Kötülüğün Kökeni ve Kendine Zulmetmemek

Kötülüğün ve İyiliğin Etkisi

Kötülük tabii ki öncelikle onu, yani yapanı etkiler. Yani onun insan olma farkındalığını, onun doğasında var olan insani değerleri aktive etmesini veya aksine kötülük yaparak o doğal fıtri değerlerini ve insani varoluşunu baskılayabilir, onu örtebilir veya bozabilir. Bunun hayatın diğer alanlarında bir etkisi olur mu? Tabii ki olabilir; iyilik yaptığında iyilerle karşılaşabilirsin. Ama bunun bir kanunu yoktur açıkçası. İyilik yaparsan iyilik bulabilirsin ama bu bir genel kanun değildir; zaten iyilik bulmak için iyilik yapmak ayrı bir problem olur.

Ama şunu diyebiliriz: nasıl ki gökyüzündeki bir cismin en yakınındaki bir cisimle de etkileşimi vardır — kendi hareketinin kendisini etkileyen bir tarafı, binlerce ışık yılı uzaklıktaki bir cismi de etkileyen bir tarafı vardır — dolayısıyla insanın iyi veya kötü eylemleri kendisini de, insanlık âlemini de, varoluşu da etkiler. Bir insanın iyiliği aslında bir anlamda bütün insanlığı etkiler. Kötülüğü de etkiler ama tabii ki buradaki etki, kişinin farkındalığıyla orantılı olarak çok daha minimaldir.

Burada önemli olan şey şu: insan sadece kendi üzerinde çalışmalıdır bu süreçte. Yaptığın iyilik veya kötülük bir yerleri etkiliyor mu, başka varoluş düzeylerinde bir etkisi oluyor mu — buna çok fazla, hatta hiç odaklanmamak çok daha iyidir. Orada tamamen odaklanacağımız şey şudur: ben yaratıcının bana verdiği ilahi doğaya, fıtrata uygun davranabiliyor muyum, yoksa onun dışına çıktığım durumlar oluyor mu? Uygun davranıyorsam o iyiliği sahiplenmeden şükrederim; uygun davranmıyorsam, yanlış yapıyorsam bunun sorumluluğunu üzerime alırım, tövbe ederim, buna neden olan, altında yatan şeyleri araştırırım.

Tetiklenen Benliğin Kökünü Bulmak

İnsanın en çok dikkat edeceği şey, kötü dediğimiz davranışların altında yatan algıyı keşfetmektir. Mesela: niye tahammülsüzüm, niye öfkeliyim, neden kaba konuşabiliyorum zaman zaman? Diyelim ki birisinden bir şey talep ettim, o da geri çevirdi, sertleştim, kabalaştım — neden acaba? Altta reddedilmekten asla hoşlanmayan, reddedilmeyi varlığının yıkılması olarak gören bir benlik mi var? Kendi psikolojik mekanizmamızda tetiklenen benliklerin köklerini analiz etmekle biz kötülüğün üstesinden gelebiliriz. Yoksa yüzeyde baktığımızda o kötü davranışı bastırmaya çalışırız, yapmamaya çalışırız, iyi niyetliyizdir, yapmamaya gayret ederiz ama onun altında yatan kökleri bulmadığımızda o kötü davranışı, tutumu sergileme ihtimalimiz hâlâ yüksektir.

O yüzden tövbe etmek, altta yatan sahte bir benliğin sorgulanmasını gerektirir. "Ben kötü bir şey yaptım, bir daha yapmayacağım" — bu değil. Mesela diyelim ki biri beni eleştirince hemen savunmaya geçiyorum, veya bir yanlış yaptığımda kendimi suçluyorum. Neden? Bunun altında yatan nedir? Mesela ele alalım: benim psikolojik benliğimde tetiklenen nedir? "Tehlike var" diyen bir benlik mi? "Seni küçümsüyor" diyen bir benlik mi tetikleniyor? Veya "sen kimsin beni eleştirecek" diyen bir benlik mi tetikleniyor? "Sen önce kendine bak" diyen bir benlik mi tetikleniyor? Onun altında ne var? Kendini aşağıda hisseden, aşağılık kompleksi olan bir benlik mi var? Daha temelde bir şeyin köküne doğru sorgulama yapmak zorundayız.

Veya diyelim ki bir hata yaptın, kendini çok suçluyorsun — altına bir bak bakalım, belki onun altında nasıl bir benlik var? "Ben asla hata yapmamalıyım" veya "asla bir hatayı iki üç defa tekrar etmemeliyim, ben asla böyle bir hata yapmam" diyen bir benliğin var. Hata yaptığında orada büyük bir suçlayıcı benlik tetikleniyor, çünkü oradaki benlik "sen asla bunu yapamazsın, yapmamalısın, böyle bir şeyi yapan biri olmamalısın" diyor. Ama yaptın. Diyelim ki "ben asla yalan söylemem" — söyledin; orada iki ihtimal var: ya bunu mazeretlerle kapatırsın, ya da kendini yalan söylediğin için kırbaçlarsın, suçlarsın, yıkarsın kendi kendini.

Halbuki bu, insanın kendisiyle ilgili bir kısım fantastik kurgularla kendini tanımlayıp, onun aksi bir tutum ve davranış ortaya çıktığında ya kendinden ümitsizliğe kapılması ya kendini çok suçlaması ya da bunu örtmek istemesi sonucuna götürür. Halbuki orada olabildiğince objektif olup "evet, bende böyle bir davranış, böyle bir tutum, böyle bir söz ortaya çıktı" demek yerine "ben nasıl böyle yaparım, ben nasıl böyle yaparım" dediğinizde bu fantastik, kurgusal bir benliktir. İnsanoğlu kendiyle ilgili hep böyle kurgular taşır; bu birçok farklı şekilde olabilir.

Mesela "kimse beni aptal yerine koyamaz" dediğimde ve birisi beni tırnak içinde aptal yerine koyup kandırdığında, orada bir çelişki yaşarım. Bu çelişkinin üstesinden gelmek için saçma sapan reaksiyonlar veririm, o durumda saldırgan olabilirim mesela. Aslında saldırgan olmamın altında yatan şey, "kimse beni aptal yerine koyamaz" benliğinin yaşanan olguyla çatışma hâlinde olmasıdır. İşte bu noktada, en fazla tepki verdiğimiz yer, en fazla negatif duygulara kapıldığımız yer, bizim üzerinde çalışacağımız yerdir. Veya tırnak içinde kendimizi kötü hissettiğimiz yer — orada bir kurgusal benlik vardır, onun üzerinde durup onu çözümlemeye ihtiyacımız var.

Biz kurgusal bir benlik içinde oluyoruz çoğunlukla. Neden? Geçen haftalarda da ifade ettiğim gibi, gerçek kendimizin farkında değiliz. Gerçek kendimizin farkında henüz olmadığımız için onun yerine spekülatif, belli bazı olaylar üzerinden tanımlanan bir benlik üretiyoruz; onu ürettiğimiz anda ona hapsoluyoruz. Bu bazen çok olumsuz bir kurgu da olabiliyor, çok olumlu bir kurgu da olabiliyor. "Ben çok iyi biriyim" dersin ama sana çok iyi olmadığın bir yeri gösterebilirim mesela. "Ben çok alçak gönüllüyüm" dersin ama çok kibirli olduğun bir yeri göremezsin. "Ben çok merhametliyim" diye kendini tanımlamışsındır ama baya baya merhametsiz olduğun durumlar vardı; ama onları görmezden gelirsin o zaman. Veya gördüğün anda ya seni kendine karşı bir güvensizliğe ya da kendinden yana bir ümitsizliğe götürebilir. Çünkü bir kurgu bir olguyla çelişiyor.

Hatta ben bazı insanlar görmüşümdür, nadir de olsa; içindeki çelişkilerle yüzleştiğinde insanları terk eder, hiçbir insanla görüşmek istemez, çünkü çelişkiyle karşı karşıya kalmıştır. "Ben iyi biriyim" diyor ama öyle bir benliğiyle karşı karşıya gelmiştir ki hayır, aslında o durumda çok iyi davranmadı, çok samimi değildi, çok dürüst değildi, çok merhametli değildi. Ama ego kendini bir şeyle tanımlamış, bu sefer bir çelişki yaşanır. Birçok kişi bu çelişkiyi görmek istemez, görmemek için de araya tamponlar koyar: "ben çok hassas biriyim ama insanlar yüzünden kabalaştım", "aslında ben çok merhametli biriyim, insanlar beni acımasız yaptı", "ben aslında böyle biri değildim ama yaşadığım olaylar beni bu hâle getirdi" gibi tamponlar koyarız. Veya karşımızdakini suçlarız: "sen önce kendine bak, niye bunu dedin" diyerek karşındakine yansıtma yaparız. Bu tamamen boş bir şeydir.

"Sen Kendine Bak" Sözü ve Doğal Bilinç

Çok ilginçtir, Peygamberin bir sözüdür — rivayetlerde böyle geçiyor: Allah'ın en sevmediği sözlerden biri, kendisine bir hatası ifade edildiğinde "sen kendine bak" denilmesidir. Allah bu sözden hiç hoşlanmaz. "Ya Allah neden hoşlanmaz" diyeceksiniz; biz "Allah hoşlanmaz" deyince Allah'ın rahatsız olduğunu düşünmeyelim, bu değil. Allah hoşlanmıyorsa bu, senin fıtratına uygun olmadığı anlamındadır. Bir ebeveyn düşünün, çocuğunun bir davranışından hoşlanmaz — ne demek bir ebeveynin çocuğunun bir davranışından hoşlanmaması? Yani çocuğuna yakışmıyor, onun soyuna yakışmıyor; kastettiğimiz budur. Yoksa Allah'ın zatı itibarıyla böyle bir hoşlanmaması, rahatsız olması diye bir şey söz konusu değildir.

Hatta şunu bile söyleyebiliriz: öyle bir bilince sahip olacaksınız ki, o kadar doğal bir bilinciniz olacak ki — mesela evine hırsız girdi, bir şeyleri çalmış, yüklenmiş gidiyor; sen de uyandın, baktın hırsız kapıdan çıkıyor, göz göze geldiniz, hırsız sana dedi ki "hırsızlık yapmak kötüdür." Doğru diyeceksin, "kesinlikle doğru söylüyorsun" diyeceksin. "Sen kendine bak" demeyeceksin, çünkü söylenen söz doğru; bu söylenen sözün doğruluğunu değiştirecek bir şey yok. Orada hırsıza diyeceksin ki "söylediğin doğru, aynı tavsiyeyi kendine de yapmanı umarım." Bu kadar. Yoksa "bunu bana söyleyen sen misin, bana bunu söyleyene bak" — bu nedir? Cehalettir en hafifinden, hiçbir anlamı yoktur, hiçbir şeye hizmet etmez. Neye hizmet eder sadece? Senin yaptığın hata nedeniyle duyduğun rahatsızlığı giderebilir. "Bana bunu söyleyene bak, dinime küfreden Müslüman olsa" — bunlar çok manasız şeyler. Bir hırsız bana "hırsızlık yapma" diyebilir ve söylediği söz çok doğrudur; ben de o sözün üzerime alacağım bir payı varsa almam gerekir. Bu doğal bilinçtir, öbürleri sahte bilinçtir. O yüzden içeride tetikleneni görmeliyiz her zaman: ne tetikleniyor, içeride şu anda senin adına cevap vermek isteyen benliğin cevap verme hakkı var mı, bir bak ona.

Nasreddin Hoca'nın Turşusu: Kim Konuşacak?

Hani daha da anlatayım, Nasreddin Hoca'nın güzel bir fıkrasıdır: Nasreddin Hoca turşu satıyor, turşuculuk yapıyor. Bir gün biri gelmiş, bir müşteri, ona sormuş "işte falan turşu var mı?" O anda eşek anırmış. "Falan turşu var mı" diye yine sorulmuş, yine eşek anırmış; böyle üç dört defa tekrar etmiş. Nasreddin Hoca dönüp demiş ki: "sen mi konuşacağım, ben mi konuşacağım?" Bakın bu çok anlamlı, muazzam bir şey: içimde tetiklenen yanlış bir benlik mi konuşacak, ben ona konuşma fırsatı verecek miyim, benim adıma konuşma imtiyazını ona verecek miyim?

Hani biz bazen deriz ya, "sen benim adıma konuşamazsın." Ama senin adına içeride o kadar çok konuşan sahte benlikler var ki. Sen dışarıdaki bir kişiye "sen benim adıma konuşamazsın, sen benim adıma karar veremezsin, sen benim ne istediğimi belirleyemezsin" dersin, çok kullanırız bunu. Ama içeride o kadar senin adına konuşan, senin adına karar veren, senin ne istediğini, ne isteyeceğini, ne istemeyeceğini belirleyen o kadar çok "ben" var ki. Biz ise dışarıya bakıyoruz: "kimse benim adıma karar veremez, kimse beni sorgulayamaz." İçeridekilere bakmamız gerekiyor: kim benim adıma şu an konuşmak istiyor?

Diyelim ki birisi sana hafif kaba bir söz söyledi. İçerideki bir benlik "şunun haddini bildir" diyor. Düşün, buna senin adına konuşma imtiyazı veriyor musun, senin adına konuşma hakkına sahip mi? "İşte ağzının payını ver, rahatla" — çok kullanırız bunu, "kızdım, ağzıma geleni söyledim" veya "siz kimsiniz dedim, oh rahatladım." Kim rahatladı içeride acaba? Sen mi rahatladın, içerideki sahte bir benlik mi rahatladı? "İçimde kaldı" — kimin içinde kalıyor, bir bak bakalım. Senin adına konuşan, senin adına karar veren, senin adına tepki veren, nasıl bir şey?

İçinizde bir ayrıştırma yapmadığımız müddetçe — yani ben ve içimdeki benler ayrıştırması yapmadığımız müddetçe — adım atamayız. Bütün hepsini "ben" olarak algılarız ve bütün hepsi bizim adımıza konuşur; o an hangisi tetiklenirse o an o konuşur. Peki ben bunların farkında mıyım, bunları analiz edebiliyor muyum, bunların hangisinin doğal, hangisinin doğal olmayan bir şey olduğunu ayırt edebiliyor muyum? Ayırt edemiyorsan asla kendini bilemez, bulamazsın. Tasavvufta insanın esareti diye anlatılan şey budur — nefsinin esiri denilen şey budur. Ne demek nefsinin esiri? İçeride "kendim" diyen bir benliği sen görüp analiz edemiyorsun, birdenbire o benliğe "kendim" diyorsun ve o senin davranışın, tutumun, duygun olarak ortaya çıkıyor. Senin bunun üzerinde kontrolün var mı? Yok. O zaman sen nefsinle esirsin; nefsin esiri kavramından kastedilen şey budur.

Tepki mi, Yanıt mı? Objektif Gözlemleme

"Hocam bir şey sorabilir miyim? Mesela adam meşru olmayan bir iş yapıyor, bütün bu ahlaki değerlere uygun olmayan bir iş yapıyor; ona da mı bir tepki olmalı, bir kriteri yok mu?"

Verdiğimiz tepkinin aslında "yanıt" demek daha doğru olur. Farkındalıklı insan yanıt verir, tepki vermez; tepkisellik biraz otomatizmayı temsil eder. Yanıt verebiliriz, bu ayrı bir şeydir. Ama benim içimde yanıt veren kim? Yani benim içimde şu an yanıt vermeye çalışan nasıl bir ben? Diyelim ki aşağılandığını hisseden bir ben mi? Reddedilen bir ben mi? Küçümsenen bir ben mi? "Efendim?" İlgi bekleyen bir ben cevap veriyor olabilir mi? Tabii olabilir; işte "ben de kendimi göstereceğim" diyen bir ben olabilir. Birçok farklı benler devreye girer. Burada önemli olan, kişinin bunu gözlemleyebilme yetkinliğine sahip olmasıdır. Bunu gözlemlemek, asla yargılamadan, korkmadan, suçlamadan görebilmeyi gerektirir.

Mesela geçen bir arkadaş bir soru sordu, dedi ki: "ben insanların bana verdikleri olumsuz geri bildirimlerden çok rahatsız oluyorum, hiç etkilenmemek istiyorum, bana ne tavsiye edersin, kadim bilgelik ne diyor bu konuda?" Dedim ki: kadim bilgeliği şimdi bir kenara koy, şunu sorgula — o rahatsız olan ben neden rahatsız oluyor? O rahatsız olan benin duygusu ne? Mesela engellenmişlik mi hissetti, küçümsenme mi hissetti, yok sayılma mı hissetti, hatalı olduğu hissi mi oluştu? O benliğin, "rahatsız oluyorum" dediğindeki benliğin duygusu ne, düşüncesi ne? Ve arkasından, eğer bu analizi yapabilirsen, "hiç etkilenmek istemiyorum" diyen benliği bul. Niçin hiç etkilenmemek istiyor? Bir korkusu mu var, yoksa etkilenmek mutlak kötü bir şey mi? Neden bu kadar kendisini hiçbir şeyden etkilenmeyen bir hâle getirmek istiyor? Etkilenmemekten kastı ne — bir güç egosu da olabilir. Tabii yanlıştan yanlış bir benlik üzerinden etkilenmemek ayrı bir şey; ama "hiç etkilenmemeliyim" diyen bir benlik niye var, buna ihtiyaç var mı? Bunu gözlemlemek gerekir.

İnsan aceleci olmadan içeride tetiklenen benlikleri gözlemlemeli ve şunu sorgulamalı: bu benlik benim adıma konuşmayı hak ediyor mu, bu benim doğamdan olan bir benlik mi, yoksa sahte olan bir şey mi? Mesela şöyle düşünün: bir insanın vücudunun bir yerine dokunduğunuzda aşırı ağrı var; insan şunu düşünmeli değil mi, bu ağrı doğal mı, yoksa orada bir hassasiyet mi var? Eğer orada bir hassasiyet varsa bu hassasiyet neden var, neden orası ağrıyor? Bunu sorguladığınızda çocukluktan itibaren edinilmiş olan birçok benliği gözlemleyeceksiniz.

Mesela diyelim ki kendisini çaresiz hisseden bir benlik var sizde ve bundan çok rahatsız oluyorsunuz. Birisi sizinle tartışırken argümanları çok güçlü ve ona cevap verme konusunda çaresizlik hissettiniz; ne olacak bu durumda? Konuşmanız doğal olabilir mi, verdiğiniz cevaplar objektif olabilir mi? Yok. Ondan sonra ne yapacaksınız? Ağız dalaşına gireceksiniz, veya giremiyorsanız kendinizi çaresiz hissedip "ben bir daha böyle tartışmalara girmeyeyim de rezil olmayayım" diye düşüneceksiniz. Dolayısıyla insana düşen şey, acele etmeden temizlik yapmaktır. Nasıl ki bir kovaya temiz su doldurmak istiyorsanız veya bir kuyudan temiz su almak istiyorsanız, kuyunun dibinde veya çeperinde çamur ve zararlı bir şey varsa onu temizlemeniz gerekir; yoksa kuyunun dibindeki temiz su bile o çamuru kirletecektir. O yüzden sakince, acele etmeden, geç kalmışlık hissine kapılmadan temizlik yapmalısınız.

"Geç kaldın, neye geç kaldın" diyen bir sorgulamaya ihtiyacımız var: o "geç kaldım" diyen benliğin algısı ne, kurgusu ne, ona göre neye ne zaman geç kalınmıştır? Bütün bunları görmek gerekiyor; yoksa "acele etmeliyim, yaşım otuz oldu, hâlâ kendimi gözlemleyeceğim, bu ne kadar sürecek, ömür bitiyor" diye düşünürseniz, sorgulamazsanız bunu asla kendiniz üzerinde çalışamazsınız.

Veya kendini ortaya koyan bir benlik var; niye ortaya koymaya çalışıyor bir düşünün. Mesela diyelim ki bir matematik profesörüsünüz, 15 yaşında bir genç kalkıp size matematik üstadı olduğunu sergilemeye çalışıyor, öğrendiği az bir şeyle sanki her şeyi biliyormuş, matematiğin her şeyini çözmüş gibi konuşuyor. Baktınız ona bir şey söylemek istiyorsunuz ama o sizi hiç dinleyecek hâlde değil, sadece anlatmak derdinde. Onu sakince dinleyebiliyor musunuz, yoksa "ne zaman bir nokta bulayım da lafı yapıştırayım, haddini bilsin" mi diyorsunuz? Hangi bilinçle dinliyorsunuz? Bunu gözlemlemeye ihtiyacımız var. Burada yapacağımız şey hem içeride tetikleneni görmek hem de, eğer yapabiliyorsak, karşımızdaki insanın neden böyle davrandığını objektif bir şekilde analiz etmektir. Karşınızdaki insanı objektif bir biçimde analiz edebilirseniz, sizinle ilgili bir kasıt olmadığını anlarsınız; anladığınızda daha şefkatli, en azından tetiklenmeyecek bir noktada olabilirsiniz.

Diyelim ki birisi sizi aşağılıyor veya kendini sizden üstün göstermeye çalışıyor. Şunu sorabilirsiniz: bu kişi niye kendini benden üstün göstermeye çalışıyor? Çünkü o benliğinin buna ihtiyacı var, kendini benden iyi görebildiğinde rahatlayacak; bırak rahatlasın, çünkü seni de dinleyecek hâlde değil zaten. Şu benliğini gözlemleyebiliyor musun bu konuda? "Birbirimize üstünlük taslamaya gerek yok" diyorsun veya bunu ima etmeye çalışıyorsun ama o orada değil, o zaman bırakırsın, dinlersin ve bundan dolayı hiç de rahatsız olmazsın. Ama insanlarla ilişkilerimiz sürecinde geçmişte oluşmuş yanlış bir benliğin varsa — "acaba beni küçümsüyor mu, acaba bana hakimiyet mi kurmaya çalışıyor, acaba beni yok saymaya mı çalışıyor" gibi oluşmuş sahte benlikleriniz, sahte tehlike algılarınız varsa — mesela "uyanık olmazsan seni kandırırlar" diyorsanız, seninki uyanıklık değil, aşırı kaygılı bir duyarlılıktır. Uyanıklık değil, sen uyanık değilsin bu durumda; kaygılı bir duyarlılığın var. Kaygılı bir duyarlılık içinde olduğun için de aslında insanları doğal bir şekilde dinleyemiyorsun. "Kim bana ne zaman gol atacak, kim beni ne zaman manipüle edecek, bu söylediğinin altında hangi niyet var" diye kafanı meşgul ediyorsun; dolayısıyla karşındaki insanı dinleyemiyorsun aslında. Arkada yatan korkuları, geçmiş travmaların sonucunda oluşmuş olan benlikleri fark etmeye ihtiyaç var. Bunu fark etmediğiniz zaman işte o Nasreddin Hoca'nın hikâyesindeki duruma düşersiniz.

Hepimizin bir Nasreddin Hoca'sı var, bizim de öyle; bir durumla karşılaştığımızda, konu gereği tepki vermemesi gereken bir benlik tepki veriyor, senin adına konuşuyor, sen zaten bunun bile farkında değilsin. Hatta diyorsun ki "o konuşan benim" — özdeşleşmişsin onunla çünkü, işte bu esarettir. Bir insanı iki üç saat, sizi suçlayacak şekilde konuşan bir insanı, ne kadar sakince, hiç kafanızda kurgu üretmeden, "bu söylediği doğru mu yanlış mı, doğru mu yanlış mı, şurası doğru, çok iyi oldu bunu söylemesi, şurası yanlış, muhtemelen yanlış bir yerden bakıyor" deyip çok sakin bir şekilde, içinizde hiçbir negatif duygu üretmeden dinleyebiliyorsanız, insan olma yolunda adım atmışsınızdır demektir.

Kaygılı Duyarlılık ve İnsan Olmanın Potansiyel Hataları

Her zaman tekrar ediyorum: biz insan olmayı çok aşağı noktalarda tanımlıyoruz. Bir bilgenin bir sözü vardır: der ki şeytan, Allah'la baş edemeyeceğini ve onu manipüle edemeyeceğini bildiği için insanı manipüle etmiştir ve etmektedir; bunu da aslında insanı çok aşağı seviyelere düşürerek yapmaktadır. Günümüzde düşünün, "ne yapayım, insanız" — hayır. İnsan olma potansiyelinde hata yapma imkânı, ihtimali vardır, bu ayrı bir şeydir. Birisine alınganlık gösterdim — evet, insan olmanın imkânları içinde alınmak var ama bu, hakiki insana, fıtri insana pek yakışmıyor; ben bu alınma üzerinde çalışmalıyım. Yoksa alınırım tabii, insanım, nihayetinde tabii ki alınacağım, kim olsa alınır, herkes buna alınır dediğinizde, siz kendi insan olma yetkinliğinizi aşağıya düşürüyorsunuz demektir. İşte bu tam da şeytanın ve şeytani anlayışın yapmak istediği şeydir.

Dikkat edin, günümüzde mesela "bencil olurum tabii, herkes bencil, ne yapayım" deniyor; bir de "gen bencildir" diye kitaplar var, oradan bilimsel bir dayanak da bulursunuz, "tabii ki bencil olacağım, ne yapayım, seni mi düşüneyim" gibi. Orada o insani bütünlüğün farkına varmayan, narsist, kendini düşünen, kendine odaklı bir benliği insan olmaklığın bir parçası olarak görürseniz, orada hiçbir günahın düşüremeyeceği bir günah işliyorsunuz demektir. Bakın şeytanın yaptığı nedir? İnsanı aşağılamaktır. "Ben ateştenim, o topraktan" demişti. Peki bizim kendi kendimize çoğu defa yaptığımız şey nedir? Tırnak içinde, "ne yapayım, topraktanım abi yani, bencillik de olacak, üçkâğıtçılık da olacak, hırs da olacak, alınganlık da olacak." Bak sen ne yaptın? Şeytanla aynı safta olduğunun farkında değilsin. Şeytan Âdem'i aşağıladı, onun potansiyel hata yapma pozisyonuna işaret etti. Ama sende Allah'ın ruhundan üflenmiş bir hâl de var; senin hakiki insan olma imkânın var. Evet, en gaflet hâllerinde en büyük yanlışları yapma potansiyelin de var ama orayı insan olmakla karıştırma; orası gaflete düştüğümüzde yaptığımız bir hatadır.

Zaten bunu kutsal metinler anlatıyor değil mi? Âdem işte cennetteyken, yani insan spiritüel bilincindeyken, bazen psikolojik ve bedensel boyutuna düşebilir; düştüğünde hata edebilir, bu ayrı bir şey. Burada biz "insan asla hata yapmamalıdır, asla böyle böyle yanlış yapamaz" dersek insan olmaklığı yanlış tanımlamış oluruz. Fıtri insan olmaklığa yakışan başkadır; bunlar arızidir, yani geçicidir. Bunları insan olmaklığımızın en doğal hâli olarak tanımlayamayız. Mesela "insanım, ne yapayım, ilgi bekliyorum", "insanım, ne yapayım, onaylanmak istiyorum", "insanım, ne yapayım, bir şeyi başarıp insanlara göstermek istiyorum" — hayır, bunlara dikkat et. Bunlar insan psikolojisinde var olabilen potansiyel yanlışlardır ama doğal insan olmak bu değildir.

"Kim benim farkında? Hiç kimse — bunun bir mahzuru var mı?" Yok. Çünkü sen kendi varlığında olduğunu idrak ettiğinde, hiç kimse seni bilmese de bir problem yok. Ama insan bilinmeden kendini mutlu hissedemiyor, onaylanmadığında kendini mutlu hissedemiyor; insan hiç olmazsa anne babasından veya eşinden bir takdir, bir onay bekliyor. Düşün bakalım, bu hakiki insan olmanın olmazsa olmaz bir parçası mı? Bak, kendini düşürüyorsun, farkında değilsin. Kutsal metinler bunu anlatıyor. Şeytan ne yaptı? Dikkat edin, Allah'la savaşamadı, hatta ondan izin istedi; Âdem'i aşağıladı, insanı aşağılamaya çalıştı. O yüzden maneviyat dediğimiz hakikat, insanı doğal izzetine, doğal yüceliğine davet eder; onu doğal olgunluğuna davet eder.

Hz. Adem ve Kendine Zulmetmek

Burada şunu asla unutmayın: her insan her hatayı yapabilir, bu ayrı bir şeydir. Hata yaptığımızda da dikkat edin, kendimizi aşağılamayacağız — bakın o da bir tuzak. Diyelim ki hayatta hiç yapmayacağım dediğin bir hatayı yaptın; içinden bir benlik tetiklendi: "Allah seni kahretsin, nasıl bunu yaparsın" diye sizi aşağılıyor. Anlayacaksınız ki bu sahte bir benliktir, bu şeytanın yandaşı olan bir benlik. Neden? Çünkü seni bütünüyle aşağılıyor, "senden adam olmaz" diyor, seni bütünüyle aşağılıyor. Halbuki manevi idrak ne yapıyor? Ayrıştırıyor. Diyor ki: bak, bu senin insani fıtratına yakışmıyor, bunun üzerinde dur, bunu çözümlemeye çalış; bu sana yakışan bir şey değil.

Bakın Allah Âdem'i hata yaptığında dışladı mı? Hayır. Ona analiz yaptırdı, onun analiz yapmasına imkân verdi; Âdem de analiz yaptı: "kendime zulmettim." Bu çok büyük bir hakikattir — kendime zulmettim. Demek ki bir "kendim" var; hata, günah, yanlış, o gerçek kendime karşı bir zulüm. Mesela geçmişte olmuş bitmiş bir şeye "keşke" diyorsun — keşke diyorsan kendine zulmediyorsun. Olmamış bir tehlikenin şu anda kaygısını duyuyorsun, kendine zulmediyorsun. "İnsanlar benim hakkımda ne diyorlar" diye buna kafa yoruyorsun, kendine zulmediyorsun. Kendine zulmetmek çok önemli bir kavram, çok çok önemli. Kendimize zulmetmek veya zulmetmemek ayrımına gelmeliyiz: ben kendime zulmediyor muyum, etmiyor muyum?

Kutsal metin neye çağrıda bulunuyor? Kendine zulmetme. Mesela bir şeyi başaramadın, niye kendini bu kadar suçluyorsun? Bir sınava girdin, dikkatsizlik nedeniyle veya dikkatini toparlayamadığın için başarısız oldun; niye suçluyorsun kendini bu kadar yanlış bir şeyle? Kendine zulmediyorsun. Orada eğer bir hata varsa analiz edersin: mesela niye dikkatsiz oldum, çünkü gece yeterince uyumadım, veya zihnim bir soruna takıldı, o yüzden dikkatimi toparlayamadım — bu ayrı bir şeydir. Ama kendinizi toptan suçlamak — "ben zalimim" değil, "nefsime zulmettim" demek — bakın, "ben zalimim" dediğinizde topyekûn bütün varlığınıza zulüm tanımı yapıyorsunuz; bu kendinize bir haksızlıktır.

O yüzden insanoğlunun hikâyesi, kendisine zulmetmesine sebep olan benliklerden kurtulma yolculuğudur; o zalim benlikleri görüp sana zulmetmesine fırsat vermeyeceksin. Geçende bahsettiğim gibi, "insanlar onu sevmiyor" diye genç bir çocuk intihar etti. Bu nedir? Kendine zulmetmiş o çocuk. Neden? Çünkü ancak sevilebilir biri olduğunda, birileri onu sevdiğinde kendini var hissediyor; bu sahte bir benlik. Hiç kimse farkında değil, olabilir; ben kendimin farkında mıyım, kendi kendimin farkındalığı diye bir şey yok mu? Eğer o çocuk kendi kendinin farkındalığı konusunda çaba içinde olsaydı, büyük bir farkındalığı olacaktı ve "şunları yapayım da insanlar beni sevsin, şöyle olayım da insanlar beni sevsin" tuzağına düşmeyecekti. Çünkü bu kendine zulmetmektir.

Veya dediğim gibi, kendimizi topyekûn olumsuz ifadelerle tanımlamak: "ben beceriksizim, ben hayatta hiçbir şey yapamadım, ben hiçbir şeyi doğru yapamıyorum, ben hiçbir ilişkiyi yürütemiyorum" — yanlış bunlar. Bak, topyekûn kendini yanlış bir benlik üzerinden tanımladın; ne yapmış oldun aslında? Kendine zulmettin. Bir masa düşünün, masanın üzeri topyekûn kitaplarla dolu, yan tarafları da dolu, aslında sanki orası bir kitap yığını gibi gözüküyor, masa falan görülmüyor; ve kitaplar çok eski, yırtık, niteliksiz kitaplar. Şimdi siz "orayı ben ateşe vereyim" derseniz, neyi yakmış olursunuz? Kitaplarla birlikte masayı da yakmış olursunuz. İşte kendimize topyekûn olumsuz bir ifade kullandığımızda yaptığımız şey budur. Tabii ki o öz varlığa bir şey olmuyor ama bizim bilincimizde tamamen kendimizi bir hiç olarak görme tuzağına düşüyoruz.

O yüzden kendimize zulmetmenin farkına varmalıyız önce. Bu ne demektir? Kendine zulmetmene sebep olan hangi benlikler var? Mesela Âdem'de ne vardı? Mükemmel olamayacağı kaygısı vardı, bir melek gibi olamayacağı kaygısı vardı, ebedi bir mülke sahip olamayacağı kaygısı, korkusu vardı. O korkular ona hata yaptırdı; dolayısıyla aslında kendine zulmetti. Çünkü aslında kendine bakabilseydi, öz kendinde herhangi bir korku ve kaygı görmeyecekti. Hani biz bazen çocukluğumuza özleniriz veya özellikle bebeklere bakarız, deriz ki "ne kadar mutlu, ne kadar huzurlu" değil mi? Hiç böyle içgüdüsel olarak biyolojik hayatını koruma dışında bir korkusu yok, "kendimi nasıl tanıtırım" diye bir derdi yok değil mi? Ama bizim böyle bir benliğimiz var değil mi?

Kendini Tanıtamamak: Fantastik Benlik

Mesela biri bize sorunca "kendini tanıtır mısın?" Şimdi ne yapacağım? Kendimi nasıl tanıtayım? Okuduğum okul mu parlak, yoksa "ben kendimce şöyleyim böyleyim" mi diyeceğim, bunları mı söyleyebileceğim, yoksa kendimi nasıl tanıtacağım? Şimdi bu tuzağın içine düştüğünüzde ne yapacaksınız? Kendinizi kötü hissedeceksiniz. Atıyorum, bir ortamdasınız, herkes bahsediyor: "ben şu okulu bitirdim, şunu yaptım, bunu ettim" vesaire. Siz diyorsunuz ki "ben liseyi bitirdim, ondan sonra basit bir ticaretle uğraşıyorum." Mesela oradaki beniniz ne hissedebilir? Kendini eksik, yetersiz, aşağıda hissedebilir değil mi? İşte bunu hissediyorsanız, kendinize zulmediyorsunuz. Çünkü gerçek kendiliğin böyle bir problemi yoktur ve siz orada kendinizi tanıtmış olmuyorsunuz. Çünkü kendimizi tanıtamayız; gerçek kendimiz tanıtılamaz. Gerçek kendimiz tanımlanamaz bir şeydir. O şu dünya sürecinde, psikolojik düzeyde eğitiminiz, yaptığınız iş vesairedir; başka bir şeyi tanımlamaz o. Mesela ona "kendiniz" derseniz bu sahte bir şeydir; kendimizi asla tanıtamayız.

Kendimiz asla tanımlayabileceğimiz, kelimelere dökebileceğimiz bir şey değil. O yüzden bakın, "kendimiz" kelimesinin bize ödettiği bedelleri anlamış olsaydık, bu "ben" ve "kendimiz" kelimesini kullanırken kırk defa düşünürdük, mihenge vururduk: acaba burada kullandığım "kendim" gerçek anlamda kendim mi? Bunu çok düşünürdük. Çünkü bizi yaralayan, bizi hapseden, kendi kendimize zulmetmemize sebep olan şey özellikle bu tür benliklerimizdir.

Psikolojik Şiddetin Gerçek Kaynağı

Geçenlerde bir arkadaşımız sormuştu: psikolojik şiddet. Aslında psikolojik şiddet nedir? Sahte benliklerin arzuları, korkuları, beklentileri veya kendileriyle ilgili imajlarının sarsılmasıyla ilgili bir şeydir. Mesela diyelim ki evde, ailemde hiç kimse benim fikrimi sormuyor; kimse de "sen ne diyorsun" demiyor, ailede hiçbir zaman fikrim sorulmadı. Ee, ne oldu buradan? "Psikolojik şiddet" değil mi, öyle kabul ediyoruz artık günümüzde. Peki bu psikolojik şiddet midir aslında? Hani gerçekten burada bu tavra muhatap olan — maruz kalan demiyorum, muhatap olan — kişinin kendini kötü hissetmesi gerekir mi? Veya kendini burada kötü hisseden kimdir? Kendisine fikri sorulduğunda kendini değerli hisseden, kendisine fikri sorulduğunda varoluşunu hisseden bir benlik değil mi? Bu gerçek bir benlik mi? Değil.

O zaman psikolojik şiddet nedir? Psikolojik şiddet, psikolojik düzeydeki sahte benliklerin korkularına, arzularına, beklentilerine, kendilik algılarına dair bir olumsuzlukla karşılaştıklarında kendilerini kötü hissetmeleriyle ilişkilidir. Mesela düşünün, ailenizde hiç sizin fikriniz sorulmuyor; ne var burada, burada problem olan ne? Sizin kendi varlığınız açısından problem olan ne? Şu olabilir: sizin o konuda objektif ve önemli bir bilginiz vardır, size sorulsa belki bazı hatalar yapılmayacak, veya size sorulsa bazı konular daha iyi değerlendirilecek — bu ayrı bir şey. Ama "ben burada kendimi niye kötü hissediyorum, hep kendimi yok hissettim" diyen kim burada? Niye kendini yok hissediyor bu benlik? "E, bana hiç sorulmadı" diyor. Şimdi ben gerçek anlamda kendim adına konuşuyorum: o benliğe şunu diyebilirim, "sana hiçbir şey sorulmaması sana yokluk hissettiriyor olabilir ama bana hiçbir şey sorulmaması hiçbir olumsuz algı hissettirmiyor, bir eksiklik hissettirmiyor, bir yetersizlik hissettirmiyor. Bu sadece karşımdaki insanların yanlış veya eksik tercihleri."

Mesela bazen söylerim, tekrar edeyim: annem benim akıllı olmadığımı düşünür, kafamın çalışmadığını düşünür; "adam olsan bir kitapla adam olacağını düşünür, bu kadar kitap okuyorsam aptalım demektir" der. Kendisi okuma yazma bilmez, "ben hiçbir şey okumadığım hâlde birçok şeyi biliyorum, senden iyi biliyorum" der. Şimdi eğer içimde bir benlik varsa — "ben bu kadar kitap okudum, insanlara bir şeyler de anlatmaya çalışıyorum, gelip dinliyorlar, ama annem bana değer vermiyor, ne kadar acı bir şey, en yakının, annen yani, elin bilmem neyi bu kadar sana kıymet verirken annen seni sözü dinlenecek, fikri alınabilecek biri gibi bile görmüyor, bırak onu seni aptal görüyor" — şimdi eğer böyle bir benliğim varsa tabii ki annemin sözü psikolojik şiddettir. Ama bende böyle bir benlik yoksa sadece kendimce şunu derim: annem burada doğru mu söylüyor, analiz ettim, ya, pek doğru söylemiyor, ben bazı şeyleri biliyorum, en azından bilmeye çalışıyorum; bu konuda yanlış bir analiz ve yoruma sahip, bu onunla ilgili bir şey. Annem açık olursa da ona anlatmaya çalışırım ama annem buna açık olmadığı için ona hiçbir şey anlatmıyorum; bu konuda hiç de rahatsız olmuyorum, hiç de psikolojik şiddet uygulandığını hissetmiyorum.

"Ama hocam bu hâle gelene kadar dürüst bir yoldan geçtiniz. Yani mesela bu sözleri her hafta dinlemeye gelen belirli sayıda kişiyiz, hepimiz eminim belli yollardan geçmişizdir veya kafamızı sürekli sorguluyoruz. Çok kötü bir şeye maruz kalan bir çocuk hiç bunları düşünecek bir farkındalığa bile gelmeyebilir." Tabii ki, biz burada 3, 5, 10, 12, 15 yaşına kadarki çocuktan tabii ki bu farkındalığı fazla bekleyemeyiz, bu ayrı bir şey. Ama gelmişim 18, 20, 25, 30, 35 yaşına, hâlen yanlış benlikleri sırtımda taşımaya devam ediyorum — bu ayrı bir şey. Tamam, geldim 18 yaşına, artık şunu diyebilmeliyim: annemin, babamın veya en yakınlarımın kendilerine göre bir algıları var, bir bilinç hâlleri var, kendilerine göre değer yargıları var, kendilerine göre bir muhakemeleri var; doğru düşündükleri oranda onların düşüncelerinden istifade ederim ama yanlış düşünüyorlarsa, benim hakkımda çok yanlış düşünceleri varsa, bunlar benimle ilgili bir problem değil, çünkü ben öyle değilim.

Ama "annem beni niye olduğum gibi anlamıyor, annem de beni olduğum gibi anlamayacaksa ben ne yapayım bu dünyayı" diyen bir benliğim varsa — yani en yakınım dahi olsa birinin beni olduğum gibi anlamasını isteyen ve böyle olduğunda kendimi iyi hisseden bir benliğim varsa — o zaman ben psikolojik şiddete açık biriyim demektir. Ve bu psikolojik şiddeti beni seven annem de yapabilir; ama bu psikolojik şiddetin temeli benim içimdedir. Ben tabii ki bunun üzerinde çalıştım. 18-20 yaşlarında en yakınlarımın birçok yanlış algısıyla muhatap oldum; bir konuda kötü, yanlış yorumlamalarla, suçlamalarla karşılaştım. Ama ne ile yüzleştim? Bundan rahatsız olan kimdi ve o benliği hâlen taşımaya ihtiyacım var mı? "Beni niye suçluyor, beni niye olduğum gibi anlamıyor, niye parasıyla imkânlarıyla sosyal statüsüyle başarısıyla beni küçümsüyor, ben bunu hak etmiyorum" diyen bir benliğim vardı, onunla yüzleştim; çünkü bu sahte bir şeydi, çünkü bu kendini yanlış bir yere konumlandırıyor, varlığını yanlış bir yere oturtmaya çalışıyor.

Tabii burada şunu anlamalıyız: bir çocuk seviyesinde, o yaşlarda tabii ki böyle bir beklenti içinde değiliz; orada çocuk psikolojik benlikleri nedeniyle tırnak içinde psikolojik şiddete maruz kalır, bu ayrı bir şey. Ama artık 18-20 yaşına geldiğimde, ben artık psikolojik şiddet hissetmeme neden olan benliklerle yüzleşmeliyim. Atıyorum, insan babasından bir takdir bekliyor ya: "oğlum, olduğun için gurur duyuyorum" demesini bekliyor — kulakları çınlasın, Doğan Cüceloğlu'nun böyle çok hikâyeleri var — kırk yaşında da olsa diyor, "bekliyorsun yani babanın seninle gurur duymasını." Tamam da, bu beklenti içinde olan kim ya, gerçek ben miyim bu? Bu beklenti içinde olup da kendini bunların üzerinden tanımlayan kim? Yani babam hiçbir zaman "bana seninle gurur duyuyorum" demese, ben yaratıcının bana verdiği insanlık değerlerinden dolayı, deyim yerindeyse Allah namına kendimle gurur duyamaz mıyım? Yaradan beni insan olarak yaratmış, bu ne kadar gurur verici — ego anlamında demiyorum gururu, çok şükür anlamında. Çok şükür, insanları anlamaya çalışan, elinden geldiğince destek olmaya çalışan, hayatı anlamaya, kavramaya, kendini geliştirmeye çalışan bir bilincim var, çok şükür. İlla birinin bana "senin bu tavrın yüzünden seninle gurur duyuyorum" demesi mi gerekiyor? Varsın desin, buna kapalı değiliz; burada şöyle bir egomuz da yok, "benim kimsenin seninle gurur duyuyorum demesine ihtiyacım yok" gibi bir reaksiyon değil bu, çünkü o da sahte bir benlik, o da bu sefer tersinden bir manevra yapıyor. Bırak, insanları serbest bırak; seninle gurur duyar, duymaz, serbest — bu senin varlık alanın değil, bu senin varlığını tanımlayacağın, kendini iyi veya kötü hissedeceğin bir yer değil burası.

Ama düşünürsün ki 13-15 yaşlarında hep böyle derdim, "işte babam kardeşimle gurur duyuyor" veya "komşunun çocuğunu bana örnek gösterip sen niye böyle olamadın diyor" vesaire; ama tamam, çocuk bilincimde tabii ki bunların sahte veya gerçek olup olmadıklarını sorgulayacak hâlde değildim. Ama şimdi öyle değil, şimdi bunu sorgulayabilirim. Şimdi bu benliklerin gerçekten ben olup olmadığını sorgulama imkânına sahibim, diyebilmeliyim. Diyemiyorsam, ben sahte ve aslında ölü olan bir kısım benliklerin tuzağında yaşamaya devam ediyorum demektir.

İman İnsanı Diriltir: Ölü ve Diri Benlikler

O yüzden bakın, "iman insanı diriltir." "Kendilerini imanla dirilttik" şeklinde bir ifade geçer Kur'an'da. Peki bunlar ölü müydü? Evet, ölüydü. Ne anlamda ölüydü? Sahte benlikleri üzerinden kendilerini tanımlıyorlardı. Ama iman onlara gerçek kendilerini hatırlattı, o zaman dirildiler; daha doğrusu kendilerinde gerçekten diri olan özlerini buldular. Daha önce neydiler? Aslında ölüydüler, çünkü onlar sahte benliklerdi.

Mesela "beni kim anlıyor" diyen benlik sahte bir benliktir, ölü bir benliktir; "anlıyor" denildiğinde var gibi görünen, anlaşılmadığında ölüveren; kendisiyle gurur duyulduğunda canlı gibi gözüken, gurur duyulmadığında ölüveren. Hani bazı mağazaların önünde vardır, plastikten şeyler, hava verilir, onlar da hareket ederler — öyle hoplaya zıplaya hareket ediyor ama aslında ölü, değil mi? Hava kesilince plastik büzülüp duruyor. Bunlar nedir? Ölüdür.

Yani bir "sen" var, seni sen yapan. Ama hangisi? Hay ismiyle olanla birlik hâlinde olduğunu idrak ettiğinde sen dirisin. Ama ölümlü benliklerle birlikte yaşıyorsan ve kendini öyle zannediyorsan ölüsün. O yüzden zaten biz tırnak içinde bir ölüp bir diriliyoruz. Diyelim ki başarı üzerine oturmuş bir benliğin varsa, başarınca diriliyorsun — bir konferans verdim veya bir eğitim yaptım, yüz kişi katıldı, bir diriliyorsun; ikinci eğitimi açıyorsun, talebe yok, ölüveriyorsun. Biz sürekli bir ölen bir dirilen bir durumdayız. Peki diri miyiz o zaman? Hayır, ölüsün. Ama içinde diri olan var; işte orayı keşfetmeye ihtiyacımız var. O yüzden iman insanı diriltir, çünkü gerçek kendiyle tanıştırır.

Tekrar ediyorum, daha önce de söylemişimdir: "onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu" diyor ayette. Bu çok büyük, muazzam bir hakikati işaret eder. Onlar Allah'ı unuttu, Allah da onlara kendilerini unutturdu. O zaman kendin nesin? Allah'la bağlantılı bir şeysin. Allah'ı hatırladığında kendini hatırlıyorsun, Allah'ı unuttuğunda kendini unutuyorsun. O zaman sen Allah'la bağlantılı bir şeysin, Allah'ın diriliğiyle diri olansın, Allah'ın Hay ismiyle yaşayansın. Allah'ın Hay ismi kesintiye uğruyor mu? Uğramıyor. O zaman sen de hiçbir zaman ölmeyeceksin. Ne kadar muazzam bir şey — iman insanı dirilten bir şey; sürekli ölüp dirilen sahte benliklerden onu kurtaran bir şey.

Mesela bazı insanlarda görürsünüz, bir yüzde bir tebessüm eder falan, anlarsınız: ya birileri onları seviyor, ya bir iş başardılar, ya bir takdir gördüler, bir şey olmuştur yani. Ama bu, gerçek kendilikten gelen bir sevinç, huzur, mutluluk değil; sahte bir benlikten gelen bir şey. Çünkü üç ay sonra bakıyoruz, "işte beni terk etti" diye, "işte şunu başaramadım" diye bu sefer ölüveriyor. O zaman biz gerçek anlamda diri olan tarafımızı bulmalıyız. Onu bulduğumuz zaman işte biz gerçekten diriyiz. İşte o noktada "bırakın ölüler ölülerini gömsünler" diyor Hazreti İsa. Bunu başka bir zamana bırakalım, bunu da tamamlayalım. Teşekkür ederim.