Korku Duygusuyla Baş Etmek

Korku Duygusunun Amacı ve Yönetimi

Korku duygusu insana hayatını korumak için verilmiş, daha doğrusu koruması gereken şeyleri korumak için verilmiş bir duygudur. Dolayısıyla her duygunun doğru bir şekilde kullanılması, ölçülü, dengeli, sağlıklı bir şekilde kullanılması insan için hayati derecede önemli bir noktadır. Bu anlamda da korku duygusu insana koruması gereken şeyleri korumak adına verilmiş bir duygudur.

Bu duygunun aşırılaştığı durumlarda kişi korku ve kaygı bozuklukları yaşar. Bu duygunun olması gerekenden daha düşük düzeyde kullanılması da insanı kayıtsızlığa, umursamazlığa, boş vermişliğe ve tehlikeyi görememeye götürür. Bu noktada insan korkuyu doğru bir şekilde kullanmayı ve onu yönetmeyi bilmelidir. Korkuyu doğru bir şekilde yönetemediğimizde o zaman korku bizi yönetmeye başlar. Dolayısıyla bizim hizmetimize verilmiş olan bir duygu, bizim özgürlüğümüzü kısıtlayan, bize hükmeden, bizi yöneten bir duyguya dönüşür.

Özellikle de bazı negatif duygular insanı yönetmeye başladığında, bu insan için çok büyük bir kısır döngüye, çok zararlı, çok rahatsız edici bir sürece döner. Korku da böyle bir durumda bize çok pahalıya patlayabilir. Yani korkuyu, korumamız gereken şeyleri korumak noktasında kullanmadığımızda, kullanamadığımızda, onu doğru yönetmediğimizde, korkunun bize hâkim olması sonucu ortaya çıkar. Bir insana korku hâkim olduğunda hem aşırı bir kaygı, tedirginlik, vehim tuzağına düşer; hem de sürekli olarak ne yaparsa yapsın kendini güvende hissedemez.

Bütün bu sürecin insana anlatması gereken, öğretmesi gereken şey aslında psikolojimizi, duygularımızı doğru bir şekilde yönetebilmek veya yönetemediğimizde başımıza açacağı belaları fark edebilmek ve "yanlışın neresinden dönülse kârdır" hesabıyla kendi psikolojimizi daha dengeli bir noktaya getirmek için çaba göstermektir.

Elinden Geleni Yapmak ve Kabullenmek

Burada tabii ki dikkat edilmesi gereken şey şudur. Ne demiştik? Korku, bir şeyleri korumak için bize verilmiş olan bir duygudur. Neye karşı? Tehlikeye, zarara karşı; korumamız gereken şeyi korumak için verilmiş bir duygu. Burada önemli olan nokta şu: bunun için, yani tehlike ve zarardan korunmak için göstereceğimiz çabadan sonra, korumak istediğimiz şeyi istediğimiz ölçüde koruyamadığımızda ne hissedeceğimizdir.

Tekrar ediyorum: eğer biz korumak istediğimiz bir şeyi koruma konusunda elimizden gelen bütün çabayı gösterdikten sonra korumak istediğimiz şeyi koruyamıyorsak, veya onu tam bir güvene alamıyorsak, tam bir emniyet çemberine alamıyorsak, o durumda ne olur? Böyle bir durumda akıllı insan sakin, soğukkanlı ve içi tam bir güven ve emniyet içinde, sabırla olaya yaklaşır. Yani ne der? Şunu demiş olur kendisine: "Ben korumam gereken şey konusunda mevcut şartlar içinde elimden geleni yaptım. Eğer bu yapıp ettiklerim, kullandığım imkân ve şartlar korumam gereken şeyi korumama imkân sağlamadıysa da, ben bu durumu kabul ediyorum." Kişi bu durumu kabul ettiğinde sakin, soğukkanlı ve güven içinde olur.

Ama mevcut bütün yapıp ettiklerinden sonra mevcut durumu kabul edemediğinde — yani "ben elimden gelen bütün şeyleri yaptım, ancak korumam gereken şeyi tam olarak güven emniyet altına alamadım, yine benim kontrol edemeyeceğim bir tehlike ihtimali var, dolayısıyla ben asla rahat edemem" dediğinde — işte bu durumda korku duygusunu yönetememiş olur. Veyahut da bir başka ifadeyle, mevcut durumu kabul etmediğinden dolayı korku, onun içinde olması gerekenden çok daha güçlü bir şekilde hissedilmiş olur.

Çünkü burada şunu kaçırmamak durumundayız: biz hiçbir şeyi mutlak olarak güven ve emniyet içine alamayız. İnsan egosunun en büyük tuzağı aslında budur. Yani korkunun bizim tarafımızdan baş edilemez gibi görülmesinin temel nedeni, bir şeyi mutlak olarak koruyamadığımızda, yani kendimizi mutlak olarak güvende hissetmediğimizde, egomuzun bu durumu kabullenmeyişidir.

Mesela diyelim ki siz ölümcül bir hastalığa yakalandınız ve elinizden gelen bütün imkânları kullandınız: doktora gittiniz, hastaneye gittiniz, muayene oldunuz, ilaçları aldınız, önerilen bütün tedavi süreçlerini yaptınız. Fakat buna rağmen tam olarak iyileşmediniz ve tam olarak iyileşip iyileşmeyeceğiniz de belli değil. İşte bu durumda kişi "ben elimden geleni yaptım, rahatım, müsterihim" demediği müddetçe, mevcut durumu kabullenmediği müddetçe korkusu kat kat tetiklenecektir. Bu durumda "ben elimden gelen bütün her şeyi yaptım, ben elimden gelen bütün bu imkân ve şartları kullandığım için kalben müsterihim, üzerime düşen şeyi yaptım ve bu noktada da mevcut durumu ve gelişebilecek herhangi bir olumsuz süreci de kabul ediyorum" demezse, çok büyük bir korkunun tuzağına kendini bırakmış olur.

Burada korkuyla insanların baş edememesinin altında yatan nokta tam da budur: elinden gelen bütün her şeyi yapmana rağmen tehlike veya potansiyel zarar ihtimali ortadan kalkmadığında ne hissediyorsun? "Bu durumu kabul ediyorum" dediğinde korku ortadan kalkar. "Bu durumu kabul edemiyorum" dediğin anda bu sefer korku aynı zamanda kaygıyla birleşir, vehimlerle birleşir ve zihnin sana bütün olumsuz ihtimalleri gösterir ve seni onunla korkutur.

İşte bu noktada kişi kabullenme ve teslimiyetin idrakini yaşamalıdır. Kabullenme ve teslimiyet olmadığında kişi korkunun hükmü altına girer ve korkunun hükmü altına giren zihin, ister istemez bin bir türlü spekülatif ihtimalle baş başa kalır. Üstelik bu durumda insan şöyle bir ikilemin içine hapsolur: hem korktuğu şey tamamen bertaraf edilememiştir hem de bu duruma karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. İşte bu bir insanın korku tarafından tutsak edilmesi halidir. Çünkü bu durumda hem yapabileceğin hiçbir şey yoktur, elinden gelen hiçbir şey yoktur, hem de söz konusu olan durumda olumsuz bir sürecin işlemesi ve olumsuz sürecin sonunda bir tehlike ve zarara uğrama ihtimalin hâlâ bulunuyordur.

İşte bu, bir insanın eğer farkındalığını korumazsa asla yaşamak istemeyeceği bir durumdur ve bu durumda olaydan daha büyük bir zarara uğrar. Bu zarar, zihnin korku tarafından kuşatılması, zihnin korku tarafından esir alınması ve kişinin korkunun, kaygının, vehmin, bin bir türlü spekülasyonun çukuruna düşmesi sonucunu oluşturur.

Burada şunu kabul etmeliyiz nihai olarak: "Ben elimden gelen her şeyi, bütün imkân ve şartları kullandıktan sonra olanı kabul ediyorum." İşte burada insanın vazgeçebilme becerisi, insanın bir olumsuzluğu kabullenebilme becerisi ortaya çıkmaktadır.

Hz. Musa, Firavun ve Sihirbazlar Kıssası

Burada ilginç bir ayetten bahsedeceğim. Görünüşte ilgisiz gibi görülebilir ama yapacağım açıklamalar bu konudaki bağlantıyı sanırım gösterecektir. Kur'an'da Hz. Musa ile Firavun ve sihirbazları arasında bir olay anlatılır. Bu Araf suresinde ve Taha suresinde geçer.

Olay kısaca şöyledir: Firavun ve sihirbazları ile Musa karşı karşıya gelirler. Musa'nın karşısında Firavun'un yetiştirmiş olduğu sihirbazlar vardır ve onlar kendi maharetlerini gösterirler. Hz. Musa da Allah'ın ona verdiği imkân ve kabiliyeti kullanarak onların sergiledikleri sihirbazlığa karşılık Allah'ın verdiği imkânı kullanır ve onların sihirlerini iptal eder, etkilerini ortadan kaldırır. Bu durumu gören sihirbazlar, Hz. Musa'nın Rabbinin hak olduğunu ve asıl olanın ebedi ve kalıcı şey olduğunu anlarlar ve şunu derler: "Biz Musa'nın ve Harun'un inandığı Rab'be inanıyoruz ve yaptığımız sihirden, sihirbazlıktan ve bununla bağlantılı olan her türlü yanlış tavrımızdan tövbe ediyoruz."

Firavun onların bu tutumuna büyük bir öfkeyle karşılık verir ve der ki — Araf Suresi'nin 123. ayetinde — "Ben size izin vermeden iman ettiniz öyle mi? Şüphe yok ki bu, sizin bana kurmak istediğiniz, kurmaya çalıştığınız bir tuzaktır. Sizi bundan dolayı cezalandıracağım, ellerinizi ayaklarınızı keseceğim ve hepinizi asacağım." Onların bu konuda vermiş olduğu cevap şudur: "Eğer böyle bir şey yaparsan, biz de Rabbimize dönmüş oluruz."

Bakın burada önemli olan nokta bu son okuduğum ayet. Yani iman eden insanlar, Firavun'un bu tehdidine ve bu zarar verme eylemine karşı nihai olarak şunu kabul ediyorlar: "Evet, sen şu anda hâkim pozisyonda olduğun için bizi öldürebilirsin, bize zarar verebilirsin. Senin tutumun bizim için çok büyük bir tehlike oluşturabilir ve büyük bir zarar görebiliriz. Bu durumda biz bunu göze alıyoruz. Yani böyle bir şey olabilir, böyle bir şey olduğunda biz gerçek bir kayıp yaşamış olmayacağız. Biz böyle bir durumda Rabbimize döneceğiz."

İşte bakın bu şu demektir: elinden gelen bütün çabayla tehlike ve zarara karşı gayret gösterdikten sonra tehlike ve zarar devam ediyorsa, insanın korkması anlamsızdır. Korkuyorsa bir şeylerle özdeşleşmiştir. Mesela burada inanmış olan o kişilerin ifadesinde biz şunu görüyoruz. Ne demek "biz Rabbimize dönmüş oluruz" bu durumda? Yani bizim bu dünyadaki bedenimiz, bu dünyadaki biyolojik hayatımız, bu dünyadaki planlarımız, bu dünyadaki yapıp etmek istediklerimiz — bütün bunlar kesintiye uğrayabilir. Sen biyolojik yaşamımızı bitirebilirsin, şu dünyada kullandığımız bedeni öldürebilirsin. Ama bunların hiçbiri biz değiliz. Biz böyle bir durumda Rabbimize döneceğiz. Ne dünyada kullandığımız bedenin ölmesi, ne dünyadaki pozisyonumuzun ortadan kalkması, ne dünyada hedeflediğimiz herhangi bir planın akamete uğraması bizim için asli ve hakiki ve hayati bir kayıp değildir. Biz son tahlilde Rabbimize dönmüş olacağız. Dolayısıyla biz senin bu tehdidinden korkmuyoruz.

İşte bu, insanın korkuyla nihai olarak nasıl baş edeceğinin çok güzel bir ifadesidir.

Özdeşleşme ve Korkunun Kökeni

Korku aslında bir şeyi kaybetmek istememekten gelen bir şeydir. Dolayısıyla, yani bir zarar görmek — sahip olduğumuz diyelim ki huzuru, sağlığı, mutluluğu, neşeyi, imkânı — kaybetme ihtimaliyle ilgilidir. Dolayısıyla kişi bir şeyi kaybetmeyi nihai olarak göze aldığında, korkunun kökünü kesmiş olur.

Peki insan bunu niye yapamaz veya niye yapabilir? Eğer kaybedeceğiniz şeylerle özdeşleşmişseniz, onları kaybetmek sizin için çok büyüktür. Ve siz asla kaybetmek istemediğiniz bu şeyleri kaybetme ihtimali karşısında korku duyacaksınız. Dolayısıyla korku, bir kısım şeylerle özdeşleşmekten ve onları kaybetme korkusundan ileri gelir. Yani korkumuzun nedeni, biz bir şeyle özdeşleşmişizdir ve o özdeşleştiğimiz şeylerin elimizden çıkmasını, zarar görmesini istemiyoruz. Bütün mesele budur aslında.

Peki korkuyla baş etmenin o zaman yegâne, nihai çaresi nedir? Elimizden gelen bütün imkânları kullandıktan sonra, "kaybedersem kaybederim, bu asli, hayati ve hakiki bir kayıp değildir" diyebilmektir. İşte burada Firavun'un tehdidine karşı inanan o insanların verdiği cevap şudur: "Biz dünyada hiçbir şeyle özdeşleşmiyoruz. Hiçbir şeyi kaybetmekten korkmuyoruz. Dolayısıyla senin bizi korkutabileceğin bir durum söz konusu değil. Zaten biz Rabbimize aidiz, ondan geldik ve ona döneceğiz. Dolayısıyla senin ölüm tehdidin gerçekleşse bile bizim yaşayacağımız hakiki anlamda bir kayıp yoktur."

İşte bu cevap aslında korkunun en güçlü ilacıdır ve bu, güçlü bir imanın, yani hiçbir şeyle özdeşleşmeyen bilincin bir sonucudur.

Hatta bu olayla ilgili bir başka yerde, Firavun'un tehdidine maruz kalan kişilerin şöyle bir cevap verdiği söylenir: "Seni bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratan Allah'a tercih etmeyeceğiz. Sen ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin." (Taha Suresi, 72. ayet.) Burada Hz. Musa'nın getirdiği tebliğe inanan o insanlar Firavun'a bu cevabı veriyorlar. Tekrar ediyorum: "Seni bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratan Allah'a tercih etmeyeceğiz." Bundan sonrası çok önemli: "Sen ne hüküm vereceksen ver. Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin." O da Allah izin verdiği müddetçe.

Dolayısıyla burada hiçbir sonuçtan korkmamak var. Neden korkmuyorlar peki hiçbir sonuçtan? Çünkü gerçek varlıklarına hiçbir zarar gelmiyor.

Beden Değil, Ruh Olmak

Çünkü dikkat edin, bu ayette ifade edilen önemli bir şey var: "Sen ancak bu dünya hayatına hükmedebilirsin." Yani görünürde, zahirde var olan şeylere dair hükmün geçer. Senin hükmün ruha, ebedi olana, kalıcı olana, hakiki olana geçmez. Dolayısıyla senin bütün tehditlerin, bütün zarar verme eylemlerin, bütün yapıp edeceklerin ancak geçici, izafi, maddi şeylere etki edebilir. Sen öze etki edemezsin, ruha etki edemezsin, hakiki olana etki edemezsin, ebedi olana etki edemezsin.

Dolayısıyla insan her zaman kendine şunu hatırlatmalıdır: korktuğun şey asli olan mıdır, geçici olan mıdır? Asli olana hiçbir şey etki etmez, geçici olana ise etki söz konusu olabilir. O zaman bu durumda ben neye karar veririm? Geçici olan şeyle özdeşleşip özdeşleşmediğime bakıp, eğer özdeşleşmişsem özdeşleşmemeye karar veririm.

Biri beni neyle tehdit ediyor? Diyelim ki biyolojik bedenimin ölümüyle. Elimden gelen bütün çabayı gösteririm, kendimi savunabileceğim bütün imkânları kullanırım. Buna rağmen karşımdakinin beni öldürme ihtimali söz konusuysa, bunu da kabul ederim ve şunu derim: "Ben beden değilim ki. Eğer karşımdaki bu bedeni öldürürse, bu bedene zarar verirse, zarar görecek olan ben değilim, sadece kullandığım bedenimdir." Dolayısıyla insan nihai olarak korkuyla neden baş edemez? Özdeşleştiği şeylerin farkına varmadığından dolayı, veyahut da özdeşleştiği şeylerin farkına vardığı halde bu özdeşleşmelerden vazgeçmediği için korkuyla baş edemez.

İşte burada Kur'an'ın bu ayetinde aslında bize bahsedilen şey en yoğun, en güçlü korku nedir? Ölüm korkusudur. Bu, üstesinden gelinebilecek bir korkudur. Neyle? Kendinin bir beden olmadığını bilmekle, yani bedenle özdeşleşmeme bilinciyle bu korkudan kurtulabilirsin.

Dolayısıyla korku, bizi var ettiğini, bizi tamamladığını düşündüğümüz bir şeyin zarar görme ihtimalinden kaçınmaktır. Halbuki bir insanı nihai olarak var edecek veya tamamlayacak hiçbir şey yoktur. Neden? Çünkü insan vardır ve tamdır. Hiçbir şey, biyolojik ölüm dahi, bedenin ölümü dahi, hiçbir şey bizim varlığımızı ve tamlığımızı değiştirmez. Hiçbir insan varlığı ve tamlığı kaybetmez, sadece bir şeylerin tamlığını ve varlığını eksilteceğini zanneder. İşte bu zan özdeşleşmelerimizdir. Hiçbir şey bizi tam kılmaz, hiçbir şey bizi var etmez. Dolayısıyla özdeşleştiğimiz şeylerin ne kadar farkına varır ve bu özdeşleşmelerden ne kadar kurtulabilirsek, o ölçüde korkularımızdan da kurtulmuş oluruz.

İman hiçbir şeyle özdeşleşmemektir. Bir bilge şunu der: "İman, Allah'a olan bağının farkındalığıdır." Dolayısıyla sonsuz ve mutlak olana bağının farkındaysan hiçbir şey seni korkutmaz. Çünkü ona bağlıysan ve ona aitsen, hiçbir şeyin sana etki etme ihtimali yoktur.

İnsanın bu farkındalığı tam idrak edememesinin tek nedeni, aslında kişinin bedeniyle ve psikolojik benliğiyle özdeşleşmesidir. Yani kişi ne diyor? "Ben öleceğim" diyor. Halbuki sen ölmezsin, sen hiçbir durumda ölmeyeceksin. Ölecek olan bedendir, zamanı geldiğinde; ve kullandığın beden öldüğünde sana hiçbir şey olmayacaktır. Kullandığın beden öldüğünde sana hiçbir zarar gelmeyecektir. Tıpkı arabanın hurdaya çıkmasından sana bir şey olmadığı gibi.

Burada bahsedilen ayetlerde aslında bize korkuya karşı çok güçlü bir farkındalık ve idrak kapısı açılmaktadır. Eğer hiçbir şeyle özdeşleşmiyorsan hiçbir şey seni korkutamaz. Burada vazgeçeceğimiz şeyler varlığımızın ve tamlığımızın parçaları değillerdir, çünkü hiçbir şey bizim varlığımızın ve tamlığımızın bir unsuru değildir. Yani kişinin vazgeçeceği şeyler, vazgeçebileceği şeyler, vazgeçmeyi göze alacağı şeyler hiçbir zaman onun varlığının ve tamlığının bir parçası değildir. O yüzden insanoğlu şunu hiçbir zaman unutmamalıdır: vazgeçeceğin şeyler senden bir şey değildir, sadece kullandığın bir şeydir. Bedeni kullanırsın, gereğinde vazgeçersin. Hiçbir şey senin ayrılmaz bir parçan değildir. Bedenin öldüğünde hiçbir şey kaybetmeyeceksin.

Bir Hintli bilgeye sorarlar: "Eğer başınızı bir kılıçla kesecek olsak ne olur?" Verdiği cevap şudur: "Bedeni bırakır giderim." İnsanın idrak etmesi gereken şey budur. Bunu hangi ölçüde idrak edebilirsek o nispette korkularımızdan kurtuluruz.

Dolayısıyla aslında hayatımızda yaşadığımız birçok korku, bize aslında neyle özdeşleştiğimizi gösterir. Kendimizi özdeşleştirdiğimiz bir şey bizim en büyük korkumuz olur. Mesela eğer kişi çocuğuyla özdeşleşmişse — "ben çocuğum olmadan yaşayamam, ben ancak çocuğumla varım, çocuğumla kendimi tam hissediyorum" dediğinde bir kişi çocuğuyla özdeşleşmiştir. Çocuğuyla özdeşleşen bir kişi, çocuğu öldüğünde veya ona bir zarar geldiğinde aşırı bir korku duyacaktır. Hatta öldüğünde veya zarar geldiğinde değil, zarar gelme ihtimali aklından geçtiğinde büyük bir korkuya kapılacaktır.

Dolayısıyla korkunun nedeni özdeşleşmedir. Kişi kendisiyle ilgili asla bir korku duymamalıdır çünkü kendisi tehlikeye ve zarara maruz kalabilecek bir varlık değildir. Dolayısıyla psikolojik düzeydeki korku tamamen özdeşleştiğimiz olgularla ilgilidir. Kişi çocuğuyla özdeşleşir, bu nedenle çocuğunun başına bir şey gelmesinden korkar. Malıyla özdeşleşir, malının başına bir şey gelmesinden korkar. İmajıyla özdeşleşir, imajına bir zarar gelmesinden korkar. Sosyal itibarıyla özdeşleşir, sosyal itibarına bir zarar gelmesinden korkar.

İşte bu noktada bir bilgenin ifadesiyle, kişi kendi öz varlığının farkındalığından uzaklaştığı ölçüde hayat onun için bir korku ağına dönüşür. Neden? Çünkü hayatın her sürecinde bir şeyi kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyasın. Her an hasta olabilirim, her an bir zarar görebilirim, her an birileri bana kötülük yapmak isteyebilir gibi birçok olumsuz spekülasyonun, zihinsel spekülasyonun tuzağına düşeriz.

Halbuki insan şunu anlamalıdır: hiç kimse sana zarar veremez, hiç kimse seni öldüremez, hiç kimse seni yok edemez, hiç kimse seni ortadan kaldıramaz. Neden? Çünkü sen ortadan kaldırılabilecek, hasta edilebilecek, yok edilebilecek, zarara uğratılabilecek, eksiltilebilecek bir varlık değilsin. Sen öyle bir varlıksın ki bütün kâinat hastalık olsa, bütün kâinat bomba olup patlasa senin varlığına ve tamlığına zarar veremez. Yeter ki kim olduğunu hatırla.

Eğer kendini bir beden olarak görüyorsan, sen zarar görebilirsin, hasta olabilirsin, ortadan kalkabilirsin, toprağa karışabilirsin. Ama sen Allah'ın üflediği bir ruhsan, o zaman hiç kimse sana zarar veremez. Zarar veremez, çünkü kendisini Allah'tan gelen bir ruh olarak idrak eden bir insana hiç kimse zarar veremez. Zarar verdiğini zanneden insan sadece yanılmış olur. Bir kişi seni öldürebileceğini zannedebilir, bir kişi seni ortadan kaldırabileceğini zannedebilir; bu onun yanılgısıdır.

Hazreti İsa ve Öldürülemeyen Hakikat

Tıpkı Yahudilerin Hazreti İsa'yı öldürebileceklerini zannetmesi gibi. Hazreti İsa Allah'tan bir kelime ve ondan bir ruh idi — bu Kur'an'ın ifadesidir. Dolayısıyla Hazreti İsa'yı hakiki manada hiç kimse öldüremez. O yüzden bizim kadim geleneğimizde her zaman şu hatırlatılır: insan hakikatte doğmaz ve ölmez, bir yerden bir yere nakil olur. Dünyaya gelir, sonra dünyadan gider. Dünyaya gelmeden evvel de vardın, dünyadan göç edip gittiğinde de var olacaksın. Bu beden, bu dünya formunda kullandığın bir elbiseden ibarettir. Dolayısıyla kendini bir beden olarak görme, psikolojik bir varlık olarak görme. Bu tuzağa düşmediğin müddetçe hiçbir zaman korku sana egemen olmayacaktır.

Psikolojik bir varlık derken neyi anlatmaya çalışıyoruz? Mesela psikolojik benliğimizin arzuları vardır, beklentileri vardır, hayalleri vardır, planları vardır. Peki bu planlar bazen akamete uğrar mı? Bazen kesintiye uğrar mı? Evet, uğrayabilir. Eğer sen kendini bu psikolojik varlık kabul ediyorsan ve o arzular, beklentiler, hayaller ve planlarla kendini var zannediyorsan, onları gerçekleştirdiğinde kendini tam hissedeceksen, böyle bir varlık olduğu zannındaysan, bu senin kendine yaptığın büyük bir kötülüktür, büyük bir özdeşleşmedir.

Biz her an bu dünyadan gidebiliriz ve hiçbir planımız bizim asli varlığımızın ayrılmaz bir parçası değildir. Ben elimden geleni yaparım yaşadığım müddetçe, bu dünyadan gideceğim zaman da ardıma bir an bile bakmadan giderim. Çünkü benim için geride bıraktığım hiçbir şey, gerçekleşmemiş olan hiçbir plan, benim varlığımın bir parçası değildir. Ben tam eksiksiz olarak bu dünyaya geldiğim gibi, tam ve eksiksiz olarak bu dünyadan da ayrılıp gideceğim. Bir ruh olarak geldim, bir ruh olarak Rabbime döneceğim.

"Biz Allah'a Aidiz, Ona Döneceğiz" Ayeti

O yüzden Kur'an çok ilginçtir; insanın özdeşleşmemesi konusunda insana çok büyük, çok önemli, çok anlamlı mesajlar verir. Zaman zaman hatırlattığımız o ayeti tekrar hatırlayalım: onların başına bir musibet geldiğinde, onlara bir musibet isabet ettiğinde, onlar "biz Allah'a aidiz, ondan geldik ve ona döneceğiz" derler. Bu bize ne anlatıyor? Bu, hakiki insanın hiçbir özdeşleşmesi olmadığını ve hangi musibet isabet ederse etsin onu etkilemeyeceğini anlatıyor.

Burada şunu hatırlayalım: musibet neye isabet eder? İnsanın geçici varlığına isabet eder, hakiki varlığına değil. Hakiki varlığımıza hiçbir musibet isabet etmez. Dolayısıyla musibetin isabet ettiği varoluş alanı beden ve psikolojik boyuttur. Asla ruhumuza bir musibet isabet etmez. Ruhumuz hiçbir zaman hastalanmayacak. Ruhumuz hiçbir şey tarafından hasta edilemez, hiçbir şey tarafından yok edilemez, hiçbir şey tarafından eksiltilemez, hiçbir şey tarafından gölgelenemez. Musibetin isabet ettiği şey geçici olan tarafımızdır — bedendir veya psikolojik algımız ve psikolojik düzeydeki benlik hissimizdir. Musibet oraya isabet eder ama biz onlar değiliz ki. İşte biz onlar olmadığımız için, bir musibet isabet ettiğinde biz o musibete karşı da elimizden geleni yaparız, Allah'ın verdiği imkân ve kabiliyetle.

...Fakat "eyvah ben hasta oldum," "ben musibete uğradım," "ben büyük bir zarara uğradım," "ben çok şey kaybettim," "ben mahvoldum" demeyiz. Tamamen şunu deriz: "Ben Allah'a aidim, ondan geldim ve ona dönüyorum." Tek hakikat budur.

Bunun dışında, her türlü algı, her türlü düşünce, bir sonucunda gerçekte bizim kabul etmemiz gereken, illa korkacaksak korkmamız gereken tek şey özdeşleşmelerimizdir. Özdeşleşmelerimiz dışında hiçbir şeyden korkmamıza gerek yok. Eğer o özdeşleşmelerin farkına varır ve onları bırakırsak, korkacağımız hiçbir şey olmadığını çok rahatlıkla görebileceğiz.

Hicret ve Mağarada "Allah Bizimledir" Sözü

Bununla ilgili çok önemli olan şey nedir yine? Peygamberin hicret ederken mağarada söylediği şeydir. Hz. Ebu Bekir, peygamberin kâfirler tarafından bulunmasına ve ona zarar verilmesi ihtimaline karşı içinde bir hüzün ve üzüntü hissi duyar — "ya peygamberimizi yakalarlarsa ve ona zarar verirlerse." Peygamber onun bu üzüntü ve hüznünü fark ettiğinde ona şöyle der: "Hüzünlenme, üzülme, Allah bizimledir."

Ne demek "Allah bizimledir"? Yani Allah bizimledir, biz de onunlayız. Dolayısıyla bize hiç kimsenin gerçek anlamda zarar verme ihtimali yoktur. Bir kimse Allah'a zarar verebilir mi? Hayır. Ruha zarar verilebilir mi? Hayır. Biz Allah'layız, Allah da bizimle. O zaman hiçbir problem yok.

O zaman işte bizim de kendimize sormamız gereken şey şudur: korku duyduğumuzda veya üzüntü duyduğumuzda kendimize sormamız, hatırlatmamız gereken şey şudur: sen şu anda kiminlesin? Eğer Allah'la isen o zaman problem yok. Allah'la değilsen o zaman problem çok büyük — onu çözmeye çalış. Problemin senin peşinde olan inançsızlar veya zarar verici unsurlar değildir. Problemin senin şu anda Allah'la olduğunun farkında olmayışındır. Kendini bir beden zannetmendir, kendini bir psikolojik benlik zannetmendir. Asıl korkman gereken şey budur.

Eğer kendimize bu hayati soruyu sorarsak — "ben kiminleyim, ben şu an kiminleyim ve gerçek anlamda kimim, benim varlığımın kaynağı, kökeni, aslı nedir" — eğer bunu gerçekten doğru bir şekilde cevaplandırabilirsek, o zaman korku asla bizi yöneten bir şey olmayacaktır. Korku sadece korumamız gereken şeyleri korumamız konusunda tatlı bir uyarıcı olacaktır.

Geçici Olanı Kalıcı Olarak Koruma Yanılgısı

Ve şunu unutmayın: kalıcı olanı korumanıza gerek yok. Geçici olanı da geçici olarak koruyacaksınız. Geçici olanı kalıcı bir şekilde koruyacağını zannetmek de ayrı bir ego cehaletidir. İnsan asla geçici olanı kalıcı olarak koruyamaz. Bedeni asla ebedileştiremeyeceksin. Beden bir gün şu veya bu yaşta ihtiyarlayacak ve ölecektir. Bedeni kalıcı olarak koruyamazsın. Dolayısıyla biz neyi ne kadar koruyabileceğimizin sınırını çok iyi anlamalıyız. Sana verilen imkân ve kabiliyet ölçüsünde geçici ve sınırlı olanı geçici bir şekilde koruyabilirsin, kalıcı olarak hiçbir şeyi koruyamayacaksın.

Geçici olanı kalıcı olarak korumaya çalışmak, sürekli bir şekilde bir gölgeyi korumaya çalışmak gibidir. Halbuki gölge değişkendir ve gölge uzayıp kısalır, sen hiçbir zaman onu sabit tutamazsın, o gölgeyi kalıcı hale getiremezsin. İşte tıpkı bunun gibi bir insan, geçici ve sınırlı olanı asla kalıcı bir şekilde koruyacağı tuzağına düşmemelidir. Bizim farkında olmamız gereken öz varlığımızdır. Onun da özünde zaten korunmaya ihtiyacı yoktur.

Sonuç

Evet, nihai olarak anlamamız gereken şey, idrak etmemiz gereken şey, korkunun bizim hizmetimize verilmiş bir araç olduğu ve asla korkunun bize hükmetmemesi gerektiğidir. Eğer biz gerçek anlamda gerçek kendi öz varlığımızın farkına varırsak, hiçbir zaman korkunun hükmü altına girmeyeceğiz. Korkunun hükmü altına girmenin nedeni, kişinin kendisini, kendi varlığını kaybedilecek, zarar görebilecek, mahvolabilecek bir şey olarak görmesinde yatmaktadır.

Evet, hepinize teşekkür ederim arkadaşlar.