Kendini Sevmek ve Ganimet Kıssası
Kendini Sevmek Üzerine: "Beni Ben Olarak Sev" Ne Demek?
İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bu haftaki konuyla ilgili eksik kalan bir şey var mıydı? Sormak istedim. Konu tamdır da biz eksikleriz. Kendini sevmekle ilgili. Şimdi Gül, evet. Hoş geldiniz arkadaşlar. Geçen hafta kendini sevmek kavramı üzerinde durmuştuk. İnsanın kendini sevmesi nedir? Ama dediğim gibi bütün mesele kendinin ne olduğunu bilmekle ilgili.
Bugün bir arkadaşla konuşuyordum. Dedi ki ben karşımdaki insanın beni ben olduğum için sevmesini istiyorum dedi. Şimdi tabii egolar diyor ki nerede öyle bir şans? Ama şunu sormadım tabi. Çünkü muhtemelen cevabını alamayacağımı biliyordum. Sen nesin deseydim bir duracağından emindim. Çünkü konuşmamız bunu gösteriyordu. Yani beni ben olarak sev derken eminim bunu aramızda söyleyenler vardır. Beni ben olarak sev dediğimde neyi kastediyorum? Değil mi? Beni ben olarak sev.
Dolayısıyla hayatta bütün meselelerin aslında belli bir kavrama indiğini görüyoruz. Bu da nedir? Ben kavramıdır, kendim kavramıdır. Bununla nitelikli bir biçimde isterseniz önce bir hesaplaşma deyin. Sonra da o hesaplaşmadan sonra farkındalık oluşur. Bir hesaplaşma ve bir farkındalık yaşamadığınız müddetçe hayatta asla hayatı olduğu gibi yaşama imkanını bulamayacaksınız. Hiçbir zaman hayatı olduğu gibi göremeyeceksiniz.
Mesela ne diyoruz? İşte niye bir insanı seviyorsun veya niye bir insanı evlenmek için tercih ettin? Veya bir arkadaşlık, bir dostluk için tercih ettin? En klasik şey nedir? Mesela bana değer veriyor. Sana ne olarak değer veriyor? Hiç düşündün mü? Çünkü bak sana değer veriyor, bir ay sonra vermeyebilir. Bir sene sonra vermeyebilir. Sonra sen diyeceksin ki değer veriyordu, artık vermiyor. Ve sanki bu bir sorun olarak bize görünecek. Halbuki burada bir sorun yok. Daha doğrusu burada bir sorun var. Fakat sorun daha önce değer verilmesi, daha sonra değer verilmemesi değil. Sorun bu değil.
O yüzden insan olarak her zaman sorunun nerede olduğunu kendimize sormalıyız. Sorun gerçekte nerede? Gerçek anlamda sorun nerede? Sorunun nerede olduğunu bulduğunuz zaman çözüm bulmaya başlarsınız. Gerçek soruyu sorduğunuzda cevap ortaya çıkmaya başlar. Hatta bir cevap ortaya çıkmadan önce bile, eğer bir soru soruyorsan doğru bir yola girmiş demektir. Ama eğer soruyu sormuyorsan, bulduğun hiçbir cevap doğru değildir. Bu sadece sizin hayatı yanlış bir şekilde uzatmanıza sebep olur. Hayatın yanlış bir yönde devam ettirilmesine sebep olur. Başka hiçbir şeye hizmet etmez. O yüzden asli bir soru sormak gerekir. Gerçek bir soru sorduğunuzda gerçek cevabı almaya da kapınızı açmışsınız demektir.
O yüzden mesela örnek: bana değer veriliyordu, veya işte ailem bana değer vermedi, veya eşim bana çok değer veriyordu ama artık değer vermiyor, veya işte bir arkadaşım vardı, eskiden bana çok değer verirdi ama şimdi o değeri vermiyor, gibi, benimle çok ilgilenirdi ama şu an benimle ilgilenmiyor gibi — bütün hikayeler doğru soruyu sormadığımız için ömür boyu bizim çevresinde döndüğümüz sahte sorulara dönüşürler. Siz çevresinde dönersiniz.
Mesela yine mutluluk da böyledir. Mutlu olmak istiyorum. Mutlu olmak isteyen kim diye sormazsanız ömür boyu ölünceye kadar mutluluk ararsınız. Ömür boyu nasıl mutlu olabilirim hikayesinin bitmez tükenmez parçalarını üretirsiniz. Hani var ya böyle Brezilya dizileri, Hindistan dizileri gibi sürekli devam eder. Neden? Çünkü gerçek bir soru sormuyoruz. Nasıl mutlu olurum? Bu yanlış bir soru. Veya daha geriye gidip asıl soruya dönmemiz gerekir. Nasıl mutlu olabilirim sorusunu egom önüme koyduğunda, bunu soran kim diye sormalıyım. Bu soruyu soran kim? Nasıl mutlu olurum? Bunu soran kim? O nedir? Yani o özne nedir? O öznenin varoluşu, hayata bakışı, kendilik algısı nedir? Bu ben nedir?
Ben mutlu olmak istiyorum. En doğal hakkım değil mi? dediğimde, bu ben nedir? Buraya daha önce gelen arkadaşlar tabii ki böyle sorgulamalara hazır veya bunları biliyorlar. Belki yeni veya az gelen insanlar bu gibi soruları belki biraz yabancı karşılayabilirler. Ama bizim bütün bu konuşmalarımızın, sohbetlerimizin temel prensibi gerçek bene ulaşmaktır. Bütün gaye budur. Gerçek bene ulaşmak. Gerçek bene ulaşmak içinde sahte benleri bırakmak.
Mesela kendimi sevmiyorum. Değil mi? Geçen hafta biraz bunu konuştuk. Kendimi sevmiyorum dediğimde bir soru sorarak bunun üzerinde çalışmalıyız. Kendim neyim? Hangi kendiliği sevmiyorum? Kendimden kastım ne? Eğer bu soruyu sormazsam ya ömür boyu kendimi sevmemenin tuzağında yaşayacağım. Kendimi sevmiyorum, nefret ediyorum. Hiç kimsenin de beni sevebileceğine inanmıyorum çünkü kendimi sevmiyorum. Dolayısıyla ilişkilerimde her zaman bir problem hissedeceğim. Sürekli kendimin sevilip sevilmediğini kontrol edeceğim. Bu kontrolü karşımdaki insan üzerinden yapacağım. Böyle uzun metrajlı bir hikayenin figüranı haline geleceğim.
Egonun Kaçaklığı: On Kişi Hikayesi
Peki ne yapabilirim? Kendimi sevmiyorum diyen kendim kim? Bu nedir? Ben kendimi sevmiyorum diyen bu ben nedir, şunu unutmayın; ben çok büyük bir kaçaktır, yani çok iyi kaçar. Hint geleneğinde bir şey vardır, bir hikaye vardır. İşte on kişi karşıya geçecek, işte geçiyorlar teker teker, ikişer ikişer falan geçiyorlar. En son işte kimse kalmayınca, sayınca, bir sayalım diyorlar, eksik kaldı mı? Hani karşıya geçtik ama acaba geçmeyen kimse var mı? On kişilermiş. Biri sayıyor, sayıyor, dokuz kişi. Öbürü sayıyor, gene dokuz kişi. Öbürü sayıyor, gene dokuz kişi. Bir kişi yok. Neden? Çünkü kendini saymıyor. Anlatabildim?
Sonra bir bilge gelmiş, demiş, nedir problem? Demiş, bir kişi eksik. "Siz kaç kişisiniz?" demiş. "Biz on kişiyiz" demişler. "Ama dokuz kişi var." Bakmış, bilge fark etmiş. Demiş, "ben işaret edince sayın." Birine işaret edince o "1" desin. Öbürüne işaret edince "2" desin, devam etsin. İşaret etmiş, etmiş, etmiş, etmiş. En son işaret ettiği kişi "10" demiş. Demiş, şimdi sorun var mı? Yok.
Ama işte benlik, ego bu anlamda büyük bir kaçaktır. Kendini saydırmaz. Sorunları size saydırır. Eleştiriler yapar, dış dünyayı yorumlar, eleştirir, yargılar, analiz eder. Fakat kendini saymaz. Yani sorunun kaynağının nerede olduğunu size göstermez. Çünkü kendisidir. Hava sıcak mı bilmiyorum. Beni ölçü almayın. Ben serinliği seviyorum çünkü.
Dolayısıyla burada benlik büyük bir kaçaktır. Ve kaçmanın çok iyi yollarını bilir. Ve bizden kaçar. Ve biz de kaçırırız. Ondan sonra da onun ürettiği soruna çare bulmaya çalışır. İşte on adamdık ama dokuz var, hadi birini bulalım, der. Bir türlü bulamazsınız. Çözemezsiniz.
İşte arkadaşlar, hani vardı böyle klasik kişisel gelişim uzmanları. "Arkadaşlar, hepimiz mutsuz değil mi? Hepimiz mutlu olmak istiyoruz" diye bir başlarlar. Herkese böyle hoş bir şey verirler. "Mutsuzuz, hepimiz stresliyiz ama mutlu olmak istiyoruz değil mi arkadaşlar?" falan. Oradan böyle tatlı, size gene ego hikayesi anlatırlar. Biz öyle bir hikayeyi anlatmıyoruz. Çünkü o hikayelerin sonu yoktur. Biz diyoruz ki bu hikayenin başrol oyuncusunu bul. Bu hikayeyi sana anlatanı bul. Bu hikayenin üreticisi kim? Kim pazarlıyor?
İçerideki Komplo
Değil mi? Hani insanlar hep böyle komplo teorileriyle uğraşırlar değil mi? İşte dünyayı kim gizli yöneticiler falan filan. Benim şahsi tavsiyem böyle merakları olan insanlara: ilk önce kendi içinizdeki komployu keşfedin. O çok büyük bir komplodur ve o komployu keşfetmediğiniz müddetçe, bütün dünyadaki komploları da keşfetseniz, hani zekisiniz ve en gizli sırlara, dosyalara ulaşıyorsunuz, hiçbir şey bulmuş olmazsınız. En büyük komplo içeridedir. Keşfedilmesi de kolaydır. Mesela en büyük komplocuyu bulursanız, dünyada komplo teorisyenlerinin yapmak istedikleri kötülüklerden o kadar korkmazsınız. Çünkü bunun geçici olduğunu anlarsınız. Gerçek özünüze çünkü kimse komplo kuramaz. Diyelim ki kimse sizi işte koronavirüsle öldüremez mesela.
Ama şimdi ne kadar büyük komplolar var değil mi? İşte dünyada nüfus çoğalmış. 500 milyon olmasını istiyorlarmış bir kısım birileri. İşte kalan nüfusu da işte hastalıklarla öldürmeye çalışıyorlar. Herkes bir korku içinde. Bu kimin korkusudur? Ego korkusudur. Farz edelim birileri böyle bir şey yaptı, biz de öldürülecek olanlar arasında bulunuyoruz, ne olur? Neyi abartıyoruz ki? Bir kayıp içinde biz. Komplo kuranlar bir şey mi kazanacaklar? Ama bu soruların cevabını verebilmeniz için gerçek kendilik üzerinden bakmalısınız.
Habil-Kabil Kıssası ve Üç Varlık Düzeyi
Hani zaman zaman anlatıyorum, Habil Kabil kıssası nedir aslında? Birisi gerçek kendilikte, birisi sahte kendilikte. Kabil için sorun büyük. Mutlu olmak için Habil'in sahip olduğunu düşündüğü şeylere kıskançlık duyuyor. Ve onlara sahip olmak istiyor. Sahte bir kendilikle sahte bir sorun üretiyor. Sahte bir soruna sahte bir çözüm üretiyor. O yüzden İbrahim kıssasındaki o hani bir ana put var, bir de onun etrafında küçük putçuklar var. Bazen küçük putları kırarsın ama asıl o ana putu ortadan kaldırman, onun farkına varman lazım.
Burada bahsettiğim şey psikolojiyi küçümsemek veya insanın bedenini, insanın psikolojik düzeydeki düşünce ve duygularını küçümsemek değil. Belki bir arkadaş böyle güzel sorular sormuş. Onu daha sonra belki irdeleriz. Burada bahsettiğimiz şey psikolojiyi veya bedeni yaksımak (yok saymak) değildir. Onu yok saymak değildir. Düzeyleri fark etmektir.
Mesela bedenimin biyolojik bir yapısı var. Biyolojik yapıda olan bu bedenimin yemeye içmeye ihtiyacı var. İmkan bulduğumda bu yeme ve içme ihtiyacını karşılarım. Diyelim ki bulamadım. Ne olur? Biyolojik bedenim ölür. Ben ölmem. Değil mi? Burada tanımı doğru koymuş oluruz. Eğer gerçek kendimi biliyorsam, gerçek kendim açlıktan ölmeyecektir. Gerçek kendim psikolojik ihtiyaçlara sahip olan bir yapıda değildir. İşte mesela her insan sevilmek ister. Her insan değer görmek ister. Her insan önemsenmek ister. Her insan dikkate alınmak ister. Sen başkasıyla varsın. Bunlar kimin üretimleri? Modern psikolojinin üretimleri.
Eğer kendinizi psikolojik bir özne kabul ediyorsanız bunlara söz söyleyemeyiz. Doğrudur. Ama onun ötesinde bir varlığınız varsa o başka bir şeydir.
Peygamberin Ganimet Kıssası ve Ensar'ın Serzenişi
Bununla ilgili bir olayı anlatmak istiyorum. Peygamberin hayatında önemli bir olaydır. Ben bunu okuduğumda yaklaşık 22-23 yaşlarındaydım, hayır, 20 yaşındaydım. Benim hayatımda beni en çok etkileyen, peygamberin hayatıyla ilgili en çok etkileyen olaydır. Dedim, gerçekten peygamber peygamber, yani gerçekten böyle. Belki basit gibi gözükebilir, size ama ben onu kendimce nasıl anladığımı da açıklayacağım.
Mekke'nin fethinden sonra büyük bir savaş oluyor. Ve bu savaşta çok büyük ganimet elde ediliyor. Çok muazzam bir ganimet. Çünkü savaşa gelenler kazanacaklarından o kadar eminlermiş ki, "biz Muhammed'in ordusunu perişan edeceğiz, bizim için çocuk oyuncağı bu, zaten fazla ileri gitti. Mekke'yi de fethedince kendini bir şey zannediyor, o bizim gücümüzü bilmiyor" diye birçok kabile, birçok grup toplanmış ve büyük bir ordu oluşturmuşlar. Ve hani çocuk oyuncağı olarak görüyorlar Müslümanları yenmeyi. O yüzden de hani yeneceğiz, sonra bir festival yapacağız, eğleneceğiz yani. Her şeylerini getirmişler. Bütün imkanlarını getirip orada zaferden sonra da bir eğlence, bir zafer festivali kutlaması yapacaklar. O yüzden de bütün zenginliklerini getirmişler; kendilerine güvenmenin bir nişanesi bu aynı zamanda.
Neyse, savaş oluyor. Bir kazanma kaybetme, gel git, savaş bir gelip gidiyor. En nihayetinde peygamberin cesareti ve geri adım atanlara verdiği nutukla ordusunu tekrar topluyor ve düşmanları yeniyor. Ve tabi ki bütün ganimet İslam ordusunun eline geçiyor. Altın, gümüş, develer, koyunlar.
Peygamber bu ganimetin önemli bir kısmını, daha Mekke'nin fethinin üzerinden bir sene bile geçmemişken, Mekke'de yeni Müslüman olan, hatta bir kısmı da zahiren Müslüman olan bu gibi kişilere veriyor. Yani peygamberle 20 yıldır, 10 yıldır, 15 yıldır mücadele eden insanlar var; ta Mekke'den olan insanlar var. Bir de Medine'de Peygamber'e yardım eden insanlar var. Onlara da ensar diyoruz, yani yardımcılar.
Ganimetin büyük bir kısmı böyle yeni Müslüman olan bu kişilere verildiğinde, ensar dediğimiz Medineli Müslümanlar bundan biraz rahatsız oluyorlar. Yani sanki peygamber önce bizi daha çok değerli görüyordu, değer veriyordu, bize daha yakındı. Şimdi Mekke'yi fethetti, hemşehrileri var falan, onlara biraz iltimas geçti, biraz onları kayırıyor. Ama bu da o kadar doğru değil yani. "Biz netice itibariyle peygamberle 10 yıl, 15 yıl, 20 yıl mücadele etmişiz. Normalde bizim hakkımız bu olmalı değil mi? Daha çok bize vermeli değil mi?" Yaptığı taksimat çok da adil, çok da uygun değil gibi gözüküyor. Aralarında böyle serzenişler de bulunuyorlar.
Sonra bu peygamberin kulağına gidiyor. Peygamberimiz bu ensarın başındaki zatı çağırıyor. Diyor ki, "böyle şeyler duydum" diyor. Doğru mu? Bakın tahkik ediyor peygamber, şey yapmıyor. "Evet ya Resulallah" diyor. "Sen ne düşünüyorsun" diyor. "Ben de onların başındayım" diyor. "Yani ben de biraz öyle düşünüyorum." Tabi herkes peygambere de saygılı ama bakın ilginç bir şey; bu serzenişlerini de dile getiriyorlar, yani öyle bir bastırılmışlık da yok.
Peygamber sadece böyle şeyler söyleyen ensarı topluyor. Diyor ki falan yerde ensar, yani Medine'de Müslümanlar toplansınlar, bunlar toplansınlar; toplanıyorlar. Peygamber onlara şunu anlatıyor. Bakın, bu çok önemli bir şeydir. Peygamber kimdir? Peygamberin dünyası nedir? Onu anlamamız için çok önemli bir şey.
Peygamber diyor ki, "sizden bazı şeyler duydum. Bazı şeylerin söylediğinizi bana aktardılar. İşte peygamber hemşehrilerini kayırıyor. Yeni Müslüman olmuş insanlara ganimetin büyük payını verdi. Halbuki biz daha çok hak sahibiydik. Bize daha fazlası verilmeli değil miydi? Biz çok büyük emek harcadık. Çok büyük fedakarlıklar yaptık. Ölüm pahasına her şeyimizi koyarak biz peygamberle mücadele ettik. Ama şimdi böyle büyük bir ganimet elde edildi. Yaptığımız fedakarlıklar, gayretler, mücadeleler karşısında biz daha çok hak sahibi değil miyiz?"
Burada bir mal düşkünlüğü yok aslında. Hakikaten de bu insanlar gerçekten büyük fedakarlıklar yapmışlar. Ensar gerçekten çok büyük bir fedakarlık yapmış, o on küsur yıl boyunca. "Sizden" diyor, "böyle şeyler duydum." Tabi edepli insanlar biraz böyle boyunlarını eğiyorlar, acaba fazla mı ileri gittik veya işte ayıp mı oldu falan. Peygamber şey yapmıyor. Hiçbir alınganlık emaresi yok. Kızgınlık emaresi yok. Alınganlık emaresi yok. "Böyle mi yapacaktınız" diye böyle bir trip atma yok yani. Sadece konuşuyor. "Böyle şeyler duydum" diyor. Onlar da biraz başlarını önlerine eğiyorlar.
Peygamberin Ensar'a Konuşması: Psikolojik Ev mi, Spiritüel Ev mi?
Diyor ki, "ben size şimdi desem ki, bir ateş çukurunun kenarındaydınız, Allah beni vesile kılarak sizi kurtardı. Siz birbirinizi yiyordunuz. Bir kardeş kavganız vardı. Evs ve Hazreç kabileleri arasında bir kavga vardı. Benim vesilemle Allah kalplerinizi birleştirdi. Küfür ve gaflet içindeydiniz. Allah size İslam'ın nurunu lütfetti. Buna da beni vesile kıldı." Böyle birkaç şey sıralıyor. "Desem, ne dersiniz?" "Haklısın ya Resulallah" deriz, diyorlar. Bakın çok ilginç bir şey. Bundan sonrası çok ilginç.
Diyor ki, "yok, siz de diyebilirsiniz ki tamam da sen bunları yaptın, veya sen bunlara vesile oldun, biz de seni can pahasına koruduk değil mi? Hiç kimse seni korumazken, Taif'te, kendi memleketin olan Mekke'den kovulurken, orada duracak bir imkân bulamazken, bütün Arap yarımadasını karşımıza almak pahasına sana kucağımızı açan bizdik. Sen dışlanmışken biz seni kabul ettik. Senin yanında mücadele eden fazla insan yokken biz bütün gayretimizle, bütün imkan ve kabiliyetimizle seninle birlikte mücadele ettik, düşmanlarına karşı seni koruduk. Bunun için eşimizi, çocuğumuzu, bazen evlatlarımızı feda ettiğimiz oldu, şehitler verdik vs. Siz ne diyorsunuz?" böyle diyebilirsiniz. Ses çıkarmıyorlar. Bir şey demiyorlar.
Bakın bu çok önemli. Hani ben, diyor, böyle desem, sizin susmanız gerekmiyor. Sizin de şöyle deme imkanınız var. "Siz de" diyor, "böyle diyebilirsiniz." Devam ediyor peygamber. Diyor ki, "ama" diyor, işte önemli nokta bu, "ama siz" diyor, "bütün bunları bir kenara bırakıp Muhammed'i yanınıza alıp evinize dönmek istemez misiniz?"
Bakın bu nedir? Bu insanın beden ve psikoloji üstü varlığına bir işarettir. Şimdi eğer Ensar deseydi ki "evet ya Resulallah, hani sen böyle diyorsan biz de böyle deriz ve haklıyız, dolayısıyla da talebimizi tekrar ediyoruz" deseydi, ne yapardı peygamber biliyor musunuz? Onlara ganimetten razı olacakları kadar pay verirdi. Ama onlara o en son sözde ne demiş oldu? "Siz bakın bir noktaya geldiniz, bir kıvama geldiniz. Bir adım daha atmanız gerekir. Eğer kendi varlığınızın hakikatini idrak etmek istiyorsanız."
Çünkü işte sen bunu yaptın, ben bunu yaptım, işte biz fedakarlık yaptık, şunu hak ediyoruz vs. Bu hangi düzeydir? Psikolojik düzeydir. Ben derim ki kardeşim, ben senin için fedakarlık yapmadım mı? Yaptım. Ben seni koruyup kollamadım mı? Kolladım. Hastayken bakmadım mı? Baktım. Sıkıntılı zamanında kim yanında oldu? Ben. Ee şimdi niye böyle diye serzenişte bulunabilirim. Bu nedir? Bu psikolojik düzeydir.
Bakın dikkat edin. Peygamber burada psikolojik düzeyi aşağıladı mı? Aşağılamadı. Ama orada kaldı mı? Veya şöyle düşünün, Ensar'ın orada kalmasını normal karşıladı mı? Karşılamadı. Ama bu zorla yapılacak bir şey değildir. Yani Ensar orada deseydi ki "ya Resulallah, öyle yani, sen güzel şeylere vesile oldun, e biz de yani altta kalmadık yani, biz de bir şeyler yaptık, hani bizim elimizde boş durmuyordu o sırada, birçok sıkıntı zorluğa senin için göğüs geldik." Ne diyecekti peygamber burada? "Tamam" diyecekti. Onlara da ganimetten istedikleri payı verecekti. Memnun edecekti onları. Ama ne olmuş olacaktı? Ensar o gerçek öz varlıklarına yolculuğu yapamamış olacaklardı.
Peygamberin o son noktada söylediği söz odur. İnsanlar, diyor, develerini, koyunlarını, altınlarını, gümüşlerini alıp evlerine dönerken, siz Muhammed'i alıp yanınıza alıp evinize dönmek istemez misiniz diyor. Şimdi altınını, gümüşünü, devesini, koyununu alıp dönen hangi eve dönüyor? Psikolojik evine dönüyor. Onlar psikolojik evlerine dönecekler. Peygamber hangi evi tavsiye ediyor? Bakın, "Muhammed'i alıp döneceksiniz" diyor. Nereye döneceksiniz? Muhammed'i alıp nereye döneceksiniz? Özünüze, spiritüel varlığınıza döneceksiniz.
Orada Hz. Muhammed'in nihai olarak tavsiye ettiği şey neydi? Hiçbir psikolojik hesaba girmeyen; işte ben senin için bunu yaptım, sen benim için şunu yaptın mı, asla bu hesaplara girmeyen. Çünkü bu psikolojik boyutun hesabıdır. Spiritüel düzeyde hesap yoktur. Alacak verecek yoktur. Hiçbir beklenti yoktur.
Ve peygamber onlara bu imkanı sunuyor. Bak, peygamber bu yönüyle de peygamberdir. Yani bu, peygamberin en büyük delillerinden bir tanesidir; onun bu son sözü söylemesi. Ve onlara verilen, bakın, hiçbir maddi bir şey yok. "Muhammed'i yanınıza alıp dönmek istemez misiniz" diyor.
Şimdi birileri diyebilir: "ya tamam da Muhammed karnımızı doyuruyor mu" diyebilir değil mi? "Tamam da biz sana saygı duyuyoruz da o başka bir konu" diyebilirdi mi mesela? Birileri böyle deseydi ne yapardı peygamber? "Tamam" derdi. "Ya Resulallah seni seviyoruz da ama hani başka şeyler de var" diyebilirdi değil mi? Deseydi psikolojik düzeyinde kalmış olacaktı. Peki peygamber onu eleştirir miydi? Hayır. "Onun süreci oydu" derdi ve ona saygı duyardı.
Bakın peygamber niye ganimet verdiklerine çağırıp bu konuşmayı yapmıyor? Değil mi? Madem peygamber çok güzel konuşuyor, peki niye bir tek ensara bu konuşmayı yaptı? Niye o ganimet verdiklerine de bunu yapmadı? Muhtemelen yapsaydı, "sağ ol ya Resulallah, biz seni çok seviyoruz ama işte hani bize altın gümüş versen daha iyi olur" diyeceklerdi. Onlar o bir adım yukarıya çıkmaya henüz hazır değiller. O yüzden o ganimet verdiklerine ganimet verdik.
Ensar'ın ilk durumu psikolojik durumu temsil eder. Yani işte kardeşim, ben varım, sen de varsın; benim de yaptığım şeyler var, senin de yaptığın şeyler var; sen bir şey yapmışsan ben de altta kalmadım, ben de bir şeyler yaptım diyen, ve hayatı psikolojik anlamda bir alacak verecek hesabı olarak gören düzeydir. Bu yüzden de kendini bazen mağdur gören, kurban gören, mahrum gören düzeydir. Bu psikolojik düzeydir. Bu psikolojik düzeyi Hz. Muhammed herkes için uygun bulmamıştır. Aslında hiç kimse için uygun değildir. Ama herkesin bir süreci vardır.
Şimdi bizim burada yaptığımız konuşmaların amacı ne? İşte peygamberin o söylediği son söz gibi kendimizi psikolojik düzeyin aldısından, verdisinden, iniş çıkışından kurtarmak. Veya orada kalmak; bu tabii ki her birimizin kendimizin yapacağı bir tercihtir. Ama bakın eviniz neredeyse düşünceniz, değerlendirmeniz, yorumunuz ona göredir. Eğer siz devesini, koyununu, altınını, gümüşünü alıp evine dönmek isteyenlerdenseniz, evinizde ne konuşuluyordur, ne konuşulacaktır? Mevzular ne olacaktır? Bunlar olacaktır. İşte o beni sadece para olarak düşünmeyin bunu. İşte o beni sevmedi, o bana değer vermedi, o benim kıymetimi bilmiyor, işte kimse samimi değil; bunlarla uğraşacak. Zihniniz bunlarla alıp verecek sürekli. Bu psikolojik evdir.
Psikolojik evimizde mi kalmak istiyoruz? O bir ev. Spiritüel evimize mi dönmek istiyoruz? Mesela Muhammed'i yanına almak nedir? Sizden hiçbir şey talep etmeyen peygambere tabi olun diyor. Demek ki Hazreti Muhammed neyi temsil ediyor? Hiçbir talebi olmayan, hiçbir beklentisi olmayan bir insanı temsil ediyor. Hiç kimseden bir beklentisi yok. Hiç kimseye bir şey verdiğini düşünmüyor. Çünkü Allah onu bir vesile olarak, bir köprü olarak istihdam ediyor. O da bunun farkında. Asla "ben sizin için bunları yaptım" diye düşünmüyor. Dolayısıyla asla bir alacak üretmiyor. Egosu asla "ben bunu niye yapayım ki?" demiyor.
Mesela diyelim ki peygamber çok insanı affetmiştir. Peki o affettiği insanların eline Hz. Muhammed geçseydi onlar affeder miydi? Affetmezdi. Yüzde 90'ı affetmezdi. Peygamber bunu bilmiyor mu? İyi biliyor. Hatta Mekke fethinde kendisine zulmetmiş, kendisine kötülük yapmış, hakları olan cezayı hak eden bazı insanları bile fetihten sonra affediyor. O insanların eline geçseydi peygamberi bir an bile sağ bırakmazlardı. Ama burada peygamber nereden bakıyor? Peygamber kendi fıtratının penceresinden bakıyor. Yani "ben onun eline geçsem beni affedecek miydi? Affetmeyecekti, o zaman ben de onu affetmiyorum" diye bakmıyor. Bu psikolojik bakıştır. Peygamber kendi fıtratının kodlarına göre yaklaşımda bulundu.
Biri senin arkandan konuşmuş. Bunu duyduğunda böyle içinden bir şefkat duyup "inşallah etmemiştir ama etse de Allah selamet versin, inşallah fark eder" diyebiliyorsan iyi bir yere doğru gidiyorsun. Yoksa "o mu benim arkamdan konuştu, yazıklar olsun, halbuki ben onun için neler düşünüyorum" dediğinde psikolojik bir evdesin.
Onun için insan şuna karar vermeli. Beden evinde mi oturmak istiyorsun? Psikoloji evinde mi? Spiritüel evinde mi? Yani ganimet peşinde misin? İlla her şey karşılıklı olsun peşinde misin? Yoksa her türlü alışverişin ötesine geçme arzusu mu duyuyoruz?
Bir Sahabi Kadının Örneği: Emanet Duygusu
Şimdi biz bazen burada bazı şeylerden bahsediyoruz. Mesela bir soru da o: diyelim ki işte bir annenin çocuğu vefat ediyor. Şimdi buna tabi ki insanın gözü yaşarır mı? Yaşarır. Kalbinde geçici bir ayrılığın hüznü olur mu? Olur. Ama bundan dolayı travmatize olur mu? Olmaz. Bazı arkadaşlarımız şimdi şey düşünecek ama annelik başka bir şey, siz anne değilsiniz falan. Tabi orada ben susmak zorunda kalacağım. Çünkü bir türlü anne olamam. Veya işte bak, annelerde oksitosin diye bir hormon var, o hormon falan çok değişik hisler oluşturuyor falan.
Ben diyorum ki, şimdi bir sahabi bir kadın var. Çocuğu hasta oluyor. Böyle ağır ateşli bir hastalık geçiriyor. Böyle bir hafta on günde yatıyor zannediyorum. İşte böyle ağır bir ateşli hastalık içinde bulunuyor. Kocası sabah işe gidiyor, akşam dönüyor falan. Neyse bir gün çocuk gündüz vakti vefat ediyor. Annesi orada. Annesi normal giyimli bir şekilde, normal giyimiyle kocasını karşılıyor. Yemeği koyuyor, yemek yeniyor. Sonra oturuyorlar. Kadın, o oksitosin hormonu olan kadın, diyor ki, "sana bir şey söylemek, bir şey sormak istiyorum" diyor. "Nedir?" "Biri bize bir şey emanet etse, o emaneti almak istese ne yapmamı tavsiye edersin?" "Emanetse vermelisin. Doğru olan bu." "Ben de öyle yaptım" diyor.
Adam anlıyor. Evet, o çocuk Allah'ın bir emaneti. Onlar da Allah'ın verdiği imkan ve kabiliyetle bakmaya çalıştılar. Şefkat gösterdiler. Aralarında bir süreç yaşandı değil mi? Ama Allah o çocuğun bu dünyadaki hayatını orada bitirdi. Emaneti aldı. Ne yapman gerekir? Emaneti sahibine teslim etmen gerekir. Bu bir anne değil mi? Bunun hormonları yok mu? Ama bakın bu psikolojik düzeyde değil. İşte "ama ben çok alışmıştım, ama işte insan bağlanıyor, ama işte annelik başka bir şey, siz anlamazsınız" demiyor. Kocasına da güzel bir örnek oluyor değil mi? Peki bunu kimden almış olabilir, bu ahlakı, bu anlayışı, bu farkındalığı? Peygamberden almıştır değil mi?
Peygamberimizin Oğlunun Vefatı ve Üç Düzeyin Hakkını Vermek
Bakın bununla ilgili çok örnekler vardır. Yine o peygamberimizin çocuğunun ölmesi. İşte peygamber de ağlamadı mı? Tabii ki gözünden yaş geldi. Çocuğu vefat etti. Kendisi kabre indirdi. Gözünden bir yaş geldi ve sahabiler sordu. Çünkü daha önce anlatılmış olan bir şeyler var. Bir sahabi sordu, "Ya Resulallah, sen de mi ağlıyorsun?" "Evet" dedi, "göz yaşarır, kalp hüzünlenir ama Rabbimizin takdirine bütün kalbimizle razı ve teslimiz" dedi.
Bakın, bütün düzeylerin hakkını verdi değil mi? Beden o anda, evet, bir duygu haliyle gözü yaşarır. Psikolojik düzeyde alışmışsın, geçici bir ayrılığın hüznü olur değil mi? İnsan bazen çok sevdiği bir arkadaşını bile üç günlük, beş günlük bir yere yolcu edince çok hüzünleniyor. Geçici bir ayrılığın hüznünü yaşayacaksın. Ama ne diyor? Bizim Rabbimizin takdirine karşı en ufak bir itirazımız yoktur. Bütün kalbimizle razı ve teslimiz. Bu nedir? Bu da spiritüel bilince odaklı bir idrak ve farkındalıktır.
Bütün bu olaylar bize ne anlatıyor? İnsan üç boyutlu bir varlıktır ve üç boyutun da hakkını vermelidir. Ama aşırılığa gitmemelidir. Bedeninizi koruyun ama bedeninize psikolojinizden daha çok önem vermeyin. Psikolojinizi koruyun ama psikolojinize ruhunuzdan daha fazla itibar göstermeyin. Eğer psikolojiniz size orada yaramaz bir çocuk gibi sorun çıkarıyorsa onu duyun ama dinlemeyin. Yani ne dediğini duyun ama anlayış ve farkındalıkla cevap verin. Çünkü psikolojiniz sizin hizmetkarınızdır, efendiniz değildir.
Dinin Fonksiyonu: Düşüşten Spiritüel Bilince Çağrı
İnsanlar soruyorlar, dinin fonksiyonu nedir? Dinin fonksiyonu şudur: din sizi yaşadığınız düşüşten, yani psikolojik ve bedensel boyuttan tekrar spiritüel boyuta çıkarmak için bir çağrıdır. Din insanın düşmüş olduğu beden ve psikolojik boyuttan spiritüel boyuta çıkaran bir çağrıdır, bir mesajdır. Din budur. Bir daha söyleyeyim.
Din: "düşüşümüz var" deniyor ya, düşmüşüz. Bütün kutsal metinlerde var. Nereye düşmüşüz? Bir yere düşmüş değiliz. Bir bilinç durumuna düşmüşüz. O bilinç durumu nedir? Kendini beden ve zihin olarak algıladığın bir düşüş. Bir bilinç düzeyidir. Kendini beden ve psikoloji zannediyorsun. Bu bir düşüştür. Din nedir? Sana bu düşüşü hatırlatır. Bak, unutma, düştün.
Modern insan diyor "ne alakası var, biz evrimle yükseldik" değil mi? Biyolojik boyutu dikkate alarak hep "ilerliyoruz" diyor. Ne düşüşü? Din diyor "yok, düşüyorsun" diyor. Halbuki evrimsel yaklaşım "hayır, insanlık ilerliyor" diyor. Burada bir fark var. Biyoloji ayrı bir konudur. İnsanın biyolojik süreci, yani bedeninin gelişim süreci ayrı bir hikayedir. Din insana bilinç ve varoluş düzeyi itibariyle hitap ediyor. Yani sen, diyor, beden ve psikolojik boyuta düştün. Kendini beden ve psikoloji zannediyorsun. Sana değer verilmediğinde değersiz hissediyorsun. Sevilmediğinde sevilemez olduğunu zannediyorsun. Bir muhatabın olmadığında kendini yok farz ediyorsun. Sen, diyor, bir düşüş yaşadığının farkında mısın? Fark et ve spiritüel bilinç düzeyine geç.
Buna da din dilinde ne diyoruz aslında? Tabi illa şey yapmamız gerekmez, işte miraç veya gece yolculuğu diyelim. Bakın gece bir yolculuk yapıyorsunuz. Yani psikolojik bilincin karanlığında ilk önce bir yolculuk yapılıyor. O psikolojik bilincin karanlığında bir yolculuk yapacaksınız, Darüsselam'a veya Kudüs'e geleceksiniz. Bunlar hepsi semboliktir. Yani Kudüs nedir? Fıtrat halidir. Fıtratının farkında olduğunda o zaman dikey yükseliş olacak, yani ruhsal farkındalık olacak. O yüzden bir gece yolculuğu yapacaksınız. Psikolojiniz size seslenecek ama "tamam da insan istiyor, ama tamam da insan böyle" diye veya işte "ben ermiş değilim" gibi böyle itirazlar yapacak size egonuz.
Halbuki anlattığımız şey insan olma yolculuğudur. Peygamber niye bize gelmiş ki? Spiritüel bilinç düzeyinde insan olmanın yolunu gösteriyor.
"Allah Bana Yeter" Ne Demek?
Mesela bütün insanlar seni terk etse de ki "Allah bana yeter." Ama bunu Instagram sayfamızda yazalım diye değil. Ben çok görüyorum: "Allah bana yeter." Yeterse niye yazıyorsun ki böyle bir şey? Derdin mi? Değil mi? Yani burada bir travma var. Bir problem var. Yani insanlar sana yetmemiş veya insanlar senin istediğin gibi olmamışlar. Trip yapıyorsun: "Allah bana yeter." Bu değil. Sana anlatılan bu değil ki.
Gerçekten Allah sana yeter ve devamını da getirelim biz tefsir olarak: Allah'ın kendisine yettiği insan, kendisine Allah'ın verdiği şeyleri cömertçe aleme sunar. Yani Allah'ın kendisine yettiği insan aleme de yeter aslında. Şimdi Hz. Muhammed ne dedi? "Allah bana yeter." Peki bunu deyince şey mi yaptı? "Umurumda değilsiniz, ne haliniz varsa görün" anlamında mı? Hayır. Bakın, "Allah varlık olarak mutlakiyetiyle, hakikatiyle, tecellisiyle, esmasıyla, sıfatıyla bana yeter. Benim değer görmek, önemsenmek, takdir edilmek, dünyaya bir iz bırakmak, fark edilmek, anlaşılmak gibi bir ihtiyacım yok." Bunu diyen insan aleme de yeter.
Onun için bir bilgenin sözüdür: kendini Allah'a veren kişi, Allah'ı aleme verebilen kişidir aynı zamanda. Eğer kendini gerçekten Allah'a verebilirsen, Allah da sana kendini verir, o zaman sen ilahi değerleri aleme verebilen biri olursun. Biz şimdi ilahi değerleri mi aleme veriyoruz? Hayır, egomuzun çarpıttığı değerleri aleme veriyoruz. Diyoruz ki mesela, "bak ben sana o kadar değer vermiştim, sen benim hiç kıymetimi anlamadın, ben seni çok sevmiştim ama sen bu sevginin kıymetini bilmedin, ben de kıymetimi bilenlere bundan sonra yöneleceğim." Şimdi sen ne yaptın? Allah'ın sana verdiği bir değeri egona bulaştırdın ve egon adına bir şey veriyorsun. Bakın ne kadar büyük bir çelişkinin içinde yaşıyor egomuz.
O yüzden din, seni bedensel ve psikolojik bilinç boyutundan spiritüel bilinç boyutuna çıkaran bir mesajdır. Yani bütün dünya sana yüz çevirse sen hiçbir rahatsızlık duymazsın. Trip de yapmazsın. Böyle abuk sabuk söylemlerde de bulunmazsın: "siz kim oluyorsunuz, Allah bana yeter" — bu değil yani. Allah'ın kendisine yettiği insan huzurludur. Birilerine "Allah bana yeter" mesajı vermeye ihtiyacı yoktur. "Umurumda değilsiniz" mesajını vermesine ihtiyacı yoktur.
Allah'ın bana yetmesi, yani bütün dünya bana küsse, bütün dünya benden uzaklaşsa, bütün dünya bana düşman olsa, Allah öyle bir varlıktır ki ve ben ona öyle aidim ki o bana yeter. Ama bunu diyen insan kimseye karşı herhangi bir nefret ve kızgınlığa sahip değildir. Yani bunu demesinin nedeni insanların ona tekme atması değildir. Allah'la mutmaindir. Allah'la mutmain olmak insanlara yüz çevirmek demek değildir. Gerçekten Allah'la mutmain olduğunuzda yüzünüzü gerçekten insanlara yöneltirsiniz. Çünkü o yüz gerçekten rahmani bir yüzdür o durumda. O durumda insanlara niye yöneliriz? Psikolojik ihtiyaç ve beklentilerimize odaklı yönelirsek, o zaman gerçek anlamda yönelmiş olmayız. Saf anlamda yönelmemiş oluruz.
O yüzden dinin insana hatırlattığı şey hem insan için hem toplum için çok kıymetli bir şeydir. Peygamberi nitelikli kılan şey nedir? Gerçekten hiçbir şey beklememesidir. Ama niye beklemiyor? Çünkü bir ihtiyacı yok. Peki niye ihtiyacı yok? Çünkü Allah'la mutmain. Bunu illa böyle tasavvuf falan olarak da görmeyin. Kur'an'ın bizatihi ayetlerinde vardır: "Ey mutmain olan nefs, razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabbine dön." Bu Kur'an'ın açık ayetidir.
Yani kainattaki bütün sevgilerin kaynağı Allah'sa ve Allah seni, kendi deyim yerindeyse, elleriyle yarattığı, var ettiği bir varlık olarak tanımlıyorsa, senin artık sevilmediğini düşünmen mümkün mü? Sevilmiyor olabilir misin? Ama araya giren bir ego perdesi, bir psikolojik benlik, sana sevilmediğini düşündürebilir, değil mi?
Hazreti İsa'nın şeyi var ya, şeytan "dua etti bu taşlar ekmeğe dönsün" dediği zaman, "insan sadece bunlarla yaşamaz, Allah'ın kelimeleriyle yaşar" diyor. Ben ortada, Hazreti İsa bunu bir kere tatmış ve biliyor, gelen şeytani bir sese, sinyale bu cevabı verebiliyor. Ben böyle bir şey tatmadım henüz. Şeytan bana dediği zaman diyorum ki "olsa fena olmaz." Taş altına dönse, ne bileyim, ekmeğe dönse, biraz senin gibi bir hale gelse fena olmaz diyebiliyorum. Yani bu şuna benzer. Diyelim ki karşımda iki yaşında bir çocuk var ve konuşabiliyor. Ben diyorum ki, bak büyüyeceksin, ergenlik diye bir şey var, şöyle şeyler hissedeceksin, biraz büyüyünce işte genç olacaksın falan. Ama diyor, "kusura bakma, ben yaşamadım ki, ne yapayım şimdi ben?" Der değil mi? Normaldir bu. Ama biz ne yaparız? Gülümseriz. Şu an sizin gülümsediğiniz gibi. Değil mi?
Bu ne demektir? Bu şu demektir: tabii ki tatmadığın bir şeyi tatmış olan gibi idrak edemezsin. Dolayısıyla böyle idrak edemediğin için bazı şeyleri kavraman güç olur. Bu hepimiz için böyledir. O zaman ne yapacağız? Bunu yaşayanlara biraz inanacağız. Bir. İki, tefekkür edeceğiz.
İnsanın Biyolojik Sınırın Ötesindeki Bilinci
Yani şu dünyada yaşamak nedir? Yani diyelim ki işte 50 yıl, 60 yıl, 80 yıl, 100 yıl. Yaşamak nedir? Ne oldu? Mesela bundan 100 sene evvel şu yeryüzünde dolaşan kaç insan bugün dolaşıyor? Muhtemelen 5-10 kişi vardır. Bin kişi kalmıştır 100 yaşını aşan. Onlar da gidecek yakında. Yani biyolojik yaşam bu kadar zayıf bir şeydir. Ben biyolojik bir yaşam yaşayan ve sadece böyle bir biyolojik yaşama mahkum bir varlık mıyım? Bir oturup düşünelim.
Yani tırnak içinde söylüyorum şunu: evrim mekanizması bu kadar mükemmelse kardeşim, bana bu kadar akıl, mantık, tefekkür, sonsuzluk bilincini niye verdi yani? Burada bir evrimsel bir problem mi ortaya çıktı? Yoksa aslında ben beden üstü, madde üstü, zaman üstü bir varlığım da bu yüzden mi aslında bende bir sonsuzluk, bir sınırsızlık bilinci var? Neden var? Eğer sadece maddeden, moleküllerden, kimyevi ve biyolojik unsurlardan ibaretsem, bendeki bu sonsuzluk bilinci, bu ölüm karşısında, varoluş karşısında bu kadar tefekkür, bu kadar felsefe üreten bir bilinç bende niye var? Niye insan dışında hiçbir varlıkta böyle bir şey yok?
Ya cevap vereceksin ya "evrimsel bir hata" diyeceksin ya da diyeceksin ki "ilahi bir işaret." Yani varlığımın spiritüel, ruhsal, zaman ve mekân üstü bir varlığa dair bir işareti var diyeceksin. Bu yüzden içim sonsuzluğu hissediyor. Bakın bu şey demek değil: sonsuz olmak istediğim için Allah'a inanıyorum, değil. Yani sonsuzluk duygusu var. Bakın bu hiçbir varlıkta yok. Hiçbir varlıkta sonlanma korkusu yok. Yani hiçbir varlık biyolojik içgüdü dışında zihni olarak ölümden korkmaz. Hiçbir hayvan şöyle oturup "öleceğiz ha" demez. Sadece biyolojik içgüdüsel bir korunma mekanizması vardır ölümde. Bir insan gibi bir ölüm korkusu, bir ölüme dair düşünce yoktur.
Peki niye insanda böyle şeyler var? İnsan nedir o zaman? Gerçekten birilerinin iddia ettiği gibi materyalden oluşan, maddeden, biyolojik hayatiyetten oluşan bir varlık mıdır? Yoksa başka bir şeyler mi var? Aslında başka bir şey mi seni sürekli dürtüyor yani? Onun için dedim, bunlar aslında Allah'ın işaretleridir aynı zamanda. İnsanda sonsuzluk bilinci, sonsuzluk algısı, ölmeme isteği, bunlar boşuna değildir. Ölümsüz olduğumuz için ölmemek istiyoruz aslında. Ölümsüz olan bir yanımız var. O yüzden ölmek bize yabancı. O yüzden bunlar insandaki ilahi işaretlerdir. Yani Allah'ın, insanın kendi fıtratına dair bir şeyleri düşünmesi için koyduğu şeylerdir. Bunlar ateiste de vardır. Ne kadar bastırsa da ateiste de vardır. Ateist de sonsuzluk hakkında düşünüyor. Sonsuz nedir? Ama bak eğer sen biyolojik bir varlıksan bu kadar şey nereden geliyor? Niye böyle bir bilincin var? Anlatabildim mi?
Niye bu kadar şey var? Bunu bir düşün. Bu seni yeryüzünün en problematik insanı olasın diye mi var? Yoksa aslında sana bir başka şeyi hatırlatmak için mi var? Yani bu kadar gelişmiş bir varlık dediğimiz insan, işte biyolojik canlılığın en son noktası dediğimiz insan, niye yeryüzünün en stresli, mutsuz veyahut da sorunlu varlığı? Değil mi? En makulü diyor ki "bu hayat, yaşamak istemiyorum" deyip intihar ediyor. Biz de ona "anlamlı yaşamış adam, en azından bu dünyanın yaşanmaz bir yer olduğunu anlayıp intihar etmeyi seçti, bravo adama" falan.
Peki niye insan denen varlık böyle bir noktada? Yoksa aslında insanın içinde bulması gereken bir şey var da onu bulduğunda mı gerçekten itminana kavuşacak? Yani huzursuzluğumuzun nedeni, tırnak içinde, biraz yükseğe çıktığımız için mi, aşağı indiğimiz için mi? Niçin bunalımdayız yani? Niçin problem yaşıyoruz? Hayvanlık aleminden biraz yukarı çıktığımız için mi huzursuzuz, hakiki insanlık bilincinden biraz düştüğümüz için mi huzursuzuz? Evet, biz diyoruz ki, yukarıdan düştüğümüz için. Yani yukarı derken mecazi olarak. Yukarıdan düştüğümüz için huzursuzuz.
İşte Mevlana'nın anlattığı, işte ney niye bu kadar mahzundur, üzgündür? Çünkü kamışlıktan koparılmış diyor. Kaynağından kopmuş. Kaynağına dönünce o üzüntüsü, huzursuzluğu, hüznü geçecek. Biz de öyleyiz. Allah o çağrıyı bize veriyor. Sen bir kopuş yaşadın ama bu da boşuna değil. Bunu da tecrübe edeceksin. Kopuş nedir? İnsan koptuğunda ne olur? Bunu da yaşayacaksın ama sürekli kopuk olma. Tekrar bağlantıyı kur. "Ben de sana o bağlantıyı kuracak mesaj yolluyorum, peygamberler yolluyorum."
O zaman ben o insanlara ilk önce itimat edeceğim. Oradan geldik, itimat edeceğim. İkincisi biraz da tefekkür edeceğim. Yani peygamberlere itimat etmesek bile kendimize şöyle bir baktığımızda insan biyolojik bir varlık olmakla sınır
Kendini Bulma Yolculuğu: Kapanış
olamaz. Bunu hani kendi içine dönen her insan bence söyleyebilir. Ve şunu yapacağız: acele etmeyeceğiz. Bir deneyeceğiz bunu ya. Yani bunca sene psikolojimize kendimizi teslim ettik. Bir iki senede etmesek ne olur. Bir bakın bakalım ne olur. Ben baktım çok iyi oluyor. Anladın mı? Yani değerimi insanlardan arayan benliği bıraktım. Dedim bu böyle olamaz. Benim varlığım, değerim insanların bana değer vermesinden olamaz. İnsanların beni sevip sevmemesi üzerinden ben varlığımı, değerimi, sevilebilir olduğumu idrak edemem. Bu yanlış bir şey. Bu problematik bir şey yani.
Ya başka bir şey yok diyecektim, ben de sizin aranıza dönecektim. Ya da bir şeyleri yaşayacaktım. Yaşıyorum. Hepimize bu yaşama imkanı var. Çok basit bir şey. Sadece psikolojik benliği onaylamayın. Bu kadar. Yani o ensarın hikayesindeki gibi. Ya, tamam, psikolojinin bana anlattığı böyle bir hikaye var ama bu psikolojik düzeyin hikayesi. Bu matriksin dışında bir şey olabilir diye kapınızı sadece aralayın. O kadar. Kapıyı açtığınız zaman o kapıdan çok daha nitelikli şeyler geleceğini göreceksiniz. Ama öyle aceleci olmamak gerekir. Sakin. Bunun zamanla ilgisi yok ama. 10 yıl, 5 yıl, 40 yaşına gelince öyle bir şey yok. Siz sadece orada ilerleyin.
Yani bakın Peygamber ne dedi Ensara? "Ben böyle desem, siz de bana böyle diyebilirsiniz. Böyle mi diyorsunuz? Yoksa size başka bir şey öneriyorum, bunu mu tercih ediyorsunuz?" Bu hepimize söylenen bir çağrı. Biz kendimize bakacağız. Ben peygamberin ganimet dağıttığı ve o ganimete meyilli olan biri miyim? Yoksa "tamam, ben ganimet için savaşmadım" ama şimdi ensar ganimet için mi savaştı? Hayır. Ensar gerçekten hakkın, hakikatin yücelmesi adına savaştı. Ama dedi ki, tamam savaştık, tamam kazandık, bir sürü fedakarlık yaptık, bugüne kadar birçok kaybımız oldu, gelen de bir şey var, bunu biz hak ediyoruz dedi. Aslında bunu dedi. Yani psikolojik düzeyde gayet makul bir şey söyledi.
Hani bazen insanlar der, ya işte eşime, arkadaşıma, dostuma şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum, ondan da bunu bekliyorum. Çok mu fazla bir şey bekliyorum? Bana böyle soru soranlara tabii ki verdiğim cevap tatmin edici bir cevap olmuyor. Onlara da diyorum ki fazla bir şey bekliyorsun diyorum. Veya dersin ki "yok, ben hiç fazla bir şey beklemiyorum" ama bunları da çatır çatır istiyorum. Karar vereceksiniz. Mevzu budur. Bu kararı vereceğiz. Benim, ben kafamı psikolojik düzeydeki mevzularla mı meşgul edeyim? Yoksa bu mevzu değil, benim çarptığım bunlar öyle önemli bir mevzu değil, ben farklı bir şeye yelken açmak istiyorum, bu diyeceğim.
Bütün mesele budur. Psikolojik düzeyin kendine göre bir realitesi vardır. Bunu kabul edeceksiniz. Psikolojik düzeydeyseniz ömür boyunca beklenti içinde olacaksınız. Ve ömür boyunca bir beklenti açığı oluşacak sizde ister istemez. Beklediğiniz şeylerin bir kısmını dünyadan, hayattan, Allah'tan ve insanlardan bulamayacaksınız. Allah'tan bile beklentileriniz olur. Anlatabildim mi? Ya da diyeceksiniz ki, yok, ben bu sınırı aşmak istiyorum.
Yani atmosferdeyseniz yer çekimine mahkumsunuz değil mi? Bunu kabul edersiniz, hepimiz kabul ederiz. Eğer atmosferin dışına çıkmadıysan yer çekimi seni etkiler. Atmosferin dışına çıktığında yer çekimi seni etkilemez artık. Verdiğim örnek yani, psikolojik düzeydeyseniz psikolojik çekim sizi her zaman etkileyecek. Ömrünüz boyunca alacak verecek hesabı yapacaksınız. Ömrünüz boyunca beklenti açığı yaşayacaksınız. Ömrünüz boyunca şikayet edeceksiniz. Buradan çıkmak mı istersiniz, kalmak mı istersiniz?
Allah bakın bu konuda hiç zorlama yapmıyor, bundan emin olun. Peygamber de yapmıyor çünkü bu zorla yapılacak bir şey değil, gönüllü olarak yapacağınız bir şey. "Ben gönüllü olarak bu düzeye yeterince emek verdim, yeter, anladım ne mal olduğunu bu düzeyin, şimdi bu düzeyden çıkmayı tercih ediyorum." Çıkmayı tercih edin ve o yönde gayret edin. Yani o psikolojik benlik hallerini onaylamayın. Tercih bir tutumu gerektirir. Tercih edin ve o tutuma uygun davranın. O zaman Allah'ın lütuflarını göreceksiniz. Bu çok doğal bir şeydir. Özel bir muamele yoktur. Herkes bu konuda namzettir, adaydır yani. Ama yeter ki psikolojik benliği onaylamayın.
Bakın peygamberin orada sorduğu neydi? "Bakın size bir şey söylüyorum, sizin söylediğiniz şeyler psikolojik düzey. Ben de size psikolojik düzeyden hitap edecek olursam bunları derim, siz de bana onları dersiniz." Şimdi "siz bu düzeyi onaylıyor musunuz" diye sordu yani. Onlar dediler ki "yok, onaylamıyoruz." Yani "o zaman öyle dedik ama artık onaylamıyoruz" dediler. O zaman Allah'ın peygamberi onlara farklı bir teklifi sunmuş oldu.
Bu hepimize sunulmuş bir tekliftir. "Ya işte tamam da ben şimdi öyle işte bir sevgilim olsun, işte biri beni sevsin, kendimi çok iyi hissediyorum." Tamam, o zaman abicim git, o halleri yaşa, yani burada problem yok. Bak peygamber ne yaptı? Birilerine koyun, deve, inek, altın, gümüş verdi. Bir şey dedi mi onlara? Yok. Küçümsedi mi? Asla, bakın dikkat edin, peygamber kimseyi küçümsemedi burada. Sadece dedi ki, "bak, tercih ettiğin şeyin kendi doğasına göre sonuçları var. Altını gümüşü tercih edersen kafan altının gümüşün hesabıyla döner." İşte onun arabası böyle, benim niye arabam böyle falan, mobilyasını 5 yılda değiştirdi, biz niye 15 yıldır hâlâ değiştirmedik. Kafanız bunlarla meşgul olur. Bir problem var mı? Yok diyorsanız yok. Psikolojik düzeydeyseniz onun da bir bedeli vardır. Sürekli kafanız "o bana bunu yaptı ama ben bunu hak etmiyordum"la uğraşacak. Bu uğraşı seviyorsanız uğraşın, problem yok. Ama şunu size hatırlatıyorum: bunun ötesinde bir şey var. İşte peygamberin o son sözünde hatırlattığı şey budur. Bunun ötesinde bir şey var.
Aslında Ensar düşmeye meyyaldi, öyle bir hal içindeydi. Ensar orada bir yerde sıkışmıştı diyelim; psikolojik düzeyde sıkışmıştı. O serzenişleri aslında o sıkışmanın ifadesiydi. Peygamber de onlara, "size burada geçici bir ferahlık vermemi ister misiniz, yoksa bunun ötesine mi geçmek istersiniz?" dedi.
Adam sevgilisini kaybetmiş, bir ermişe gitmiş. Ermiş demiş ki, "oğlum, sahi mi, yeni bir sevgili mi bulayım yoksa seni başka bir yere mi göndereyim?" Değil mi? Şey bu, teklif bu. Psikolojik benliğimiz bize ne diyor? "Hikayeyi değiştir" diyor. "Bölüm değişsin" diyor. Dizi değişmiyor, dizi aynı, başlık aynı, ego dizisi; bölümler değişiyor. İşte o sevgilimdi, öbürüydü, bilmem kimdi, bunu beğendim, artık beğenmiyorum, onu beğeneceğim. İşte şudur: hikayeniz döner durur, başlık aynıdır. Ya bunu devam ettireceksiniz, "ben bunu tercih ediyorum" diyeceksiniz. Ya diyeceksiniz ki "ben bu döngüyü anladım, kafi, bana yeter, bu kadar, bu döngüde bu kadar vakit harcamam bana kafi." Bu kadar. Yoksa "psikolojik düzeydeyim, kalıcı mutluluk arıyorum" — yok öyle bir şey.
"Başka kanal çekmiyor hocam biz de" — onu diyeni de bulacaksınız. Hep bunlar. Yani dedim ya, size o onuncu kişi kendini saymıyor. "Hani bizde başka kanal yok" bunu diyen kim? Onu da sayın. Onu da egolardan sayın yani. Siz onu egodan saymıyorsunuz. Diyorsunuz ki, "ya ben egolarımdan kurtulmak istiyorum ama bir türlü kurtulamıyorum." Bunu diyen de işte ego. Yani bunu saymıyorsunuz. "Ya aslında işte böyle okuduğumuz şeyler, bu sohbet aslında çok doğru ama insan yapamıyor." Orada da uyanık olun; "insan yapamıyor" derken hani şimdi ben de "ego" diyeceğim ya, gene diyorum, gene diyorum: bak o da ego. "İnsan falan" diyorsun ya, insan değil o, o ego durumu. O yüzden hiç konuşmayın, daha güzel. Çünkü konuştuğunuz her şey bir egodan geliyor. Ya da konuşun, arkasından deyin ki bu da bir ego. "Bir egom böyle diyor" değil, "insan böyle diyor." "Hocam egolarımızdan kurtulmak istiyoruz ama çok zor." Bak bunu diyen de bir ego. Bak, her söylediğinin arkasında sahte bir ego var. Onu da gör, onu da onaylama. Sakin ol ama. En son hazineyi bulacaksın.
Bu neye benzer? Bir yerde bir hazine var. Biri sana dedi ki orayı kaz. Şimdi kazarsın, toprak çıkar, çakıl çıkar, kaya çıkar, bir şeyler çıkar. Ne yaparsın? Hazineyi buluncaya kadar çıkanları atarsın. En son hazineyi bulursun. Ama hazineyi bulmak istiyorsan çıkanlara hazine demeyeceksin. Veya "ben çok yoruldum" demeyeceksin. Ama işte "5 metre kazdım, gene bir şey çıkmıyor" demeyeceksin, değil mi, demiyorsun. Hazineyi buluncaya kadar kazmaya devam edeceksin, sakin bir şekilde. Hiçbir soru sormadığın, hiçbir itminansızlık yaşamadığın bir noktaya gelince, o zaman "ben" diyebilirsin. Bak, onun hiçbir şikâyeti yoktur. Onun hiçbir tatminsizliği yoktur. Onun anlaşılma problemi yoktur. Onun kendini ispat etme derdi yoktur. Onun hak ettiğini bulamama sorunu yoktur. Böyle bir ulaşılmışlık noktasında "ben" diyebilirsin.
Onun için, 1900'lerin başında vefat etmiş bir zatın ifadesiyle, içinde ben olmayan bir ben demek için otuz sene çalıştım. Çalışmaya değer bir şeydir bu. İçinde ben olmayan bir ben. Bu çok fevkalade bir yolculuktur. Fevkalade bir gayrettir. Bu gayretin daha üstünde bir başka gayret yoktur. Çünkü bu seni gerçek kendine ulaştırır, senin yaratıcıyla o yakınlığı hissettiğin noktaya ulaştırır.
Bakın o yüzden Kur'an diyor, "kullarım bana beni sorarlarsa" demek ne demek istiyor aslında böyle bir ayette? Henüz onlar bu söylenecek şeyi yaşamadılar, idrak etmiyorlar ama bu böyledir. Onun için Allah diyor ki peygambere, "kullarım sana beni soracak olurlarsa, ben onlara şah damarından daha yakınım." Bak sen onu yaşamamışsın. Ama Allah sana ne diyor? Peygamberi vasıtasıyla onlara de ki "ben size şah damarından daha yakınım." Peki bunu idrak etmek için ne yapman gerekir? Peygambere tabi olman gerekir. Eğer Allah'ın yakınlığını idrak etmek istiyorsanız peygambere tabi olun. Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah'ın sevgisini idrak edesiniz. Ayet meali.
O zaman işte tabi olacağım. Ben niye peygambere tabi olmayayım ki? Gerçekten kendini bulmuş bir insan, gerçekten kendi hakikatini idrak etmiş bir insana niye tabi olmayayım? Onun insan tanımını dikkate alacağım. Niye kendi insanlıklarının hakikatine henüz varmamış birilerinin insan algısına kendimi mahkum edeyim? Niye Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde kendimi arayayım? Değil mi? Niye Freud'un "insan arzu ve korku arasında gidip gelen bir varlıktır" algısına kendimi hapsedeyim? Niye Adler'in "insan aşağılık kompleksi ve kendini üste çıkarma arzusu arasında gidip gelen bir varlıktır" tanımına kendimi sıkıştırayım? Niye Nietzsche'nin "üstün insan, güç istenci olan insan" tuzağına kendimi düşüreyim? Hepsinin yolu açık olsun, kimseye bir eleştirimiz yok. Ama ben onların insan tanımına mı kendimi sığdırmaya çalışacağım? Yoksa beni var edenin ve onun elçisinin bana verdiği mesaj üzerinden insanlık tanımına mı itibar edeceğim?
Bu da hepimizin vermesi gereken bir tercih kararıdır. Ama ben kendimi kurtarmanın yolunu her zaman psikolojinin ötesinde aradım. Benim kendi yolculuğum noktasındaki en önemli kararım budur. Dedim ki, insanın bana anlattığı, psikolojinin bana anlattığı insan, sınırları içinde değil. Bu eksik bir tanım. O zaman yol alabilirsiniz. Yoksa her birimiz psikolojik dünyanın herhangi bir yerinde ömrümüzü telef ederiz.
Evet, teşekkür ediyorum.