Kırmızı Başlıklı Kız, Ölçüsüzlük ve İçimizdeki Kurt

İlaçlar, Biyoloji ve Mutluluk İlişkisi Üzerine Tartışma

Soru: Neden başka ilaçlar var? Mesela konsantrasyonu artıran ilaçlar var, ben de alıyorum, resmen tabiatımı değiştiriyor. Ben başka bir insan oluyorum: daha konsantre olmuş, iki gün uyumayan, çok çalışmam gerektiğinde falan çok aktif, neşeli. Demek ki uykum, her şeyim değişiyor işte.

Yok, uykunuz değil de, işte atıyorum diyelim ki dikkat düzeyiniz, dikkat süreniz, bu gibi şeyler oluyor: daha neşeli, daha dışa dönük, dinamik, iki günde uyumuyorsun. Şöyle, yapıyı değiştirmiyor da, bazı şeyleri baskılıyor, bazı şeylerin daha açığa çıkmasına imkan verebilir ilaçlar veya maddeler. Diyelim ki işte adam içki içer, mutsuzdur, içki içer, bir yarım saat sonra neşeli olur. Neden? Çünkü içki ondaki o mutsuzlukla ilgili algıyı, düşünceleri biraz gevşetmiştir ve orada neşeleniyor. Bir başkası başka türlü etkilenir; diyelim ki yarım saat sonra etrafı dağıtır — hani "kedi buraya gelecek diye" korkan fareler gibi.

Yani tabii ki şunu reddedemeyiz: biyolojik bir kısım şeyler, yeme içme, tutum, ilaçlar vs. mutlaka psikolojiyle etkileşiyor. Ama daha üst düzeydeki mutluluk, sevinç, şefkat, merhamet gibi şeyler daha farklı bir temele aittir. Yoksa geçici olarak evet bir şey içersin, hafif bir neşelenirsin ama bu şuna işaret etmez: "demek ki neşelenmek için buna ihtiyaç var." Getirmez yani. Veya bir insan biyolojik olarak çok hasta olabilir ama spritüel olarak o farkındalığı güçlü olduğu için mutsuz olmaz.

Soru: Oluyor hocam. Kansızlık, demir eksikliği bile kadınları depresif hale getiriyor. O kadınların spritüel farkındalığı yok mu diyorsunuz?

Tamam da şimdi depresyonlu diye geliyorsunuz, bakıyorsunuz bütün değerleri düşmüş, kan değerleri düşük, kadının kafayı kaldıracak hali yok ki mutlu olsun.

Soru: Hormonlar, kanser, hepsi çok önemli. Demir, tiroid, hepsi önemli.

Tamam ama diyorum ki işte bu spritüel varlığımız paranteze alınarak nispeten kabul edilebilir. O tür — o zaman mesela demiri, her şeyi tam yerinde olan, mutlular mı o durumdaki insanlar?

Soru: Değiller.

Demek ki burada çok katı bir genel mutluluk yok zaten. Ama kendini götürecek bir hal var. Sorduğun zaman kimse mutlu değil, çünkü uzakta olduğunu düşünüyor. Mesela halsiz olduğu için mutsuz olan adam, halsizliği gidince mutlu oluyor. Ben de diyorum ki halsiz olunca mutsuz olmak zorunda değilim.

Soru: Onun da etkisi var, kafayı kaldıramıyorsun hocam.

Fark etmez. Halsizim diye mutsuz olmam gerekmiyor. Ama halsizlik sizde, zihninizde "eşittir mutsuzluk" olarak algılanıyorsa, o zaman halsiz olduğunuz zaman mutsuz olacaksınız. O halsizliğe mutsuzluk dahil değildir.

Soru: Hiç demiriniz düştü mü? Çocuğunuz var mı hocam?

Ben o herhalde ortalamadan bahsediyorum, büyük bir başlık üzerinden. Basit bir örnek veriyorum, sembol, metafor olarak vereceğim: diyelim ki yüzümüze sivilce çıktı, mutsuz oluyorum — hele de bir genç kızsam. Sivilce gidince bir dakika mutlu oluyorum. Şimdi mutluluk veya mutsuzluğumun nedeni sivilce mi? Değil, aslında değil mi, ikisi aynı şey değil. Veya işte bunun gibi, yani halsiz olmak eşittir mutsuzluk değil. Mutsuzluğu sonuç vermek zorunda değil. Ben derim ki "halsizim, elimi bile kaldıramıyorum, enerjim yok, hayatı karşılayacak gücüm yok" — ama bu bir mutsuzluk nedeni midir, size bağlıdır.

Şimdi sizin dünyanızda bu bir mutsuzluk nedenidir. Bir sekizin de dünyasında öyledir, bir yedinin de dünyasında öyledir. Mesela anlatabildim; ama bir dokuz halsiz olur, o kadar mutsuz olmayabilir. Zaten adam hayatına yatkın, halsiz de olsa ondan o kadar mutsuzluk beklemez. Mesela ona sorsanız, "biraz hastayım" der, "o zaman biraz dinleneyim" der, "iyi gelir bana" der mesela. Ama yedi de, sekiz de canı enerjik olmak istiyor. E enerjin yok, o zaman mutsuz oluyorsun.

Mesela bazı çocuklar vardır, hasta olunca mutsuz olurlar. Mesela ben başım ağrıdığında mutsuz olurum. Neden? Kalkamıyorum, yapmak istediğimi yapamıyorum. Bu nedenle mutsuz — buraya gelecek enerjin yok. Yapmak istiyorsunuz, yapamıyorsunuz; yapamamaktan mutsuzsunuz. Yoksa başınız ağrıdığı için değil. Bunlar farklı farklı şeyler. Siz sonuç olarak düşünüyorsunuz, ben kendisi olarak düşünüyorum, siz de onun sonuçları itibariyle düşünüyorsunuz. Mesela halsizlik sizin dünyanızda ne anlama geliyor? "İstediğini yapamıyorsun, canlı değilsin, enerjik değilsin, her şeyin bir sesi" gibi işte. O düşünce sizi mutsuz ediyor. Yani o tür şeyde olmak kötü bir şey diye tanımlıyorsunuz ve o anda mutsuz oluyorsunuz. Bir başkası aynı halsizliği yaşayabilir ama mutsuz olmayabilir.

Soru: Hocam, ağrı eşikleri bile değişiyor mu?

Ağrı eşikleri bile değişiyor, tabii onun da bir değeri var. Ama yani şu, hatta bazen halsiz olursunuz, size çok ilgi gösterirler, mutlu olursunuz hatta; halsizliğinizden ikincil kazançlar olanlar var — "teyze şükrünüz" falan. Şimdi siz orada halsiz olmak, mesela sekizde diyelim ki halsizsin de başkasına muhtaçsın şimdi diyelim, bu rahatsız edici bir şey; aslında onu mutsuz eden halsizlik değil, başkasına muhtaç olmak durumuna düşmek. Kendisi hakkındaki ve kendisinin ego düzeyinde olmaya çalıştığı, olmak istediği, olunca mutlu olacağını düşündüğü şeylerin bir kısmı o halsizlik nedeniyle icra edilemiyor veya öyle hissedemiyor. O zaman mutsuz oluyor. Dolayısıyla aslında halsizlikten dolayı değil, onun sonucunda yapabildiği veya yapamadığı şeylerle ilgili algısı. Eğer o sonucunda oluşan durumlardan rahatsız oluyorsa mutsuz oluyor; sonucunda oluşan şeyler rahatsız edici değilse o kadar mutsuz olmuyor. Halsiz oluyor, "oh" diyor, "okula gitmeyeceğim." Değil mi? Öbürü der ki "işte ne güzel arkadaşlarla bir aktiviteye çıkacaktık, Allah kahretsin gidemiyorum, mutsuzum."

Össel (Özsel) Deneyim ile Duygusal Yoğunluk Arasındaki Fark

Bununla ilgili, hazır okulaşmışken, fizyolojik bir etki sebebi söyleyeceğim: sağ beyin ve sol beyin arasında bir ayrım gerçekleşen — ya da atıyorum çok havasız kaldığı için hani beyninde nekroza benzer yapılar oluşmuş, bir toksik madde fazla birikmiş, aslında bir sarhoşluk hali yaşıyor. O sırada egosuzluğu deneyimliyor diyebiliyor. Yani birkaç saniye, birkaç saat zamanı bilmiyorlar falan — işte ölüme benzer deneyimler yaşayıp hani geri gelenler. Mesela bunlar psişik düzeyde mi yoksa öz düzeyinde mi? Bu ayrımı nasıl fark edebiliriz? Çünkü anlattıkları şey tam bir birlik deneyimi gibi anlatılıyor.

İnternette tabii ki konuşmuş bir kere: bir kadın vardı, pıhtı atmış işte beyninde, tam olarak dünyaya yabancılaşmış. "Ben" dedi, ilişkisini hatırlamıyor, dini hatırlamıyor, sayı hatırlamıyor, rakam hatırlamıyor, arzu korku nedir bilmiyor. Yatan olarak anlatıyor bunları ama hala bazı yorumları görüp nasıl farkına varılacağını gözükmüyor.

Soru: Hocam, duygusal merkezler yakın risk taşıyanlar çok yüksek bir his yaşayıp bunu özel sanabiliyor; anlattığım zaman da "ben böyle bir şey yaşadım, çok güçlü bir duygu yaşadın, altından kalkamadın, normaldir diyemedin" — o sırada kaptırdın kendini ona, "ben kendimi tutamadım, işte kendimden geçtim" falan diye anlatıyor.

Aslında en temeldeki özsel deneyim, bu gördüğümüz, beş duyuyla algıladığımız varoluşun — hani derler ya işte bir programın bir database'i vardır, bir temeli vardır — özsel deneyim, gerçek anlamda tam özsel deneyimde sen bu beş duyuyla algıladığın varoluşun asli kökenine dair bir idrakin olur. Yoksa "ben özsel deneyim yaşadım, her şeyle bir oldum" — o değil aslında, o özsel bir deneyim değil. Aslî ilkesine dair bir idrak geliyor, daha doğrusu onu fark ediyoruz. Ve kişi eğer öyle bir şey yaşamışsa, psikolojik düzeydeki algıyı ve süreçleri artık o kadar önemsemez, onlarla hemhal olamaz daha sonra. Yani belki bir gölgelenme olabilir ama hani bir laf vardır ya, "adam belli bir manevi şeyler yaşamış, sonra işte geri dönmüş, u dönüşü yapmış" falan — hani onlar nihai noktaya ulaşan değil, yolda ilerlerken yoldan geri dönendir.

Anlatabildim mi? Yani onun hiçbir kendini ifade etmeye, kendini ortaya koymaya dair hiçbir arzusu olmaz. Gerçek anlamda özsel deneyim yaşayanın gözünde altınla toprak arasında hiçbir fark yoktur. Hatta bununla ilgili bir hadis var — imanın hakikatini idrak etmekle ilgili böyle bir hadis var. Yani o deneyimi yaşayan bir insanın gözünde sokakta olmakla bir sarayda olmak eşit; altınla toprak arasında bir fark yoktur.

Hazreti İsa'nın Taş ve Altın Kıssası: Değerin Göreceliği

Hazreti İsa'nın bir hikayesi var: bir gün yolculuk yapıyor, üç günlük bir mesafe. İkinci gün, yanındaki arkadaşı, yani yolculuk arkadaşı, uyanıklık yapmak istiyor, yemeği saklıyor. Üçüncü gün İsa Aleyhisselam diyor ki "getir yemeği de yiyelim." "Ya" diyor, "ben sana söylemeyi unuttum, dün gece birisi geldi, yemeğin yarısını çaldı gitti." "Öyle mi" diyor. Taşları, çakıl taşlarını topluyor, üç öbek yapıyor, dua ediyor. Taşlar altına düşüyor. Adamın tabii gözü açılıyor. "Bunlar kimin" diyor. "Bu senin" diyor. "Bu benim" diyor. "Bu da" diyor, "o gece yemeği yiyen adamın." Öyle deyince adam hemen itiraf ediyor.

İsa Aleyhisselam altınlarla uğraşmıyor, devam ediyor. Birkaç saat, beş altı saat taşların başında bekliyor tabii adam — altın sonuç itibariyle. Birileri geliyor, onlar bakıyorlar, "dağ başında bir adam burada ne yapıyorsun" falan. Biraz araştırınca fark ediyorlar altını, acıkıyorlar tabii, bunu köye gönderiyorlar. Bu da yemeklere zehir koyuyor, gelince onu da öldürüyorlar. İsa dönüyor, bir bakıyor: üç öbek taş. Taşla altının arasındaki böyle güzel bir mesaj: insanlar taş mı altın mı arasındaki farkı kavrayabilsin. Bu büyük bir mesaj aslında.

Fark yoktu — bu algı, değil mi, farkı olmadı. Kızılderililer der ki "bu lanetli bir taş, altın," öyle bir şey değil, dünya tarihi boyunca altın yüzünden insanlar birbirini öldürmüşler. O ego neden dendi? Altın lanetli olduğu için değil, altın laneti "öldürmüş" — lanetli olan insanların egosunun laneti var. Yani burada hatta altın sembolizmde tamlığı, mükemmelliği temsil eder. Altın tam olduğu için bir suyun içine koyduğunda veya binlerce sene toprağa koyduğunda bir şeyle etkileşmez. Bin sene sonra altını çıkar, hafif bezle tozunu al, hiçbir şey yoktur. Neden? Çünkü altın metallerin kamili kabul edilir, tamlığın ifadesidir. Tam olan bir şey başka bir şeyle etkileşme ihtiyacı duymaz ama kaçmaz da.

Şimdi bizde bazen böyle sahte ermişlik olur — "işte erdim, dağa kaçarım, insanlarla yaşamam, bu insanlarla yapamam" falan. Ya sen erdiğin zaman bir farkı yok yani, bir şeyi yok. Anladın mı? Yani altını suya koy, çöpün içine koy, tahtanın içine koy, toprağa koy — altın demez ki "bu bana yakışmıyor," paslı bir demirin yanına koy, onun için bir problem değil bir yoktur yani, o tamdır, eksiksizdir, bir şey alıp verme ihtiyacı yoktur. Onun için insan ticaretini Allah'la yapıyorsa kamil insan; başkalarıyla ticaret yapıyorsan henüz eksiksin.

Soru: Yamakçılar (simyacılar) var, altınla ilgilenmiyorum. Ne içindir? Ramatçı, simya...

Simya — kuyumcuların bir şeyleri, altın yapmaya çalışıyorlar. Biz de kuyumculardan geri aldıkları altınları — onu biliyorum, o toz haline gelen işte işlerken bozuk altınları alıp onu bir şekilde kaynatıp, bozuk parçaları vesaire, onu tekrar orijinal hale getiriyorlar, altını tekrar elde ediyorlar. Şimdi oradan simyaya geçmeyelim ama. Bu bir kelime var orada, ben çok merak ediyorum genelde: o şey kaynattıkları tasın adı "potadır," Farsçası. Latincesi "testa." Önemli bir tas hocam bu — bu tası, tası test onun içine kaynaya kaynaya işte özlüğe alıyor ya bir şekilde. "Test" kelimesi oradan geliyor. Kelimenin Arapça karşılığı fitnedir. Yani Allah bizi fitneyle, alet, kaynattı, gözümüzün kalmasını sağlamak — ne böyle benzetme?

Evet. Bugün kırmızı başlıklı kızı konuşacağız.

Kırmızı Başlıklı Kız Masalının Sembolik Anlamı

Şimdi aslında kadim bilgeliklerde böyle insana dair, yani insanın tekamülüne, insanın anlayışının gelişimine, insanın bazı şeyleri kavramasına, idrak etmesine yönelik bilgiler nesilden nesile aktarılmak istenir doğal olarak. Fakat nesilden nesile aktarılırken, bazen bunları aktaracak bir kimseyi hep bulamadınız. Sen ne yapıyorsun? O bilgiyi bir mitolojinin, bir hikayenin, bir masalın formuna sokuyorsun. Ve insanlar bir mitoloji okuyor, masal okuyor, hikaye okuyor. Mesela kırmızı başlıklı kız güzel bir masaldır yani, çocuğa anlatırsın, oynarsın falan. Ama o masalı, o hikayeyi, o mitolojik bilgiyi veya mitolojik formu, farkındalığı olan veyahut da insaniyeti noktasında ilerlemeye çalışan bir kişi dikkatle değerlendirirse, oradaki şifreleri deyim yerindeyse anlamı okumaya başlar. Dolayısıyla bilgi aktarılmış olur. O bilgi, o formdaki anlatılmak istenen şeyi çözemeyen de onu bir masal olarak aktarır, bir hikaye olarak aktarır, bir mitoloji olarak aktarır ve dolayısıyla bilgi aktarılmaya devam eder.

Şimdi kırmızı başlıklı kız masalı işte kısaca nedir? İşte kırmızı başlıklı bir kız var, böyle neşeli, sevimli, tatlı bir kız. İşte babaannesi uzak bir yerde, ara sıra acıkıyor, yemeğe ihtiyacı var, bir şeylere ihtiyacı oluyor. O da ona işte çörek, tatlı, şu bu hazırlamış, ona götürüyor. Giderken bir ormandan geçecek. Ormandan geçerken o ormanda bir kurda rastlıyor. Kurt "nereye gidiyorsun küçük kız" diyor. O diyor "işte babaannem var, onu göreceğim, ona işte bu yemekleri götürüyorum." O düşünmüş ki "ben bunların ikisini de orada yerim." Hemen gitmiş hızlı bir şekilde, kız çocuğundan daha hızlı bir şekilde babaanneyi yutuvermiş. Sonra babaannenin yatağına girmiş, yorganla da üzerine belli bir noktaya kadar örtmüş, babaannenin de işte neyse şapkasını falan üzerine giymiş.

Ondan sonra o kırmızı başlıklı kız gelmiş, biraz hafif şaşırmış, hafif bir yabancılık hissetmiş ama "belki uzun süre görmedim, değişmiş olabilir" demiş. "Babaanne" demiş, "senin gözlerin niye bu kadar büyük?" "Seni daha iyi görmek için kızım, torunum." "İşte babaanne, tırnakların niye bu kadar uzun?" "Seni daha iyi tutabilmek için." "Burnu niye bu kadar uzun?" "Seni daha iyi kokunu almak için" falan derken, "işte babaanne, dişlerin niye bu kadar büyük?" "Seni yiyebilmek için" deyip onu da yutuyor.

Ondan sonra bir avcı geliyor. Avcı işte kurdun o karnının şişkinliğini görüyor, her neyse, işte onun karnını yarıyor, içinden büyükanne ile kırmızı başlıklı kızı çıkarıveriyor. Daha sonra o kurdun karnına taş dolduruyorlar, kapatıyorlar. Tabii kurt o taşlarla ayağa kalkmaya çalışıyor, kalkamıyor ve ölüyor. Kısaca hikaye bu.

Şimdi aslında burada ne anlatılmak isteniyor? Yani neyi bu masalın içine koymuşlar aslında? Bu tabii ki aslında batıdaki bir halk hikayesi, işte birisi de bunu almış, işte Grimm masalları diye yazıya geçirilmiş ve günümüze kadar da gelmiş. Orijinal halk hikayeleri, orijinal halk masalları genelde mutlaka bir şeyi anlatırlar insana dair, ve insanın bir şeyi anlamasına, bir şeyi kavramasına, bulunduğu durumdan bir adım daha ileri gitmesine hizmet etmek içindir. Ve dolayısıyla aslında içindeki şeyler, eğer bozulmadan gelmişse, genellikle çok yerinde ve anlamlı şeylerdir.

Şimdi kırmızı başlıklı kız aslında bizim doğal psikolojik benlik halimiz. Yani bir, iki, üç, beş yaşındaki bir çocuğun doğal hali olarak düşünebilirsiniz aşağı yukarı — çocuğun doğal durumu, doğal psikolojik durumu. Bizim de doğal psikolojik halimiz. Büyükanne, babaanne veya büyükanne, bizim bedensel boyutumuz ve bunlara dair ihtiyaçlarımız. Orada dikkat ederseniz, babaanneye ne götürüyor kırmızı başlıklı kız? Yiyecek, içecek falan götürüyor. Yani aslında bizim kullandığımız biyolojik yapının temel bir kısım ihtiyaçları var: korunma, barınma, sahiplenilme vs., yeme içme vs. bir kısım ihtiyaçları var. Ve oradaki mesela babaanne olması, yaşlı olması, onun böyle zaman içinde yaşlanmaya meyilli bir tabiatı olmasına işaret ediyor.

Orman neye işaret ediyor? Orman hayat. Hani mesela ormanda kaybolma çok olur değil mi? Aslında biz bazen hayatın içinde kayboluruz değil mi? İşte birçok süreçler yaşanır hayatın içinde: iş hayatı, ilişkiler vesaire birçok şey olur ve zaman zaman biz de böyle bir kaybolmuşluk hissederiz. Ama ormanda yolu iyi biliyorsanız fazla kaybolmazsınız. Neyse, işte ne var? İnsanın biyolojik, maddi, fiziksel bir kısım ihtiyaçları var, bu da aslında babaanne ile orada temsil ediliyor.

Kurt: Psikolojik Melekelerin Ölçüsüz Hali

Burada en önemlisi kurt. Kurt ne? Kurt insanın bedensel ve psikolojik ihtiyaçlarının ölçüsüz, sınırsız, dengesiz hali. İşte orada "gözün niye büyük babaanne" — "seni daha iyi görmek için." Mesela şey oluyor bizde: mesela işte "niye bu kadar sertsin?" "İnsanlar hak ediyor, kendimi korumak zorundayım." "İşte niye bu kadar hırslısın?" "Hırslı olmazsan altta kalırsın, ezerler seni." Değil mi? Ve "işte niye bu kadar sevgi arıyorsun?" "E sevilmezsen yaşayamazsın." Bakın kurdun kurduğu bütün açıklamalarında bir mantık var. Ne diyor? "Seni daha iyi görmek için gözün büyük, seni daha iyi tutabilmek için tırnağın uzun, senin kokunu daha iyi almak için burnun büyük." Yani psikolojik benliğimiz kendince büyük bir yanılgı içinde, hayatta kalabilmek için, hayatın tırnak içinde güya üstesinden gelebilmek için doğal ayarlarını bozar.

İnsan psikolojik anlamda aslında birçok doğal ayara sahipken, o doğal ayarlar bozulmuştur. Yani aslında biz kırmızı başlıklı kız olarak psikolojik anlamda dünyaya geliyoruz, sonra bir kısım özelliklerimiz kurt haline geliyor. Bu illa "kurt" dediğimde aklınıza böyle bir yırtıcılık gelmesi gerekmez. Mesela tembellik de bir kurt tavrıdır. Mesela "niye bu kadar tembelsin?" "Kendimi yormak istemiyorum." Açıklama çok makul. Anlatabildim mi? Yani "hayatta böyle baş etmek benim işime geliyor," veya "hayatla böyle baş edilebileceğini düşünüyorum." Mesela çok insan vardı işte, "ne yapıyorsun, ne var ne yok?" "İşte bir mücadele veriyorum" diyor. "Niye mücadele ediyorsun? Yaşa, normal yaşa." "Mücadele etmeden olmuyor." Hayır, mücadele etme, doğal ayarlarında yaşa.

Şimdi orada kurdun temsil ettiği şey çok önemli. Kurt hem babaanneyi yiyor hem de kırmızı başlıklı kızı yiyor. Yani siz ve biz, hepimiz psikolojik doğal ayarlarımız aşırılaştığında ve bozulduğunda bedenimize ve psikolojimize zarar veriyoruz, onları mahvediyoruz. Yani mesela doğal bir halin var, doğal bir psikolojik halin var ama diyelim ki aşırı hırs, aşırı korkaklık — bütün bunları düşünün. "Kurt" deyince aklınıza illa böyle bir agresiflik, öfke, saldırganlık gelmesin. Psikolojik düzeydeki doğal ayarların bozulması kurtla temsil ediliyor orada. Hangi psikolojik ayar bozulmuşsa, o sizi yutan bir şeye dönüşür. Mesela tembellik seni yutar, atalet, erteleme seni yutar, korkaklık seni yutar.

Mesela geçen bir arkadaş böyle: "ben" dedi, "çok düşünüyorum, o yüzden harekete geçemiyorum." Dedim "sen çok düşünmüyorsun, sen belirleyemeyeceğin bir gelecek zamanı belirlemeye çalışıyorsun. Kafanda bir şey dönüyor, gereksiz bir düşünce halesi dönüyor. Buna düşünme denmez, buna çok düşünme de denmez, buna gereksiz düşünme denir." Mesela ne olacak — mesela bir şey var, bir süreç, işte sonunda ne olacak — sonunda ne olacak, şu andan bilemem, bunun üzerine mesela düşünüyorsan, halen bu bir kurtluktur yani, orada içinde bir kurt var yani ve o kurt seni yiyecek, yiyor zaten. Anlatabildim mi? Sonra başın ağrır, işte gerginlik yaparsın, "işte kafam şişti, ne olacak" falan. Bu sürecin sonucunu kırk yılda düşünsen bulamazsın, çünkü bu düşünerek bulunabilecek bir şey değil.

Ama ne yapıyor? Zihin "düşün" diyor. Mesela diyelim ki sınava gireceksin, "sınav nasıl geçecek? Hadi düşün, bakalım bulabilecek misin?" Bulamazsın. Bunun üzerinde düşünmek düşünmek değildir. Düşünürsen ne olur? Seni yutan bir canavarı büyütmüş olursun. Senin enerjini, kabiliyetini, akliyetini, muhakemeni, dikkatini bozar o. Yani senin kurdun olur.

Dolayısıyla insan psikolojisi her zaman doğru ayarlarına döndürülmelidir. Hayatın içinde mutlaka o ayarlarda ufak tefek bozulmalar olur. Mesela bir şey yaşarsın, hırsın depreşir; bir şey yaşarsın, korkun o anda depreşir; bir şey yaşarsın, üzüntün depreşir; bir şey yaşarsın, başka bir psikolojik yanın depreşir. Mutlaka gün içinde, hayat içinde psikolojik düzeydeki ayarlarımız az veya çok bozulabilir. Ve biz ne yapmak durumundayız? Her zaman onu doğal ayarına döndürmek durumundayız. Aslında ibadet, tefekkür, işte atıyorum sohbet, nitelikli bir şey okumak, aslında neye hizmet eder? Seni tekrar doğal ayarlarına döndürür.

Çünkü bakın orada neydi? Kurdun işte dişi uzun, burnu uzun, tırnakları uzun değil mi? Şimdi düşünün, mesela insanın doğal olarak uzayan iki temel unsuru var: biri tırnaklar, biri saç. Bunların da sembolik bir karşılığı var. Saç düşünceyi temsil eder — abartılı, yanlış, gerçeklikten uzak düşünceleri. Bunlar nedir? Dikkatle gözlemlenip dengelenmesi gereken düşünceler. Tırnak, sahip olma, bir şeye sahip olma, bir şeyi elde etme, bir şey için çaba göstermeyi temsil eder. Eğer o konuda bir aşırılığın varsa, dikkat etmen gerekir; dikkat edersen o zaman onların doğal ayarlarına tekrar döndürürsün.

O zaman hep örnek verir mi? Diyelim ki bir aslan bir avının peşinde koşar; yakalayamayacağına inandığında yavaşlar ve durur. Bundan dolayı da aslan rahatsız olmaz. Ne yaptı? Orada bir motivasyonla avının peşine düştü, eğer avını yakalasa yakalamış olacaktı, beslenmiş olacaktı; yakalayamayacağına inandığı anda, bunu kestirdiği anda ne yapıyor? Duruyor. Peki insanların yüzde 99'u bu durumda ne yapıyor? Hırslanıyor, öfkeleniyor, kızıyor, "Allah kahretsin" diyor, onu bunu suçluyor. Ne oldu burada? İçinizde bir kurt oldu, kurt oluşturdunuz.

Aslında oradaki kırmızı başlıklı kız da, babaanne de, kurt da aynı insanda. Bunlar ayrı şeyler değil. İçinizde kurt var mı yok mu, her zaman bunu gözlemlemek durumundasınız. Bir özellik kurt haline geldiyse o sizi yiyecektir. Hatta bazen sufi metinlerinde vardır: "işte kişinin nefsi öyle bir hale gelir ki onu yutar" der mesela. Yani senin aslında doğal bir ayara sahip olan psikolojik dünyan, yapın, istek, eyleme geçmek, kendini korumak, duygulanmak — bu gibi psikolojik nitelikleri taşıyan psikolojik yapımız doğal bir ayara sahiptir. Fakat bu ayar sabit değildir. Bu önemli bir şeydir. Yani bu ayar sabitlenmemiştir.

İnsanın Sınırsız Psikolojik Kapasitesi

Hayvanların çoğunda bu ayar sabittir. Yani hiçbir aslan stokçuluk yapmaz — mesela "kapitalist döneme denk geldik değil mi, hadi şey yapalım, bir şey yapalım" — yok, aynı aslan aynı aslan. Neyse, onun aslanlığına yüklenmiş kodlama onunla devam ediyor. Ama insan, insanın psikolojik kodları öyle değil. İnsanın psikolojik kodlarının doğuştan bir sınırlandırılması yok. Doğuştan bir ayarı var ama sınırı yok. Mesela siz sınırsız bir hırsa sahip olabilirsiniz. Mesela çocukken ne kadar hırsınız vardı değil mi, kimi insanlar büyüyünce ne kadar hırslı oluyor değil mi? Adamın 10 milyar doları var, 100 milyar doları var, halen hırslı. Sınırı yok, çünkü insan psikolojisindeki merkezlerin sınırları yoktur. O sınırı ya doğal ruhsal bilincimiz koyar veyahut da ilahi vahiy koyar. Eğer sen doğal sınırlarının farkında bir bilince sahip değilsen, o zaman yaratıcı sana o doğal sınırları vahiyle gönderir. Ama kendi halinde psikolojik merkezlerimizin sınırları yoktur. Bazı öyle bir hal yaşarsın ki bütün dünyayı yutsan doymazsın. Neden? Sınırı yok çünkü.

Sınırı spritüel bilincimiz tam olarak koyabilir. Gerçek anlamda doğru — en doğru sınırı spritüel bilinç koyar; psikolojik bilinç bunu belli bir ölçüde koyabilir. Eğer bu sınırı koyabilecek bilincin yoksa, bu sefer sana vahiy destek olarak gelmiştir. O sana psikolojinin doğal sınırlarını verir. Ama işte dikkat edin, bu noktadan baktığımızda, o zaman insanoğlu için en önemli şey ne? Psikolojisini doğru ayarlarda tutmaktır. İnsanoğlunun en temel ihtiyacı ve fark etmesi gereken şey budur. Ve buradaki kırmızı başlıklı kız hikayesindeki kurt sembolü, aslında bu merkezlerin aşırılaşmasına işaret eder. Mesela ihtiyacın olan kadar istemek doğal bir haldir; ama ihtiyacından fazlasını istemek aşırılıktır. O yüzden deyim yerindeyse kurdun gözü babaannenin gözünden büyük, tırnakları babaannenin tırnaklarından büyük, burnu babaannenin burnundan büyük. Neden? Çünkü ölçüsüzlük var.

O zaman insan kendine bakacak: senin uzamış emellerin var mı? Gereğinden fazla uzattığın bir emel var mı? Uzamış hırsların var mı? Uzamış üzüntülerin var mı? Uzamış hüzünlerin var mı? Uzamış öfkelerin var mı?

Mesela diyelim ki çocukluğunda veya gençliğinde bir şey istedin ama elde edemedin, imkanlar, şartlar buna imkan vermedi. Ne yapman gerekir, akıllı bir insansan, o isteğinden vazgeçersin. Veya bir şeyi çok istiyorsun ama o istediğin şey sadece sana bağlı değil, o isteğin gerçekleşmesi, ve gerçekleşmiyor — bırakırsın. Bu ne demektir? Uzatmıyorsun tırnakları yani.

Kısaca tekrar edeyim: kırmızı başlıklı kızda üç figür var temelde — bir kırmızı başlıklı kız, bir babaanne, bir de kurt var. Bunlar aslında insanoğlunun üç yönü. Kırmızı başlıklı kız doğal psikolojik yapımız, babaanne insanın bedensel, maddi, nesnel varlığı ve bunun ihtiyaçları. O yüzden kırmızı başlıklı kız babaanneye ne götürüyor? Yemek götürüyor, yiyecek götürüyor, onun ihtiyaç duyduğu şeyi götürüyor. Kurt ne? Senin psikolojik mekanizmandaki şeylerin aşırı halleri.

Mesela aşırı üzüldüysen bir şeye — doğal olan üzüntüden daha aşırı üzüldün, senin içinde bir kurt var. Mesela bir şey oldu, hüzünlendin, ama hüznün 20 yıldır geçmiyor — sende bir kurtluk var, o hüzün kurdu seni yiyecektir. Bir şey istedim ama gerçekleşmedi, halen istemeye devam ediyorsun veya olmadığı için üzülüyorsun — senin içinde bir kurt var ve o seni yiyip bitirecek, seni yutacak. Onun için insan her zaman psikolojisinin ayarlarını gözetmek durumundadır. Yani "bu psikolojimde doğal olmayan hangi noktalar var? Ayarı bozulmuş ne var?" Mesela bir şeye çok üzülüyorsan, bir şeye aşırı olması gerekenden fazla seviniyorsan — mesela benim bazı arkadaşlarım evlenir, gelir, "abi işte evlilik çok güzel bir şeymiş" diye abartıyorlar. "Çocuğu oluyor, abi çocuk çok farklı bir şey ya, işte dünyada çocuk gerçekten farklı bir şey, yaşamak lazım, sanki yaşamasa bir eksiklik olacak." Şimdi bakın bunların hepsi ne? Aşırılık. Bunlar kurtluk bunlar. O büyüttüğün kurt bir gün seni yiyebilir, çünkü hayatta öyle bir şey değil o yani. Evlenirsin, çocuğun olur, eşinle anlaşırsın, anlaşamazsın.

Hani bir bilgeye gelmiş birisi, demiş "işte falan, evlendim, çocuğum var, işim çok iyi, her şey çok güzel efendim." "Falan, size de müjde vereyim" dedim. "Olur evladım, bu da geçerli." Yani neyi anlatıyor? Bak sen mutluluğu, huzuru, tamlığı geçici olan bir şeyde arıyorsun, bak dikkat et bu da geçer. Bunlar kötü şeyler değil, bunlar psikolojik düzeyde kendi doğası ve nitelikleri ölçüsünde güzel şeylerdir. Ama sen bir şeyi sahip olduğu değerden fazlaya gördün mü ve onu daha çok değerli algıladın mı, orada bak bir şey ayarını yitirmiştir. Ve ayarı bozulan her şey sizi mutlaka bir şekilde zararınıza işler.

Mesela diyelim ki, diyorsunuz ki "bu şey beni mutlu ediyor" — peki o senin elinde olmadan elinden giderse, benim mutluluğumun nedeni bu dedin ve elinden gitti, ne oldu? Mutluluğunun nedenini elinden aldı, artık sen asla mutlu olamayacaksın. "İşte çocuğum benim en büyük ve tek mutluluk kaynağım." "Eşim benim tek mutluluk kaynağım." E gittin, o zaman mutsuzluk kaynağım — bak seni yuttu. Yani bir şeyi aşırı bir şekilde algıladığın, yorumladığın için o seni yutan bir şeye dönüştü. "İşte hayatta şu olmazsa olmaz" dedin — bak abarttın, bir şey uzadı orada ve o seni yutacaktır. O yüzden işte kurdun gözü babaannenin gözünden büyüktür, kurdun burnu babaannenin burnundan büyüktür, kurdun kulağı babaannenin kulağından büyüktür, kurdun dişleri babaannenin dişlerinden büyüktür, tırnakları babaanneninkinden büyüktür. Ve burada bir ölçüsüzlük işareti bize mesaj olarak veriliyor: dikkat et, bir şey ölçüsünü kaçırdığı zaman o seni yutar.

Dolayısıyla aslında ben dedim kırmızı başlıklı kızı konuşacağım, millet baktı "kimde kırmızı var" diye. Hepimiz kırmızı başlıklı kızız yani. Biyolojik, özür dilerim, psikolojik doğal ayarlarımız ve varlığımız itibariyle kırmızı başlıklı bir kızız yani.

Soru: "Emaneti Yed-i Ağyar'a verdik" — Alamed'deki hikaye bu mu hocam?

O çok daha geniş bir şey, biraz daha genişmiş. Bir yönü öyle — insan cahildir, zalim değildir; bir yönü öyle. İnsanın bütün diğer varlıklardan farklı olarak doğuştan gelen bir sınırlılığı yok. Dediğim gibi, mesela insanlık dünyasında böyle işte "yok şu devir, bu devir, kapitalizm devri" diye bir durum var. Neden? Çünkü insanın psikolojik melekeleri, psikolojik merkezleri değişkendir. Ne tarafa yönlendirirsen, ne tarafa doğru yol aldırırsan oraya gidebilir. Mesela hani tartışılır ya, "niye Osmanlı kapitalist değildi?" Çünkü Osmanlı'nın bir nevi varlık ve hayata ve insana bakış kodları kapitalizme izin vermiyordu. Belki bazı insanlar kapitalistleşmek istiyordu ama o devlet aklı ve hakim olan hayat algısı kapitalistleşmeye izin vermiyordu. Bir başka dünyada, mesela batı dünyasında ne oldu? Kapitalistleşmeye imkan açıldı. "Mesela insanın ihtiyaçları sonsuzdur" veya "istediğin kadar bir şeye olabildiğince sahip olmak istiyorsan olabilirsin." Kimse şunu demedi: "yani niye böyle, insanın ihtiyaçları sonsuzdur, acaba sonsuz mu? Veya kapitalist olmaya ihtiyacım var mı? Benim ve ailemin yiyemeyeceği kadar şeyi biriktirmemin anlamı ne?" Kimse bunu tabii sormayınca, o zaman kapitalizme de yol açılmış oldu. Neden? Çünkü sınırı yok. Mesela bakın insanın acımasızlığının da sınırı yoktur, öfkesinin de sonu yoktur, korkusunun da sonu yoktur. Yani baktığınız zaman, psikolojik mekanizmalara doğuştan sınır konmamıştır.

O yüzden insana bu anlamda bir psikoloji verilmesi, bir psikolojik aygıt verilmesi çok önemli bir şey ama bunu yüklenen insan noktasında da bu çok büyük bir yükümlülük. Yani sen diyorsun ki "bana ver bunu, bunu ben yöneteceğim, sınırlarını ben tespit edeceğim veya sınırlarını içinde yaşayacağım." Hani mesela olur ya, düşünün işte sınırsız hızla giden bir araba düşünün. Şimdi eğer onu yöneten şoför nerede ne kadar hızla gideceğini bilmezse — bir bahşiş altına bir Ferrari çekti mi, şehir içinde 300'ü basmaya çalışıyor. Neden? Bilinçsiz, çünkü sınır yok kafasında. Ne yapıyor en sonunda? Bakın insanda çok ilginç bir şeydir bu da, sonuna kadar basar mesela. "Nereye gidiyor bu, ne yapacak?" "Nereye gidiyor" — ihtiyacın var mı şu anda? Yok. O zaman şu anda yolda kaç kilometreyle gitmen gerekiyorsa o kadar git.

Dolayısıyla insan her zaman kendine şunu sormalı: benim hangi düşünce, duygu, davranış, his, algılarım doğal ayarlardan çıkmış durumda? Mesela bir şeye çok hırsla arzu duymak, çok hırsla istemek normal değildir. Anladın mı? Normal bir şey değildir. Yenildin, çökmek, o kadar başarısızlık, yıkımı yaşamak doğru değildir. Mesela bakın peygamber, Uhud'da yenilmişler değil mi, üç aşağı beş yukarı bir yenilgi gibidir o yani, tam bir yenilgi olmasa bile bir tür bir yenilgidir; yetmiş tane insan şehit olmuş. Peki peygamber çökmüş mü? Çökmemiş. Peki yanlış yapanların üzerine öfkeyle gitmiş mi? Gitmemiş. Ayarı bozulmamış orada. Hatta Kur'an diyor "eğer onlara sert ve haşin davransaydın etrafından dağılırlardı." Tamam sözünü dinlememişler, yapmışlar bir yanlış, o yanlış belki 70 kişinin de ölümüne sebep olmuş. Olur yani, hayat mı? Diyelim ki doktor yanlış ameliyat yaptı, annen veya baban öldü, olur kardeşim, makul bir şekilde kanunun verdiği bir hakkın hukuku varsa şey yaparsın. Ama adamın boğazına niye sarılıyorsun? Gerek yok, aşırılık var orada.

Hazreti Yakup'un Hüznü: Aşırılığın Onaylanmaması

Nerede aşırılık varsa orada seni yutan bir şey vardır. O yüzden insan içindeki kurdu görmelidir. İçinde nasıl bir kurt var? İşte hırs kurdu mu var? Üzüntü kurdu mu var? Hüzün kurdu mu var? Tembellik kurdu mu var? Korkaklık kurdu mu var? Aşırı kaygı kurdu mu var? Öfke kurdu mu var? Ne varsa, hangisi varsa? "Hırs kurdu mu var, kendini aşağıda görme kurdu mu var" — o da bir kurt. Bakın aşırılık illa böyle öfke, agresiflik anlamında değil; negatif tarzında da aşırılık var. Mesela kendini sürekli aşağılıyorsun — kurt mu? Seni yer. "Benden adam olmaz, ben hiçbir işe yaramam, ne özelliğim var ki, keşke doğmasaydım, Allah belamı versin, ne gerek var" — ne bu? Bu aşırılık. Bu da aşırılık — "ben süperim, ben her şeyi hallederim, kimse beni eleştiremez, daha beni eleştirecek insan doğmadı, önce gidip kendini eleştirsin" — bak bu da bir kurt.

İçinde hangi kurt varsa onu teşhis etmelisin. Tabii işte orada avcıyla temsil edilen o gözlemleyen bilinç, gözlemliyor ve nerede bir zararlı şey varsa onu temizledi.

Soru: Düşmeden yani yenmeden becerebilmek biraz daha herhalde mühim yani.

Nasıl "yenmeden" derken? Önce egoya düşüyorum, bir olay oluyor, hırslı bir şekilde cevap veriyorum, iki dakika sonra bir aydınlanma geliyor, belki de sizi geçtikten sonra — tamam, diyelim ki düştün bir noktada ve fark ettin. O zaman sadece o an kurtuldun diye bırakmayacaksın; bak bu senin içinde bir kurt. Hani bazı böyle tıpta şeyler vardır, diyelim ki bir virüs vardır veya bir bakteri, sen ilaç alırsın, onun meydana getirdiği zararı önler ama o halen bedendedir yani, halen vücutta duruyordur. Onu tamamıyla ekarte etmek gerekir. Mesela diyelim ki hepatite yol açan bir virüs var, tamam sen biraz ilaçlarla karaciğerini güçlendirdin ama vücudunda halen o virüs var, onu tam olarak temizlemen gerekir. Nerelerde düşüyorsun, nasıl düşüyorsun, niye düşüyorsun, hangi ölçüsüz düşünce, hangi ölçüsüz duygu, hangi ölçüsüz davranış — bunlar senin kurtlarındır ve bu kurtları bırakırsan mutlaka bir gün seni yerler. "Ya yemiyorlar, şu an yemiyorlar, idare ediyoruz, böyle gidiyoruz yani" — yok, bak bir gün seni yiyebilirler, dikkat et. O kurdu tamamen olabildiğince ekarte etmelisin, ekarte edinceye kadar mücadele etmelisin en azından, yoksa seni yer.

Her tür aşırılık insana zarar veren bir şeydir. O yüzden eğer bu bilinçle doğal psikolojinizi kurda yedirmemek istiyorsanız, o zaman bu kurtlara karşı uyanık olmak zorundasınız. Aşırıya giden ne var, ne varsa onu gözlemlemelisin. Bir şeyi aşırı mı istiyorsun, ölçülü iste, aşırı değil. Ve bir şeyi çabuk mu bırakıyorsun, bak o da kurt — mesela ben bazı insanlar görmüşümdür, bir şey biraz zor olsun, hemen bırakıyor; o yüzden hayatta potansiyelinin üstesinden gelebileceği birçok verimlilik noktasını kaçırıyorlar, neden? Çünkü çabucak vazgeçiyor. Bakın bu da kurt yani. Kurt dediğimde, dediğim gibi tekrar ediyorum, aklınıza illa böyle agresif benlikler gelmesin; pasif benlikler de gelebilir. Her zordan kaçan benlik, bu bir kurttur, seni yer. Senin sana verilmiş olan doğal imkan ve potansiyelini öldürür, senin yapabileceğin birçok şey varken seni onları yapmaktan alıkoyar. Bu da bir kurttur. Kendini küçümseme bir kurttur.

Bütün bunları görebildiğiniz ve üzerinde çalışabildiğiniz zaman işte o içerideki canavardan kurtulmuş oluruz, o zaman doğal olarak doğal bir psikolojik denge içinde, doğal ayarlarınız içinde yaşarsınız.

Duygusal Karşı Koyuş ve Ayarını Doğru Bulmak

Soru: Duygusal manada öne çıkıyor ama karşı koymak sadece duygusal değil bir yönü de mantık; bir ünlüye çalışılıyor ama burada duygular o mantığı ağır bastığı için karşı koyan bir şey — burada nasıl bir strateji izlemek gerekir, ne önerirsiniz?

Yani karşı koyamamak diye bir şey aslında yok. Sadece bir şeyle çok özdeşleşiyoruz biz. Çok özdeşleştiğimiz için sanki karşı koyamama durumu hissederiz. Halbuki o karşı koyulamayacak bir şey değildir. Ama o duygunun altında yatan bir kısım ön yargılar vardır. Diyelim ki hata yapmaya karşı aşırı bir hassasiyetin var, "asla hata yapmamalıyım" diyorsun; hata yaptığın anda o hata yapma kaygısı seni sarıyor. Neden? Şimdi sen hata yapmaya karşı aşırı kaygılıysan, hata yaptığında o aşırı kaygı hissini duymaktan başka ne yapabilirsin? Ama hata yapmak hayatın içinde olabilen bir şeydir. "Ben elimden geldiğince gayret edeceğim, yapmamaya çalışacağım" ama hata yapmak asla kabul edilemez bir şey değildir.

Soru: Anne babaya karşı sabırsız, tahammülsüz bir şey var. Bende de var, birçok arkadaşımda da var.

Çünkü anne babanın imkan ve kapasitesini kabul etmiyorsun. Ben kendi hayatımdan örnek vereyim: benim annem beni günde 200 defa arar. Eskiden çok rahatsız olurdum. Şimdi olmuyorum. Eskiden niye rahatsız olurdum? Çünkü aramamasını istiyorum — aramamasını istediğimden dolayı, aradığı an içimde bir direnç hemen güçlü bir şekilde çıkıyor ve ben o duyguyla baş edemem. Neden? Aramasını istemiyorum çünkü, aramamalı diyorum, hem istemiyorum hem de aramamalı diyorum. Ama sonra dedim ki ya onun aramaya ihtiyacı var, e arayınca benim ne kadar vaktimi alıyor? En fazla 3-5 dakikamı alıyor. Yani anneme vereceğim 3-5 dakika yok mu? Ne var ki? Bana göre o 3-5 dakika gereksiz — ayrı bir konu. Yani istediği şey, işte "ne zaman geleceksin," "yemek yemeden gel" şu bu falan — hani annemin kişisel anlamda bir ihtiyacı olduğu için arıyor, beni soruyor, merak ediyor, ne zaman geleceğim, şu yemeği mi yapayım, o yemeği mi yapayım — bu gibi şeyler benim için gereksiz ama annem için ihtiyaç. Ben şimdi ne yapıyorum? Diyorum ki bu onun ihtiyacı, beni arayabilir iki üç defa; ben de üç beş dakikamı, on dakikamı veririm. Bu normal bir şey diyorum, bu kabul edilebilir bir şey — o zaman içimde bir kaygı veya bir tahammülsüzlük olmuyor.

Bunun gibi. Yani bir duygu varsa ya güçlü bir arzu vardır bir şeye dair ya da çok güçlü bir direnç vardır. Yani ya çok güçlü bir istek — "mesela olmalı" diyorsun, olmayınca o durumla baş edemiyorsun; ve "olmamalı" diyorsun, olduğunda baş edemiyorsun. Yani buradaki temel şey, direnç koymak, olan durumu kabullenmemekle ilişkili bir şey. Temelde o. Dolayısıyla burada mesele o duyguyu yine doğal dengesine döndürmek için onun altında yatan aşırı bir arzu, korku, beklenti varsa onu şey yapmak.

Soru: Bu sadece ailelerle mi ilgili arkadaşlar için?

Yok, örnek verdim, tamam, daha lokal bir örnek. Annesi mesela tip 2 olan bir arkadaş var, sevgili arkadaşlarını gezmesine izin vermiyor. Ya da atıyorum 7 olan bir arkadaş var, eve giriş çıkış saatim belli. Ya da 4 olan bir arkadaş var — "onunla evlenmeni istemiyorum, sevgili olmanı istemiyorum" gibi. İş ilişkisi, sevgili ilişkisi ve arkadaşlık ilişkisine dair böyle bir sürü kapsamlı müdahale var.

Soru: Bununla bir örnek verseniz?

Tamam. Kapsamlı müdahale var, burada birkaç yol var: bir, ya o müdahaleyi konuşarak aza indirirsin. Yani diyelim ki orada anne babanın kaygıları nedir? Niye müdahaleci? O müdahale etmesinin altında yatan motivasyon nedir? Seni koruyup kollama olabilir, işte "bak bu hayat çok kötü, insanlar çok kötü" mesela benim annem de bana der ki "sen çok kolay arkadaşlık yapıyorsun, herkese inanıyorsun" — çünkü beni koruma dürtüsü var mesela. Anlatabildim mi? Bunu bir anlamak lazım önce, muhatabını bir anla, gerçekten onunla bir konuşmak gerekiyor, anlamak gerekiyor. Diyelim ki sen meramını anlatamadın, o yanlış algılarını değiştiremedi — orada diyeceksin ki kardeşim, ya makul bir şey içinde ben hayatımı, evimi, barkımı ayırırım, dolayısıyla da onun müdahale etme şeyini azaltırım. Bu ne, imkanın yoksa o zaman o müdahaleyi kabul edeceksin, diyeceksin ki madem birlikte yaşıyoruz o zaman onun o beklentilerine veya koyduğu kurallara uyacağım — onayladığım anlamına gelmiyor, onayladığım anlamına gelmiyor ama daha bağımsız bir imkan bulursam şey yaparım. Ama bulamazsan da rahatsız olmazsın, ayar budur.

Bakın hiçbir ayarımız bozulmadı değil mi konuştuklarımız şey konusunda? Diyorum ya, bir kısım ayarlarda bozukluk var zaten, yani biri oraya deyince ayarsız bir tepki çıkıyor yani. Orada insan düşünecek: niye bu ayarsız tepki çıkıyor?

Soru: Mesela bugün vapura yetişmem lazımdı, kırmızı ışık yandığı halde geçtim, karşımdakini böyle aşırı bir fren yapmaya veya şeye de imkan vermedim, geçtim; adam da dedi ki "kör müsün, yeşil ışık yanıyor." İçimden hiçbir şey geçmedi.

Yani işte "sana ne." Bilmiyor muyum? "Hadi git işine" — geçmedi, niye geçsin ki? Dedim adam gidiyor, adam geçerken beni görmek istemedi ve gördü, adam beni işte kuralları ihlal eden biri olarak algıladı, kendini tutamadı. Aslında onun yoluna ve hızına hiçbir engelde de aslında bulunmadım. Ama adam işte "yol benim falan, kırmızı yanıyor, kör müsün" — onu deme ihtiyacı duymuş, bu onun süreci. Bak oradaki bir aşırılık, ne gereği var değil mi? "Bunun 70 milyonun hakkına girdiğine dair bir yorumunu yapan benlikler var" yani, "ben böyleyim, arkadaşlar da." Yok orada bir 70 milyonun hakkı diye bir şey yok, orada öyle bir şey yok ki. Ne alakası o 70 milyonla yani? Misal, ya öyle bir şey yok. Biri de derse ben öyle değerlendirmiyorum, "nasıl bir bağlantı kuruyorsun" diye de sonra konuşurum yani. Niye aşırı reaksiyon vereyim? Aşırı reaksiyon vermeme özgürlüğüne sahip değil mi?

Aşırılığın Meşrulaştırılması

Biz bunu sormak zorundayız. Yani içimizde her zaman bir kurt olmalı mı yani? Olmak zorunda değiliz. Zaten bakın dedim ya, egomuz bir süre sonra o kurdu zaten meşrulaştırıyor. Anlatabildim mi? Hani işte oradaki "gözün niye büyük, seni daha iyi göreyim"; "burnun niye büyük, daha iyi kokuyu alayım"; "tırnakların niye büyük, daha iyi tutayım." Aslında bu ne? Biz bunu kendi kendimize sorup söylüyoruz. Mesela "niye bu kadar öfkelisin?" "İnsanlar hak ediyor, böyle öfkelenmesem üzerime gelecekler." Bak ne yapıyorsun? Bir meşruiyet üretiyorsun. "İşte bu kadar tepki vermezsem insanlar haddini bilmez." Bak ne yapıyorsun? Bir süre sonra o aşırılaşmış tutumların senin tarafından meşrulaştırılıyor.

Mesela ben bazı arkadaşlara diyorum "niye böyle tepki verdin" diyorum. "E hak ediyordu" diyor. İyi düşün yani, konu hak ediyor veya etmiyor değil ki — sen bu tepkiyi hak ediyor musun, yani sen böyle bir uç tepki vermeyi hak eden bir varlık mısın? Değilsin aslında. Sonra o an kızıyorsun, öfkeleniyorsun, şey yapıyorsun, sonra işte "hak etti" diyorsun. Bakın ne yapıyorsun? Meşrulaştırıyorsun. Aşırı bir tepkini meşrulaştırıyorsun. Bunu meşrulaştırırken bazen işte "ben ancak kendimi böyle koruyabilirim, ancak böyle hayatta kalabilirim" diye yapıyorsun. Bazen de başkalarının hatasını kendi aşırılığının meşrulaştırıcı sebebi olarak görüyorsun. "Tamam kabul ediyorum yanlış yaptım ama tırnak içinde hırsızın hiç mi suçu yok" — ya hırsız kendi malını çalıyor, bırak yani, sen kendi malını çaldırma yani, bir başkasının yanlışı niye beni yanlışa götürsün ki? Veya götürdüğünde ne olmuş oluyor? O kendi yanlışının bedelini ödeyecek, ben de kendi yanlışımın bedelini ödeyeceğim. Yani "birinin yanlışı benim yanlışımı meşrulaştırıyor" dediğimde, aslında ben farkına varmadan kendimi de zarara uğratıyorum. Dolayısıyla başkasının yanlışı benim aşırılığıma yol açmamalı. Niye ayarlarım bozuk yaşayayım ki? "İşte bir kere bozulmuş, ne yapacağım, hani geriye dönüşü zor, yaş da gelmiş otuza kırka elliye" — yok, öyle bir şey. Kurdu son nefesine kadar gözlemleyeceksin ve onu ortadan kaldırmak zorundasın, en azından bu yolda ol.

Mesela kıyaslayıcılık kurdu — değil mi, ömrün kıyaslamakla geçiyor, ne kadar kötü bir kurt. "İyiyim" diyorsun, senden iyi görüyorsun tırnak içinde, "iyi" derken; işte bir konuda iyi. İşte diyelim ki Mercedes alıyorsun, öbürünün bilmem ne jipi var yani, şimdi hadi bakalım, kıyasla, ömür boyu kıyasla — kurt yani bu, seni yiyor, devamlı yiyor. Üzüntü — olmuş bitmiş, bir zarar da görmüşsün, gülüyorsun, üzülmeye devam ediyorsun — üzüntü kurdu bu, seni yiyip bitiriyor. Böyle birçok kurt var psikolojimizde, hepsini teker teker temizlemek zorundasınız, herkesin kurdu kendi yapısına göre değişir.

Herkes bu kurtları tespit etmek zorunda: neler senin enerjini, idrakini, farkındalığını, doğal dengeni, doğal huzurunu, doğal bütünlüğünü bozuyor? Bütün onları tespit etmek zorundasın. Yoksa en nihayetinde kurt tarafından yeneceksin. O tasavvufun çok bahsettiği nefis öyle bir hale gelir ki insanı boğar, insanı yutar. Bütün bu benzetmelerin, sembollerin anlamı bu. Bakıyorsun kişi bir öfke tarafından kuşatılmış, boğulmuş yani, yutulmuş; kişi sürekli kıyaslayan bir benlik tarafından yutulmuş; kişi sürekli olarak "ben hayatta bir şey ortaya koyamadım" algısıyla yutulmuş; kişi "ben bunu hak etmedim, bana böyle yapmamalıydı" düşüncesi veya duygusu tarafından yutulmuş — konu ansızın oraya geliyor. "Kimse beni anlamadı" kurdu tarafından yutulmuş — hiç kurt gibi gelmiyor size değil mi, tatlı bir şey, masum bir kurt gibi geliyor. Yok öyle, canavar bir kurt. "Kimse beni anlamıyor" — ömür boyu böyle içinde bir şey yaşıyoruz. Böyle içten içe seni yiyor. Ne gerek var ki? Yani kurt deyince böyle geniş çaplı ele alın bunu: sizi ne mutsuz ediyorsa, ne hangi şey geriletiyorsa, hangi şey sizin doğal fonksiyonlarınızı, doğal işlerinizi, verimliliğinizi baltalıyorsa, o bir kurttur.

Beklenti kurdu — ne kadar büyük bir kurt. Herkes farklı farklı şeyler bekliyor, ömrü o beklentiyle geçiyor insanın: "işte ömür boyu bekledim, ne bekledin, üzgün insanlarla karşılaşmayayım, iyi dostluklarım, arkadaşlıklarım olsun" değil mi? Ne kadar masumane bir kurt ama ömrünü yemiş senin. "Hiçbir işim düzgün gitmiyor" kurdu — ömrünü yiyor. Bakın öyle çok tatlı kurtlar var değil mi? Normal hayatta da öyle kurtlar var değil mi, böyle Alman kurdu falan, veya beyaz Rus kurdu falan, tatlı gözükür böyle, gözleri de yeşil, mavidir böyle, hoştur yani, görüntüsü güzeldir. Bir de böyle hakikaten görüntüsüyle de azgın vahşi kurtlar vardır. Ama her kurt azgın vahşi gözükmez, çok tatlı Sibirya kurdu, masumane, bembeyaz, böyle kucaklayasınız gelir ama kurttur.

Dedim ki böyle beklenti kurtları, anlaşılamama kurdu bunlar.

Hazreti Yakup'un Hüznü ve Kur'an'ın Onaylamadığı Aşırılık

Soru: Bu, Kur'an'ın da tam oturtamadığı, Hazreti Yakup Aleyhisselam'ın yüzünü böyle uzun süre ağlamaktan, gözlerini kaybetmesi olayını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu Kur'an'da övülmez, önce onu söyleyeyim değil mi, Kur'an'da övülmez. Bu aslında işte psikolojik düzeyin bir durumunu anlatır ve o hüznün bu kadar sürdürülmesi Kur'an tarafından onaylanmaz. Bunun sembolik bir anlamı da var: orada Hz. Yusuf'un temsil ettiği saf bilinç, saf varoluş hali, onun gömleğiyle gözünün açılması meselesini biraz sembolik olarak da okumakta fayda var. Ama Hazreti Yakup'un bu hüznü Kur'an tarafından onaylanmaz. Ve işte Yusuf'un gömleğiyle o geçici hüzün — diyelim ki, ondan dolayı yaşadığı şey iyileşiyor. Onu sembolik olarak okumak gerekir ama literal olarak okuyacak olursak, tamamen göründüğü gibi orada şunu söyleyebiliriz: orada Hazreti Yakup'un hüznü onaylanan bir hüzün değildir.

Her şeydeki aşırılık bizi yutan bir şeydir. O yüzden peygamber, her zaman "vasat ümmet" dediğimiz şey aslında doğal ayarlar; yani İslam ümmeti veya Müslüman doğal ayarlara sahiptir. "Vasat"tan kasıt bu — yani "ortalama" kelimesi tam uymuyor da, yani iki aşırı ucun dışında doğal hal diyebiliriz. Yoksa bazen "ortalama" iki ucu toplayıp ikiye bölmek anlamında değil. Yani doğal durum.

Mesela peygamber çocuğu vefat etmiş, gözünden yaş gelmiş değil mi, hafif bir hüznü olmuş ama böyle senelerce senelerce değil, değil mi; işte "bir tane erkek çocuğum yaşamadı" diye dert etmemiş. İşte Hz. Meryem'in annesi tapınağa adamak için — o dönemde erkek çocuklar tapınağa adanıyor — kız çocuğu olmuş, kabul etmiş; sürekli bir hüzün veya bir mutsuzluk yaşamamış. Yani hayatta her türlü aşırılık insanın psikolojik doğasına aykırıdır ve ona zarar verir. Bakın insan şunu anlamış: sen kendine zarar veriyorsun. Diyelim ki ben insanlara öfkeleniyorum, diyelim ki dikta — aynı zamanda kimsenin de "böyle bir gücün var" diyecek bir hali yok, kimse bana bir laf edemiyor — fark etmez, ben kendime zarar veriyorum; birilerinin beni Kaddafi gibi bitirmesine gerek yok, tırnak içinde ecelimle ölen bir diktatör olsam da orada ben zararı kendime verdim en başta. Anlatabildim mi? Yani kendi fıtratıma karşı zulümde bulundum. Yani kırmızı başlıklı kız kurt tarafından yutuldu yani. Şimdi orada kurt "onu yuttum" deyip görünürde mutlu oluyor ama bu aslında büyük bir kayıp. Şimdi biz psikolojimizdeki kurda doğal psikolojimizi feda ediyoruz, kurban ediyoruz, doğal psikolojimizi aşırılıklarımıza yediriyoruz. Ben niye birisi bana küçümseyici bir gözle baktığında reaksiyoner davranayım ki? Ne gerek var, bu onun problemi. Ben niye aşırı bir tepki vereyim ki? Aşırı tepki veriyorsam içimde kurt var ve onun tarafından yutuluyorum demektir.

Dediğim gibi bakın, egonun en büyük oyunu şudur: "eğer böyle yapmazsan yaşayamazsın" diyor. "Tırnaklarını uzatmalısın, gözlerin fal taşı gibi açılmalı, kulakların böyle her şeyi duymalı." Bazen şeyler olur ya böyle işte "ne dedi" — mesela işte iki kişi konuşuyor, "benim hakkımda ne dedi?" Ne yapacaksın ne dediğini? Çok mu problem? Çünkü korkuyorsun, kulağını kabartıyorsun: "benim hakkımda ne diyorlar?" Ya bırak ne derlerse desinler ya, niye merak ediyorsun değil mi? Bu kadar niye gözün fal taşı gibi açık? Veya gözün niye doymuyor hiçbir şeyden? Bunları sembolik olarak düşünebilirsiniz: kulak, göz, tırnak — bunların hepsinin bir anlamı var.

Soru: Yakup'un çocukları da bunlar olabilir mi hocam, sembolik olarak?

Tabii, işte sembolik yorumunu yaptığımız zaman, o Yakup-Yusuf kıssası aslında — Yusuf doğal psikolojik benliği temsil ediyor, Hazreti Yakup da bazı noktalarda istediği şekilde sürecin gitmemesinden kaynaklanan daha böyle duygusal üzüntü, hüzün, keder yaşayan benlik halini temsil ediyor. Yakup'un diğer çocukları da işte nefsin negatif tutkularını, takıntılarını temsil ediyor. Dolayısıyla orada dikkat edersek böyle bir yorumun üzerinden, hani benim kendi hayatımı içten içine yiyen, kemiren nedir, bunu sorgulamam gerekir. Mesela işte "bir gün göreceksiniz, kendimi ispat edeceğim size" — bak bu bir kurt yani, niye bunun peşinde gidiyorsun? Niye böyle bir kurdu içinde besliyorsun? Kime, neyi, niçin ispat etmek zorundasın ki? Bak bu senin içine girmiş bir kurt.

Bunlar yabancı şeylerdir insan psikolojisi açısından. Her türlü aşırılık insanın doğasına yabancıdır. Mesela biz bakın biyolojik olarak ne var — her bir şeyin bir doğal aralığı var değil mi, işte kandaki potasyumun doğal aralığı var, sodyumun doğal aralığı var, kan basıncının doğal aralığı var, açlık kan şekerinin doğal aralığı var değil mi? Ama bu aralıkları bozabilir misiniz, bu aralıktan çıkabilir misiniz? Yanlış beslenmeyle şuna buna çıkabilirsiniz. O zaman ne oluyor? Fiziksel olarak, bedensel olarak hastalanıyorsunuz. O zaman ne yapıyorsunuz? Onları doğal ayarlarına döndürmeye çalışıyorsunuz. Peki psikolojimizin buna ihtiyacı yok mu? Orada da doğal ayarlar bozuluyor. Bakıyorsun böyle bir şey istiyorsun ama biraz aşırı istiyorsun — onu doğal aralığına getir, iste ama doğal bir aralık içinde iste. Onun da ölçüsü ne? Olmadığında bunu problem etmemek, esneyebilmek.

Soru: Hocam her benliğin doğal aralığı farklı herhalde.

Her benliği, şu anlamda ele alırsam, diyelim ki işte istek, kendini ifade etme, anlaşılma, istediği bir şeyi elde etme — bunların hepsi bir benlik halidir. Bir şeyin üstesinden gelebilme, bir şeyi yapabilme — bunlar hepsi bir benlik halidir. Bunların doğal ayar ortalamaları var, doğal ayarın dışına çıkmış iki aşırı ucu var. Mesela pozitif anlamda bir yapabilme imkanı var, onu sana verilen imkan ve kabiliyeti kullanarak yapmaya çalışmak doğal ayardır. Yapmaya çalıştın ama arzu ettiğin sonuca ulaşamadın; ulaşamamaktan, "ya ulaşsam güzel olurdu ama ulaşamadım, bunu kabul ediyorum" — bak bunu dediğinde, sonuca ulaşmaktan mutlu olan benliğin de ayarında olmuş oldu, bir şeyi yapmak için gayret eden benliğin de ayarında. Neden? Çünkü elinden geleni yaptın. Bakın her şeyin bir doğal ayarı var, bunu tutturabildiğimiz an hayat olması gerektiği gibi gidiyor, hiçbir problem yok.

Esareti Kabul Etmek ve Özgürleşmenin Bedeli

O yüzden mutsuzsanız, şuysa buysa, bütün nedeni ayarların bozulmasındadır. Başkalarının ayarı bozuk olabilir, önemli olan senin kendi ayarlarındır. Asla başkasının ayarının bozuk olması senin ayarlarını bozmak zorunda değildir. Eğer böyle bir beklentiyle "insanlar iyi olsa, eşim, dostum, arkadaşım böyle düzgün davransa, davransa, insanlar adam gibi davransa ben de rahat edeceğim" — yok böyle bir şey. Eğer bunu bekleyerek yanlış ayarlarınıza devam ediyorsanız, kusura bakmayın, gerçekten başkasına esir olduğunuzu hiç olmazsa kabul edin. Deyin ki "ben başkalarına esirim." Hiç olmazsa bu gerçeği kabul edin. Hem "özgürüm" diyorsunuz hem de "başkasının ayarları bozuk olduğu için benim de ayarımı bozuyorlar" — o zaman esir olduğunu kabul et. Zaten özgürleşmenin yolu esir olduğunu kabul etmenden geçer. Bir insan ne zaman özgürleşme adına yol alabilir? Özgür olmadığını kabul ettiğinde yol alabilir. "Ben öfkelenme konusunda özgür değilim. Üzülme konusunda özgür değilim. Memnuniyetsizliğim konusunda özgür değilim. Başkalarının davranışları beni memnuniyetsiz kılıyor. Dolayısıyla ben özgürce bu tutumları sergilemiyorum, aslında ben özgür değilim bu konularda." Önce bunu bir kabul edip, sonra da "neden özgür değilim, hangi düşünce ve algılar, düşünceler, yaklaşımlar beni esir kılıyor?"

Mesela örnek diyorum ki "herkes bir ortama girdiğim zaman herkes bana saygı göstermeli, herkes beni fark etmeli." E saygı göstermiyorlar, veya senin ölçütlerine göre saygı göstermiyorlar, o zaman mutsuz olacaksın. O zaman al bu düşünceyi değiştir: herkes bana saygılı olmak zorunda değil. Annem, babam, çocuğum, eşim beni anlamak zorunda değil, veya anlayıp anlamamak onların meselesi. Onların anlayıp anlamamasından dolayı ben üzüntü veya sevinç üretmemeliyim.

Bakın ne bizi tutsak kılıyorsa onu görüp terk ettiğinizde özgürleşirsiniz. Eğer değerini bir başkasının seni algılamasına veriyorsan, o zaman esirsin. Sen diyeceksin ki "ben ancak başkaları beni değerli gördüğünde değerli hissediyorum," dolayısıyla ben esirim, özgür biri değilim. Kabul et bunu. "Ancak ben bir iş başardığımda mutluyum" — değil mi Aysel Hanım — bu bir esaret. Çok mutlu oluyorum mesela bir işi yaptığımda; mutlu oluyorsam yapamadığımda da mutsuz olacağım — esirim ben o zaman. Kardeşim, ben bir işi yaptığımda da, yapamadığımda da, sonuca ulaştığımda da, ulaşamadığımda da mutluyum. Sadece elimden geldiğince çalışıyorum, çalışmaktan dolayı da mutluyum. Bu kadar. Bak, hiçbir şey beni esir edemez.

"Çok çalıştım ama sonuca ulaşamadım — hayal kırıklığı, mutsuzluk." Neden? Çünkü esir; yani içsel dengen, huzurun, mutluluğun dışsal odaklara bağlı. O zaman sen esirsin değil mi? O zaman bunu kabul et. Ama kabul ederken, yani meşru görme, "bu durum böyledir" de, sonra da o esaretten özgürlüğe kaçış — güzel bir film var, "Esaretin Bedeli" değil mi. Adam 20-25 yıl bir duvarı küçücük bir aletle deliyor, açıyor ve kaçıyor değil mi. Güzel bir film. Herkes o filmi niye seviyor aslında? Adam hakikaten esir olduğunu biliyor. Çünkü orada bazı böyle esirler var, kabullenmişler; adam hatta dışarı çıkınca yapamıyor yani.

Esir olduğunu o biliyor ve diyor "benim çıkmam gerekir, yani bu esareti bitirmem gerekir, bunun için de çalışmam gerekir." Düşünüyor, bütün imkan ve şartları tahlil ediyor ve orada küçücük bir imkan buluyor. O imkan ancak 20 yıl çalışırsa gerçekleşecek. 20 yıl çalışıyor, 20 yıl o tüneli kazıyor, kazıyor, o tüneli küçücük bir şeyle açıyor. Anladın mı? Peki bizim böyle bir planımız var mı? Özgürleşme planımız var mı? Yoksa özgürlüğün bedelini ödemek istemiyor muyuz değil mi? Çoğu insan böyle bir tuzağa düşer, özgürlüğün bedelini ödemek istemez. Der ki "öyle alışmış gidiyorum ya, böyle işte idare ediyorum, öfkeleniyorum, kızıyorum, üzülüyorum, acı çekiyorum, mutsuz oluyorum, öyle gidiyor hayat işte, acı tatlı." Yoksa işte İsmail Bey gibi mal gibi mi olalım? Böyle hiç fazla üzülmeyen, sevimli biri mi olalım? Egonun böyle bir şeyi de var.

Hani ya böyle geçen bir arkadaş dedi ki "ya" dedi, "bir baktım kendime, işte böyle hissizleşmişim gibi geliyordu eskisine göre." Yok dedim hissizleşmedin, hislerinin doğal ayarlarına döndün. Eskiden böyle bir sıçrıyordun bir iniyordun, ve bunu da hisli olmak, duygusal olmak, duygulu olmakla karıştırıyordun. Şimdi bir an böyle bir dengeye geldin, ego diyor ki acaba hissizleştin mi? Dedim yok hissizleşmedin, korkma, doğal ayarlarındasın. "Birileri diyor ki eskiden sen böyle değildin falan, çok sakinsin." Diyorum de ki onlara söyleyin, ne yapayım, daha makul bir şey varsa anlatın değil mi. Eğer bir pasifliğim varsa, umursamazlığım varsa, kayıtsızlığım varsa o yanlış. Ama ben duyarlıyım, farkındayım, yapabileceğimi yapmaya çalışıyorum. Hislerimin de farkında ve onları kontrol ediyorum, doğal ayarlarına döndürüyorum. Bu hissizlik demek değil ki yani. Bu doğal ayarlarımıza dönmek.

Avcı Benlik: Farkındalıkla Kurtların Ekarte Edilmesi

O yüzden esaretin farkında olmak ve özgürlüğün aslında bedelini ödememiz gerekiyor. Aslında bedeli çok büyük değil, sadece o kırmızı başlıklı kız gibi orada bir avcıya ihtiyaç var. Yani avcı orada ne aslında? Ya bu eve bakıyor, eve geliyor, bakıyor evde kurt var, karnı da şişmiş; hemen diyor ki "bu herhalde babaanneyi yutmuş," bir karnını deşiyor bakıyor, bir kırmızı başlık çıkmıyor, "eyvah" diyor "bu kızı da yutmuş," kızı çıkarıyor, babaanneyi çıkarıyor, kurttan kurtarıyor onları. Şimdi bizim de böyle bir avcı benliğe ihtiyacımız var. Bizi yutmuş olan kurtları görüp, onları fark edip, onları ortadan kaldırmaya ihtiyacımız var. Böyle bir farkındalığa ihtiyacımız var.

Soru: Ya gelmezse, hangisi? Avcıyı bekliyormuş ya.

İçinizdeki, o da avcı sizde o, hepsi sizde. Yani mesela ben diyorum ki, ya ben bundan sonra kendi içimde ortaya çıkan düşünce, duygu, davranış kalıplarını bir gözlemleyeceğim, bir bakacağım yani ne var. Mesela şu olayda şöyle bir his duydum, şöyle korkularım depreşti, şöyle bir düşünce nedeniyle de şöyle bir tepki gösterdim — bu doğal ayarları içinde bir tepki mi? Değil. O zaman burada bir kurt var, bunu tespit edeceğim ve bunu ekarte edeceğim. Hepsi sizin elinizde.

Soru: Avcıyı kurt yemez değil mi hocam?

Kurt avcıyı yemez ama ortada avcı yoksa kurt umurunda değil ki. Avcı olursa avcı kurttan korkar — özür dilerim, kurt avcıdan korkar. Ama ortada avcı yoksa meydan kurda kalır.

Soru: Hocam bu içimizdeki kurtlar insan benliğinden mi oluyor yoksa dış etkiler mi yapıyor?

İkisinin de etkisi var. Kendi kendine oluşan bir şey değil mi bu? Yani yaşanan olaylarla tetikleniyor oradaki kurtlar tabii ki. Mesela ben kendi içimde hatırladığım bir kurt: mesela böyle bir ablam vardı, beni çok eleştirirdi. Dedim ki bundan sonra asla kendimle ilgili bir şey anlatmayacağım. Çünkü ona bir şey anlatmıştım, bana kızmıştı falan işte yargıladı — bundan sonra asla kimseye bir şey anlatmayacağım diye içimde bir kurt oluştu. Mesela değil mi? Ve işte diyelim ki birisine bir sevgini ifade edersin, bir duygunu ifade edersin, o seni küçümser, reddeder, dışlar — bundan sonra kimseye duygumu açmayacağım dersin. Veya diyelim ki reddedilme korkundan dolayı asla adım atmak eğiliminde olmazsın — bu da bir kurt mesela. İşte bu gibi şeyler, bu ve benzer şeyler olarak düşünürseniz, o kurtlar hayatta yaşadığımız bir kısım, özellikle de olumsuz olaylarla tetiklenir. Sen çok samimi bir insanla bir arkadaşlığın olmuştur, adam sana bir kazık atmıştır — dersin ki bundan sonra hiç kimseye güvenmeyeceğim, bak bu da kurt. Hiç kimseye güvenmediğin için sen kendi hayatını sabote ediyorsun aslında. Ama bunu ne için yapıyorsun? Aslında kendini güya korumak için yapıyorsun ama burada ne var? Aşırılık var.

Mesela peygamber "elli okçu, buradan ayrılmayın" demiş, e dinlememişler, unutmuşlar, şu olmuş bu olmuş — bundan sonra "size bir laf söyleyen olsun, söyleyen ne olsun" diye bir şey mi demiş? Yok. Demiş "olur, insanız, olabilir, bundan sonra daha dikkatli olun" demiştir. Yani "bundan sonra sizinle iş tutan, sizinle savaşa gidene yazıklar olsun" demiş midir? Dememiştir. Deseydi aşırılık olmuş olurdu.

Yani biz psikolojik düzeyde farkındalığımız tam olmadığı için yaşadığımız olaylara aşırı reaksiyon geliştiririz. Onlar bir süre sonra aşırı duygusal, aşırı tepkisel, yanlış, sağlıklı düşünmeyen, hayatın realitesine uymayan şekilde düşünen bir kısım düşünce, duygu ve davranış benlikleri haline geliyor. Mesela sen dersen ki "hayatta kimse bana haksızlık yapamaz" — böyle bir realite yok, yapabilir yani birisi değil mi. Senin de gücün yetmez onun yanlışlığını, haksızlığını gidermeye — "ben bunu kabul edemiyorum" — o da demiyor ki "ben esirim." İnsan asla böyle bir şeyi kabul edemez, "ben kabul edemem en azından, bazı insanlar kabul edebilir ama ben asla edemem, ben daha insanım çünkü" — yani böyle bir şey. Ne yaptın? Kurdu aldın, bir de iyice besliyorsun onu, iyice süslüyorsun, yanı başında tutmaya başlıyorsun.

İşte hayatımızda böyle çocukluğumuzdan, gençliğimizden itibaren oluşmuş bir kısım ayarları bozuk, aşırılık içeren, yanlışlık içeren birçok benlik vardır. Sakin olun ve bunları teker teker temizleyin. Yani bu zor bir şey değil, öyle esaretin bedelindeki kadar aslında uzun da olmayabilir, yeter ki fark edin. Bu tamamen avcının farkındalığına bağlı bir şey. İyi bir avcı bunları çok iyi tespit eder ve bunları ekarte eder. Bunu yaptığınız zaman hayat, doğal ayarlarınız üzerinden yaşadığınız bir hayata dönüşür. O zaman hayat olması gerektiği gibi gider — bazen olumlu bazen olumsuz. Siz her zaman dengeli, doğal bir insan olarak hayata mukabelede bulunursunuz.