Kimlik ve Allah'a Aidiyet
Kısa Özet
Sohbette insanın kendine sınırlı bir sıfat veya kimlik yakıştırmasının, deyim yerindeyse kendi zincirini örmesi anlamına geldiği anlatılıyor. Su'nun kendi şekli olmadığı halde girdiği her kabın şeklini alması örneğiyle, insanın da aslında ezeli ve sınırsız bir kimliğe (Allah'a aidiyet) sahipken geçici, dünyevi kimliklerle (baba, başarılı, hacı, vs.) kendini sınırlandırdığı vurgulanıyor. Sohbetin ikinci yarısında ise "benim" deme tuzağı, benlik zindanı ve nimetlere nefsani değil rahmani bir nazarla bakmanın önemi işleniyor.
Öne Çıkan Vurgular
- Suyun kendi şekli yoktur ama girdiği her kabın şeklini alır; insanın da aslen hiçbir sınırlı, geçici kimliği yoktur.
- Dinin insana verdiği hakiki kimlik "Abdullah"tır — Allah'a ait olmak, ona bağlı olmak.
- "Benim" demek insanı tuzağa düşürür; bir şeye "benim" dediğin anda onun bütün sonuçlarına da maruz kalırsın.
- Bir elmayı nefsani nazarla (sırf lezzeti için) değil, rahmani nazarla (Allah'ın ikramı olarak) yemek gerekir.
- Allah'ın verdiğinin azlığına çokluğuna değil, verene bakmak lazım; kul, Allah'ı verdikleriyle değil kendisiyle tanıyacak.
Sınırlı Bir Kimliğe Sığmamak
Sen ona hiçbir sınırlı tanımı, hiçbir sınırlı sıfatı yakıştıramazsın, yanlış bir şey olur. O yüzden mesela insanoğlunun hayattaki en temel problemlerinin başında benliğine bir nitelik atfetmek gelir. Bunu öncelikle bir şans gibi kabul eder veya bir varoluş gibi kabul eder. Halbuki bu bir süre sonra, deyim yerindeyse, onun zinciri haline gelir.
Yani şöyle ifade edelim: senin dünyada hiçbir yurdun yoksa her yer senin gibidir, her yerde dolaşabilirsin. Ama bir araziyi, bir arsayı çevreleyip "bu benim" dediğin zaman oraya bağlanmak zorunda kalırsın. O senin bağın olur, o senin zincirin olur. O yüzden kadim gelenekte göçebelik yerleşiklikten üstündür. Göçebe kültürü aslında hiçbir yerle, hiçbir mekânla kendini sınırlamamak demektir; yerleşiklik ise kendini bir mekâna bağlamak demektir. O yüzden insan kendini ne ile tanımladığına dikkat etmelidir. Ne ile tanımlıyorsan onunla sınırlanırsın.
Mesela geçen böyle bir haberde gördüm: birinci sınıf bir emniyet görevlisini haksız bir şekilde emekli etmişler. Adam hasta zaten, "ben diyor bütün hayatım buydu, benim kimliğim buydu" diyor. Sonra yirmi gün sonra üzüntüsünden vefat etmiş. Bir de kanser zaten. İki türlü üzüldüm: hem bu adama yapılan yanlış bir şey ama bu adamın kendine yaptığı şey daha büyük bir yanlış. Senin kimliğin nasıl birinci sınıf emniyet amiri olabilir ki? Birisi senin o kimliğini aldığında sen kimliksiz kalıyorsan yazık o kimliğe.
Bunu düşünün, bu çok yaygın bir problemdir. Bir insanın hakiki kimliğini kimse alamaz. Onu yaratıcı vermiştir ve o yaratıcıya bağlı bir şeydir, onu kimse alamaz. Ve o kimlik de aslında özünde hiçbir zaman değişmez. O da nedir? Bizim Allah'a aidiyetimiz, ruhani boyutumuzdur. Gerisi bütün kimlikler geçicidir.
Su Örneği: Şekli Olmayan Ama Her Şekli Alan
Bir suyun kimliği var mıdır, şekil olarak? Bak, yoktur. Suyun şekli yoktur ama her kaba girer, her kabın şeklini alır. Fakat o aldığı şekil geçicidir. Ben bir su kitlesini bir şişeye koyarım, sonra o şekilde buz olur. Şişeyi kırsam o şişe şeklinde bir su kitlesi olur. Ama dikkat edin, o şekil onun asli bir özelliği değildir. O erise onun öz varlığına bir zarar gelir mi? Gelmez.
Şimdi o zaman insan şunu anlayacak: sen ezeli bir kimliğe sahipsin ve sen o ezeli olan şeysin. Onun dışında fani olan, geçici olan, sonradan aldığın her şey — adı üstünde — sonradan aldığın bir şeydir ve geçicidir. Ne sen onlara bağlan ne de kendini onunla tanımla.
Bir litrelik bir suyu bin bir kaba sokabiliriz, buz haline getirebiliriz de. Fakat yine de suyun şekli yoktur. Ama girdiği her kabın şeklini alır, aslen bir şekli yoktur. İşte bizim de aslen herhangi bir sınırlı, geçici, fani, bireysel, maddi, dünyevi bir kimliğimiz asla yoktur. Hakikatte asla yoktur. Bunların hepsi geçicidir.
Bazen böyle baba olan arkadaşlar oluyor, "abi diyor babalık bambaşka bir şey" diyor. Ben tabii bir şey demiyorum, ne diyebilirim ki? Fakat, bak, sen bir baba değilsin. Böyle bir şey yok. En büyük lezzet Allah'a aidiyetin, onun yakınlığı ve onun varlığına dair idrakindedir. Yoksa ne babalıktadır, ne anneliktedir, ne herhangi bir şöhret sahibi olmaktır, ne bir şeyi başarıp o başarıyla nefsani bir haz almaktır. Bunların hepsi sınırlı ve geçicidir.
Allah insanı bu konuda bir kısım imkânlarla ve sınırlarla deneyimler yaşatır. Mesela maddi ömrümüz sınırlıdır, herhangi bir şeyi yapabilme konusunda, fiziksel güç konusunda sınırlıyızdır; hem prensip olarak sınırlıyızdır hem de yaşımız ilerledikçe o konudaki gücümüz azalır. Ve dikkat edin, bu geçici olan şeyler adı üstünde geçicidir. Bu kimliklere bir kişi ne kadar çok bağlanmışsa, kaybettiği zaman o kadar zorluk, o kadar sıkıntı yaşar. Halbuki sen hiçbir sınırlı tanıma, sıfata sığmayan sonsuz bir varlıksın. Ne diye kendini küçücük bir şeye sıkıştırıyorsun?
O kimliğe ve sıfata bağlanırsan nefs olarak arınamazsın. Haftalardır konuştuğumuz nefsin tasfiyesi ve arınması senin hiçbir şeye bağlı olmamana bağlıdır. Çünkü arınmak ne demek? Nefs hiçbir şeyle tanımlanamaz. Zaten hiçbir bağı kaydı olmadığında Allah onu kendine döndürür.
Şimdi düşünün, ben diyelim ki on litrelik bir suyu dondurdum. Şimdi ben ona "gel" diyemem, bana akamaz, çünkü şekli var. Ya şeklinden vazgeçecek ya da şekliyle olduğu gibi kalacak. Onun için Allah'a "ben şuyum, buyum" diyerek gidemezsin. Onun için tasavvuf der ki, bütün iddialardan, bütün sıfatlardan, bütün kendini tanımladığın şeylerden kurtul da gel. At yarışlarında "ayrıl da gel" diyorlar ya, doğru bir şey.
Dinin Verdiği Kimlik: Abdullah
Dinde bir kimlik değil midir peki? Sadece şeriat kurallarını yaşamak için mi? Bakın, dindeki kurallar, ibadet, şu bu — bunlar değildir. Dinde insan için Allah'ın deyim yerindeyse bize verdiği kimlik Abdullah'tır. Yani Allah'ın kulu. Bazıları abd kelimesini kölelik diye tanımlar da, evet köle için de kullanılır ama en köken anlamını ben kendi yorumumla söyleyecek olursam aidiyet, bağ demektir. Yani Allah'a bağlı olan, Allah'a ait olan. Sen busun. "Ben kimim? Allah'a ait olanım." Dinin tanımladığı şey budur.
Yoksa dinin tanımladığı şey "ben hacıyım, üç defa hacca gittim, beş defa bilmem nereye gittim, beş vakit namaz kılarım" değildir. Onlar bu yolculuğun ve bu hayatın gerekli kıldığı fiillerdir; bu da bizim kimliğimiz olamaz. Burada bazı insanlar yanılırlar. Mesela diyelim ki zamanında birileri Kudüs'e yönelmiş, biz şimdi Mekke Kâbe'ye yöneliyoruz, başka birileri doğuya yönelmişler; bunlar da sıfattır, kimlik değil. Mesela Müslüman'ın kıblesi Kâbe olması da bir sıfattır. Şimdi Kâbe'yi yıksalar, yok etseler, ne yapacağız biz? Bir şey mi kaybederiz? Hayır, kaybetmeyiz. Çünkü senin kimliğin öyle bir şeydir ki o kaybedilemez, o yok edilemez.
Yoksa yani "ben kimim? İbadetimi yapıyorum, haramlardan kaçıyorum" — bu değil. Bunlar geçici olan şeyler. Orada da bir şeye düşüyoruz, yine aynı nefsani boyutta. Sembollere takılıyoruz, o düzeyde onları abartıyoruz, kendimizi tamamen onlar üzerinden tanımlıyoruz. Yani o ibadetleri bir kimlik haline getiriyoruz. Bir gün bir sûfîye biri demiş ki "efendim, ben 19 defa hacca gittim." O da demiş ki "senin 19 tane perden oluşmuş o zaman, teker teker o perdeleri kaldıracaksın." Yaptığın bir ibadetle kendini tanımlıyorsun; din bu değil. Bu, ibadeti yapmamak anlamına gelmiyor, ibadetinle kendini tanımlamamak anlamına geliyor.
Sen Allah'a aitsin. Rabbin Allah, senin gerçek kaynağın Allah. Başka bir şeyle kendini tanımlamak için yorulmana gerek yok. İsmail'e babaannem şöyle bir hikâye anlatırdı: Hızır Aleyhisselam'a Allah diyor ki, "filan yerde bir zat var, git ona söyle, onun canını alacağım; filan yerde de bir yaşlı kadın var, git ona da söyle, onun da canını alacağım." Hızır Aleyhisselam gidiyor, zat zaten diyor ki "beni Allah gönderdi, seni cennetine gönderdim." Neyse, yaşlı kadının yanına gidiyor, sevindiriyor, "bil ki Allah gönderdi seni cennetine alacak" diyor. "Sahi mi?" diyor. "Bana can mı geldi?" diyor. "Eyvallah, tatlı, eyvallah."
Yani insan, hakiki insan, günahın ve sevabın ötesinde bir varlıktır. Bunu idrak edeceksin, o hale gelmeye çalışacaksın. Temel idrak budur, gerisi hepsi aldatıcı bir şeydir. Nasıl ki bir şekli olan, donmuş ve katılaşmış olan bir su akmaz, insan da öyledir. İnsan kendini herhangi bir şeyle tanımladığı anda orada bir sınırlanma meydana gelir ve o sınırlanmanın bütün hükümlerine tâbi olursun.
Anne-Çocuk Örneği: Allah'ın Bakışı
Mesela hani bazen daha duygusal anneler olur, çocuğunu "çocuğu" diye sever, başka bir şey değil. Çocuğu başarılı olsa da olmasa da, birinci olsa da sonuncu olsa da, yaramazlık yapsa da der ki "benim çocuğum." Orada anne kendi çocuğu olmaklık dışındaki her şeyi kenara koyuyor, asli bir şey değil. Hatta birileri "senin çocuğun çok yaramaz" deyince "siz de karışmayın, o benim çocuğum" der.
Şimdi aslında Allah'ın bize bakışı da böyledir. Allah sana "yaramaz bir çocuk musun, başarılı bir çocuk musun" diye bakmıyor. Tabii ki insan olarak yanlış ve doğru yapmaya çalışacaksın ama Allah'ın sana bakışı bunlara bağlı değildir. Bunlar senin için gerekli şeylerdir. Akıllı anne şudur: çocuğuna der ki "bak sen benim çocuğumsun; benim için senin başarılı olman, başarısız olman, yaramazlık yapman, uslu olman önemli değil, sen benim çocuğumsun. Ama senin için okuman, zekânı iyi yerde kullanman, iyi bir meslek sahibi olman, yanlışlardan kaçınman önemlidir." Ama o annenin kendisi için önemli değildir.
Allah da böyledir. Allah için senin ona aidiyetin önemlidir. Senin idrakin noktasında da bunu idrak etmen önemlidir. Diyeceksin ki "ben Allah'a aidim." Var olduğun âlem itibariyle de hatalardan yanlışlardan kaçınacaksın, iyi güzel ve doğruyu yapmaya çalışacaksın. Ama Allah'la ilişkinde bunları söz konusu etmeyeceksin. Çünkü bunlar, Allah'a kendini arz etmen için bir tanımlama değildir. Allah sana "sen kimsin, kim olarak bana geliyorsun" dediğinde "sana aidiyetimin şuuruyla geliyorum" diyeceksin. Yoksa "namazımla geliyorum, ibadetimle geliyorum veya günahım var bu yüzden kaçınıyorum" — böyle bir şey yok. Bunu insan idrak etmezse nefs arınmaz; nefs o kimliklerle kendini var bilir.
Cehennem: Hayali Kimliklerden Arınma
"Benim niteliğim bu, sıfatım bu, özelliğim bu, kabiliyetim bu, şunu yaptım bunu yaptım" dedikçe, o zaman "seni tanımladığın sıfatlarını Allah'a havale ediyorum" diyeceğiz. Cehennem nedir? Hayali kimliklerden arınma merkezidir. Seni o hayali kimliklerden arındırır, temizler.
Düşünün ateşin yaptığı en temel şey nedir? Tabii ateş burada semboliktir; bu dünyada zahiri var, ahirette herhangi bir maddi ateş yok, o sembolik olarak bu dünyadaki bir şeyi Allah kullanıyor. Ateşin en önemli özelliği neyi atarsan onu eritmesidir. Şekli olan şekilsiz olur. Buzu atsan erir, katı bir maddeyi atsan erir, şekli kalmaz. Yani sen ne kadar çok kimlikle gidersen öbür dünyaya o kadar çok eritileceksin, o kadar çok o kimliklerden arındırılacaksın. Bu ise yine senin için sana yapılan bir muamele.
Onun için sûfî tanımsızdır — ya acizdir, ya fakirdir, ya hiçtir, hep böyle tanımlanır. Neden? Bilinci için. Peki o sınırlı ve geçici kimlikler yok mu, bunları inkâr mı edeceğiz? Yok, bunların geçici olduğunun idrakinde olacağız. Tıpkı söylediğimiz örnekteki suyun katılaşıp bir şekil alması gibi. Ama su binlerce yıldır şekil aldığı halde hiçbir akıllı insan "suyun şekli vardır" demez, çünkü bilir ki o geçici bir şeydir. Belki çocuk, donmuş bir şekil görürse öyle yanılır ama hiçbir akıllı insan "şekli vardır" demez. Ama bakın biz o kadar akıllı olduğumuz halde kendimize ne kadar çok sıfat veriyoruz. Ya da psikolojik düzeyde bir sıfat kazanmaya çalışıyoruz. Bu da psikolojinin başka bir yükü. Mesela bir başarı için koşturmak — ne için bunu yapıyorsun?
Kendine ve Başkalarına İspat Etme İhtiyacı
Kendine ve başkalarına "ben başarılıyım, ben yetenekliyim, beceriksiz biri değilim" bunu ispat etmeye çalışıyorsun. Veya kendini sevdirmeye çalışıyorsun; neden? Sevilen biri olmak istiyorsun. İhtiyaç var mı böyle bir kimliğe? Onun için eylemde bulun ama eylemle kendini bağlama denilmiştir. Yani bu bir etkinlikte bulunmamak değil; yaptığın etkinlikle ve o etkinliğin sonucuyla kendini bağlama.
Allah hiçbir peygambere, dünyevi süreci itibariyle, "başarısız peygamber" dememiştir; çünkü böyle bir kimliğin anlamı yok. Şartlara bağlı olarak yenilmiş peygamber de var, fakat biz hiçbir peygambere "yenilmiş peygamber" demeyiz, "muhteşem peygamber" de demeyiz, herhangi bir maddi başarısı yüzünden. Mesela Kur'an Hz. İbrahim için ne diyor? "Halil" idi, yani dost idi, Allah'la deyim yerindeyse tırnak içinde iç içe geçmişti. Mesela Allah, Hazreti İbrahim ile ilgili "yüz yaşında baba oldun, babalığı da tattın, muradına erdin" demiyor. Çünkü bunların anlamı yok.
İnsan Allah'a ait bir varlıktır. Buna da biz kısaca İslami terminolojide Abdullah diyoruz, Allah'ın kulu. Bundan üstünü yok. Bediüzzaman diyor ya, iman bir nispettir diyor, intisaptır diyor, bir bağlanma halidir, bir bağlılık idrakidir. Yani iman şudur: "Ben Allah'a aidim." İman budur. "Nesin?" "Ona ait bir varlığım, onun kuluyum." İnsan önce kendine şunu diyecek: bu sana hem yeter hem bundan başka bir asli gerçeklik de yok zaten. Dünya şartları içinde, Allah'ın takdiri içinde birçok şey olursun — anne olursun, baba olursun, olamazsın; zengin olursun, fakir olursun; başarılı olursun, başarısız olursun; evlenirsin, evlenemezsin. Bunların hepsi olur, kimsenin umurunda olmazsın veya bir sürü kimsenin umurunda olursun. Ama bunlar hepsi geçici, dünya hayatının deneyimleridir; tıpkı suyun binlerce şekil alma kabiliyetine sahip olması gibi. Şekli olmadığı için birçok şekil alabiliyor zaten. Ne kadar şekilsizse, o kadar da şekil alma kabiliyetine sahip. Kendini ne kadar sınırlamamışsan o kadar sınırlar edinebilirsin, ama geçici olarak. Onun için bir kimliğe sahip olmak diye bir şey yoktur; sahip olduğun bir kimliği idrak etmek vardır.
Ezelden beri sahip olduğun bir kimliğin farkına var; ezelden beri olduğun kimliğe sahip çık. İşte din aslında bunu anlatıyor. Ama nefs ve onun tâbileri ne diyor? "Senin bir kimliğin yok, bir kimliğe sahip olmaya çalışacaksın, bir kimlik edinmeye çalışacaksın." Bu aslında Kur'an'da anlatılan şeytanın insanı aldatması serüvenidir. Şeytan öyle diyor: "Tâbi ebedi bir mülke sahip olmayasın diye ve bir melek olmayasın diye sana bunu yasakladı." O yüzden Allah "ağaca yaklaşma" derken bu kötü bir ağaç değil; yaklaşmasını bilmiyorsan yaklaşma demektir, adam gibi yaklaş demektir. Yoksa mutlak bir yasak değil, o ağaç yaratılış ağacı zaten. Ama diyor ki nefsani olarak yaklaşma, yani psikolojik benliğinle yaklaşma, "bu dünyadaki hayattan bir kimlik inşa edeceğim" diye yaklaşma.
Steve Jobs'un öyle çok kullandığı bir söz var: "dünyada bir iz bırakmalısın" diyor, böyle sürekli kendi kendine pompalıyor. Halbuki sen zaten ezeli bir ize sahipsin, ezeli bir varoluşa, varlığa sahipsin. Sen ne ile neyin izini bırakacaksın ve nerede iz bırakacaksın? Senin zaten semavi âlemde izin var. Kur'an hatta bunu yıldızların mevkileri olarak tanımlar; Allah'ın nazarında herkesin ulvi ve ezeli bir niteliği var, Kur'an onları yıldızların mevkileri olarak tanımlar. "Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız" — bu şu demektir: Allah'ın kendisine ezeli olarak takdir ettiği kemal noktasına gelen sahabi yıldız gibidir. Her sahabi yıldız gibi olmamış o yüzden; o kemale ermişse yıldız gibidir. Bediüzzaman'ın bir talebesi ölüyor, mezarına gidiyor hapisten çıktıktan sonra, kendi el yazısıyla bir dua yazıyor, "Hafız Ali gökte bir yıldızdır" diyor. Bu şu demektir: her birimiz ezeli takdirde bir kemal noktasına sahip kılınmışız, sonra onu unutuyoruz, sonra tekrar o kemal noktasına dönünce aslımıza dönmüş oluyoruz.
O zaman ben yeryüzünde iz bırakmaya değil, kendi özümde gizli olarak var olan o mahiyetime dönmek durumundayım. Onun insanlarla bir ilgisi yok; bütün dünyada insanlar beni sevse de sevmese de bunun bir etkisi yok. Mesela peygambere Allah öyle şeyler yaşatıyor ki Mekke'den kovuluyor, Taif'ten taşlanıyor, ortada kalıyor, onu alacak kimse yok, himaye edecek. Neye bakıyor? "Ya Rabbi, sen benden razıysan hiçbir şeyin ehemmiyeti yok" diyor. Psikolojik benliğin tuzağına düşmüyor. "Ben dünyada herhangi bir konuda kabiliyetsiz olabilirim, beceriksiz olabilirim, yüz metreyi on saniyede koşamayabilirim; bunlar ne? Bunlar benim geçici kimliklerim." Hiçbir, bu anlamdaki hiçbir eksikliğin, mahrumiyetin, olumsuzluğun, kaybın ehemmiyeti yoktur. Bir kişinin kemali, bir insanın insan olması, dünyada mahrum olduğu veya kaybettiği şeylerden etkilenmeme kabiliyetiyle doğrudan orantılıdır. Ne kadar çok etkileniyorsan herhangi bir mahrumiyetten veya kayıptan, o kadar o hakiki idrakten yoksun demektir. Bir buz kitlesi eridiği zaman bir kayıp hissi var mı? Yok.
Bağlanma Psikolojik Bir Haldir
Bu neden? Şudur: şimdi benlik ne kadar bir şeye bağlanırsa bağlansın, bunun fizyolojik bir tarafı yok, bu tamamen psikolojik bir şey. Bağlanmanın tersi kayıtsızlık, umursamazlık, boşvermişlik değildir. Bağlanmak psikolojik bir durumdur, fiili bir durum değildir. Ben mesela çocuğuma çok ilgili, çok yönelimli, çok şefkatli, çok merhametli, çok fedakâr olabilirim; bu başka bir şey. Benim ona bağlanmam başka bir şey. Bağlanmanın zıttı azade olmaktır, yani hür olmaktır.
Bir çocuğa "benim çocuğum" demem işte psikolojik bir şeydir. O bir çocuktur. "Benim çocuğum" dediğimde nereden çıkıyor bu? Bir kere sen nesin, ikincisi nereden senin oluyor? Zaten biz şunu diyoruz: sen zaten bunu yaşadığın için daha çok gömülüsün. Yaşamayan da daha gömülü olabiliyor; o da mahrumiyet algısıyla tersinden gömülü oluyor. Mesela "hayatta hiç baba olamadım" — ne kadar feci bir şey, cehaletin dibi yani. Ha olan da bağlanarak ve egosuyla bağlanarak o çukura düşüyor. Yani ikisi de bir hatadır. Bizde o acıyı oluşturan şey, olumsuzluğu oluşturan şey "benim" demektir. "Benim" dediğinde bağlanma meydana geliyor; o bağlandığınız şeyi kaybetmek de bu sefer o nispette acı geliyor.
Bir sahabi kadınla ilgili anlatılır: çocuğu bir hafta on gün hasta yatmış, muhtemelen ateşli bir hastalık, kocası da işe gidip geliyor. Bir gün gelince öğlen çocuk vefat etmiş. Hanım sahabi çok olgun, anne aynı zamanda, normal, doğal halinde giyinmiş, oturmuşlar. Kocasına demiş ki "sana bir şey soracağım: bize biri bir emanet bırakmış olsa ve istese ne yapmam gerekir?" "Geri vermen gerekir." "Ona sahiplenirsem yanlış mıdır?" "Tabii ki yanlış, o emanet." "Ben de öyle yaptım: Allah bu çocuğu bize emanet etmişti, bugün aldı, ben de verdim." Şimdi bu anne değil mi? Fizyolojisi yok mu, hormonu yok mu? Demek ki mesele bir bilinç meselesidir, bir şuur meselesidir. Bağlanma psikolojik bir hatadır.
Her şey ona ait, ben de ona aitim. Bana emaneten verdikleri de ona ait. Ama ben bir şeye "benim" dediğim anda onun bütün sonuçlarına da maruz kalacağım. Onun için bir doğulu bir ârif "ben ve benim düşüncesi en büyük tuzaktır" diyor. "Benim" dediğin anda tuzağa düşmüşsün. Bazen o tuzakta yuttuğun yem lezzetli olabilir, fakat birisi o oltayı çektiğinde sen mecburen çekilirsin. Bir adam küçücük bir yemle otuz kiloluk balık avlamış. Çünkü balık o yemi yutmuş. Sen "benim" dediğin anda kendini tuzağa düşürüyorsun. O tuzak senin en büyük acı sebebin olabiliyor. "Benim" değil, hiçbir şey benim değil. "Benim" demekten Allah'a sığınırım. "Benim" diyene de Allah yardımcı olsun.
Bediüzzaman'ın deyimiyle sen onun mülküsün ve mülkünde istihdam ediliyorsun. Senin mülkün olan bir şey yok. Rahatına bak, keyfine bak; niye "bu benim, şu benim" diye mevzuyu çarpıtıp bozup sonra da onun cezasını çekiyorsun? İnsan ancak "ben ona aidim" diye cümleyi tamamlarsa belki o cümle kabul edilebilir. Yoksa "ben ayrı, müstakil bir varlık sahibiyim" dediğin anda kendini tuzağa düşürmüş oluyorsun. Onun için "benim" demek büyük cesaret ister; cahil olan cesur olur, biz de nefsani itibariyle cahil olduğumuz için "benim" demekten hiç çekinmiyoruz.
Yüklerden Kurtulmak
Çevrende hürmet görülen biri olmayınca ne yapıyorsun? Onun cezasını çekiyorsun. Ama "ben Allah'a aidim, bulunduğum çevrede takdir ederler ya da etmezler, o benim hesabım değil" desem, o zaman benim öyle bir yüküm yok. Ama "ben çevremde takdir edilen, hürmet gören biriyim" dediğim anda o eşek nefsime yük yüklemiş oluyorum. O yük de bir zaman sonra yormaya başlıyor. Onun için yükten kurtulmak lazım, yükü gereksiz yere taşımamak lazım. Yükü taşırsan hem yolda yorulursun hem yolun sonunu bulamazsın. Hazreti İsa der ki "bütün yüklerinizi bırakın." O zaman yol alabilirsin, o zaman huzurlu olabilirsin.
Bu dediğim, hayatta faal olmamak, insanlara sevgi, şefkat, merhamet, yakınlık, dostluk, fedakârlık yapmamak değil. Nefiste böyle bir cehalet var: "bağlanmayacağım, o zaman herkesi terk mi edeyim?" Bediüzzaman'ın güzel bir ifadesi var: iş konusunda, çalışma konusunda "dünyayı kesben değil kalben terk et" diyor. Yani çalışma, kazanma, gayret etme konusunda terk etme, kesben terk et. "Ben şuna sahip olacağım, bunu elde edeceğim, mutlaka bunu elde etmeliyim" — bunu bırak. Çalış, gayret et ama sahip olmaklık anlamında herhangi bir angajmanın, herhangi bir tutkun olmasın.
Belgesellerde bakıyoruz, mesela bir ceylan sürüsüne aslanlar saldırıyor, aslanı savuşturuyorlar, birisini kaybediyorlar ama hayatlarına devam ediyorlar. Mesela bazı hayvanların temsil ettiği manevi dereceler var. Bir çakal daha negatif nefs düzeylerini temsil eder, daha olgun hayvanlar daha olgun dereceleri. Bir ceylan aslanın ağzına düştüğü zaman, kurtuluş şansı yoksa bırakır kendini; ne aslana eziyet eder ne kendine. Ama son ana kadar da kaçar ve koşar. Ne kadar ince bir şey; son ana kadar kaçar ve koşar ama aslanın ağzına düştüğünde de bırakır, benlik algısı göstermeyi bırakır. O yüzden de hiçbir ceylan kaygı bozukluğu yaşamaz. Bu, kör olası nefsin ve zihnin takıntılarıdır, benlik tuzağı denilmesinin nedeni budur.
Benlik: Allah'ın İsim ve Sıfatlarını İdrak Vazifesi
Peki ben diye bir şey niye verilmiş insana? Mutlak beni anlamak için verilmiş, yoksa sahip olasın diye verilmemiş. Mesela çocuğuna şefkat ediyorsun, merhamet ediyorsun, koruyorsun; bu ne aslında? Bir ben faaliyeti. Fakat bunu Allah sana niye bu imkânı vermiş? İlahi beni anlaman için. Allah da senin şefkatinle ölçülmeyecek ölçüde, sonsuz bir şekilde yarattıklarına şefkatlidir, sonsuz bir ölçüde yarattıklarını koruyucudur, merhametlidir. Bunu anlaman için verilmiş. Ama sen onu kendine mal etmek için kullanıyorsan işte orada problem oluşuyor, o zaman nefs arınmaz.
Zaten Hristiyanların "fıtri günah" dediği, "doğal çocuk bile günahkârdır" dediği şey aslında bunu anlatmak istiyor. Tabii orada günahkârlığı biz hemen "günah, ben ne günahım var, masumum" diye karşılıyoruz. Orada anlatılan şey bir düşüştür; o hakiki idrak şuurundan bir düşüştür ve bu aşılması gereken bir şeydir manasında, iradeyle işlenip bir cezaya muhatap olan bir günah manasında değil. Onların demek istediği şey: çocuk dünyaya gelir gelmez neredeyse "ben" demeye müheyya olarak doğuyor; bu da onun o hakiki şuurdan düşmüş olduğunu gösteriyor. Bu şuur düzeyi yanlış bir şuur düzeyi, bu anlamda "günah" demek yani. Ve ne yapacak? O benliği tekrar asli haline döndürecek. Bunu yaparken de ilahi beni tanımış olacak.
Bediüzzaman bunu otuzuncu sözde anlatır. Der ki benlik o zaman niye verilmiş? Çünkü benlik Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını idrak etmen için verilmiştir. Sen mesela kendine bir ev inşa edersin, onu düzenlersin, temiz tutarsın, korursun. Sonra dersin ki "nasıl Allah bana bu idraki verdi ve ben bu şekilde bir ev inşa ettim, onu temiz tutuyorum, koruyorum; Allah da bütün kâinatı yaratmış, onu kendi isim ve sıfatlarıyla tertemiz tutar ve korur." Onu anlamış olursun. Nasıl anlamış olursun? Onun isim ve sıfatlarını tecrübe ederek anlamış olursun. Tecrübe ettiğin ölçüde onun isim ve sıfatlarını idrak etmiş olursun. Nasıl ki bir insan hiç tecrübe etmediği bir şeyi idrak edemez, Allah da o ulvi düzeyde sana kendi sıfat ve isimlerini tecrübe ettiriyor, ta ki onu anlayasın.
Mesela Allah sonsuz bir sevgiye sahiptir kuluna, aşk derecesinde. Peki aşk mecazi olarak bazen insan bunu yaşar; âşık bir insana sor, onun kusuru, hatası ona görünür mü? "Görünmez" der bazen ama ben şunu diyorum: görünür ama önemsemez. Allah da böyledir; kuluna aşk derecesinde muhabbet duyar, kusurunu görür ama ona bakmaz. Kusurunu düzelsin diye kuluna der ki "bak sen bu kusuru düzelt" — bu ayrı bir şey ama ona o asli özü nazarıyla bakar. İşte o zaman benlik ne vazife görmüş olur? Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını idrak vazifesi görmüş olur. Yani benlik bir pencere olur, duvar olmaz. Sen benlik penceresinden Allah'ın isim ve sıfatlarını müşahede edersin, tecrübe edersin. Ama onu duvar haline getirdiğinde kendi zindanını inşa edersin. Onun için en büyük zindan benlik zindanıdır.
Hz. İbrahim'in kırdığı bütün putlar, benliğin — o en büyük put olan benlik putunun — yan unsurlarıdır; en büyük putu bırakır. "Belki bu yapmıştır" der; aslında doğru, o yapmış zaten, hepsini önce "ben" demişsin, en temele merkeze putu oturtmuşsun: "ben ayrı, müstakil bir varlığım." Sonra o benim putları: benim başarılarım, benim madalyalarım, benim ödüllerim, benim kariyerim, benim param, benim eşim, benim çocuğum diye dizmişsin. Hazreti İbrahim gibi tevhid ehli biri geliyor, diyor ki bak ben bunları kırabilirim. Sen birçok putu yıkabilirsin fakat benlik putunu psikolojik benliğinle kıramazsın; benlik putunu kırman için üst bir idrake ihtiyacın var. "Bu benim değil" diyebilirsin, "şunlar benim değil, hiçbir şey benim değil" ama ben var hâlâ. İşte İbrahim diyor ki, o ilahi bir lütufla olacak; hem sen kabul edeceksin bunun gerçek olmadığını hem de bu ilahi lütufla kırılacak. Psikolojik benlik psikolojik şuurla yıkılamaz, ona daha farklı bir şuur düzeyi lazım, daha üst bir güç lazım.
Bunun ilacı nedir? Hemen Allah aidiyetini hatırlayacaksın. Yük yapmayacaksın. "Şu benim, bu benim" demekten vazgeçtin, "benim evladım, benim kocam, benim eşim" demekten vazgeçtin — e benden nasıl vazgeçeceksin, ben duruyor hâlâ? "Ben de ona aidim" de, topu Allah'a at, kurtul. Ben de ona aidim; o zaman ben niye benim yükümü taşıyayım? Gerek de yok zaten, onun yükünü de ona bırak, zaten o onu taşıyor. "Sizi ve yaptıklarınızı yaratan odur" diyor, ona aitsiniz. Daha önce de söylemiştim: böyle bir arkadaş bir devlet dairesinde bir işlem yapıyormuş, melami bir mürşidi varmış, mürşidi demiş ki "ne yapıyorsun?" "Ne yapalım, dünyadayız, tırmalıyoruz." "Bırak, Allah tırmalasın; sen niye tırmalıyorsun? Sen çalış, sen gayret et ama benlik namına yapma." Şunu başaracağım, bunu elde edeceğim, buna sahip olacağım nazarıyla değil; Allah'ın mülkünde çalış. Bir dert varsa bırak o derdi Allah çeksin elindeyse.
Bu çok büyük bir özgürlüktür insan için, çok büyük bir rahatlıktır, büyük bir kurtuluştur. Bence insanın kurtuluşu bir nevi insanın eline verilmiş. Onun için modern insanın bütün problemlerinin nedeni burada yatar, bizim sıkıntılarımızın nedeni de burada yatıyor. O yükü taşırsan zaten o bahsettiğimiz nefsin arınması diye bir şey olmaz. Manevi yolculuğun temel ilkesi benlik zindanının ortadan kalkmasıdır, tek şey budur. Yoksa "biz tasavvuf ehliyiz, biz böyleyiz" dediğin noktada bile bir yol alamazsın, kendini yolla, kendini oradaki farklı özelliklerle tanımlıyorsun. Bütün o kayıtlanmalar, kimlikler insanın tuzağıdır.
Bunu anlamaya çalışacağız. Çocuğum vefat edebilir, eşim vefat edebilir, arkadaşım vefat edebilir, birçok şeyi kaybedebilirim. Ama şimdi ben "kaybediyorum" algısını taşıyorsam daha kökenine ineceğim: bu hapı nerede yuttum, bu zokayı nerede yuttum? Biz ona bakmıyoruz, "bir olta bizi çekiyor, üzüntü duyuyoruz" diyoruz. Niye üzüntü duyuyorsun? Çünkü "benim" diyorsun ona, "benim" diyorsun elinden gidiyor. Sen de o elinden gidenin psikolojik olarak peşine düşüyorsun. Başka yapacağın bir şey yok ama kendini onunla bağlayan sensin. Farz edin bir balıksınız, yemi yuttunuz; akıllı olan ne yapar? Alır, oltanın ucunu saplandığı yerden çıkarır, sahibine iade eder. Tabii balığın bunu yapma şansı yok. Bu ilginç bir metafor; çünkü balık nefsaniyeti temsil eder temelde, sürekli bir yem görür, o yem nereye bağlı ona bakmaz, yemi görür, oltanın ipini görmez.
Nefsani Nazar mı, Rahmani Nazar mı?
Onun için "benim" diyen adam çok büyük yük taşıyor demektir, cahil cesareti taşıyor demektir, kendini tuzağa düşürüyor demektir; sınırlı bir nefsani hazzı olabilir. Buda'ya gelmiş bir kadın (hikâye uzun, kısa kesiyorum): çocuğu ölmüş, acı çekiyor, demişler ki "Buda'ya git, sana belki bir çözüm bulur." Buda gitmiş, birkaç versiyonu vardır, ikisi de önemlidir. Bir tanesi şudur: "Ey kadın, şükret ki ölen bütün çocuklar senin değil, şimdi git evine." Yani sen birine bağlanmıştın, birine "benim" demiştin, o da öldü, acı çekiyorsun. Şükret ki bütün çocuklar senin değil. Sen kendini bağladın; başka çocuklar ölüyor, niye sen onlara acı çekmiyorsun? Çünkü onlara bağlı değilsin, onlarla benlik anlamında bağın yok, ama öbürüyle var — "bu benim" dediğin.
Bunu anlattırırken düşündüm: dünyadaki bütün her şeyden vazgeçip yok olmak, bununla ilgili herhangi bir dini geleneğin bir avantajı veya dezavantajı yok, bütün dini gelenekler böyledir. Tabii ki İslam aslında şunu yapıyor: dünyadan kaçmadan dünyaya bağlanmamak. Bazı Budist ekoller veya tarzlar "madem dünyadayken bağlanıyorsun, iyisi mi dünyadan soyutlan, dünyadan maddeten de uzak dur" diyor. Ama daha yüksek yorum şudur: dünyadan kopmadan o bilinci yaşamak. Steve Jobs'un hayatını anlatan kitapta onun bir Zen Budist hocası varmış, o demiş ki "işte ben Amerika'yı terk edeceğim, işimi bırakacağım, her şeyi bırakacağım." "Yok" demiş, "sen bu manevi yolculuğu burada da gerçekleştirebilirsin." Mesele bu; bütün geleneklerde ilke budur, zahiri olarak görüntüde bir şeyi bırakmak bırakmamakla ilişkili bir şey değil. "Ben ne yapacağım, eşimi çocuğumu terk mi edeyim?" Benlik bilincini, benlikle bakışı terk et, "benim benim" deme tuzağından kurtul. Bütün incelik budur.
Hanımları problem çıkarıyor bir zaman bazıları, "hepinizi bırakayım" diyor peygamber, "benim ihtiyacım yok, illa evlenmek zorunda değilim ama evlenirim, eşlerimle ilgilenirim, çocuğum olur ilgilenirim ama benim bir nefsani bağım yok." Bu kayıtsız, umursamaz anlamında değil, bunu karıştırmamak lazım ama idrak ettikçe anlayacağız. Umursamıyor değil — olsa da olur olmasa da olur değil, sevmiyor değil, umurunda değil değil; benlik nazarıyla değil.
Bediüzzaman'ın verdiği çok güzel bir örnek var: bir elmaya iki nazarla bakabilirsin. Birisi kendi nefsani hazzın nazarıyla; o elmayı yersin, o elmadan aldığın bir lezzet vardır, elma bitince bu biter. Bir de onu Allah'ın cömertliğinin, rızık vericiliğinin, sana duyduğu şefkatin, merhametin bir yansıması olarak bakarsın; onu tadarsın fakat dersin "bu Rabbimin şefkatidir, Rabbimin ikramıdır, Rabbimin keremidir, Rabbimin cömertliğidir" dersin ve sen o elmadan aldığın sınırlı lezzetten çok daha öte bir lezzeti Allah'ın sana cömert ve şefkatli olduğunun idrakinden alırsın. İşte bu muhabbettir, nefsani değildir. İlki nefsanidir. Bak ikisi de elmayı yedi, ama birisi nefsani olarak yedi, birisi rahmani olarak yedi. İşte aslında o cennette "elma yenmiş" hikâyesi var; yani bir nefsani yemek var, bir rahmani yemek var. "Nefsani yaklaşma" diyor Allah — bunun gibi nimetlere, lezzetlere, ikramlara rahmani nazarla bakmak var.
Nefsin de aldığı bir lezzet var ama ben diyorum ki Allah ne kadar merhametli, koruyucu ve bana o kadar ilgili ki bana bu lezzetleri, bu ikramları lütfetmiş. Dikkatim, idrakim Allah'a dönük. Düşünün birisi size bir hediye getirse, siz hiç hediyeyi getirene bakmasanız, onun size olan sevgisini, şefkatini, dostluğunu dikkate almasanız, sırf hediyeyi açıp o hediyedeki bir yiyeceği yiyeseniz ve orada bitirseniz ne olur? Bu gayri fıtri bir şey değil mi? Ama o hediyeyi paketini açarsınız, oradaki hediye edilmiş çikolatayı yersiniz ama dersiniz ki "ne kadar şefkatli, yakın, merhametli, beni seven, beni önemseyen bir arkadaşım, dostum var" — o hediyeyi o niteliklerin bir yansıması olarak görürsünüz, işte o zaman nefis nazarıyla yaklaşmamış olursunuz.
Diyelim ki bir arkadaşınız 5 liralık bir hediye getirdi, bir arkadaşınız 5000 liralık bir hediye getirdi; şimdi sizde nefsani nazar varsa siz o 5 lira ve 5 bin lira mukayesesi yaparsınız. Ama rahmani ve ruhani nazar varsa siz o 5 veya 5 bine değil, o 5 liralık hediyeye vesile olan sevgiye, dostluğa, yakınlığa bakarsınız. Odur önemli olan. Onun için yine kâmil insanın veya olgun insanın bir ölçüsü de şudur ki Allah'ın kendisine verdiği şeyin niteliğine bakmaz, azlığına çokluğuna bakmaz, Allah'ın vericiliğine bakar. Allah birine beş, birine on verebilir. Hatta Kur'an'da Allah diyor size verdiklerim konusunda mukayese etmeyin, kıskançlık göstermeyin, ben birinize beş, birinize beş bin verebilirim, bu önemli değil, buna bakmayın diyor.
Verilene Değil Verene Bakmak
Bununla meşgul olup kıskançlık, mahrumiyet veya mağduriyet hissetmek — beşi veren de benim sonsuz şefkatim, merhametim, cömertliğim; beş bini veren de. Kaynak bir, aynı kaynak. Sen 5'ten de kaynağa ulaşabilirsin, 5 binden de kaynağa ulaşabilirsin. İşte bu rahmani bakıştır. Yoksa hiçbir mümin "Allah onlara çok vermiş, o zaman bana az vermiş" demez, bu manası çıkarsa bu cehalettir. Diyeceksin ki Allah vericidir, ona da vermiş, bana da vermiş; neden? Çünkü o verendir, lütufkârdır, cömerttir. Yoksa "bana bunu verdi, ona onu verdi" diye hesap etmek cehalettir.
Peygamber birinize iki tane şeker verdi, birinize beş tane, birine bir tane; önemli mi? "Tamam peygamber vermiş, bak peygamber seni biliyor, tanıyor, sana teveccüh ediyor" dersin. Yoksa "sana kaç tane verdi, bana kaç tane verdi" diye hesap edersen bu cehalettir. Hakiki insan, Allah kendisine verdiğinde azlığına çokluğuna bakmaz, verene bakar. Nefsani insan verilenin azlığına çokluğuna baktığı için "bana az verdi, bana çok verdi" diye mukayese yapar; hakiki insan verene bakar. "Allah verdi, tamam." Bir de verse fark etmez, aynı Allah'tır; bin de verse aynı Allah'tır. Güneş tepede saat 12'de o en sıcak tesirini verdiğinde de aynı güneştir, batıyor gözüktüğünde o az ışığıyla da aynı güneştir. Sen güneşi öğlen 12'de de görsen, akşam batarken de görsen bileceksin ki aynı güneştir. Bunu idrak eden insandır, etmeyen nefsani bakıyor demektir.
O yüzden Allah, nefsani bakan insanı doyuramayacağını söylüyor. "Allah doymaz" diyor; çünkü sınırlı veriyor netice itibariyle, kalp sınırlı olanla doymaz. Neyle doyar? Allah ile doyar. Onun için verilene değil verene bakmak lazım. Bu da yine benlik nazarıyla ölçüp biçmekten bizi kurtarır. Çok insan vardır ki "Allah bana niye bunu verdi, niye bunu vermedi, niye böyle az verdi, niye ona çok verdi" diye bununla uğraşır. Buna neden olan şey nefs, psikolojik benlik. Böyle bakan bir insan maneviyatta yol alabilir mi? Sürekli Allah'a hesap sorar: bunu verdi, onu verdi, az verdi, çok verdi; ahirette ne verecek, ben ne verirsem o ne verir. Böyle bir şeyden yol alınması mümkün değil, bu nefsani bir nazardır. Bu nazara takılan insanın da muhatabı kendisidir, çektiği acı da kendisine yazılır; Allah'a suçlama hakkımız yok. Allah diyor ki "sen beni gör, sana verdiğimi değil." Onun için gerçek idrak kaynağına ulaşmaktır.
Umumi olarak, Allah'ın kendisine çok şey verdiği insan bir düşünmesi lazım: acaba bunda benim kendi nefsimde bir sıkıntı var da mı bana çok veriyor? Hani bazen çocuk çok ağlar ya, "tamam al, sus" dersin; bazen Allah böyle yapar bazen insanlara. Bir ayet var: "Dünyadan nasibini isteyene dünyayı veririz, ahirette bir nasibi yoktur onun." Adam bakıyorsun ağlıyor, ağlıyor; Allah bunu verdi vermedi diye, "al" diyorsun, tamam mı, bu kadar gürültü yapmana gerek yok, çünkü anlamıyorsun, ona çok vermenin de anlamı yok. Akıllı çocuk şudur ki annesinin onu sevdiğini bilir, annesinin kalbindeki yerini bilir; annesinin ona aldığı oyuncağın veya şekerin hesabını yapmaz, annesinin sevgisini de onunla ölçmez. Kul da böyledir; Allah'ı verdikleriyle değil, kendisiyle tanıyacak. O zaman irfan tahakkuk eder.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Doğrudan sure/ayet numarasıyla anılan bir ayet geçmiyor; "dünyadan nasibini isteyene dünyayı veririz, ahirette bir nasibi yoktur" mealinde bir ayete işaret ediliyor (kaynak belirtilmemiş). --- ---