevgi peygamberi, aşk peygamberi, insanlık için kendisini feda etmiş dediğimiz Hz. İsa ne diyor? "Kendinden nefret etmeyen arkamdan gelmesin" diyor. "Kendini reddetmeyen arkamdan gelmesin."

Şimdi kendimden nefret edersem, zahiri olarak düşünelim bu sefer, kendimden nefret edersem bu çok kötü bir şey de olabilir değil mi? Peki Hz. İsa acaba yanlış bir şey mi söylüyor, yanlış mı aktarılmış? Yoksa aslında çok önemli bir şey kastediyor da biz yanlış mı anlıyoruz, değil mi? Bakın çok taban tabana zıt bir şey: "Kendinden nefret etmeyen benim arkamdan gelmesin." Zaten gelemez diyor. "Kendini inkâr etmeyen beni takip edemez" diyor.

Dolayısıyla bakın, kendim dediğimde neyi kastettiğimi önce bulmam lazım. Onu bulursam, o doğru bir tespit midir, yanlış bir tespit midir? Kendim, ben dediğim şey, evet yani "ben kendimi seviyorum" dediğimde, o ben, o kendim dediğim şey nedir? Eğer bunu doğru tespit edebilirsem veya en azından neyi kastettiğimi karşımdaki insana aktarmam lazım.

Mesela bu konuda böyle bir şeyler ifade etmek isteyen kimse var mı? Böyle kendini seven biri var mı aranızda? "Ben kendimi seviyorum ve kendim ben kastım budur" diye, şu halimizden kastımız — elinizle bedeninizi gösteriyorsunuz, ete kemiğe bürünmüş halimizle mi, yoksa "ete kemiğe bürünenle beraber ruhumuz" diyorsunuz, "ben kendimi seviyorum dediğimde ruhumu kastediyorum" öyle mi? Evet, mesela bu nedir? Nesnel bir cevap olmuş oldu değil mi?

"Ben kendimi seviyorum. Kendim derken de Allah'ın bana üflediği ruhu kastediyorum." Her ne kadar bunun ne olduğunu tam olarak idrak etmesem de, kendimden kastım Allah'ın bana üflediği ruhtur. "Allah'ın üflediği ruhu seviyorum" diyebiliriz. Bu mesela anlaşılır bir şey olmuş oldu değil mi? Doğru olup olmaması ayrı bir konu ama en azından içerik olarak belli bir ölçüde anlaşılır bir şey oldu.

Bunun gibi, kendim derken neyi kastettiğimi açıklıkla ortaya koyabilirsem, o zaman kendimi seveyim mi, sevmeyeyim mi, nefret mi edeyim, o zaman doğru bir çıkarımda bulunabileceğim.

Kendini Sevmek: Kendindeki Tanrısallığı Sevmek

Bir bilgenin bir sözüdür. Yine en üst seviyeden bir giriş yapalım. Tabii bazı arkadaşlar haklı olarak insanın psikolojik boyutu da var diyecek. Recep Bey kanalıyla bir soru gelmişti bana, telefonumda duruyor, onu cevaplayacağım, geniş bir şekilde cevaplayacağım aklımda.

Şimdi bu konuda bir bilgenin sözü şu: "Kendini sevmek, kendindeki tanrısallığı sevmektir." Kendini sevmek kendindeki yaratıcıyı sevmektir der. Çünkü sen yaratıcının sana üflediği ruhu taşıyorsun. Dolayısıyla gerçek anlamda en üst düzeyde kendini sevmek, kendindeki ilahi özü sevmektir. Bu yönüyle hepimiz kendimizi sevmeliyiz. Ve bu yönüyle kendimizi sevmek aslında Allah'ı sevmektir. Kendindeki özü, eğer Allah sana koymuşsa, Allah'tan gelen bir ilahi öz varsa, sen de bu anlamda kendini seviyorsan, sen aslında bir başka ifadeyle Allah'ı seviyorsun demektir.

Peki Hz. İsa'nın "kendinden nefret etmeyen arkamdan gelmesin" sözü nereye oturabilir? Şimdi en aşağı indik bu sefer, en üst noktadan en aşağı indiğimizde. Evet, kişinin kendisiyle ilgili sübjektif algısı ve onun üzerine oturan kendilik bilinci değişmedikçe kişi ilerleyemez.

Kişi kendini ne tür sübjektif temellere oturtur? Mesela bedenine nispet edebilir. Kendini çok güzel, yakışıklı bulabilir. "Kendimi çok seviyorum" der ve orada kendinden kastı bedenidir. Veyahut da yaratıcının ona verdiği bir kısım değerlerdir. Yani buna İslami literatürde ne diyoruz? "Allah Adem'e isimleri talim etti, öğretti." Bu literal bir bilgi değildir. Bu aslında şudur: İnsan, Allah'ın bütün isimlerini idrak edebilecek, fark edebilecek, yaşayabilecek ve yansıtabilecek bir mahiyette yaratılmıştır. Adem'e bütün isimlerin öğretilmesi, sadece işte Adem denen bir şahsa öğretilmesi anlamında değil; bütün insanlara o ilahi isimler yansıtılmıştır. Ve herkes kendi kabiliyeti, veya ne diyelim, kendi farkındalığı — daha doğru bir cümle, kendi farkındalığı — oranında o kendisine talim edilen isimleri idrak eder, yaşar ve yansıtır.

Allah'ın İsimlerinin Tecellisi ve Değerlerimiz

Buradaki isimlerden kasıt, Allah'ın isimleri dediğimiz Allah'ın Rahim oluşu, Kerim oluşu, Latif oluşu, Vedud oluşu, bütün bu isimler ve bu isimlerin daha doğrusu temsil ettiği manalar. Yani asıl olan şey burada isim değil, bir kavram değil; o ismin, o kavramın içerdiği anlam.

Mesela işte Allah'ın Rahim ismi. Hatta Tevbe suresinin sonunda Allah, Hazreti Peygamber'i anlatırken, "o size çok düşkündür, sizin kötü duruma düşmeniz onu üzer" — orada iki isim geçiyor, tam şu anda hatırlamıyorum, Rauf ve Rahim olması gerekir. Evet, hafızam yanıltmadı, tamam, ben de öyle hissetmiştim. "İçinde Rauf ve Rahim'dir" diyor. Aslında Rauf ve Rahim kim? Aslen Allah'tır değil mi? Peki Hazreti Muhammed ne türde bir Rauf ve Rahim oluyor? Onun tecellisi anlamında Rauf ve Rahim oluyor.

Dolayısıyla bu ne demek? Şu demek: Hazreti Peygamber, Allah'ın Rauf ve Rahim isimlerini en üst düzeyde, en mükemmel düzeyde idrak eden, yaşayan ve yansıtan biridir. O zaman bir başka düzeyde şu noktaya geliyoruz: Biz kendimizi Allah'ın bizde tecelli eden isimleri itibariyle de sevebiliriz. Aslında bunlar bizde ne olarak yansır? Değerler olarak yansır.

Mesela diyelim ki insan fıtraten merhametlidir, şefkatlidir, sabırlıdır, vicdanlıdır, adildir, adaletlidir, işte koruyucudur, sahiplenicidir; bir şeyi ölçer, biçer ve en uygun ölçütler içinde yansıtır, değil mi? Mukaddirdir yani, takdir eder, ölçer. Müzeyyindir; estetik olarak, güzellik olarak yaptığı bir şeye güzellik katmaya çalışır, onu tezyin eder, onu süsler, onu estetik bir niteliğe kavuşturur. Bütün bunlar aslında nedir? Allah'ın bizde yansıyan isimleridir. Ve bunlar bizde değerler olarak ortaya çıkar dediğim gibi.

O zaman kendimizi sevmek bir başka anlama daha gelebilir, o ilk bahsettiğimiz spiritüel anlamın yanında: Biz Allah'ın isimlerinden kaynaklanan, o isimlerin tecellilerinden kaynaklanan bir kısım değerlere sahibiz. Hani "sahibiz" kelimesini mecazen kullanıyoruz; sahibi değil, emanetini hissediyoruz ve yansıtıyoruz. Dolayısıyla insan kendini bu yönüyle de sevmelidir. Bu aslında insanın kendisinde var olan değerleri fark etmesi anlamına geliyor.

Belki daha önceki sohbetlere gelmeyen arkadaşlar olabilir. Biz sevgiyi ne olarak tanımlıyorduk? Hatırlıyorduk, sevgi bir değeri fark edip o değere duyarlı olmaktır. Dolayısıyla ben kendimi seviyorum dediğimde neyi kastediyorum? Kendi insanlığımdaki değerleri fark edip o değerlere duyarlı davranıyorum. O zaman bu benim kendimi sevmem anlamına geliyor. Ve bu makul ve meşru bir sevgidir.

Bu neye dayanıyor? Ama bakın bir temele dayanıyor, hayali bir kendilik değil. Ben bu düzeyde kendimi seviyorum dediğimde, kendimdeki ilahi isimlerin tecellisinden gelen şefkat, merhamet, sevgi, koruma, sahiplenme, hak ve adalet üzere yaşama, bir şeyi dengeli bir biçimde kullanma, bir şeyi güzelleştirme, bir insanın ihtiyacını giderme, bir insanı koruyup kollama, bir insanı sahiplenme gibi değerler üzerinden kendimi seviyorum. Ama buradaki ince nokta ne? Bu değerlerin kaynağı ben değilim, Allah'tır. Dolayısıyla bakın, kendimizi sevmek bu anlamda anlaşıldığında makul, doğru ve çok kıymetli bir şeydir.

Sahte Kendilik ve Ego Tuzağı

Bakın günümüzde insanlar aslında gerçek anlamda kendilerini tanımıyorlar, bilmiyorlar. Bilmedikleri için de kendi hayal ettikleri bir ego var; yani hayal ettikleri bir kendilik var, ego demiyor kimse buna da, hayal ettiği bir kendilik var. Mesela diyor ki, "şöyle olsam çok iyi olur." Mesela işte diyelim biri der ki "güçlü olsam", biri der ki "etkileyici olsam", biri der ki "takdir edilecek niteliklerim olsa, başarılı olsam", işte insanların hayranlık duyacağı bir şey yapsam — bunun üzerinden kurgusal bir kendilik, bir kimlik üretirler. Buna ulaşamayınca da kendilerinden nefret ederler veya kendilerini sevmezler. Ve derler ki "kendimde sevilecek bir şey bulamıyorum." Aslında kurguladığı bir kendilik fantezisi var. O hayale, o kurguya ulaşamayınca kendini sevmiyor veya kendini aşağıda görüyor, kendini aşağılıyor, değersiz görüyor.

Veya Allah'ın kendisine o ilahi isimlerin tecellisi üzerinden gelen özellikleri kendine mal edip, onları kendi sahipmişçesine ve kaynağı kendiymişçesine değerlendirip o şekilde kendini seviyor. Bu da maneviyatın, bilgeliğin onaylamadığı bir sevgidir. Ben yaratıcının bendeki ilahi özü, üflediği ruh ve isimlerimin tecellileri anlamında seviyorum, çünkü buralarda bir değer var. Bakın modern insanın kaybettiği en temel şey bu.

Ve ne yapıyoruz bu sefer? Bir imajinasyon oluşturuyoruz, kurgular oluşturuyoruz, bir kendilik hikâyesi üretmeye çalışıyoruz. "Eğer böyle olursan seni severim" diyoruz kendi kendimize. Mesela çok sevilebilir biri olduğumuzu hissedersek, herkes bizi sevse, "tamam bak şimdi seni seviyorum ama daha önce sevmiyordum." Veya "seni niye seveyim" diye insan kendi kendiyle bazen konuşur değil mi? "Niye seveyim? Ne yaptın?" diye kurgusal bir kendilik üreterek, o kurgusal kendilik üzerinden bir kendimizi sevme veya sevmeme kararı veriyoruz.

Halbuki bütün insanlar, insan olmaklık itibariyle kendilerini sevmelidirler. Kendini sevmek kendindeki yaratıcıyı sevmektir. Ve bakın Kur'an'da çok ilginç bir ayet vardır: "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Çok manidar bir ayettir. Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. Demek ki Allah'ı unuttuğunuzda gerçek kendinizi de anlayamazsınız.

İnsan: Güzel Bir Hiç

Şimdi burada bize bakan yönüyle aslında kendiliğimiz ne? Bize bakan yönüyle, veya kendimin sahip çıkacağım şey ne? Hiçbir şey. Kendimin sahipleneceği kendimde hiçbir şey yok aslında, fıtri olarak. Ben yaratıcının ruhundan üflediği ve isimlerini tecelli ettirdiği bir aynayım bir nevi — sufi literatürünü kullanırsak — veya bir boşluğum. O Tanrı'nın üflediği ruhla ve onun isimlerinin tecellileriyle doluyor ama ben bir boşluğum.

O yüzden sufilerin "ben bir hiçim" demelerinin altında yatan anlayış budur aslında. Yani ben kendime bakan yönüyle, insan olarak bir hiçim. Herhangi bir kendimden kaynaklanan bir değere sahip değilim. Kendim bilgiyi üretmedim. Bu bedeni de ben üretmedim; yani bedenden başlayabilirsiniz. Kalbime bu merhameti de ben koymadım. Gören bu gözleri de ben dizayn etmedim, gözümün gördüğü şeyi algılama becerisini de ben dizayn etmedim.

Dolayısıyla aslında insanın kendine bakan yönüyle, insan çok güzel bir hiçtir yani. Ve bu çok büyük bir huzur durumudur. Yani aydınlanmış insanlar niye rahattır? Çünkü bir şey olmaya çalışmaz. Biz niye çok rahatsızız? Bir şey olmaya çalışıyoruz. Sürekli bir egomuz var, bize sürekli sufle veriyor: ne olacak, nesin, kendini nasıl tanıtacaksın, neyle varsın, neyle kendini ortaya koyacaksın? Sürekli ne yapıyor, bir ego mekanizması sürekli bize bir şey olmamız gerektiğini ve eğer olamazsak çok berbat bir şey olacağımızı bize yansıtıyor.

Halbuki bir sufinin halinde, eserinde böyle bir kaygı görüyor muyuz? Görmüyoruz. Sufiler niye rahattır? Çünkü içlerinde bir şey olmayı arzu eden, "şu olursam iyi olur ama bu olamazsam çok kötü olur" dedikleri bir şey yok çünkü. Onları sürekli böyle dürtükleyen bir egoya sahip değiller. Sürekli onları böyle zorlayan, "nesin sen şimdi, hani söyle hadi nesin" diye — insanlara atıyorum, işte "İsmail kimdir" diye soracak olsa ne diyeceksin, hep böyle tetikliyor değil mi? Ne diyeceksin? Neyi başardın? Neyi yaptın? Seni kaç kişi seviyor? Kaç kişi tanıyor? Kim sana değer veriyor? Kim seni anlıyor? Kimin farkındasın? Ölsen kimin haberi olur? Kim arkandan ağlar?

Ego ne yapıyor size? Sahte bir kendilik vererek — önce bu tatlı geliyor, "ben kardeşim ya, ben de varım" değil mi, böyle ego şey yapıyor, "ben de varım" diye böyle bir şey — size bir kova veriyor. Sonra diyor, "al bunu doldur." Siz durmadan doldurmaya çalışıyorsunuz, dolmuyor bir türlü, çünkü altı delik. Onun için o kovayı bırakmamız lazım.

Hayır, ben hiçbir şeyim. Ben, ben olarak, insan boyutunda yani bana bakan yönüyle ben hiçbir şeyim. Ama öyle bir hiçbir şeyim ki, o hiçbir şeye her şey yansıyabiliyor, sığabiliyor deyim yerindeyse. Dikkat edin, neyi doldurabilirsiniz? Boşluğu doldurabilirsiniz. Dolu olan bir şeyi dolduramazsınız.

Şimdi Tanrı sonsuz bir doluluk, deyim yerindeyse sonsuz bir zenginlik. Ne istiyor? Onu yansıtacak, sığdıracak sonsuz enginlikte bir boşluk gerekiyor. Bunları hep mecazi olarak kullanıyorum. Ve sonsuz enginlikte bir hiçlik istiyor ki tecelli etsin. O zaman bir bakıyorsunuz ki kendinizi germeye gerek yok. Mesela boşluk herhangi bir problem yaşar mı? Yaşamaz. Ama buradaki bir eşya problem yaşayabilir; bir koltuk diyebilir, "keşke başka türlü bir koltuk olsaydım, böyle bir koltuk değil de şu türlü bir koltuk olsaydım."

Şimdi bakın, sahte bir kendiliği aldığınız anda — bunu birileri bize veriyor, ister buna şeytan deyin, ister toplum deyin, ister kendi egomuzun tuzağı deyin, önemli değil — elinizde sahte bir kendilik hikâyesi buluyorsunuz. Hepimiz bu hikâyeyi kendimizde bir zaman bulduk değil mi? Fakat ne yapacağımızı bilemedik. Sürekli onu bir şey yapmaya çalışıyoruz.

Çocuklara sorarız ya, "ne olmak istiyorsun?" Çok kötü bir soru, anlatabilir miyim? Mesela "hangi mesleği yapmak istersin bu dünyada" yoksa "ne olmak istiyorsun"? Ne kadar sahte bir soru, ne kadar büyük bir tuzak. Bir şey olmak istemek değil mi? Bak, sen bir meslek — şu dünya hayatında hangi mesleği yapmak istersin, bu başka bir şey. "Ne olmak istiyorsun" veya işte bazı psikologlar vardır, "ne olsan mutlu olacaksın" — hepsi sahte. Ben de diyorum ki onlara, bir şey olabileceğinize inanıyor musunuz? Kim bir şey olabileceğine inanabiliyor? İnanıyorsa biraz problemi var demektir.

Fıtratın ve kadim bilgeliğin aslında bize hatırlattığı şey ne? Sen sen olarak bir hiçsin ama öyle bir hiçsin ki ilahi tecelliyle her şey olabilirse, her şey sende görünür. O zaman egonun size uydurduğu hikâyeden de kurtulursunuz. "İşte bir şey olacağım, nasıl görünüyorum, işte bir şey ortaya koymalıyım, ben de varım demeliyim, neyle varım" değil mi, bir sürü hikâye. Hatta işte iş hayatında hep modern zamanlarda soruluyor, "bu işe başvuranlar içinde niye seni tercih edelim?" İstiyorlar ki birisi egosunu şişirsin ve diğerlerini kenara atsın. Bakın, yanlış bir kendilik, yanlış bir varoluş sürekli bize pompalanıyor, bilinçli veya bilinçsiz. Bu bizim problemimiz olmamalı ama.

"Sen bu hikâyeye inanıyor musun?" İnsanın düşünmesi gereken şey o. Sen bu hikâyeye inanıyorsun. Bakın Kur'an'da, yine mecazi olarak söylüyorum bunları yanlış anlaşılmasın, mesela Peygamberimize vahiy geldiğinde çoğumuz az çok duymuşuzdur, işte Hazreti Cebrail'in geldiği söylenir ve işte Hazreti Cebrail ona der ki "oku" — "söyle" anlamına da gelir o — "ben bilmem" der değil mi, o ne demek? İşte gerçek kendini fark etmiş, o bir şey bilmiyor. O zaman her düzeyde — hatta bunu üç kere sorduğu söylenir, üç düzeyde de peygamber bir şey söylemiyor — sonra ayet geliyor: "Oku, yaratan Rabbinin adıyla." "İkra' bi-ismi Rabbik." Onun adıyla.

O zaman bendeki tecelliler nedir? Onun isminin tecellileridir. Bizim bu olaydan alacağımız ders budur. Ben kendimde bir hiçim ve bundan asla rahatsız olmadığım gibi, bu benim aslında mutlu ve huzurlu olduğum bir şey, çünkü doğal halim bu. Mesela uzayda bu kadar yıldızın olmasını sağlayan ne? Boşluk. Onun için Uzak Doğu geleneğinde boşluk üzerinde çok durulur. Boşluk mutlak yokluk değil. Onun da kendine göre bir niteliği vardır ama buna ad konulamaz. O yüzden sufilerin işte "ben hiçim, ben bir şey değilim" demeleri böyle basit bir alçak gönüllülük, bir tevazu falan değildir; gerçeğin ta kendisidir.

Gerçekten insan bir hiçtir. Ama nasıl bir hiçtir? Her şeyi alabilecek bir hiçtir. O yüzden bütün kadim öğretilerde kâmil insan hiç olarak veya fakir olarak tanımlanır. Bunu da belki bazılarınız tasavvufla ilgili okumuşsanız, ilgilenmişseniz duymuşsunuzdur, sufiler kendilerine fakir derler.

Fakirlik (Fukara) Kavramı

Şimdi diyeceksiniz ki, "ya biz sufileri kenara koyalım." Tamam koyalım, Kur'an bunu der. Kur'an der ki, "Allah zengindir, siz fakirsiniz." Anlatabildim? Bu, Kur'an'da yanılmıyorsam iki veya üç yerde geçer: "Allahu ganiyyün ve entümül fukara." Bakın, hepiniz fukarasınız. Ne demek fakir? Yani kendisine ait bir şey yok, yani kendinde kendine ait bir şey yok. Biz her durumda fakiriz, çünkü kendimizde kendimizden kaynaklanan kendimize ait bir şey yok. Fukara kavramının, fakir kavramının ifade ettiği şey budur. Ve bu gerçektir, öyle kabul ettiğimiz bir şey değil. Hani "fakir diyorsam ben o kadar da fakir zannetme" gibi bir şey değil. Sen gerçekten fakirsin, ve kim olursa olsun bu dünyada herkes fakirdir. Yani kendinden hiçbir şeye sahip değildir, kendinden hiçbir şeyi yoktur. Bu dünyanın multi-milyarderi için de geçerlidir ama bunun farkında değil, o da onun problemi. Biz fakir olduğumuzun farkındayız, o yüzden zengin olmaya çalışmıyoruz deyim yerindeyse.

Bunu her türlü anlamda düşünün. Yani ben kendilik olarak fakir içindeyim, bir şey olmaya çalışmıyorum, bir şey olmak için kendimi germiyorum, germeme gerek yok. Gerçi gersem de bir faydası yok, sadece gerdiğimle kalacağım kendimi. Sonra da varoluş sancısı hikâyeleri üretip bir de edebiyat çıkacak bundan. Bazı arkadaşlarımız işte bu şekilde de edebiyat olsun diyor yani. Yani edebiyatın büyük bir kısmı ego cehaletinden doğar.

Şimdi gerçek anlamda kendini bilemediğinde ve sahte bir kendilik kümesi oluşturduğunda, bu sefer ne yapıyorsun? O kümeyi doldurmaya ihtiyaç duyuyorsun. "Ben kim?" Ya sen bir hiçsin, fakirsin. Bak ne güzel, rahat, otur sakin ol. Gelme kendini bir şey olacağım diye zorlama; zaten bu yüzden dayak yiyorsun sürekli kendi benliğinden.

Ama nasıl bir hiçsin? Allah'ın nazarına muhatap bir hiçsin. O sana ruhuyla, esmasıyla, sıfatıyla nazar ediyor, tecelli ediyor. Ve onun isimleri, sıfatları ve kendinden üflediği ruh sende tecelli ediyor. Ama bak, bunları sen kendi nefsine, egona mal etme. Burada dikkatli ol. Öyle bir fakirsin ki kendinde bir hiçsin, fakat Allah'la zenginsin.

İşte orada Hazreti Peygamber'in "ben bilmem" dediği — onu geniş biçimde ele alabiliriz — "ben hiçbir şeyim" deme bilincini orada gerçekleştirdi, onu fark etti. "Ben hiçbir şeyim, bende varlık kendimden varlık yok, kendimden ilim yok, kendimden beceri yok, kendimden hiçbir şey yok." O zaman Allah'ın ismiyle... Yani sendeki tecelliyi gör, onu takdir et, onu sev ve ona hürmet et.

Kendine Değer Vermek ve Kıymetini Bilmek

Onun için Hazreti Ali'nin bir sözü vardır: "Kendine saygı duymayan insandan kaçın" der. Neden? Bu kendindeki değeri fark etmediği için. Bunu demek istiyor.

Birinin evinde kıymetli bir tablo var diyelim veya kıymetli bir eser var, ama değerini bilmiyor. Mesela diyelim ki milyonlar değerinde bir tabloyu veya büyük dünyada eşi benzeri olmayan, içinde muazzam değerli bilgiler içeren bir kitabı, oğlu size bez parçası veya kâğıt parçası bedeline satıyor. Bu ne demektir? O kişi o tablonun ne olduğunu bilmiyor demektir. O kişi o kitabın ne olduğunu bilmiyor demektir.

Hani meşhur ya, bu "kaşık çeyirması" dedikleri — eğer rivayet doğruysa Edirnekapı'nın sur dibinde bir çöplükte bulunmuş, üç beş kaşağı karşılığında değiştirmiş onu derler. Önemli değil, rivayet doğru veya yanlış. Demek istediğim şey şu: Bir şeyin değerini bilmiyorsanız onu çok ucuza satarsınız, yok pahasına satarsınız, hatta sokağa atarsınız değil mi? Mesela çok kıymetli bir kitaptır ama sizin gözünüzde eski bir kâğıt parçasıdır, atıverirsiniz.

İşte insan günümüzde aslında kendine bunu yapıyor; kendine saygısı olmadığı için, gerçek anlamda kendini sevmediği için. Biraz önce anlattığım manada kendimizi seversek kendimize saygı duyarız. Neden? Çünkü sen ilahi ruhun ve ilahi isimlerin manalarını kendinde taşıyan bir varlıksın. Bak böyle bir varlıksın.

Şimdi sen böyle bir varlık olduğunu anlasan, "ya biri beni sevse de kendimi değerli hissetsem" der misiniz? Demezsiniz. Ya işte "sürekli bana değersiz olduğumu söylüyor ama ben de insanım, etkileniyorum, ne yapayım" der misiniz? Demezsiniz. Peki egoist bir biçimde kendinizi sever misiniz? Hayır, onu da yapmazsınız, o da yanlış bir şeydir. Yani ben, Allah'ın bendeki tecellilerini kendimden bilerek kendimi sevemem, bu da yanlış olur. Ben kendimdeki Allah'ı aslında sevmiş oluyorum kendimi sevmekle.

O yüzden ayette diyor ki, "Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu." Sen şimdi ilahi tecelli olarak bu gerçek kendiliği unutursan, yerine ne koyacaksın? Ya kurgusal bir kendilik koyacaksın veyahut da Allah'ın sana verdiği şeyler üzerinden bunları sahiplenerek "ben bunlarım" deyip onların üzerinde sahte bir krallık kurmaya çalışacaksın. Allah'ın sana bahşettiği akıldan, ilimden, anlayıştan, her neyse, onlardan bir krallık, bir ego krallığı kurmaya çalışacaksın.

"Ben kendimi tabii ki seviyorum." Niye seviyorsun? "Bilgiliyim, birçok insana kendimi dinletiyorum, işte güzelim, birçok insan bana hayran oluyor." Halbuki şunu düşünsen, senin bu "kendim" dediğin şeyler senin öz üretimin mi, sana ait mi? Değil. Sende ama senden değil. Ama sen ne yapmışsın? Sende olanı sendenmiş zannedip onun üzerinde sahte bir krallık kuruyorsun. Onun üzerinden de kendini sevdiğini iddia ediyorsun. Ama bir gün onlar senin elinden alındığında, o zaman büyük bir çöküş yaşayacaksın.

Ama fakir böyle bir çöküş yaşar mı? Bir ermişin kendinin hiçbir şeyi yok ki bir durumda çöküntü yaşasın. Allah vermiş, müteşekkir oluyor, onun gereğince yaşıyor. Aldığı zaman da hiçbir rahatsızlığı yok.

Şimdi bakın bu mantıkla düşündüğünüzde mesela "ben ne olacağım" derdi duyar mısınız? Duymazsınız. "Benim hayatım ne olacak?" Benim hayatım yok ki; hayat, Allah'ın Hayy ismiyle bana bir hayat vermiş, vermiş, yaşıyorum, şükrediyorum. Alınca da "eyvallah" diyeceğim. Herhangi bir sıkıntı var mı? Yok. Ama biz bazen ne yapıyoruz? Allah'ın bize emaneten verdiklerini "bu benim" deyip onun üzerinden kendilik üretiyoruz.

Hani bazen çocuk olur ya, dersiniz ki bakarsınız, gelmiştir bir saat, bir oyuncak verirsiniz, sonra giderken bunu bırakmayacaksınız der, "yok bu oyuncağım benim" deyip onu sahiplenmeye çalışır. Peki sahiplendiniz, ne olacak? Sahiplendiğiniz bir şeyi koruma şansınız var mı? Mesela Allah'ın verdiği güzellik, Allah'ın verdiği akıl, sağlık, güç — bu sahiplendiğiniz şeyi koruma şansınız var mı mutlak olarak? Yok. Peki elinizden gittiği zaman bu sefer ne yapacaksınız? Çökeceksiniz. Anlatabildim mi buradaki inceliği?

Değersizlik Hissi ve İlişkilerde Değer Aramak

O yüzden Allah uyarıyor: Bak, beni unutursan kendini unutmuş olursun. Ya kendini eksik, yetersiz, beceriksiz, değersiz görüp kahredersin kendine, ya da benim sana verdiklerimi kendinden zannedersin, onların üzerinden sahte bir kendilik krallığı kurarsın. İşte diyelim en bariz zirve örnekleri nedir? İşte firavunlar, işte büyük diktatörler, işte kendini dünyanın en zengini görenler — bunlar ne yapıyorlar aslında? Yaratıcıya ait olan şeyler üzerinden sahte bir krallık kuruyorlar. Şimdi o "ben sizin Rabbinizim" diyen firavundan eser kaldı mı? Yok. Bugünün işte dünyanın en zenginleri, işte dünyaya tahakküm edenler, yüz sene sonra ne olacak, bir şey kalmayacak.

Onun için bakın, sahte ego hiçbir zaman sahip olmadığı bir şeye kendini sahipmiş zanneder. Gerçekte sahip olamadığı şeyleri de korumaya çalışır. Koruyabilir mi? Koruyamaz. Dolayısıyla insan egosunun insana kurduğu tuzak ne kadar ilginç değil mi? Hem gerçekte sahip olmadığın bir şeyi sana sahipmiş gibi hissettiriyor, sonra da sahipmiş gibi hissettiğin bir şeyi asla ebediyen koruyamayacak olduğun halde onu koruma görevi veriyor, seni jandarma olarak dikiyor onun başına.

Şimdi kendimizi seviyor muyuz arkadaşlar, bütün bu konuştuğumuz üzerinden? Kendini ne olarak seviyorsun? İşte burada bakın, kendini egoist anlamda, ego odaklı bir şekilde de sevebilirsin. Bu hayatta yaşayabileceğin en büyük tuzaktır. Kendini en başta bahsettiğimiz ilahi tecellinin bir yansıması olarak seversin, bu sevgi doğru ve meşru bir sevgidir. Kutsal metinlerin takva olarak ifade ettiği şey de aslında yaratıcının sende olan değerlerini korumak anlamına gelir. O zaman kim takva sahibi olabilir? Kendindeki değeri fark eden insan takva sahibi olabilir. Korumak demek, kelime olarak tamamen korumak anlamına geliyor, sözlük anlamı korumak demektir, bir şeyi korumak.

Dolayısıyla bakın, takva kavramını anlamamız ve onu yaşamamız için öncelikle kendinin ne olduğunu, kendindeki değeri fark etmen gerekir. Kendindeki değeri fark eden insan onu korumaya çalışır. Mesela şöyle düşünün, sizin elinizde bir tohum var ve o tohum çok kıymetli bir bitkinin tohumu. Şimdi siz onu kuruyemiş yapıp yer misiniz? Yemezsiniz değil mi? Ama bugünkü insan biraz böyle işte, kendi insaniyetinin neler içerdiğinin farkında değil. Neler içerdiğinin farkında olmadığı için, tırnak içinde söylüyorum, kendini çok ucuza satıyor. Çok kıymetli bir varlık ama işte "biri bana değer verse mutlu olacağım, tatmin olacağım, bir şey başarırsam kendimi iyi hissedeceğim" diye böyle sahte şeyler üzerinden kendimizi değerli hissetme tuzağına düşüyoruz.

Bir dünya bir insana değer verse, bir dünya bir insanı sevse, bir insanı Allah onu sevmesinden daha fazla sevemez. Bir başka insan da öyle sevemez. O yüzden yaratıcının insana verdiği değeri fark etmediği için insan başka yerlerde değer arıyor. Onun için bir sufinin sözüdür yanılmıyorsam: İnsan, Allah'ın kendisine verdiği değeri bilseydi dünyadaki hiçbir şeye tenezzül etmezdi. Yaratıcının katında öyle bir değere sahipsin ki, çünkü onun kendinden üflediği ruhu taşıyorsun, onun isimleri sende tecelli ediyor. Sen onun katında çok değerlisin. İnsan olduğun için — bakın böyle çok özel olduğumuz için değil, insan olduğumuz için. Ve insan Allah'ın ona verdiği değeri bilse asla bu dünyada insanlardan ve herhangi bir şey üzerinden bir değer aramaz.

O yüzden böyle kendini değerli hissetmek, değerli olduğunu hissedebilmek için bir şeyler yapmak, gereği duymak, bir ilişkiye ihtiyaç duymak, egonun en güçlü tuzaklarından biridir. Eğer ilişkilerinizde değer arıyorsanız durun, durun ve önce şunu sorun: Ben neyim? Kendinizde bulamadığınız değeri size hiç kimse veremez. Verdiği şey sahte bir şeydir. Kendinizde bulmadığınız bir değer bir başkası tarafından size verilemez.

O yüzden hiçbir ilişki — isterse bu anne baba çocuk ilişkisi olsun, ne olursa olsun. Mesela "çocukluğumda kendimi değerli hissetmedim" — tamam, tabii ki kadim bilgeliği idrak etmediğin için o çocukluğunda bu anlaşılabilir. Ama yaşın gelmiş 20-30-40'a, artık "annemden yeterince, babamdan yeterince değer görmedim" diyorsanız olmaz, yakışmaz. Bu bize yakışmaz, insan olana yakışmaz.

Bir insan size değersiz olduğunuzu, tırnak içinde, hissettiriyorsa size göre — işte "bana öyle davranıyor ki kendimi çok değersiz hissediyorum" — gene durun ve şu soruyu sorun: Benim değerim ne? Ondan önce bir soru sorun: Ben neyim? O yüzden hayatın içinde herhangi bir şey nedeniyle değersizlik hisseden insan gerçekte kendini bilmiyor demektir. Kendimizi niye bilmiyoruz? Çünkü Allah'ı bilmiyoruz. Allah'ı unuttuğumuz için kendimizi unuttuk, kendimizi unuttuğumuz için sahte bir kendilik ürettik. Ve üretmeye de bu kafayla devam edebiliriz veya etmeyebiliriz. Etmediğiniz zaman huzurlu olursunuz.

"Ben bir şey değilim." Bakın insan şunu anlamalı: Sen kendi kendinden bir değer üretemezsin, öyle bir mahiyetin yok yani. Ama öyle bir mahiyete sahipsin ki, öyle bir varlıksın ki, yaratıcı senin üzerinde birçok şeyi gösterebilir. Mesela yazı yazmak için neye ihtiyaç duyarız? Beyaz bir kâğıda değil mi? O kâğıtta bir şey var mı? Hiçbir yazı var mı? Yok. Şimdi o kâğıdı düşünün. "Ya şimdi işte falan kimsenin önüne konacağım ama üzerimde hiçbir yazı yok, kendimden çok şey yapıyorum, tiksiniyorum" veya "kendimi çok değersiz hissediyorum." Ya sen zaten üzerinde yazı olsun diye değil; olmadığı için değerlisin. Üzerinde herhangi bir şey yok. Anlatabildim mi? O yüzden değerlisin.

O zaman şöyle düşünün: Allah'ın katında kim değerlidir? Kendinde kendinden hiçbir izi olmayan kişi. Yani kendinden yana hiçbir iz yok, hiçbir şey yok.

Peygamberin Fakr Hali

Şimdi peygamber niye Allah katında o değeri taşıdı? Çünkü kendinden hiçbir şey yoktu. Anlatabildim mi? Kendinden hiçbir şey yoktu. Ama o dönemde birçok insan vardı; "eğer peygamberlik gelecekse bana gelmeli, neden, ben bilgiliyim, kitaplar okudum, olgunum, erdem sahibiyim" — var bunlar. Taif'te ve hani, "Allah bu zamanlarda bir peygamber göndersin, muhtemelen bana gönderir" diye hazırlanan insanlar vardı. Hatta "bula bula sen bulunmalıydın" gibi, ne özelliğin var? İşte tırnak içinde kendine mal ettiği hiçbir özelliği olmadığı için peygamber oldu deyim yerindeyse. Kendine mal ettiği hiçbir şey yoktu. Evet, merhametliydi, şefkatliydi, hassastı, adildi, dürüsttü, emindi; ama hiçbirini kendine mal etmiyordu, hiçbirini kendinden görmüyordu. O zaman sahilsiz bir ummanda en büyük okyanus olur değil mi? Ve o tecelli, o yüzden ona yansıdı.

Ama şimdi her birimizin bir egosu var, bir kalıbı var. Allah da o sahte kalıbın üzerinden sana tecelli ediyor. Mesela sen diyorsun ki "ben kimim ki Allah bana yakınlığını hissettirsin." Bak ne yaptın? Kendinde bir kendilik imajı ürettin, onu da dar bir şekilde ürettin değil mi? Ve o hayalinde kurguladığın kendilik üzerinden de Allah'ın tecellisini sınırladın.

Halbuki desen ki, "Ya Rabbi ben bir hiçim, bir hiç olarak karşına çıkıyorum." Hatta Ebu'l-Hasan eş-Şazelî'nin bir duasında vardır, der ki, "Ya Rabbi günahlarımı önüme koyuyorum ve senin huzuruna hiçbir şey olmayan biri olarak çıkıyorum, senin tecellinde ihtiyacım var." Bakın hiçbir şey yok. Yoksa işte "şunu yaptım, bunu yaptım, ibadet ettim, iyi davrandım, merhametli oldum, Allah da biraz bir şey yapsın bana ya, hak ediyorum herhalde biraz yani." Demek Allah'ın merhameti olmasa tokada müstahaktır ama Allah merhametli olduğu için bir şey demiyor, ne yapsın, şimdi bazı şeyleri anlamıyor diyor yani.

Halbuki diyeceksin ki, "ya Rabbi senin verdiğin akıl, farkındalık, anlayışla sana edilmesi gereken şükrün milyonda birini bile edemedim ama gönlüm ister ki kat kat şükredeyim, gönlüm ister ki senin benim varlığımda tecelli ettirdiğin şeyleri en mükemmel şekilde tecelli ettireyim ama muhtemelen ben de tecelli edeni kısmen gölgelemişimdir, beni affet ve ben senin sonsuz tecellilerine muhtacım." Bu manada bir dua Hz. Musa'da vardır, Hz. Musa'nın duasında: "Ya Rabbi diyor, katından indireceğin her hayra muhtaçtır bu fakir." Orada da bu tabir geçer, yani "katından indireceğin her hayra muhtaç bu fakir." Yani hiçbir şeyim yok, her şeyi tecelli ettirebilirsin o zaman, kendimi de sınırlamıyorum, öyle bir şey yok zaten. Fakir ne demek? Neyle kendini sınırlayacaksın değil mi? Hiçbir şeyin yok ki sınırlayasın kendini. O zaman sınırsız bir hiçlik ve boşluk, sınırsız bir varlıkla dolabilir.

Ana Put: Ego

O yüzden her zaman kendimize şunu hatırlatalım. Egomuz ikide bir devreye girip "hadi söyle nesin sen, kimsin sen, değerin ne" dediğinde, "sakin ol evlat, kendini de germe, beni de germe, boş boş konuşma, otur, sakin ol; hani sen de mağdursun biliyorum ama ben seni dinlemeyeceğim. Ben fakirim, hiçbir şeyim yok, hiçbir şeyin kaynağı değilim ama her şeyin kaynağı olan yaratıcıya aidim." Ne kadar mükemmel bir idrak ve şuur hali. O zaman düşünün, egonun bütün kaygıları, gerilimleri... değil mi? Tabii sonra diyorsunuz ki, "ya işte sohbete geliyoruz, rahatlıyoruz ama iki saat sonra" — iki saat sonra devreye gireni görün. Ne devreye giriyor orada? Anlatabildim mi? Yani iki saat sonra devreye bir şey giriyor. O araya gireni görürseniz ve ona itimat etmezseniz, o zaman problem olmaz.

Bakın, size araya girmeye çalışan bir sahte kendilik hikâyesi var: "Tamam da ben neyim" falan diye soran sahte bir benlik var. "Tamam da şimdi benim hayatım ne olacak? Ben ne olacağım? Beni şimdi hiç kimse anlamayacak mı?" Bak hep sahte bir kendilik size uçtan kenardan, yukarıdan aşağıdan kendini göstermeye çalışıyor. Ona inanmayın. Bu kadar basit yani, kavga da etmeyin, kavgaya gerek yok, çünkü sahte bir şeyle kavga edilmez ki değil mi? Hani rüyada biriyle kavga ettiğini düşün, rüyada kavga ettiğin gerçek mi? Değil. Uyan. Sadece uyan. O sahte benlikle kavga etmeye gerek yok.

Ama dikkat edin, Allah'ın sizdeki tecellisiyle nefis namına gururlanmak da çok tehlikelidir. Buna da dikkat edin. Anlatabildim mi? Yani Allah'ın en yüksek tecellisi sizde bile olsa, siz şunu demeyeceksiniz: "E hak ediyoruz herhalde, valla" demeyeceksiniz. "Bizde de bir şey var, hani Allah boşuna bana niye verdi, herhalde bir nedeni vardı." Hayır, hiçbir nedeni yok. En çok sen muhtaç olduğun için belki sana verdi. Anlatabildim mi? En çok ben muhtaçtım belki, Allah çok acıdı bana, o yüzden çok büyük lütuflarda bulundu.

Şimdi düşünün, fakir olan, işte ihtiyacı nedeniyle ihtiyacını arz edip yardım dileyen birine bir milyon lira verdik. Şimdi o diyebilir mi, "iyi dilendim ya" falan böyle, "benim bir özel niteliklerim vardı, o yüzden bana bir milyon verildi" denir mi? Dese o kişi akıllı mıdır? Değildir. O tamamen ona o bir milyon lirayı verenin şefkatini, merhametini, cömertliğini gösterir, o kadar.

O yüzden Allah'ın bize verdikleriyle de hiçbir zaman gururlanma tuzağına düşmemeliyiz. Bakın Allah peygambere o kadar çok şey vermiştir ama hiçbir zaman şu çıkmamıştır: "E herhalde yani ben de Muhammed'im yani" falan dememiştir yani değil mi? Öyle demesi mümkün değil. Aksine "Ya Rabbi ilmimi artır, muhtacım" demiştir. Ve her zaman kendini bir fakir olarak tanımlamıştır. Fakirlik dediğim gibi, kendinde kendinden hiçbir şeye sahip olmayan kişi anlamına gelir. Bu anlamda da hepimiz istisnasız, şu dünyadaki bütün insanlar fakirdir. Ve ne mutlu ki öyleyiz, değil mi? Çünkü bakın insan hiçbir şeyi sahiplenip koruyamaz, öyle bir imkânı yok. Eğer sahiplendiğini düşünür bir de onu korumaya kalkarsan iki defa dayak yersin. Çünkü hem sahibim diye uzun süreli bir yanılgı içinde olursun, kendini sahte bir egonun tuzağına kaptırırsın; hem de onu korumak için nafile bir çaba içine girersin. Hiç kimse kendisine verilen hiçbir şeyi koruyamaz, öyle bir güce sahip değiliz, onu koruyan da olur. O yüzden hiç kendimizi germeye gerek yok, hiç böyle bir şey olmaya çalışmaya gerek yok.

Mesela bakın en doğal halinde, böyle üç aylık, beş aylık, altı aylık çocuk nedir? Hiçbir şey değildir. Kendine hiçbir tanım getirmez. Sonra "ben" demeye başladığı andan itibaren tuzağa düşer. Olduğu gibidir bebek, o en doğal haliyle, herhangi bir kimliğe sahip değildir, adı da yoktur. Siz ad koyarsınız ama öyle bir adı olduğunu bilmez. Siz "çok güzel" falan dersiniz ama "ben güzelim" demez. Bakın hiçbir şey sahiplenmez, deyim yerindeyse Allah'ın kucağında yaşar, onun tecellilerinde yaşar, hiçbir kimlik üretmez, hiçbir şeye sahip olduğunu düşünmez. Bu yüzden hiçbir şeyi kaybetme kaygısı da duymaz. O yüzden sahte kendilikten kendimizi kurtarmak durumundayız.

Doğal Fakr Hali ve Huzur

Varacağımız nokta ne? Doğal fakr halimiz. O fakra erdiğinde sonsuz zengin olanın tecellisini bütün haşmetiyle yaşamış oluruz. Bu kadar. Dolayısıyla insanın bir varoluş kaygısı duymasına gerek yok. "Ben ölünce ne olacağım" demesine gerek yok. Sen doğmadan evvel bir kaygı duyup da mı geldin bu dünyaya? Bir kaygı duyduğun için mi yaşıyorsun? Bak yoktu, şimdi niye peki geriyorsun değil mi? "Ölünce ne olacağım" diye niye gerilesin ki? Sen hiç kendinin farkında olmadığın halde, hiçbir varoluşsal bilincin olmadığı halde, bak bir varoluş bilincine ulaştırıldın. Bir hayat sana bahşedildi. Bu dünyayı terk edince niye bu kadar kaygılanasın ki? Bir sahibin var değil mi? Sen kaygı duymadan evvel bak seni var etti, seni kendinden ve kendisinden haberdar etti. Şimdi niye kaygılanasın ki? Allah'ın cömertliğinde bir sınır mı var? Değil mi?

O yüzden kaygı, endişe, gerginlik sahte bir egodan kaynaklanır. O sahte egoyu bulduğunuzda kaynağı da bulmuş olursunuz. Ama kaynağı bulmazsanız o size bugün bir kaygı verir, ertesi gün başka bir kaygı verir. Parasız olursunuz, para kaygısı verir. Parayı bulursunuz, parayı koruma kaygısı verir. Parayı korursunuz, ne kadar uzun yaşayabilirim bunun kaygısını verir. Parayı bulduk da yiyebilecek miyiz bu sefer, tamam mı? Eviniz yoktur, evin kaygısını verir. Eviniz olur, bu evde acaba ne kadar yaşamak nasip olacak onun kaygısını verir. Çünkü neden? Siz kaynağı bulmuyorsunuz, size bunlar bulmuyor. Yani ana putu bulmuyorsunuz.

Bakın bunu İbrahim bile kıramaz demiyorum, siz kıracaksınız. İbrahim ne yaptı, Hz. İbrahim? Bütün putları kırdı ama dedi ki "ben bu putu kıramam aslında" ve dedi ki "bu putları kıran da odur, yapan da odur." Yani siz ana put olan egonuzu koruduğunuz müddetçe, o putun birçok yavruları olur ve o yavruları zaman zaman siz kırarsınız. "Ya işte çok şükür eskiden şu konuda çok kaygılanıyordum ama şimdi o kaygım yok" — yaptınız, yıktınız ama ana put duruyor. Onu siz yıkacaksınız. Hz. İbrahim onu gösteriyor, işaret ediyor. O ana put, herkesin kendisi tarafından kırılabilecek bir puttur, dışarıdan onu kimse kıramaz. Bir peygamber bile gelse kıramaz — yani kıramaz derken, sünnetullah'ta böyle bir şey yok, sana kırmanı önerir bir ermiş, bir peygamber. Bize de öneriliyor değil mi, peygamber bize önermiş.

Bak kendini bir şey zannetme, kendinde varlık vehmetme. Allah galiptir, Allah her şeyin sahibidir ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Sende ise, senden kaynaklanan bir şey yok, sen fakirsin. Bunu kabul et. "Benimle zengin ol" diyor Allah. Bu kadar açık, bu kadar net bir şey. Öbür türlüsü kişinin sürekli kendisine problem üreten bir ego ile yaşaması durumudur.

O yüzden şunu anlayın: Beni, benimle bu hayatı kim yaşıyor veya bana bu hayatı kim yaşatıyor? Bu soruyu sorun kendinize, dışarıda aramayın. "Bana bu hayatı kim yaşatıyor, anne baba mı" değil, bu değil; yani ben bu hayata hangi benlik penceresinden bakarak yaşıyorum? Bunu sorabilip cevabını fark edebilirsem, o zaman bana böyle bir hayatı yaşatan benliği bırakacağım, deyim yerindeyse Allah'ın gösterdiği gözle hayata bakacağım. O zaman gerçek anlamda doğal huzura kavuşacağım, herhangi bir şey olmaksızın. Yani biz kendimizde bir şey bulduğumuz için rahat değiliz. Kendimizden bir şey olmayacağını bildiğimiz için rahatız. Benden bir şey olmaz ama Allah benimle birçok şey yapabilir.

Onun için bir bilgenin ifadesidir: Hakiki insan dünyaya kendi izini bırakan değil, Allah'ın kendisiyle kendi izini bıraktığı insandır. Mesela Hz. Muhammed kendi izini mi bırakmış? Haşa, öyle asla değil, Allah onunla bir iz bırakmış. Anlatabildim mi? Yani hayatta o yüzden "böyle dünyaya bir iz bırakacağım, işte bu dünyadan da desinler ki bir İsmail geçmiş, bir Ayşe geçmiş, bir Fatma geçmiş" — bunlar hepsi sahte şeylerdir. Ama çok böyle süslü kelimelerle, yani dünyadan kardeşim hani desinler ki "şair bilmem kim geçmiş" değil mi, bunlar hepsi sahte üretimlerdir. Ama böyle bazı edebiyatçıların veya ağzı iyi laf yapanların eline düştüğünde çok değerli, anlamlı gibi zannedersiniz.

Biz dünyaya iz bırakmayacağız, Allah bizimle iz bırakacak. Ortaya çıkan iz eğer iyilik, güzellik, hayır, faydaysa o Allah'ın izidir; Allah da bizi o izi bırakmakta kullandığı için biz de şükredeceğiz. Bu kadar. Hayat ne kadar rahat değil mi? O kadar tuzak sanılan şey aslında ne kadar basit. Sabah kalktığımızda ne? Hani duymuşsunuzdur, derler ki ortalama insan sabah kalktığı zaman "ben ne yapacağım" der. Aydınlanmış insan sabah kalktığı zaman "bakalım Allah benimle ne yapacak" der.

Bakın hiç ego yükü yok. Sendeki hiçbir şeyi sahiplenmiyorsun. Bak hiç şunu demiyor hakiki insan: "İşte falana çok emek sarf ettim, çok şey..." yok, asla böyle bir şey yok. Bakın o kadar rahat olursunuz ki hayatınızın ne tür bir sahtelik üzerinden geçtiğini de görürsünüz bu durumda. Sürekli kafanızda bugüne kadar işleyen hikâyelerin, hesapların, alışverişlerin, alacak borç hesaplarının hepsinin bir anda silindiğini görürsünüz. Hepsi hikâyeymiş. Hepsine tatlı bir şekilde veda edersiniz, çünkü kimseye emek sarf etmediniz. Ama ego diyor ki "ama sarf ettik hocam, sarf ettik hocam, epey emek sarf ettim hatta, bir size anlatsam siz bile şaşırırsınız." Yok bak, o sarf ettiğin emeğin kaynağı ne? Sen değilsin. Eğer o imkânı, o şuuru, o sevgiyi, o şefkati, o cömertliği Allah vermese, sen nereden emek, sevgi, şefkat bulup verecektin? O yüzden alışverişinizi Allah'la yapın. Çok huzurlu bir alışveriştir.

Evet, sorusu olan var mı? Çıkınca ama egonuz size bir kısım sorular soruyor değil mi? Evet, teşekkür ederim, teşekkür ederim.