Kulluğun Hakikati ve Dünyayı Doğru Okumak

Kısa Özet

Bu sohbette, insanın gerçek kimliğinin Allah'ın kendisine üflediği ruh olduğu; beden, aile, millet gibi bütün dünyevi aidiyetlerin ise geçici olduğu anlatılıyor. Musibetler, ibadetler (namaz, oruç, kurban, hac) ve hayatın bütün olguları bu "ruhani idrak" perspektifinden ele alınıyor; insan kendini bu geçici kimliklerle özdeşleştirdikçe aldandığını, kendini Allah'a ait bir varlık olarak idrak ettikçe ise mutmain olacağını anlatıyor. Sohbetin ikinci yarısında ise tuzakların, hataların ve günahın aslında insanın kendi benliğinde/arzularında olduğu; Allah'ın affediciliğinin sınırsız olduğu ve meselenin Allah'ın affedip affetmeyeceği değil, kişinin gerçekten pişman olup olmadığı olduğu vurgulanıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • İnsanın hakikati, Allah'ın kendisine üflediği ruhtur; beden, aile, millet gibi kimlikler geçicidir ve insanın aslı değildir.
  • Musibetler karşısında "Biz Allah'a aidiz, yine O'na döneceğiz" bilinciyle hareket etmek, musibeti geçici (fani) tarafımıza değil asıl (baki) tarafımıza dokundurmamak gerekir.
  • İbadetlerin (namaz, oruç, kurban, hac) hem bir "kabuğu" hem de bir "özü/manası" vardır; asıl olan özdür, kabuk olmadan da öz yaşanabilir.
  • Tuzaklar dışarıda değil, insanın kendi benliğinde ve arzularındadır; kimse bizi zincirlemez, biz zincirleri kendimiz tutarız.
  • Allah'ın affediciliği sınırsızdır; mesele Allah'ın affedip affetmeyeceği değil, kişinin gerçekten pişman olup olmadığıdır.

Dünyayı Doğru Anlamak ve Kulluğun Hakikati

Dünyayı doğru anlamak temel meselemizdir. Yani din aslında bize neyi anlatıyor desek, bir açıdan dünyayı doğru anlatıyor. Hani "dünya hayatı sizi aldattı" diye çok meşhur değil mi? Ayetlerde geçiyor. İşte aslında dünya hayatı niye aldatıyor insanı? Doğru anlamadığı için aldatıyor. Doğru anladığında aldatmayacak. Aksine bu yeryüzündeki yaşam senin için anlamlı bir mahiyete bürünecek. Bunun anlamını doğru okuyacaksın. Ne mutlak gerçekmiş gibi ona bir değer atfedeceksin ne de "bütün bunlar yalan, hiçbir anlamı yok" diyeceksin. İşte o noktada durabildiğinde bu dünya hayatını doğru okumuş olursun. Yoksa öbür türlü yanılmış olursun.

Evet. Yani bu dünyanın bir anlamı var ama bu dünya asli gerçek değil. Dolayısıyla ben bu dünyadan doğru bir şekilde geçeceğim. Bu dünyadaki tecrübeleri ilahi bir takdirle lütfedilmiş bir deneyim olarak göreceğim. Kendimi bu sınırlı hayatın özüyle sınırlandırmayacağım.

Ben kimim dediğimde, hani bize bazen böyle bir dalga geçilir. Böyle işte, "cumhuriyet insanı kulluktan çıkardı, vatandaş yaptı" derler, bilmem ne yaptı derler. Yani işte "din insanı Tanrı'nın kölesi yapıyor ama modern, aydınlanma insanı birey haline getirmiştir" diye böyle bize büyük yalanlar söylüyorlar. Veyahut da büyük aldatmacalar yapılıyor. Tabii ki Allah hepimizi bu konuda idrakle lütuflandırsın. Bunlar gerçekten aldatıcı şeyler. Ama öyle güzel aldatıcı şeyler ki, mesela "bireysellik kazanıyorsun." Ne kadar güzel bir şey görüntüde. "Bireyselsin, ne oldun?" İşte "ben Ahmet oldum." Peki ne? "Sonra ne oldun?" İşte falan zamanda doğdun, bir şeyler yaşadın, sonra öleceksin ama burayı da bir şekilde dolduracaksın. Eğer hayal ettiğin gibi dolarsa mutlu olacaksın -geçici bir mutlulukla-. Hayal ettiğin gibi dolmazsa üzüleceksin. Yani bana verdiğin, hediye ettiğin bireysellik bu mu? Bunu mu veriyorsun? Aydınlanmanın verdiği nedir? Budur. Ben de diyorum ki senin olsun, teşekkür ederim.

Benim için Allah'ın kulu olmak şudur: Allah'ın üflediği ruhu taşıyan bir varlıksın. Dolayısıyla aslında ebedi bir varlıksın, sonsuz bir varlıksın. Kulluktan bunu anlayacağım ben. Tabii, "ben Allah'ın kuluyum" ne demek? Mesela orta ölçekte bir örnek vereyim: Bir insan diyor ki "ben cumhurbaşkanının baş danışmanıyım." Ne demek istiyor aslında? Kendini o cumhurbaşkanına referans vererek kendine bir değer atfediyor değil mi mesela? "Ben başbakanın yakınıyım" diyor. Yani "önemli biriyim" diyor. Ben "Allah'ın kuluyum" diyerek -burada ego veya kibir anlamında değil- aslında kendimi Allah'a refere etmiş oluyorum. Yani Allah'a aidiyetimi ifade etmiş oluyorum. Peki sen kimin kulusun? Sonsuz ve mutlak olanın kulusun. O zaman onun sonsuzluğunu taşıyorsun. Neden? Çünkü Allah sana kendi ruhundan üflemiş. Dolayısıyla "ben Allah'ın kuluyum" dediğimde, o sonsuzluğun içinde olan, o sonsuzluğu taşıyan bir varlık olduğumu anlamak durumundayım. Kulluktan kastımız bu.

Ama biz tabii kulluktan bunu kastetmediğimiz için, "Allah'ın kuluyum" demektense "başbakanın yakınıyım" demek bizi egosal olarak daha çok tatmin edebiliyor değil mi? Evet. Kulluk kelimesi hep olumsuz anlamda kullanılmış olduğu için de değil mi? Tabii, o da ayrı bir çarpıtma. Yani "kul" aslında Allah'a aidiyeti ifade eder. Aslında Arapçada kullanılan "köle" tabiri de aynı kelimeyle karşılanıyor: "abd". Fakat buradaki ana anlam aidiyettir. Yani "kul" demek, kulun efendisine ait olması demektir; kast edilen budur. Yoksa "kul" deyince akla Amerika'daki zenci köleler geliyor. Öyle köle, esir gibi bir şey değil yani. Böyle işte "köle eziyor onu, bastırıyor" gibi bir şey değil. Aidiyettir o.

Arapça'da aslında "Allah'ın kulu" ifadesini günümüz diline tam olarak çevirecek olursak söyleyeceğim şey şudur: "Allah'a ait olan." Ben "Allah'ın kuluyum" dediğimde demiş oluyorum ki ben Allah'a aidim. Dolayısıyla bundan daha nitelikli, bundan daha hakikatli bir şey yoktur. "Ben Allah'ın kuluyum" -işte en hakiki, hem en doğru hem de en güzel ifade budur- dolayısıyla sen O'nun bekasından bir bekaya sahipsin. O yüzden Bediüzzaman'ın anlattığı bir şey vardır: Der ki, "Ey insan, eğer fani isen Allah'ın baki oluşunu düşün; hayatın kısa zannediyorsan ebedi hayatı sana verecek olanı bil." Yani sen kendini dünyaya, psikolojik benliğine ait görme. Sen kendini Allah'a ait gör.

Kendini Allah'a ait gördüğünde peki neyi göreceksin o zaman? Sonsuzluğu göreceksin. Ebediliği göreceksin. Hiçbir eksikliğin, hiçbir mahrumiyetin olmadığını göreceksin. O yüzden zaten Kur'an bize "kalpler ancak Allah ile mutmain olur" diyor. Yani sen O'na aidiyetini idrak ettiğinde mutmain olursun. Öbür türlü burada ne yaşarsan yaşa -hani hiç kimse var mıdır ki bir şeye sahip olmuş bu dünyada, sonra elinden çıkmamış olsun? Böyle bir şey yok. Dolayısıyla bu dünyada neyi elde etmeye çalışıyorsun? Neyin hırsıyla yapıyorsun bunu? Bu, çalışmamak, gayret etmemek demek değil. Ama bir insan "ben sahip olacağım, bir şeyi elde edeceğim" diyorsa, o cehalet için olur. Dünyada hiçbir şeyi asli olarak elde edemezsin. Böyle bir şey yok.

Peki sen aslında neye aitsin, neye sahipsin? Sen Allah'a aitsin ve bu anlamda da Allah'a sahipsin. İnsanın gerçek varoluş hali budur. Bunu ne kadar tecrübe edebilirsek o kadar kendimizi doğru bir noktada konumlandırmış oluruz. Hayata bu açıdan bakabildiğimizde hayatı doğru okumuş oluruz. O yüzden dikkat edin, hiçbir peygamber hiçbir evliya mahrumiyet hissi yaşamamıştır. Yaşadığı bir şeyi dert edinmemiştir; böyle bir dertleri yoktur.

Geçici Aidiyetler ve Gerçek Kimliğimiz

Ama dikkat edin, biz ne yapıyoruz? "Ben kimim? İşte diyelim ki bir milletdenim. Şunun ve şunun çocuğuyum. Kardeşlerim varsa bunların kardeşiyim." Böyle sıralıyoruz. Bakın bütün bu sıraladığımız şeyler ne? Geçici şeyler. "Ben bunların hiçbiri değilim" diyebildiğimizde -bu, kalkıp annemi babamı inkâr etmek, içinde bulunduğum toplumu, kültürü, ırkı inkâr etmek, bunları yok saymak demek değildir- fakat ben kendimi, gerçek kimliğimi bunlara referanslı bir şekilde tanımlamıyorum demektir. "Bir şey var ya, bu olmasaydı yaşayamam" -evet, "şöyle olmasaydı yaşayamam" falan gibi- eyvallah.

Ve dikkat edin, insanlar aslında bazen bu tür şeylerden koptukları zaman bir kimlik ve aidiyet bunalımı yaşarlar, yanlış bir yere kendilerini konumlandırırlar. Mesela size basit bir örnek vereyim. Diyelim ki her biriniz bir millete mensupsunuz. Birisi dese ki "kardeşim, sen aslında Fransızmışsın." Hatta baban bir gün gelse dese ki "oğlum, biz seni yetimhaneden aldık" -dese burada kimlik bunalımı yaşamayacak kaç tane insan vardır? Halbuki kâmil insan der ki: Zaten üzerimde asli bir elbise vardı, biri o elbiseyi aldı, başka bir elbise giydirdi. Yani benim annemin babamın Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olmasıyla başka bir şey olması arasında hakikatte ne fark var? Ama tabii o kadar da basit değil -o kadar basit işte. Allah sana bu dünya hayatında birilerini anne baba yapmış. Bu kadar. Bunların hepsi gelip geçen şeyler.

Ben hayatta kendime sormuşumdur bunu: Sormuşumdur, "öyle olsa ne hissederim?" Hiçbir şey, hiçbir rahatsızlık hissetmem. Herhangi bir dalgalanma olmaz içimde. Anlatabiliyor muyum? Çünkü benim için asıl referans Allah'tır, hakikattir. Onun dışında asli bir kökenim yok. Asıl köküm, asıl varlığım budur. Yani ben şimdi Fransız olduğumu öğrensem ne değişecek aslında, değil mi? Annemin babamın o değil de başkaları olduğunu öğrensem ne olacak? Bir yetimhaneden alınmış olsam ne fark edecek? Aslında hiçbir şey fark etmeyecek. Ama o kadar özdeşleşmişizdir ki bunlarla, "aa nasıl olur" diye şaşırırız. Halbuki Allah onu takdir etmiş. Onu sana anne baba yapmış, iyisiyle kötüsüyle. O da hayatın içinde kendine göre bir süreç yaşamış.

Mesela bakın özdeşleştiğinizde ne olur? Bir insanın annesi veya babası böyle davranır mı demeye başlarsınız değil mi? "İşte kardeşleri böyle davranır mı? Arkadaşı böyle davranır mı?" demeye başlarsınız. Kendinizce bir babadan beklentileriniz olur. O beklentiler karşılanmayınca rahatsızlık duyarsınız. Bir anneden beklentileriniz olur, "her anne şöyle davranması lazım" dersiniz. Öyle davranmamışsa aranızda problem olur. Neden bunlar? Özdeşleşmeden dolayı. Halbuki onu şöyle algılamalı: O bir kadın veya erkek. Evet, tabii ki bu dünyadaki sebepler âleminde de annen babam olmuş -Allah razı olsun. Ama yanlış yapmışsa, "şu kadar yanlış yapmış, burayı doğru yapmış, eyvallah" -doğrusu konusunda müteşekkir olursun, yanlışı konusunda onu affedersin. Dersin ki "ne yapsın, o algı düzeyinde, o sürecinde ancak böyle yapmış." Bu kadar. Hiçbir problem yok ortada.

Ama bunu tecrübe etmemiz için neye ihtiyacımız var? O olguların içine gömülmeyen, onlarla özdeşleşmeyen bir üst bilince ihtiyacımız var. Sen Allah'ın kulusun. Allah'ın üflediği ruhu taşıyan bir varlıksın. Aslın o. Onun ne annesi var ne babası var, ne milliyeti var ne cinsiyeti var. Hiçbiri yok. Ruhumuzun bir cinsiyeti yok, ruhumuzun anne babası yok, ruhumuzun memleketi yok, toprağı yok. Bana hep garip gelirdi mesela böyle daha çok doğuya ait insanların "toprağım, toprağım" diye birilerine hitap etmeleri. Ne demek toprağım, ne toprağı diye bana garip gelmişti. Ne toprağı yani, hangi toprağı? Tabii ki var bir toprak da; sen o toprak tarafın değilsin ki. Maddi bedeninin, beden tarafının tabii ki annesi var, babası var, toprağı var, milleti var, ailesi var, kardeşi var vesaire; ona da hürmet edeceksin. Ama kendini o olarak görmeyeceksin.

Musibet Karşısındaki Tavır: "Biz Allah'a Aidiz"

İşte Kur'an'ın birçok yerde ayrımını yaptığı şey odur. Bir tanesi de o ayettir, çok açıktır: "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'biz Allah'a aidiz ve Allah'a dönüyoruz' derler." Bu o kadar mühim bir ayet ki aslında. Çok çok önemli bir ayet. Çünkü musibetin isabet ettiği senin bir tarafın var; o senin geçici tarafın. Mesela şöyle demiyor: "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'ya işte çok büyük bir musibete uğradım, ne yapayım, böyle yaralı bereli Allah'a döneyim' derler." Böyle demiyor. "Allah'a aidiz ve Allah'a dönüyoruz" diyor. Musibet neye isabet ediyor? Senin geçici tabiatına, senin asıl varlığına değil.

Mesela diyelim ki sen annesin. Çocukların bir gün geldi dediler ki "Allah belanı versin, seni tanımıyoruz, keşke annemiz olmasaydın." Şimdi bitti değil mi annemiz, iflas etti. Eğer normal bir haldeysen gideceğin yer psikiyatristir çünkü bunalıma girersin. Çok öfkeli biriysen lanet edersin çocuklarını. Ama insan-ı kâmil isen dersin ki "olabilir." Eğer benim anneliğimde bir kusurum, hatam varsa bakarım, derim ki "hakikaten bunlara şu dünya sürecinde iyi annelik etmedim, hakikaten bu konularda hatalıyım." Veya "öyle bir şeyin yoktur ama o çocuklar kendi süreçleri içinde çok bencildir veya çok beklentileri yüksektir" dersin -değil mi? Seni annelikten şey yaparlar, tard ederler. Sen de hürmet edersin onların süreçlerine, sabreder, kabullenirsin, oradan bir şey kazanırsın.

İşte eğer bahsettiğimiz algı ve anlayışta isek o zaman burada bir problem yoktur. Olayı bahsettiğimiz gibi değerlendirirsin, burada bir problem yoktur. Bak ne oldu? Senin anneliğine bir musibet geldi ama sen anne misin? Allah'ın üflediği ruhu taşıyan bir varlık mısın? Şimdi hangi düzeyde aldın o olayı? Yani o olgu hangi taraftan işleniyor? Onun için bir söz vardır, derler ki "bir tohumun hangi toprağa düştüğüne dikkat edin." Şimdi olguları bir tohum gibi düşünün. Onlar hangi toprağa düşüyor? Senin diyelim ki psikolojik benlik toprağına mı düşüyor, ruhsal varlık toprağına mı düşüyor?

Mesela işte ayet aslında ne diyor? Onlara bir musibet isabet ettiğinde, onlar psikolojik benlikleriyle bu olayı algılamazlar. "Ya ben ne kadar büyük musibetlere, belalara uğradım, niye ben uğradım da o uğramadı, niye bunlar hep beni buluyor, ben ne kadar kadersiz biriyim" demiyor. Orasıyla değerlendirmiyor, bireysel benliğinin tarlasında onu değerlendirmiyor. O musibet geldiği zaman hemen diyor ki "ben Allah'a aidim, Allah'ın ruhunu taşıyan bir varlığım, O'na döneceğim zaten, problem yok." Ne kadar önemli bir ayet. Aslında bir tek bu ayet bile olsa bir insana yeter.

Dolayısıyla ben bir olayı nasıl algılıyorum, hangi bilinçle algılıyorum, biz buna bakacağız. Yoksa biz olaylara bakarsak, olaylar o kadar değişken ve o kadar öngörülemezdir ki. Sen ona bakmayacaksın, sen kendin ne haldesin ona bakacaksın. Hani bazen şey olur ya: adam böyle işte öyle bir elbise giyer ki "bana kurşun işlemez, istediğin kadar insanlar vursun, bana kurşun işlemez" der -nedir bu aslında? Kendini bir niteliğe büründürüyor değil mi ve diyor ki "önemli değil, istediğin kadar kurşun at, işlemez." İşte hakiki insana kâinatta hiçbir şey bu anlamda işlemez.

Olayları Doğru Yorumlamak (Tevil) ve Dikey Anlam

Bunları alır, değerlendirir; ama bu ruhaniyetiyle değerlendirir. İşte o Kur'an'da ne diyor? Aslında ayet şunu diyor: "Ne musibet gelirse gelsin bana işlemez" diyor aslında, o anlamda değil mi? Dolayısıyla musibet ayrımı da yapmıyor. O kendi varlığının özüne dönük bir anlayışa sahip: "Ben Allah'a aidim ve O'na dönüyorum" diyor. Orada meseleyi doğru bir bağlama oturtuyor.

Sayın Bülent Bey'in bu konudaki bir programını izlemiştim; o da benzer şeyler anlatıyordu -insanın hayatta bu kadar çok oradan oraya sürüklenmemesi, içine kapanmaması gerektiğini. Bunun üzerine çok tefekkür ediyor, düşünüyor ve doğru bir ayrım yaptığını düşünüyorum. Çünkü, eyvallah, ne yapıyor mesela: Yaşadığı bu hayatta, bu dünyadaki yaşam serüveninde olan olguları tevil ediyor, yorumluyor -doğru yorumluyor. Ama bakın, o yorumu yapabilmek için kişinin "ben bunu hak ettim mi, hak etmedim mi, niye bu benim başıma geldi, acaba benim bu dünya hayatımdaki sürecimin anlamı nedir" diye sorması gerekir. Çünkü burada yaşadığımız hadiselerin anlamsız olduğunu düşünmüyoruz. Bir anlamı var. Mesele o anlamı bulmak; ama o anlamı sen kendi benliğinin, bireysel benliğinin gözlüğüyle seyredersen veyahut da oradan anlamak istersen, işte yanılgı odur.

Çünkü bazı hadiseler vardır ki aslında dikey bir gerçekliğe işaret ederler. Mesela diyelim ki Allah sana bir zorluk verir veya elinden bir şeyi alır. Bunun dünyada -deyim yerindeyse- yatay bir gerçekliği veya anlamı yoktur. Dikey düzeyde anlamı vardır. O nedir? Diyelim ki Allah, özdeşleştiğin bir şeyden seni kurtarıyor. "Sen bu şeyle çok özdeşleşmişsin, bu şeyle çok 'ben ve benim' ilişkisi kurmuşsun, halbuki sen bu değilsin" diyor. Dolayısıyla ben, Allah'ın beni bir yanılgıdan kurtarmasından dolayı orada müteşekkir olurum.

Yani diyelim ki ben dünyada gelen geçen bir şeye kalbimi bağlamışım. Mesela işte Kur'an'ın deyimiyle "mallarınız, evlatlarınız..." -daralmasını istemediğiniz ticaretinizden ve nefsinizden eksiltmekle "sizi dönüştürüyoruz, sizi geliştiriyoruz" diyor. Yani nedir? Özdeşleşiyorsun -evet, özdeşleşmişsin bir şeylerle. O özdeşleştiğin şeyleri eksilterek ben sana şunu anlatıyorum: Senden bir şey eksiltmiyorum. Senden aslında bir şey eksilmiyor ama sen "benden bir şey eksiliyor" nazarıyla bakıyorsun. Ben seni o yanlış anlayıştan kurtarmak için o şeyleri eksiltiyorum. Senden eksilen bir şey yok. Sana şu veya bu elbise giydirilmesinden dolayı senin bedeninde bir eksiklik veya fazlalık olur mu? Olmaz, değil mi? O elbiseyi de giysen aynısın, bedenen değil mi? Bu elbiseyi de giysen aynısın. Dolayısıyla Allah'ın o gerçek öz varlığımıza giydirdiği bu farklı elbiseleri biz giyeriz. Allah giydiği bir şeyi çıkartır, başka bir şey giydirir. Hepsine eyvallah, hepsinden razı olacaksın. Mülkün sahibi O. Sen de hem mülkün sahibisin hem de sen O'na aitsin. Anlatabiliyor muyum? Sen baki olanın tarafındasın. Bizim bir fani tarafımız da var, bir de baki tarafımız var.

Fani Taraf, Baki Taraf: Melekler Neye Secde Etti?

Melekler Âdem'e secde ettiklerinde dikkat edin. Ayet orijinal olarak nedir? Diyor ki: "Ben bir beşer yaratacağım" -onu şekillendirdim, ona ruhumdan üfledim ve dedim ki meleklere secde edin. Yani ruh -sonra- meleklere secde ettiriyor; ruhun secde edecek yok zaten, melek ruha secde ediyor, melek beşere secde etmiyor. Dolayısıyla bizim fani tarafımız var, bir de baki tarafımız var. Fani tarafımıza biz niye secde edelim, değil mi? Aslında şeytan bir anlamda bize -biz öyle okuyalım- o dersi veriyor. Yani "sen" diyor "ey insan, eğer ruhunu unutursan ben sana secde etmem." Çünkü iş fani tarafa kalırsa "ateş topraktan üstündür" diyor. Yani iş o tarafa kalırsa ateş topraktan üstün; ama mesele ruh olursa o zaman şey değişir, kategori değişti artık.

Şimdi biz kendimize bakalım: Biz birbirimize ruhani bir varlık nazarıyla mı bakıyoruz, yoksa bedeni, maddi bir varlık nazarıyla mı bakıyoruz? Şimdi meleklerin bilincinde miyiz, şeytanın bir yüz düzeyinde miyiz? Dolayısıyla biz de kendimize Allah'ın baktığı gibi bakacağız, meleklerin baktığı gibi bakacağız. Yoksa ben toprak tarafıma baktığım zaman, toprak tarafım işte bedenimdir, psikolojimdir. O da toprağa ait bir şeydir, o da gelip geçen bir şey. Ama ruhani tarafıma baktığımda işte o hakiki bir şey, ve o Allah'a ait bir şey. Her şey aslına döner -bu kadim bir sözdür. Evet, her şey aslına döner.

Yaratılışın Kademeleri: Nüsha-i Camia

Yine bir arifin bir sözü var: "Sen kâinattaki her şeyi kendinde barındıran bir varlıksın" der. Buna tasavvufi tabirle "nüsha-i camia" deniyor -yani her şeyi içeren örnek, prototip; her şeyi içeriyorsun. Mesela bakın biz topraktan neyi alıyoruz? İşte bu bedeni almışım -annenin, babanın yediği, içtiği şeyler değil mi, hücreler birleşiyor, bu bedeni alıyorsun. İnsan bu mu? Ama bu dünyadan bunu alıyorsun. Kadim gelenekteki insanın yaradılış hikâyesi şöyle anlatılır: En üst düzeyden aşağı doğru iner; indikçe de indiği âlemden bir kılıf edinir. Temel yaratılış hikâyesi budur. Yani mutlaktan sana ait bir şey alıyorsun -işte o, Allah'ın üflediği ruh. Ondan sonra cennete iniyorsun. Cennette daha latif, deyim yerindeyse, varlık kılıfları giyiyorsun. Daha sonra iniyorsun, iniyorsun, iniyorsun -bunu maddi olarak algılamayın, varlık düzeyleri olarak- en son şu maddi cismani âleme kadar iniyorsun. Buradan ne alıyorsun? Buradan bedeni alıyorsun.

Dönüşte bunun tam tersi oluyor. Öldüğümde de aslında "öldüğüm" dediğin ne? Diyelim ki buradan aldığın neydi, beden değil mi, onu bırakıyorsun. Yükseldikçe aşağıdan aldığın şeyleri terk ediyoruz. En son işte o ayetin dediği: "Ey mutmain olmuş olan nefis, Rabbine dön." Peki Rabbine dönmen için ne lazım? Rabbinden olmayan her şeyi atmış olman lazım. Evet, yani Rabbine dönmen için oradan olmayan şeyleri atmış olman lazım. Şimdi ben bedeni tarafımla, nefsaniyetimle nasıl Allah'a dönebilirim değil mi? Nereden neyi almışsan orada onu bırakıyorsun. Dolayısıyla bizim hikâyemiz anne karnından başlamıyor, yukarıdan başlıyor. Dinler bunu anlatıyor. İşte modern biyoloji veya psikoloji insanı ne yapıyor? Alttan izah etmeye çalışıyor. Din, aşağıda olanı inkâr mı ediyor? Etmiyor. Ama diyor ki senin varoluşun yukarıdan başlıyor. Sen Allah'ın üflediği ruhu taşıyan ve aşağı doğru bütün o yaratılış düzeylerinden belli kılıflar, zarflar kendine büründüren bir varlıksın. Sonra hepsini teker teker bırakıyorsun.

Acının Nedeni ve Dünya Hayatının Anlamı: Tecrübe mi, İmtihan mı?

Acı çekiyorsak, suçlu kendimizdir. Bunu prensip olarak kabul etmemiz lazım. Tabii ki bunu hakikaten anlamak, idrak etmek dediğimiz gibi böyle konuşarak halloluşacak bir şey değil. Ama bunu bir prensip olarak anlamalıyız: Acının nedeni kendimizdir, her durumda.

-Peki mesela çocuğu öldürülen bir anne, bu durumda da acı çekiyor?- Tabii, tabii, nedeni yine kendimiz.

Peki dine göre bu dünya hayatına neden tutunuyoruz? Sınırsız olan ruhani varlığımız, sınırlı olanı tecrübe etmek içindir. Tecrübeden amaç: Sınırlılığı tecrübe ediyorsun, sınırlı olmanın, göreceliliğin bilgisini ediniyorsun. Aslı bu; yani sonsuz ve sınırsız olan, sınırlı ve geçici olanın bilgisini ediniyor. Hakiki arif için budur bu. Eğer kişi o sınırlı bilincin tuzağına düşerse, bu sefer din diyor ki "sen imtihan için geldin." O zaman bu dünya hayatı imtihan hâline geliyor. Arif için imtihan yoktur o anlamda -onun için tecrübedir o. Ama sınırlı benliğin içine düştüğünde artık bu dünya hayatı senin için imtihan oluyor. Kâmil insan içinse bir tecrübedir.

Bir arifin böyle tatlı bir ifadesi vardır: "Biz cennette buğday veya elma yemedik ki düşelim" der. Yani nedir? Hani o genel hikâye olarak anlatılıyor, işte cennette buğday yemiş Âdem veya elma ısırmış falan -Hristiyanlıkta daha çok elmadır, Apple'ın logosu da oradan geliyor, ısırılmış elma- buğday yemiş de Âdem cennetten düşmüş. "Biz yemedik ki düşelim" diyor. Burada şunu anlatıyor: "Biz hakiki varlığımızın idrakine vardık, artık bizim için o düşüşü ifade eden beşeri tabiatımızdan kurtulduk. Elhamdülillah haktayız, o düşmüşlüğümüzden kurtulduk."

Bunu idrak etmek, gerçek anlamda Allah'ın bir lütfu olarak tecrübe etmek için ne yapacağız? Benliğimize prim vermeyeceğiz. Yani benliğimize prim verdikçe bahsettiğimiz manevi idraktan yoksunlaşırız. Mesela bir insan "yapan benim, seven benim, merhamet eden benim, bu benim hakkım, ben buna layığım" derse, orada bireysel benliğinin bütün zincirlerine kendini bağlamış olur. Kişinin kendisini geçici olana bağlayıp ebedi ve sonsuz olandan mahrum etmesi bu demektir. Biz bu dünyaya böyle çok fazla yapışarak Allah'tan mahrum oluyoruz.

O yüzden Allah, "eğer insanlar küfürde birleşmeyecek olsaydı, ben dünyayı isteyenlere her şeyi verirdim" diyor Zuhruf Suresi'nde. Yani "verirdim, hiçbir anlamı da olmazdı ama istiyorsanız alın" derdi. Bir de bizi bu konuda uyarıcı bir ifadeyle uyandırıyor: "Allah'ın onlara verdiği şeye gözünü dikme" diyor. Mesela bizde bazen olur -hanımlar ve erkekler fark etmez- kendi mutsuz bir evlilik yapmıştır, böyle mutlu bir evli çift görür: "Ah, ben ne güzel bunlar gibi mutlu olsam." O mutlu olanlar ne bulmuş yani? Ermiş mi? Kalbi mi mutmain, psikolojik düzeyi mi mutmain? Neyi bulmuş? Sen bu soruyu sormadığın müddetçe o tuzağa düşersin. Dersin ki "bunlar ne kadar mutlu." O tuzağa düştüğün için de aslında gerçek anlamda mutmain olacağın Allah'tan mahrum olursun. Çünkü gözün orada olur, "ben de onlar gibi mutlu olabilsem" dersin. Halbuki Allah da yukarıdan "keşke bana gelse de mutlu olabilse" diyor. Allah'ın nazarı sana "gel benimle mutlu ol" diyor. Sen ise "ben böyle mutlu olsam ne iyi olurdu" diyorsun. Anladın mı? İşte bu insanın gafletidir.

Onun için insan hiçbir şeye şu nazarla bakmayacak: "Bu insan mutlu, bu insan bulmuş, bu insan ne güzel yaşıyor." Dindar olduğunu düşünen bir insan bunu söylediği zaman hemen uyanacak, diyecek ki "yok yok, bunu söyleyen bendeki gerçek dindar benlik değil, bu nefsani, psikolojik bir benlik." Uyaracak kendini: "Evet, görünüşte böyle ama hakikatte bu doğru değil. Hiçbir insani ilişki, hiçbir maddi imkân, hiçbir kariyer, hiçbir imaj, hiçbir şey beni mutlu edemez" dediğim zaman ben aslında gerçek mutluluğun, gerçek tatminin yoluna girebilirim.

Onun için, Cüneyd-i Bağdadi'nin dayısı olan Seriyy-i Sakatî diye bir zat var. Onun anlattığı bir şey diyor ki: "Bir gün böyle manevi bir vecd hâlindeydim, sanki Allah benimle konuştu." Böyle bir şey -manevi bir ilham diyelim. "Allah dedi ki: İnsanları yarattım, hepsi bana muhabbet ettiklerini ve hep bana talepkâr, müştak, iştiyaklı olacaklarını söylediler. Sonra dünyayı yarattım, yüzde doksanı beni bıraktı. Geri kalan yüzde on kaldı; cenneti yarattım, cenneti onlara gösterdim, geri kalanın onda dokuzu da cennet arzusuyla beni unuttu; cehennemi gösterdim, geri kalanın onda dokuzu da cehennem korkusuna kapıldı ve cehennemden nasıl kurtuluruz derdine düştü. Ondan sonra musibetleri yarattım -bu da çok mühim bir şey- musibetleri yarattım, insanlar 'musibetlerden nasıl kurtuluruz' derdiyle beni unuttular." Yüzde on hep böyle düşüyor böyle, artık yüzde kaçı kaldı, ne hesap edeyim. "En son, geriye kalanlara dedim ki: Ne istiyorsunuz? Derdiniz böyle belalardan kurtulmak, cehennemden kurtulmak, cennete, dünyadaki şeylere ulaşmak değil; siz ne istiyorsunuz? Onlar dediler ki: Ya Rabbi, sen bizim istediğimizi bizden daha iyi bilirsin. O zaman Allah onları kendine ayırdı: İşte bunlar benim hakiki kullarımdır dedi."

Burada anlatılan şey ne? İşte bu: Hiçbir şey, bu geçici dünya ve ahiret hayatında bile -ahiretin cennetleri var, bir de Allah'ın kendi zatının cenneti var- dünya hayatında hiçbir şey, ahiret hayatındaki o cennetler, şunlar bunlar asıl şeyimiz değil, bizim arayışımız, bizim beklentimiz değil. Böyle bir şey yok. Allah bizi kendine çağırıyor.

Görünen İbadet, Görünmeyen İbadet

O ayet bize onu ifade ediyor: "Ey mutmain nefis, Rabbine dön" diyor, "kullarımın arasına gir, cennetime gir" diyor. Orada kâmil insanlar için o cenneti Allah kendine nispet ederek söylüyor -"cennetim" diyerek, Arapçada "benim cennetim", yani zatının cenneti. Çünkü bu Peygamberimiz'de de var: "Allah'ın çok cennetleri vardır" diyor -öyle köşkler, şunlar bunlar olan cennetler de var, bir de Allah'ın zatının cenneti var. Orada ne köşk var? Hiçbir şey yok orada, Allah'tan başka bir şey yok. İşte hakiki gaye, hakiki hedef budur. İnsan ona adaydır.

Yani bu dünyada gerçekleşebilir mi bu? Tabii ki. Yaşarken onu idrak etmek; dünya hayatına ait bazı ihtiyaçların karşılanması, işte dost, akrabalar, saygı, baskılar -bunları yaşamak, idraksiz bir insan onu gerçekten gerçekleştiremez. Şimdi bu hakiki anlamda idrak etmek demek, bunu aslında bizatihi yaşamak demek. Yani bunu bilmek, kabul etmek ayrı bir şey; bir de bunu bizatihi yaşamak ayrı bir şey. Bunu da şöyle düşünebilirsiniz: Yaşayanlar bunu nasıl yaşıyor? Mesela siz bir çocukla oyun oynadığınızda, orada bir çocukla çocuklaşan, oyun oynayan biri var; bir de aslında çocuk olmadığının farkında olan biri var, değil mi? İşte kâmil insan o şekilde yaşıyor. O, bu dünyada görünürde her şeyi yapıyor -işini yapıyor, çalışıyor, çoluk çocukla uğraşıyor- fakat hakikatte Allah'la. Nasıl ki o yetişkin insanın çocukla oynaması, kendisinin çocuk olmadığı bilincini kesintiye uğratmıyor, ona bunu unutturmuyorsa, aynen bunun gibi yaşıyorlar. Yani biz zannetmeyelim ki dünyada şunu bunu yapmamız, çalışmamız, çoluk çocukla uğraşmamız bunu engelleyebilecek bir şey. İşte tasavvufta "el işte gönül oynaşta" dediği, "el kârda gönül yârda" dediği o şeyi yaşıyor. Eli işte, fakat kalbi Allah'ta, gönlü hakta. Bunu yaşayabiliriz. Tabii ki o manevi hâli yaşarsak bunu gerçekten daha iyi hem anlayacağız hem de öyle yaşayabileceğiz.

Ama o hâle gelmek için de kişi bu psikolojik benliğinin, İslami tabirle nefsaniyetinin zincirlerine böyle tutulmayacak. Verilen bir örnektir: Biz aslında zincirlerimizi kendimiz tutuyoruz, biz zincirlenmiş değiliz. Zincirler var, biz onları tutmuşuz ve zannediyoruz ki o zincirlerin ucunda bir şey var. Zinciri insan niye tutuyor? Zincirin ucunda bir şey var diye tutuyor; fakat tuttukça da aslında kendini zincirlemiş oluyor. Anlatabiliyor muyum? Yoksa kimse kelepçelemiyor; hiçbir zincirimiz yok bizi kelepçeleyen, biz o zincirleri tutuyoruz.

Hani o meşhur hikâyedir bilirsiniz: Maymunların yakalanma tarzı. Afrika'da hani maymunun sevdiği bir meyve ağzı dar bir kabın içine konuyor. Maymun da onu görüyor, elini sokuyor. Tabii el giriyor, fakat o meyveyi tuttuğunda el çıkmıyor -eli kocaman oluyor. Tabii avcı bunu görünce geliyor, onu vuruyor, yakalıyor. Şimdi normalde maymunu tutan bir şey yok; o kendi tarafından tutuluyor. Onu tutan şey ne? Meyve. O meyveyi arzu ediyor, elini içeri sokuyor ama o meyveyi bırakmak istemiyor. Bizim durumumuz da bu. Yani orada bir kapan yok, maymunu zincirleyen bir şey de yok. Maymun oradan çıkabilir; onun çıkmasını engelleyen şey, o meyveye duyduğu arzu. Onu bırakmak istemediği için elini çıkaramıyor. Bizim de durumumuz bu.

-Ben birkaç aydır bu konuda bir pozisyona geldim, bir de ibadet şartı var; bir sınav olsa bunu gerçekleştirmem gerekse, ifade ettiğim anda bile işimden olurum. İşimden olduğum zaman aile var, geçim var, ama üç beş ay idare edersem belki -böyle bir durumda ben ne yapabilirim? Şimdi siz diyorsunuz ki "benim şu an nefsani olarak ben istiyorum bu işi." Ama ben aksini yaptığım takdirde eş ve çocuk...-

Şimdi bakın burada bir görünen ibadet var, bir de görünmeyen ibadet var. Süheyl Ünver'in, zannediyorum, böyle evliyadan bir arkadaşı vardı. Adam tabii ki o dönemde -bahsettiğim 1940'lar, 50'ler- İstanbul Üniversitesi'nde, yanılmıyorsam. Tabii orada namazını kılsa hemen görevinden alınacak vesaire. Masasında, koltuğunda otururken namazını kılarmış. Ve o Bandırmalı Ali Efendi'ye demiş ki "ben bir gün bile namazımı kaza etmedim" demiş.

Yani şimdi burada biz "namaz" deyince, "ibadet" deyince aklımıza bir şekil, bir form gelmesin. Biz o formu gerçekleştirince mi namaz kılmış oluyoruz değil mi? Halbuki namaz nedir? İşte bu bahsettiğimiz mânâyı, hakikati tefekkür etmek, kendini o idrake yönelik bir şekilde canlandırmak. Mesela diyelim ki bir iş yaptın, nasıl insanlar çıkıp "bir çay içeceğim" der değil mi -beden yorulmuş, "bir çay içeyim" der, ya da "bir sigara molası" der- sen de bir tefekkür molası yap, o aslında namazın olur. Anlatabiliyor muyum? Yani namazı illa formal bir şekilde kılamayabilir bir insan. Veya öbür türlü düşünün: Yine kılar -beş vakit camidedir- ama aslında ayağını caminin içinden atmıyor, psikolojik olarak, manevi olarak. Seccadede yatıp kalkıyor ama kafası, düşüncesi başka bir yerde. Anladın mı?

Dolayısıyla biz "ibadet", "namaz", "oruç" dediğimizde -bütün ibadetleri kastediyorum- bunların ruhunu, mânâsını ölçü almalıyız. Bir insan bir işte olur, izin vermezler -olabilir. Sen dersin ki "ben on dakika dinleneceğim", oturursun; Allah'la karşı karşıya olduğunun idraki içinde kalben Allah'a teveccüh edersin, dua edersin vesaire -o namazın olur.

-Kurbanı anlatırken bahsettiniz, benliklerden arınma şeklinde; kanın akıtılması da benliğin bütün hayatiyetinin ortadan kalkmasını, kanın akmasını simgeliyor değil mi?- Evet, sınırlar ne kadarsa, evet, aynı zamanda öyle. Mesela biz kurban kesiyoruz -kesiyoruz, hiçbir şey olmuyor yani, değil mi? Hem de layıkıyla kesim yapıyoruz, sinirlendiriyoruz, bize de bir şey olmuyor. Sırf yaptığımız bir merasim oluyor değil mi? Halbuki biz hakikaten bir gün hakikaten bir kurban olsak, şu nefsimizi hakikaten kurban etsek, hakikaten ona versek, değil mi?

Kurban ve İradeyi Teslim Etmek

Mesela diyelim ki bir insan bir şey istiyor, olmadı. Bir insan şunu diyorsa: "Ya Rabbi ben bunu istiyordum ama olmadı, demek ki senin iraden bunu takdir etmedi, ben senin iradene razıyım, kendi irademi burada sıfırlıyorum" -bunu dediğinde aslında ne yapmış oluyor kişi? İradesini kurban etmiş oluyor değil mi? Mesela o kurban kavramı niye her dinde var? Kur'an öyle diyor: "Sizden öncekilere de farz kılındı" diyor. Yani Allah'ın işi gücü yok da bir hayvanı kesmeyi mi bizden öncekilere farz kılmış, böyle mi düşüneceğiz bu işi? Böyle olabilir mi? O hayvanı kesmek, o işin en dış kabuğu. Onun da diyelim ki sosyal, toplumsal bir kısım faydaları, hayırları olabilir vesaire. Ama kurbanın bir de mânâsı var.

Şimdi biz her zaman diyoruz ya, her bir şeyin kabuğundan özüne kadar dereceleri var. Bir cevizin en dış kabuğu var değil mi, o sert kabuğu; sonra onu kırıyorsun, bir zar var; sonra onun içi var. Şimdi "ceviz" dediğimizde aslında biz o bütünü kastediyoruz ama dikkat edin, en temelde aslında "ceviz" dediğimizde neyi kastediyoruz? En içini kastediyoruz. Mesela içi olmayan bir ceviz aldı diye evine gelip seviniyor mu mesela? "Ne güzel, bugün pazardan bir kilo ceviz aldım" diyen, içi boş cevize sevinen akıllı bir adam var mı? Yok. Halbuki biz mesela namaz kılıyoruz -diyor muyuz ya "bu namazın içi dolu mudur, boş mudur"? Hani kabuğunu yaptık değil mi, ayakta durduk, eğildik, başımızı secdeye koyduk, kabuğunu gerçekleştirdik; peki içini doldurduk mu? Bazen kabuksuz olur, içi olur; ama kabuk olduğunda içi olmadığında onda bir şey yoktur. O yüzden Peygamberimiz diyor: "İnsan bazen namaz kılar, namazı hareketten ibaret olur; oruç tutar, açlıktan ibaret olur" -yani sadece kabuğunu gerçekleştirmiş olur. Halbuki o ibadetler kabuğundan özüne kadar bir bütündürler. Bazen kabuğunu yerine getiremezsin, özünü getirirsin.

Bazen insanlar olur, der ki "oruç tutamıyorum, ilaç alacağım." İlacını al, gene sen oruçlu olabilirsin. "Orucun bozuldu" -niye bozulsun? "Adamın orucu böyle" deyince fıkhen şey olur -biz fıkhi açıdan konuşmuyoruz, yani şunu demek istiyoruz: Sen diyelim ki hasta olabilirsin, hatta üç öğün de yemek yiyebilirsin. Burada şunu anlatmış oluruz: Demek ki sen orucun kabuğunu icra edemiyorsun. Bu, içini icra edemeyeceğin anlamına gelmiyor ki. Anladın mı? Sen içini gene yaşayabilirsin, şunu diyebilirsin: Aslında oruç nedir, bir yönüyle? "Ey Rabbim, ben seninle yaşayabilirim" -yemek olmayabilir, içmek olmayabilir, hiçbir şey olmayabilir, "sen yaşamam için yeterisin" diyorsun aslında oruçla. Anlatabiliyor muyum? Şimdi bunu demen için hiçbir engel yoktur. Bir insanın namazına da kimse engel olamaz o yüzden -namazın şekline engel olabilir ama namazın mânâsına ve hakikatine kimse engel olabilir mi? Mümkün değil. Senin kalbine hükmedebilir mi herhangi bir amir veya herhangi bir kişi, "sana namaz kıldırmıyorum" diye? Buna gücün yetmez ki. Sen ancak namazın formuna engel olabilirsin.

Kalbe ve Ruha Kimse Etki Edemez

Dikkat edin: Musa'nın karşısında olan, sonra Musa'nın tarafına geçen sihirbazlar "biz Musa'nın ve Harun'un Rabbine iman ettik" dediklerinde, Firavun diyor ki "benden izinsiz nasıl iman edersiniz, ben sizin büyüğünüzüm, benden izinsiz nasıl iman ediyorsunuz, sizi öldüreceğim, asacağım" diyor. Onlar diyorlar ki: "Sen bizim zahirimize, bedenimize hükmedebilirsin, ama gücün buna yetmez" -yani ne demek? Sen bizim bedenlerimize bir etkide bulunabilirsin; özümüze, ruhumuza asla bir etkin olamaz. Anlatabiliyor muyum? O yüzden biz şunu diyemeyiz: "Kâfirler bizi çok eziyor." Sen hangi mümin, bir kâfir tarafından ezilebilir ki? Yani kâfirin öyle bir kabiliyeti olabilir mi?

Hazreti İsa meselesine girmeyeceğim ama, mesela orada da ne diyor ayet? O Yahudiler için "öldürmediler, asmadılar" diyor, "onları öyle gösterdik" diyor. Bunu ne türlü ele alırsak alalım -ben oraya girmeyeceğim- ben bu açıdan mânâsını söylüyorum: Hazreti İsa bir beden değil ki sen onu asabilesin, o ruhtur. Kur'an "kelimetün minallah ve ruhun minh" diyor -yani benden bir kelime ve ruhtur diyor. Sen Allah'tan olan bir kelimeyi ve ruhu asabilir misin? Mümkün değil.

Onun için biz her şeyin mânâsına ve ruhuna asıl dikkatimizi vereceğiz. Bu, bir şeyin şekli, kabuğu önemsiz demek değil; ama işe tersinden bakmayacağız. Biz her zaman namaz kılabiliriz, her zaman oruç tutabiliriz, her zaman hacca gidebiliriz. Hacca gitmek için illa vize almak, para biriktirmek gerekmez. Gücü yeten hacca gidebilir -burada gücü yeten, parası olan değil. Var mı nefsini feda etmeye gücün yetiyor mu? O zaman haccedebilirsin. Yoksa bir ülkeden vize almakla, beş bin euro biriktirmekle hac olmuyor. Gücün yetiyor mu nefsini Allah'a feda etmeye? Yetiyorsa haccedebilirsin. Yetmiyorsa istersen her sene git, gene tam olarak o şeyi gerçekleştirmiş olamazsın.

Allah'ı Hatırlamak (Zikir)

"Allah'ı hatırlamak" ve "Allah'ı unutmak" ne demek? Mesela Allah'ı hatırlamak sadece tekrarlamaktan söz etmiyoruz değil mi? Şimdi her bir şeyin -bunun ve bunun gibi birçok şeyin- mertebeleri var. Neyse, diyelim ki en ortalama bilinç düzeyinde, bizim bilinç düzeyimizde mesela Allah'ı hatırlamak nedir? Nefrete karşı sevgiyi hatırlamaktır. Yalana karşı doğruyu hatırlamaktır. Yokluğa karşı varlığı hatırlamaktır. Bencilliğe karşı diğergâmlığı hatırlamaktır. Bunların hepsi Allah'ı hatırlamaktır. En üst düzeyde Allah'ı hatırlamak, Allah'ta olmaktır. Dolayısıyla bizim bu düzeyde Allah'ı hatırlamaktan en çok istifade edebileceğimiz anlam düzeyi budur. Yani merhameti, şefkati, cömertliği, diğergâmlığı hatırladığın zaman sen Allah'ı hatırlıyorsun demektir. Çünkü Hz. İsa'nın deyimiyle, bunları toplarsak "Allah aşktır" diyor. Veya bir başka ifadeyle "eğer seviyorsan Allah sende yaşıyor demektir." Yani biz bunu İslami referansa büründürürsek şunu diyeceğiz: Allah'ın ahlakıyla ahlaklandığında Allah'ı hatırlıyorsun.

Allah'ın ahlakı nedir? Bahsettiğimiz şey nedir? Doğruluktur, samimiyettir, merhamettir, şefkattir, kendinden önce muhatabını düşünebilmektir, iyi niyettir; bunları insan kendine mal etmemelidir. Ama ben merhametli olup merhamet gösterip de merhameti kendime mal edersem, bu Allah'ı hatırlamak değil, Allah'tan olan bir şeyi kendi benliğime bağlamak olur. Allah'ı hatırlamak, sevmek ama sevenin Allah olduğunu idrak etmektir. Vermek, verenin Allah olduğunu idrak etmektir. Yani sen ondan beslenen ve ondan aldığın şeyi de yansıtan bir varlıksın. O zaman Allah'ı hatırlamış olursun. Yoksa ben desem ki "ben çok merhametli biriyim, ben çok yardımsever biriyim" -ben Allah'ı hatırlamış olmuyorum, kendimi hatırlamış oluyorum. Allah'ı hatırlayacaksam diyeceğim ki: "Bendeki bütün iyilikler, güzellikler, hayırlar Allah'a aittir. Bu varlığım Allah'a aittir, ben O'na aidim." O zaman Allah'ı hatırlamış olurum.

En yüksek düzeyde Allah'ı hatırlamak, Allah'ta yaşamaktır. O işte ermişlerin hâlidir. Yani -o da işin bir yönü- Allah'ın bir ismini kelime olarak telaffuz etmek de güzel bir şeydir ama o da işin kabuğudur. Zikirlerimizin en zikri, hatırlamaktır. Tabii, aslı o. Zaten dikkat edin, Allah o kelimeyi kullanıyor: hatırlama. Yani insan neyi hatırlar? Unuttuğunu hatırlar, veya yaşadığı şeyi hatırlar değil mi? Demek ki biz "Allah'ı hatırlayalım" dediğimizde, demek ki Allah'la yaşamışız. O ruhani idrakte, ruhani düzeyde biz Allah'la yaşamışız, sonra unutmuşuz; tekrar hatırlıyorsun Allah'la yaşadığını, Allah'ta olduğunu tekrar hatırlıyorsun. Onu unutmuşsun, tekrar hatırlıyorsun.

Onun için insan aslında, mümin, Allah'a inanan olmaktan ziyade Allah'ı hatırlayandır. Gerçekte tanımı budur: Allah'ı hatırlayanlar. Çünkü aslında bütün insanlar, bütün varlıklar Allah'ileydiler, sonra benlikleri nedeniyle unuttular. Mümin, o yaşadığını hatırlar; inanmayan onu hatırlamaz. Onun için Kur'an kendisini tarif ederken "Kur'an zikirdir" der -yani hatırlatıcıdır. Peygamberler hatırlatıcıdır. Peygamberler bize yeni bir şey öğretmiyorlar; bilmediğin, uzak olduğun, sende olmayan bir şeyi vermiyorlar sana. Sana bir şey hatırlatıyorlar. O yüzden peygamberler bizim içimizde olanı açığa çıkaran insanlardır; dışarıdan sana bir şey katan değil. Mesela diyelim ki bir bilgisayarda bir program var ama sen onu unutmuşsun, bilmiyorsun; birisi sana gelip "bak, burada bir program var" diyor, sana onu hatırlatıyor, sen de o programı açıp kullanıyorsun.

Yani, son tahlilde Allah'ı hatırlamak kendini hatırlamaktır. O, Allah'ın lütfettiğinde yaşayacağımız bir şeydir. Yani sendeki ilahi nefesi hatırlamaktır. Hatta bazı evliyalar, bazı sözler söylemiştir. Bu meseleyi bilmeyenler yanlış anlar, "Allah'ı sevmek kendini sevmektir" derler diye. Aslında hakikat de budur. Hakikat düzeyinde böyle bir şeydir: "Ben Allah'ı seviyorum" -aslında kendimi seviyorum. Çünkü ondan olan ruhu taşıyorsan, Allah'ı sevmen kendini sevmendir; ama nefsini sevmen anlamında değil, nefsaniyetini sevmen değil. Tersinden söylersek: Kendini sevmek Allah'ı sevmektir. Ama hangi kendini sevmek? Ruhunu sevmek. Yoksa nefsaniyetini sevmek değil. Ruhunu sevmen aslında Allah'ı sevmendir. Aslında biz ruhumuzu sevmek mânâsında kendimizi sevmemiz gerekirken, bu çarpık bir hâle gelmiş ve biz bireysel, o bencil benliğimizi sever hâle gelmişiz. "Kendimi seviyorum" -keşke kendini sevebilsen. Ama sen bir şeyi seviyorsun, o sen değilsin, kendin değilsin o. Keşke kendini sevebilsen. Kendini seven, kendini biliyor demektir. Kendini bilen, Rabbini biliyor demektir.

Cennetten Düşüş ve İnanmayanlar

-Cennetten düşüşü de öyle mi yorumluyorsunuz?- Evet, öyle. Aslında Ebu Cehil özelinde de yani, burada "inanmıyorum" veya "bunları kabul etmiyorum" diyen insanlar da hatırlıyorlar aslında ama ön plana çıkarken benlikleri olduğu için birbirinden farklılaşıyorlar. Tabii ki, inanmayan insanlar bile zaman zaman o ruhani özlerinden bazı esintiler alabilirler. Allah öyle yapar ama, İsveç'teki gibi güneşin birkaç gün görünmesi gibi -maalesef o esintiyi gereği gibi değerlendirmemiş oluyorlar. Yoksa Allah o ruhani esintileri zaman zaman verir insana. Ama "inanmıyorum" diyenler de çeşitlidir. Bir kısmı mesela, bir insanın tarif ettiği bir yaratıcıya inanmıyor olabilir. Tabii ki, kesinlikle.

Zaten bizim burada -bütün dünya inansa bir şey değiştirmez benim için, bütün dünya inkâr etse bir şey değiştirmez yine benim için. Yani diyelim ki bir ormanda bütün ağaçlar yemyeşilken bir ağaç kurtlanmış, kuruyor -o orman o kurtlanan ağaca bir şey verebilir mi? Veremez. Tam aksine, bir ormanda bütün ağaçlar kurumuş, bir ağaç yemyeşil duruyorsa, o kuruyan ağaçlar ona zarar verebilir mi? Veremez. Dolayısıyla insan bu noktada her zaman kendi üzerinde çalışacak. Yoksa "insanlar inansa ne güzel olur, insanlar hiç inanmıyorlar, ne kadar gafiller, niye böyleler" -sen bunu ne için düşünüyorsun? Hakikaten oturup onlar için mi üzülüyorsun, yoksa "etrafımda rahat edebileceğim inanan insanlar dolaşsa güzel olur" diye mi düşünüyorsun? Hangi açıdan üzülüyorsun? Bunu bencillik anlamında kullanmıyoruz. Sen kendi kemalin üzerinde çalışacaksın, kendi potansiyelini açığa çıkaracaksın, insanlara o manevi potansiyelin üzerinden davranacaksın, o idrak içinde olacaksın. Etrafında insanlar melek gibi de olabilir, nefsani de olabilir -bu onların sürecidir, hürmet edeceksin.

Fiilleri yapanın kendisi olduğunu düşünen kişinin kalbine Tanrı asla girmez, diyen bir hakîm varmış. "Allah'ı hatırlamadım" -insan diyelim ki güzel bir şey yaptı değil mi, hemen diyecek ki "Allah bana bunu ilham etti, ben sadece engel olmadım, benim fonksiyonum sadece o." Yoksa bazıları der ya, "ama engel olabilirdim, o yüzden benim de hakkım var bu işte" -benliğin böyle güçlü bir damarı var. Halbuki engel olabilirsin, hakikaten engel olduğunda günaha giriyorsun -o konuda bize bir seçme hürriyeti tanımış tabii ki Allah. Dilerse engel olamazsın ama Allah "engel olabilirsin, sana o imkânı tanıyorum" diyor. Mesela diyelim ki bir annenin göğsünde süt vardır ama anne "vermiyorum" deyip çocuğunu aç bırakabilir. Öyle bir seçme hürriyeti var. Ama o sütü yaratan o mu? Yok, zaten sütün içinde ne olduğunu bile bilmiyor. O sütü verdiğinde "sana süt verdim, sütümü helal etmiyorum" dememesi lazım -sen sütünü vermiyorsun ki, nereden sütün oluyor değil mi? "Ben yaptım" demek işte diğer taraf, o ego. "Benim sütüm" diyor -nereden bulmuşsa sütü, nasıl yaptım desem iki kelime bile söyleyemez. Ama insan egosu nasıl özdeşleşiyor değil mi, "sütüm" diyor.

Musibetleri Kabullenmek ve Kendi Payına Düşene Bakmak

Bu kabullenme meselesi de -bu iş, seçim hakkımızla birleştiği için zor oluyor. Mesela başına bir felaket geliyor, bir şey geliyor -bu, Allah'ın takdirinden mi yoksa senin hatalarından mı, bu davranışların yüzünden mi oldu, bunu bilemiyorsun. Bunu bilmek, ayırt etmek zorundasın. Orada da insan başına geleni kabullenmekte zorlanabiliyor. Orada prensip şudur: İnsan, o bilinç düzeyinde olabildiğince samimi ve dürüst bir şekilde kendisinin farkında olduğu ve ayırt edebildiği hataları ayırt etmeli, onlardan hisse çıkarmalı. Ama burada kastettiğim şey şu değil: "Sen bu yanlışı yaptığın için senin başına bu geldi" -o anlamda değil. Sen bu olguda, bu süreçte kendi hatanla ilgilendin -yani tecrübeye bak. Sen bu süreçte nasıl davrandın, daha doğru nasıl davranabilirdin? Bu ayrımı yapabiliyorsan, işte bu senin için doğru bir anlayış ve kazanımdır.

Belki daha önce anlatmışımdır, güzel bir örnektir: Bir arkadaşla tanıştığımda kolu kırıktı, kafada birkaç dikiş vardı. Oturduk konuşuyoruz -tanımıyordum, bir dernekte gelmişti, tanışmıştık. Yusuf bana yönlendirdi, oturduk konuştuk, biraz dertleştik. "Bu hâlinle" dedim, "kayınpederim dövdü beni" dedi. Kayınpederi dövmüş. Hikâyenin ayrıntısına girmiyorum, önemli olan tarafını vereceğim. Dedi ki: "Ben, işte birisi o kızla tanıştırdı, birkaç kere görüştük, çok güzel bir kızdı, çok karizmatikti, şöyleydi böyleydi. Bir gün yatsı namazını kılmıştım camide, dindar bir kendime göre, namazımı kılıp elimi açıp dua ettim, dedim ki: 'Ya Rabbi, bu kız benim için hayırlıysa ver, değilse verme.' Durdum" diyor. "Yok, ver Ya Rabbi dedim" -kendi anlatıyor. Yani işte, desen değil mi "hayırlıysa ver" -sen mi daha hayırlıyı biliyorsun Allah'tan bile? Bu kadar -işte ego ne kadar da tutku ve arzuları güçlü örtüyor.

Sonra dedi: "İşte evlendik, kız beni beğenmedi, beni hep küçümsedi, şu oldu bu oldu, hep münakaşa çıktı, en sonunda kayınpeder beni bu hâle getirdi." "İyi" dedim, "bak, artık hep 'hayırlısını istiyorum' de." Burada nedir? Burada insan şunu düşünecek: Bu bir takdirmiş, olacakmış. Peki benim burada alacağım şey ne? Ben böyle bir şeyi ne kadar arzu etsem de, onu ne kadar hayırlı görsem de, duamda diyeceğim ki: "Evet, bunu kendi idrakim çerçevesinde istiyorum ama sen her şeyi kuşatan, her şeyi bilensin; hayırlısıysa bana onu lütfeyle, hayırlı değilse kalbimden o isteği al" diyeceksin değil mi? "Bunu öğrendim" dedi -güzel bir şeymiş.

Yoksa insan şunu dememeli: "İşte benim yüzümden başıma bu bela geldi, hak ediyorum" gibi böyle gereksiz, mânâsız, kendi üzerine yine bir başka ego ile gitmenin bir anlamı yok. Halbuki orada nedir? Benim orada yanlış düşünen, yanlış davranan bir benlik hâlim var; "şu yanlışı yaptı, peki daha doğrusu ne yapabilirdi, bunu yapabilirdi, bundan sonra ben böyle davranmaya çalışacağım, Allah'ın yardımıyla inşallah öyle davranırım" deyip yola devam edecek. Yoksa "senin yüzünden, onun yüzünden" polemiğine girmenin hiçbir mânâsı yok. Orada kişi gereksiz yere o olgularla meşgul olmuş olur. Çünkü bir olayın vuku bulmasında, gerçekleşmesinde o kadar çok etken vardır ki. Sen kendi payına düşene bakacaksın, kendi penceren'den alacağın şeye bakacaksın. Bu kadar. Yükseleceksin demeyeceksin. Ben böyle olduğum için, sanki her hadiseyi kendine mal etmek veya sanki kendin baş aktörsün, böyle bir şey de yok hayatta.

Ama bu meseleyle biraz ilgilenince şunu bilebilirsin: Kendine bakmayı, kendine o egoyu almanın ne kadar fena olduğunu -her an, her köşe başında bekliyor, hep tuzağa düşebiliriz. Bunun içine girebilir insan -fesat, isyan mânâsına demiyorum- o psikolojiyi sokabiliyor insana. Çünkü her an o muhataza içindesin, her an hata yapıyorsun. -Buna katılabiliyorum, işte bu yanlış belki değerlendirmeler veya yanlış bir şekilde bu meselelerin işlenmesinden dolayı.- Yani şunu anlamalıyız: Âlemde tuzak muzak yok. Anlatabilir miyim? Âlemde hiçbir tuzak yok, bütün tuzak kendi içimizde. Dolayısıyla "şuradan bir tuzak mı çıkacak" diye böyle bir tuzak yok. Tasavvuf anlatanlar bazen böyle şeyler diyorsa yanlış diyorlar. Tuzak benim kendi benlik algımda; ben o yüzden tuzağa düşüyorum. Dolayısıyla "dışarıda tuzak var mı, burada tuzak var mı" dememe hiçbir gerek yok. Tuzaklar hep kendi içimizdedir. Hani her zaman söylediğimiz gibi: Eğer senin ciğere arzun yoksa, avcının tuzağına düşmezsin. Dolayısıyla tuzak senin kendi algında, arzularında yatar.

Ve burada da şunu anlamak lazım: "Aman hiç günah işlememek" diye öyle bir gerilime, gerginliğe girmeye gerek yok. Mesela tasvip etmediğim bir kavram da şudur: "metafizik gerginlik", "metafizik gerilim." Metafizikte gerilim yok kardeşim. Metafizikte huzur var. Ne demek metafizik gerilim, böyle bir şey yok. Metafizik huzur var; egosal gerilim var. Egosal gerilimden çıkınca metafizik huzura geçiyorsun. O yüzden gerilime gerek yok. Mevzu hata yapıp yapmamak da değil; mevzu bir yanlışı yaptığında o yanlışı görebilmek, o yanlışı fark edebilmektir.

Hata Yapmak, Israr Etmemek

Çünkü biz bir süreç yaşıyoruz. Tabii ki yanlış yapacağız. Yoksa "tamam, bir sohbete gittin, bir şey öğrendin, bir daha yapmayacaksın bu hatayı" -böyle bir şey yok. Kur'an'da da böyle bir şey denmiyor. Fakat "onlar Allah'a ve Resulüne çağrıldıklarında tabi olurlar" -yanlışını gördün veya biri gösterdi değil mi, ısrar etmeyeceksin, tamam orada "evet yanlış yaptım ama yanlışta ısrarlı değilim" diyeceksin.

Şimdi biz böyle düşünüyoruz ama "o yanlışı artık yapmayacağım" diyen tarafımız da sanki kendi egomuz gibi. Bir de O'nun lütfettiği şekilde "yapmayacağım" diye insan karar aldıktan sonra bir daha daha fazla yapıyor. Herkes bir anında yapıyor. Çünkü orada hakikaten bir lütuf var; yani onu sana ancak dua ederek elde edebiliyorsun -"ne olur bana onu lütfet." Çünkü o kararı sanki biz her şeyi kendimiz yaşamışız gibi alıyoruz. İnsan bu süreçte tekleşmediği için, tek bir manevi ve ruhani irade varoluş içinde olmadığı için, psikolojisi birçok benlik taşır. Psikolojik boyutumuz birçok benliği içinde barındırır -biri "yapmayacağım" derken öbürü "yapayım" der.

Hani zaman zaman anlattığımız bir hikâye var: Kurdun biri, bir benliği varmış -böyle bir gün çok üzülmüş, demiş ki "ben senelerdir bu köyün koyunlarını öldürüyorum, boğuyorum falan filan" diye üzülmüş. Artık hangi damarı galip gelmişse gitmiş kiliseye, papaza anlatıyor. O günah çıkarma dediğimiz şey aslında itiraf ve tövbedir aslında. Papaz günahı silmiyor, "Tanrı affedicidir, Tanrı seni affeder" diyor. Yani orada da Hristiyanlara haksızlık yapmamak lazım -bazı Hristiyanlar belki bunu suistimal ediyor olabilir papazlar, ayrı bir konu; ama aslı odur. Neyse, gidiyor, anlatıyor: "Ben şu ağıla girdim, burada üç tane koyunu öldürdüm, şöyle ettim böyle ettim." "Olsun" diyor papaz, "madem tövbe ettin Allah affeder falan." Hatta "bir gün sizin evinize de girmiştim" diyor. "Olsun olsun, bir şey olmaz, Tanrı affeder tabii." Papaz da zorlanıyor o süreçte, böyle anlatıyor. "Tamam" diyor, "ben de sana dua edeceğim, Tanrı affedicidir, affeder." O da başlıyor dua etmeye, işte şudur budur başlıyor. Tabii dua uzun saatler alıyor. Kurt diyor ki, bu sefer başka bir benliği devreye giriyor: "Papaz efendi, duanı çabuk bitir, son koyun da ağıla girmek üzere" diyor.

Yani insanın içinde birbiriyle çelişik duygu, düşünce ve davranış boyutları var. Bunu bilecek insan. Peki ne yapacak bu durumda? Bunların farkında olacak -bu anlamda uyanık olacak. Ta ki o negatif benlik hâlleri sıfırlanıncaya kadar o mücadeleyi yapacak. O mücadeleyi yaptıkça, daha doğrusu, "ya Rabbi ben içimdeki bu nefsani tutumlardan, tavırlardan, duygulardan, düşüncelerden memnun değilim" dedikçe zaten Allah'ın yardımı ve lütfu gelecek -ta ki onlar sıfırlanıncaya kadar. O mücadeleyi Allah'ın lütfuyla Allah zafere ulaştırır. Yoksa içimizde onlar var -birçok, birbirinden ayrı, birbirinden farklı.

Allah'ın Sonsuz Affediciliği

Bir de şu olabilir mi: Mesela "affedileceğime inanmamak." Yani "o kadar günah işledim, Allah nasıl affetsin, affetmez" falan diyor insan mesela. Herhalde onu affediciliğinden şüphe ettiren şudur: İnsan tabii ki kendisi üzerinden düşünüyor. Diyor ki "biri böyle yapsa, sürekli yapsa, ben affetmem" -Allah da affetmez zannediyor. O yüzden bir arif diyor ki: "Nefsini bilen ile Rabbini bilen arasında mukayese yapıldığında, nefsini bilen Rabbini bilenden daha üstündür." Şimdi bu izahı uzun bir mevzu.

Şimdi sen -yani bu şöyle denir, tabii izahı uzun bir mevzu- sen Allah'ın aslında kendinde olan her şeyi sana koymuş. Mesela bizim içimizdeki affedicilik, O nasıl affediyorsa, bizim içimize de O affedebilme kabiliyetini koymuş. Sen mesela kendinde, nefsinde -dedim ya- yani kendinde, mânânda, kendinde Allah'ın o sonsuz affediciliğini tecrübe ettiysen, sen nefsini bilen biri olmuş oluyorsun. Bu tecrübeyi yaşadığında, senin Allah'ın affediciliğinden, o tür bir affediciliğinden şüphen kalmıyor. Çünkü sen yapmışsın onu ve sendeki o affedicilik, O'nun affediciliğinin sendeki yansıması. Ama diyelim ki sen bunu kendinde tecrübe etmemişsin -"Allah her şeyi affeder" diyorsun ama "nasıl affeder" diye böyle belki bir şüphe olmasa da, "demek ki affedermiş ama nasıl olduğunu anlayamıyorum" diyorsan... Ama diyelim ki sen, O'nun senin kalbine üflediği ruh ile O'nun affediciliğini tecrübe etsen, o zaman O'nun affediciliğinden şüphen kalmaz. İşte biz kendi şu sınırlı benliğimizle "ben olsam kendimi affetmem" diyoruz bazen. Halbuki Allah'ın bu sonsuz affediciliğiyle senin şu küçücük benliğinin affediciliği tabii ki birbirine mukayese edilmez.

Dolayısıyla insan bu noktada Allah'ın ayetlerini hatırlayacak. Bu konuda mesela Peygamberimiz de böyle birçok uyarıda bulunmuş -99 adam öldüren bir adamın affedilmesi gibi böyle şeyler. Bunlar tabii gerçek. Ve Allah Kur'an'da "Allah bütün günahları affeder" diyor -yani orada herhangi bir sınırlama koymuyor. Günahlar, günahın büyüklüğüyle değil düşmanlık derecesiyle alakalı. Tabii tabii, yani Allah'ın günahı affetmesi neyle bağlantılı? "Pişman oldun mu?" diyor, pişman olduktan sonra "ben seni zaten affederim" diyor. Aslında burada mesele Allah'ın affedip affetmemesi meselesi değil zaten. Evet, sen bir şeye gerçekten pişman oldun mu? O pişmanlık zaten Allah'ın affediciliğinin bir yansıması gibi. Aynı şey yani. Sen hakikaten pişman oldun mu? Anla ki sen orada affedildin aynı zamanda.

Dolayısıyla Allah "affetmem" demiyor aslında hiçbir şeyi. Anlatabiliyorum. Mesele: Sen pişman oldun mu? İnsanın pişman olması, Allah'ın affediciliğinin zaten yansımasıdır aynı zamanda. Dolayısıyla biz şuna bakacağız: Ben gerçekten bunun yanlış olduğunu idrak ediyor muyum, görüyor muyum? Buna bakacağız. Yoksa "bu yanlışı yaptım, acaba Allah beni affetmiş midir, affeder mi" -bunun anlamı yok. Allah her şeyi affeder. Allah için öyle bir şey yok.

Düşünün, bir anne -çocuk ne kadar kirli olursa olsun- işte dışarıdan gelir, "anne kirlendim" der, elbisesini çıkarır değil mi, belki yüzü gözü çamur olmuştur -"seni tanımıyor muyum" der. Değil mi? Anne çocuğunu unutmaz. Korkusundan -bütün ilişki bu yani. Budur. Yoksa "nasıl böyle kirlettin kendini, nasıl böyle çamura baktın" demez. Onunla insan dua ediyor ki "ya Rabbi bana lütfedersen" -bu konuda böyle bir saygısızlık yapmayız. "Allah, aklıma kötü bir şey geldi, niye geldi, gelmesin" -o mânâda söylüyorum. Allah'ın sıfatları, özellikleriyle ilgili herkesin kendine göre bir kurgusu var; çünkü bir sürü şey duymuşuzdur, "o demiş, ne demiş" -böyle tanıdık olan şeyler var. Onları azaltmalıyız. Evet, tabii ki bu da bir süreçtir. Belki biz daha doğru bilgi kaynaklarına başvurarak bu konuda kendimizi daha uygun bir anlayışa getirebiliriz -eğer söz konusu olan yanlış algılamalarsa. Tabii ki maalesef oluyor, çocukluğumuzdan beri korkuya dayalı, Allah'ın uzak olduğu birçok algımız, birçok şeyimiz var.

Haşyet, böyle sonsuz, sevkalade haşmetli bir şey karşısında duyulan hayranlık içeren bir ürperti ve saygı hâlidir. En güzel şey Hz. İsa'nın ifadesiyle -Kur'an'da da buna benzer bir şey vardır- "Allah vüddür" -Hz. İsa "Allah aşktır" diyor, O sevginin en mükemmel ve en sonsuz hâlidir. Dolayısıyla insanın Allah hakkında bir şey düşüneceği zaman "Allah sonsuz sevgidir" diye tefekkür etmesi gerekir. Bu insan için güzel bir tefekkür penceresidir. Tabii Hz. Peygamber'de de hepsi var -zaten biz haşa ayırmıyoruz ki. Hazreti İsa "Allah aşktır" dediğinde, bu İsa'nın kendi görüşü değil, Allah'ın ilmi ve şeyi -sadece bu dünyada onun ağzından çıkmış olduğu için söylüyoruz- ama aşk da Allah'ın, eyvallah, tabii ki.

İnsanın Allah hakkındaki algısının, başlangıç tasavvurunun en azından bu olması gerekir: Allah seni her şeye rağmen sevendir. Hani bazen olur, duygusal merkezde anneler der ki "ne olursa olsun seni sevdiğimi unutma." Aslında budur -Allah budur. Ama tabii şimdi bunu desek, "insanlar bunu suistimal edecek" diye belki açıkça ifade edilmiyor ama aslında budur: Allah her şeye rağmen seni sevendir. Yani "seni sevmiyorum" dediğinde de aslında "niye bu kendine yazık ediyorsun" demiş olur. Hani nasıl çocuğa "bir daha böyle kendini kirletirsen, çamura batarsan seni sevmeyeceğim" diyen bir anne sevmemezlik mi ediyor o durumda? Öyle bir şey değil. Onu demekle aslında çocuğa bir uyarıda bulunmuş oluyor. Budur. Yoksa Allah her şeye rağmen sevendir.

Yani biz Allah'ın bizi sevdiği kadar -en ulvi, en üst düzeyde seven, sevilen ve sevgi tektir; âşık ve mâşuk birdir. Ama oraya kadar -o düzeye kadar- kimisi âşık olur, kimisi mâşuk olur. En üst düzeyde bunların üçü birdir. Burada bahsettiğimizde, "Allah aşktır" ve "Allah seni her şeye rağmen sever" derken, popülist veya basit duygusallık anlamında bunu kastetmiyoruz; hakikati itibariyle kastediyoruz. Yani insan şunu bilecek: Allah seni her şeye rağmen seviyor, sen kendi hakikatini idrak etmeye çabala. Yoksa "Allah'ı düşünme, Allah beni seviyor mu sevmiyor mu, ne kadar seviyor, beni affetti mi affetmedi mi" -bunlarla uğraşma. Allah'la uğraşmak kadar cehalet taşıyan başka bir şey yoktur.

Bu, tıpkı şuna benzer: Bir çocuk ders çalışmıyor, veyahut kaytarıyor, "okula gideceğim" diye internet kafeye gidiyor. Sonra diyor ki "annem acaba bunu duysa kızar mı, şu anda beni seviyor mu sevmiyor mu, ya da duydu bunu, eskisi kadar seviyor mu" -bununla mı uğraşmalı bir çocuk, akıllı bir çocuk? Yoksa "hakikaten ben niye bunları yapıyorum, okuluma gideyim, dersime çalışayım" diye mi düşünmeli akıllı bir çocuk? Yoksa "annem babam beni ne kadar seviyor, bu kadar mı seviyor" diye mi uğraşmalı? Tıpkı bunun gibidir. Ben niye uğraşayım "Allah beni seviyor mu sevmiyor mu" diye? Seviyor zaten -problem bende yani, problem orada değil ki. Anladın mı? Yani orada biz yanlış şeylerle uğraşıyoruz. Biz kendimizi o hakiki fıtratımıza döndürmeye çalışacağız.

Geçen bir arkadaş böyle yanlış şeyler yapıyor, bana dedi ki: "Yaptıklarımın ne kadarını biliyorsun?" Dedim ki: "Yaptıklarının belki hiçbirini bilmiyorum, belki hepsini biliyorum. Ama bunun ne önemi var? Sen yaptıklarının yanlış veya doğru olup olmadığına bak. Yoksa ben senin yaptıklarını bilirim de, bilmeyebilirim de -bunun ne önemi var, bu anlamsız bir şey." İşte ego bunu görmüyor. Yani ben şunu soracağım kendime: Rabbimin fıtrat üzere yarattığı ben, Allah'ın kendi ruhundan üflediği ben, bunlar bana yakışır mı, yakışmaz mı? Bunları yapmak bana yakışır mı, yakışmaz mı? Ben bunu soracağım kendime. Yoksa "bunu yapsam Allah beni affeder mi, şöyle olsam Allah beni cehenneme atar mı atmaz mı" -bunun anlamı yok, yanlış bir şey. Din bize bu şeyi vermiyor. Aksine "kendini arındır, temizle" diyor, "kendi fıtratına dön" diyor.

Tövbe: Kendimiz İçin, Allah İçin Değil

Yoksa Allah, "sen her hâlükârda tövbe ettiğinde affederim" der; mesele senin kendini değiştirmendir. Yoksa Allah bir kula "sen tövbe ettin ama acaba affedecek miyim" demez -biz bunu yaparız. Bizde olur, karşımızdaki insan özür diler, deriz ki "özür diledin ama..." Geçen böyle biri vardı, boşandılar; çocuk kıza ters bir laf söylemiş -gerçi kız da bir sürü laf söylemiş- "affet" diyoruz. Aldı bardağı, bastı yere, attı. "Şimdi bu bardak kırıldı" dedi, "bunu toplayıp eski hâline birleştirebilir miyiz?" Tabii, klasik hikâye, yok, birleştiremiyoruz.

İşte biz bir şeyi anlamıyoruz: Nefsin kâsesi kırıldığında bir daha eski hâline dönmez. Ruhun öyle bir kâsesi yok. Bak, suyu ne kadar bölersen böl, o eski hâline döner değil mi? İstersen bir litre suyu bine böl, o bardaklar ortadan kalktığında o bir litre gene aynı hâle döner. Bir şey var mı? Yok. Şimdi bizler de şunu anlamalıyız: Allah için senin hiçbir şeyin, yaptığın hiçbir şey sende bir iz bırakmaz -ta ki sen pişman olup hakikaten yaptığın şeyin yanlış olduğunu idrak edesin. Bu. Allah'ın senden talep ettiği bu şey de senin için, yoksa günah işlediğinde Allah'a bir zarar gelmiyor, sen zarar görüyorsun. Allah tövbeyi bizim için istiyor, kendi için değil. Dolayısıyla biz kendi tövbemize bakacağız, kendi değişimimize bakacağız. Yoksa Allah seni her hâlükârda tövbe ettiğinde affeder. "Allah acaba affedeyim mi etmeyeyim mi, bu kadar yaptı, bu kadar bir şey yaptı" demez.

Biz "Allah aşktır" diyoruz ya -"aşk affeder" diye bir söz vardır. Bu öyle romantik bir laf değil, hakikat olan bir sözdür bu.

-Tövbenin kabul olup olmadığı meselesi sonuçta... Aslında tövbe edilmiş ama içten içe bir istek, arzu o yapılan şeylere karşı devam ediyorsa?- Evet, aslında tövbe edilmemiş demektir -kurudan tövbesi işte o, gerçek bir tövbe değil. İnsan o süreçleri de yaşar; orada görecek onu: "Ben gerçekten mi tövbe ediyorum, yoksa geçici, durumsal bir tövbe mi, hakiki tövbe mi?" "Fark ettin" diye bir durumsal tövbe ediyorsun. Hani bazen çocuk olur ya -anne veya baba dövecek, "tamam baba bir daha yapmayacağım" der, arkadan "ben gösteririm, yapacağım yine" der. Ama o, korkudan "bir daha yapmayacağım" demiştir. Bir de hakikaten "babam beni dövse de dövmese de bunu bir daha yapmayacağım" dersin. Anlatabiliyor muyum? İşte o, hakiki olarak vazgeçmedir.

Bir de sağlıksız bir başka hâl daha var. Yaptığı bir hatayı, "ya ben nasıl bunu yaptım, ben bunu yapacak adam nasıl bunu yaptım" diye böyle kendi kendini kırbaçlaması. O da kibrin, egonun bir başka versiyonudur. "Ben var ya, ben nasıl yaptım" diye kendini acıtıyor -öyle ince bir benlik var ki. Ancak insanın, tövbesinin kabul olup olmadığını anlamak istiyorsa bunları hatırlayıp hatırlamadığına bakması gerekir. İki tane boyut var: Birisi hatırladığı zaman "ne günlerdi onlar" diye hatırlaması; ikincisi "ya ben nasıl böyle bir şeyin içine düştüm" şeklinde hatırlaması. Çünkü tövbenin kabul olduğuna esas delalet eden şey, onların hiçbirine dair bir iz taşımaması, hatırlamamasıdır -tabii o en üst düzeydir.

O süreç içinde insan, diyelim ki bir hatasını, günahını hatırladığında, bu hatırlama kişiyi Allah'ın sonsuz merhametli oluşuna -"eğer Allah senin nefsinle baş başa bırakırsa düşebileceğine dair bir bilince- götürüyorsa; ya Rabbi sen bana yardım etmezsen, Hz. Yusuf'un dediği gibi, senin rahmetin olmazsa ben yanlışa düşerim; bunun idrakindeyim, nefsimi terbiye etmekten de aciz, onu muhafaza etmekten de aciz, ancak senin ile kendimi muhafaza ederim -buna vesile olursa bu hayırlı, güzel bir şeydir. Ama hatasını nefsin bazı yönlerinin etkisiyle bir karamsarlığa, "niye yaptım bunu, nasıl yaptım" diye başka bir karamsarlığa ve ümitsizliğe çeviriyorsa, insan hemen orada durmalı. O iyi bir yol değil. Anlatabiliyor muyum? Orada, eğer baktın oraya doğru gidiyor iş, diyeceksin ki: "Rabbim affedicidir, Rabbim olmazsa ben kendimi muhafaza edemem, ve Rabbim affedicidir, affeder" deyip orayı kapatmak lazım. Yoksa bir nevi şeytanın sağdan yaklaşması gibi -orada günahını hatırlamak, "sen işte bu hatayı yaptın, ne biçim insansın, bir insan yapar mı bunu, Allah seni nasıl affetsin, bu kadar şeyi biliyorsun bir de bunu yapıyorsun" diye böyle baka baka, en sonunda ne Kur'an'ı hatırlamak istersin ne Allah'ı hatırlamak istersin ne günah kavramını hatırlamak istersin. Neden? Çünkü öyle bir yola girmişsin ki, yanlış bir yol.

Halbuki bahsettiğim öbür yol şu: Günahını hatırlaman, seni Allah'ın rahmetine ve kendi benliğinin acziyetine dair bir farkındalık oluşturma noktasında hayırlı bir şey olur. Kişi, nefsin aşırılıkları noktasında Allah'tan korkmalı; ruhun farkındalığı da var olmalı. Yani korku ne için? Nefsin aşırılıkları konusunda onu sakındırmak için. Anlatabildim mi? Yoksa külliyen korkmak değil -yani böyle bir tehlike var, nefis. Evet, yani orada aslında mesele Allah'tan korkmak da değildir; kendi nefsinin aşırılıkları konusunda tedbirli olman gerekir.

İnsan manevi olanı talep ettiğinde, o konuda elinden gelen gayret her ne kadarsa, o anda o süreçte onu gösterdiği ölçüde Allah'ın ona yardım edeceğini hiçbir zaman unutmamalıdır. Sen Allah'ın sana o anda verdiği irade, gayret ne kadarsa onu kullan; Allah sana yardım edecektir. Onu idrak etmektir. Eyvallah.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Ey mutmain olmuş nefis, Rabbine dön... kullarımın arasına gir, cennetime gir" (nefs-i mutmainne ayeti, anlatıcı tarafından aktarılmıştır) - "Onlara bir musibet isabet ettiğinde, 'Biz Allah'a aitiz ve yine O'na döneceğiz' derler" (musibet ayeti, anlatıcı tarafından aktarılmıştır) - "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" - "Mallarınızdan, canlarınızdan, ürünlerinizden eksilterek sizi imtihan ederiz" (eksiltme ayeti) - Zuhruf Suresi'ne atıfla: "İnsanlar küfürde birleşmeyecek olsaydı, dünyayı isteyenlere her şeyi verirdim" - "Allah'ın onlara verdiği şeye gözünü dikme" - Hz. İsa hakkında: "Onu öldürmediler, asmadılar, onlara öyle gösterildi" - "Kelimetün minallah ve ruhun minh" (Allah'tan bir kelime ve O'ndan bir ruh - Hz. İsa hakkında) - "Allah bütün günahları affeder" - "Onlar Allah'a ve Resulüne çağrıldıklarında tabi olurlar" - Kurbanın "sizden öncekilere de farz kılındığı" ayeti --- ---