Kurban Bilinci ve Benlikten Arınma

Kısa Özet

Konuşmacı, kurbanı hayvan kesmeye indirgeyen sosyolojik/antropolojik yaklaşımları bir kenara bırakarak kelimenin “yakınlaşmak” anlamından yola çıkıyor ve bizi Yaradan’dan uzaklaştıran şeyin “bana ait” zannettiğimiz hayat, sevgi, çocuk, irade gibi şeylere sahiplenerek yaklaşmamız olduğunu anlatıyor. Emanet bilinci, mülkiyet algısının getirdiği yük, uyku, ölüm korkusu, travma, cehennem ve aile aidiyeti gibi pek çok örnekle bu fikri derinleştiriyor. Sohbet, gerçek kurbanın “bana ait” algısını bırakıp her şeyi kaynağına, yani Yaradan’a döndürmek ve nihayetinde hiçbir şeye sahip olmayan, hiçbir şeye ait olmayan bir bilince ulaşmak olduğu vurgusuyla sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Kurban, hayvan kesmekten öte, “bana ait” zannedilen şeyin (hayat, sevgi, çocuk, irade) gerçek sahibi olan Yaradan’a döndürülmesidir. - “Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı’dır” ifadesi kurban bilincinin özünü anlatır. - Cehennem, insanın kendi sahte benliklerinin inşa ettiği bir haldir; aslında ilahi rahmetin bir yansımasıdır. - Emanet bilinci olmayan kişi kurban bilincine de sahip olamaz; mülkiyet algısı büyük bir yük getirir. - Gerçek aidiyet aileye, millete ya da dünyaya değil, yalnızca Yaradan’adır.

Giriş: Kurban Kavramına Yanlış Yaklaşımlar

Evet. Bugün biraz kurban kavramından bahsedelim. Her sene bu zamanlarda biraz bu kavramı irdelemeye çalışıyoruz. Biz kurban dediğimizde aklımıza genellikle bir hayvanı kesmek gelir. Tabii ki bu aslında çok sembolik bir şeydir. Hatta bu mesele iyi anlaşılmadığı için de din tarihçileri, antropologlar ve modern bilimin yaklaşımıyla değerlendirme yapanlar, bunu kan akıtmak, tanrıları kızdırmamak için yapılan bir eylem gibi algılayabiliyor. Ve tabii ki tırnak içinde ilkel bir konuya dönüştürülebiliyor arkadaşlar.

Peki aslında kurban nedir? Hatta biz bazen bu gibi olguları sosyolojik hale getiriyoruz, çok sınırlı açıklamalara indirgiyoruz. Mesela kurban kesmeyi, fakirlerin, maddi ihtiyacı olan insanların tırnak içinde senede bir gün et yemesine indirgiyoruz. Veya en azından böyle sosyolojik açıklamalar yapıyoruz. Ben bütün bunların kenara konulması gerektiğine ve meselenin asla ve asla bu çerçevede değerlendirilmemesi gerektiğine inanıyorum. Hatta kutsal metinde geçer: “Kurbanlarınızın etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, sizin takvanız ulaşır.”

Kurban Kelimesinin Anlamı: Yakınlaşmak ve Uzaklaşmak

Peki burada kurban nedir o zaman? Kurban kelime olarak artık hepimizin aşağı yukarı duyduğu, bildiği, yakınlaşmakla ilgili bir kavramdır. Kelime olarak yakınlaşmak demektir. O zaman soru şu: bizi ne uzaklaştırıyor? Veya bir uzaklaşma var ki yakınlaşmamız gerekiyor. Eğer yakınlaşma diye bir gereklilik, bir süreç varsa, o zaman bir uzaklaşma durumu var ki biz yakınlaşma ihtiyacı duyuyoruz. Ya da kutsal metinler bize yakınlaşmak için bir çaba göstermemiz gerektiğini ifade ediyorlar. O zaman biz uzaklaşmış mıyız? Bizi uzaklaştıran nedir? Ve ne yaparak uzaklaşıyoruz? Kurban bu durumda neyi sağlıyor? Ne yaparak o uzaklaşma telafi edilmiş oluyor?

Bir bilgenin bir sözü vardır, der ki: “Kurban eden, kurban edilendir.” Hatta Peygamber’e atfedilen bir sözde denir ki, Hazreti Fatıma’ya hitaben: “Ey Fatıma, kurbanının başında dur.” Dolayısıyla burada şunu anlamak durumundayız arkadaşlar: biz ne yaparak uzaklaşıyoruz, ne olduğunda nasıl bir uzaklaşma yaşıyoruz? Bunu keşfedebilirsek, o zaman yakınlaşmanın da kurbanın da anlamı bir noktada açıklığa kavuşabilir.

Yaradan’a Ait Olanı Yaradan’a Döndürmek

Kurban aslında bir nevi, Yaradan’a ait olanın tekrar Yaradan’a döndürülmesi anlamına gelir. Peki Yaradan’a ait olanın tekrar Yaradan’a döndürülmesi için neye ihtiyaç vardır? Onun Yaradan’a ait olduğunu idrak etmeye ihtiyacımız vardır. Eğer onun Yaradan’a ait olduğunu idrak etmiyorsam, tam olarak onu Tanrı’ya döndüremem, onu ona veremem. Çünkü “benim de payım var, orada ben de varım” gibi bir yaklaşım olur. Dolayısıyla gerçek anlamda onu Yaradan’a döndüremem. O zaman bir ikilik oluşturmuş olurum.

Örneğin, “benim hayatım ne olacak” dediğimde aslında ne yaparım? Uzaklaşırım. Peki kurban hakikatini gerçekleştirdiğimde ne olacak? Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı’dır. O zaman benim hayatım diye bir hikayenin tuzağına düşmeyeceğim. Ben o zaman Allah’ın Hay isminin bir yansıması olarak yaşıyorum. Benim hayatım diye bir hikaye yok, “benim hayatım ne olacak” böyle bir şey yok; hikayeden kurtuluyorum. Kurtulduğum için aslında o uzaklık da gidiyor. “Ben ne yapacağım” diyorum; bu nedir aslında? Bir uzaklaşmadır. Ama Tanrı benimle ne yapacak? Bu yakınlaşmadır. Ne yapacak, bakarız, bilmiyorum. Benimle ne yapacak, bilmiyorum. Ne dilerse onu yapacak benimle. Ama ben ne yapacağım? Bu bir ayrılıktır, bu bir uzaklaşmadır.

Mesela benim irademe bakalım: “Ben şunu istiyorum, şunu istemiyorum, şunu bekliyorum, bunun olmasını arzu ediyorum.” Ne yaptım? Uzaklaştım. Ama Tanrı’nın iradesi gerçekleşsin, ben de onun iradesine gönüllü olarak katılıyorum; o zaman bir çelişki kalır mı? Kalmaz. Çelişkiyi doğuran şey, bir şeyin bana ait olduğunu algılamak ve onun müstakil olarak “ben” olduğunu zannetmektir. O zaman ikilik meydana getiririm. İkiliği meydana getirdiğimde ister istemez bir uzaklaşma olur.

“Benim Hayatım” Algısı ve Kutsallığın Gölgelenmesi

Kurban nedir? Kurban kaynağa dönmektir. Bir şeyi kaynağına döndürmektir. Bir şeyi kutsallaştırmaktır; daha doğrusu aslında kutsal olmayanı ondan çıkarmaktır. Mesela benim hayatım dediğim hayat aslında kutsaldır. Ama “benim hayatım” diye yapıştığımda ve ona kendi egomun rengini katmaya çalıştığımda kutsallığı ortadan kalkar. Oysa en saf haliyle bendeki yaşam kutsaldır, çünkü Tanrı’nın Hayy sıfatından gelir. “Benim hayatım ne olacak” dediğimde ne oldu? Onu kutsallığından çıkardım, kendi psikolojime, kendi psikolojik varoluşuma indirgedim. “Benim yaşadığım hayat mı bu, keşke hayatım daha farklı olsaydı” dediğimde ne yaptım? Onu egomun arzularına, beklentilerine, korkularına büründürdüm. Kutsallığı gölgelendi. Nasıl tekrar kutsal olabilir? Ondan benliğimi geri çekmem gerekir. “Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı’dır” der Hazreti İsa, İncil’de. Aslında bu tam bir kurban ifadesidir. Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı’dır der.

Mesela sevginizi nasıl kutsallaştırabilirsiniz? Sevginizi nasıl kurban edebilirsiniz? Sevgiyi feda etmek de budur: sevginin size ait olduğu zannından kurtulmaktır. Seven ben değilim, bende seven Tanrı’dır. O zaman o sevgide bir sahiplenme arzusu olur mu? Kendine ait kılma arzusu ortaya çıkar mı? Çıkmaz. Ama “ben seviyorum, şunu istiyorum, bunu istiyorum, ben seviyorum, sevilmek de istiyorum, insan değil miyim” dediğimde, oradan hikaye devam ediyor. Ne yaptık burada? Sevgi o kutsallığından uzaklaştı, benlik tarafından gölgelendi. Tekrar onu kutsallaştırabilirim. Ne ile? Benliğime ait gölgeyi geri çekmekle.

Kurban Kesiminin Sembolik Anlamı

Bakın bir koyunu kestiğinizde ne oluyor? Aslında eti, derisi, her şeyi orada duruyor değil mi? Ama artık orada “bu et benim, bu kan benim, benim hayatım” diyen biri yok orada. O yüzden eti, derisi, her şeyi güzel bir şekilde dağıtılabiliyor. Orada bir ego yok. İşte benim hayatım, benim sevgim, benim çocuğum, benim beklentim, benim özgürlüğüm…

Özgürlük, İrade ve Teslimiyet

Bakın günümüzde özgürlük üzerinden Tanrı’dan, Yaradan’dan o kadar uzaklaşmışız ki “ben özgürüm” diyoruz. Hatta şöyle de diyoruz: “Bu dünyaya gelmeyi ben mi istedim? Ben istemeden geldim, dolayısıyla özgür değilim.” Sanki benim Tanrı’dan apayrı bir varlığım varmış gibi; o hayali varlığa bir de irade yüklüyorum. “Tanrı niye bana sormadı dünyaya gelirken” diyerek aslında ne yapmış oluyorum? Uzaklaşmış oluyorum, sahte bir yerden bakarak uzaklaşmış oluyorum. Oysa Tanrı olmamı diledi, var etmeyi diledi ve var etti; aynı zamanda izafi bir irade de verdi, bazı konularda tercih edebilme imkânı da yarattı. Ve ben onun var etmesiyle varım. Onun nisbi bir irade vermesiyle de bu iradeyi kullanıyorum. Benim isteğim olmadığında isteğimde diretmiyorum. Hz. İsa’nın duasında olduğu gibi: “Benim iradem değil, senin iraden gerçekleşsin.”

Mesela isteğiniz Yaradan’ın iradesi, Yaradan’ın isteği olsaydı, içinizde herhangi bir çelişki, herhangi bir çatışma yaşar mıydınız? Tanrı ne istiyorsa o oluyor ve ben de onu istiyorum; bir çelişki olur muydu? Olmazdı. Ama dikkat edin, o bir şey istiyor, ben başka bir şey istiyorum; sürekli arada bir çelişki var, sürekli bir çatışma var.

Ölüm Karşısında Benliğin Direnci ve Emanet Bilinci

Mesela şimdi ölümümüzle ilgili bir bilgi alsak, on dakika sonra hepimiz öleceğiz desek, içeride ne olur? İstemeyen bir şey çıkar değil mi? “Şimdi mi?” diyen, “ben şimdi istemiyorum, daha yapacak çok işim var” diyen bir benlik çıkar değil mi? Neden? Çünkü gerçek anlamda kurban bilgisine, idrakine sahip değiliz. O an aslında o benliği kurban edebilirim. “Tanrı mı bunu istedi? O istediyse ben de istiyorum.” Bakın mecburiyetten değil; “mecbursun, ne yapacaksın ki, başka çaren yok ki” — bu kurban değildir. Gerçek anlamda: “O mu bunu istedi? O istediyse ben de bunu istiyorum.” Ve kurban bilinci, kutsal metinlerdeki emanet kavramıyla çok yakın bir bağ taşır. Eğer emanet bilinciniz yoksa kurban bilinciniz de olmayacaktır. Her şeyin insana bir emanet olarak verildiğini idrak etmiyorsanız, sahiplik bilincine sahipseniz, kurban gerçekleştirilemez. Kurbanı gerçekleştirmeniz için sizde olan her şeyin emanet edildiğini idrak etmelisiniz.

Peki emanet edildiğini idrak etmeniz için illa manevi/spiritüel bir inancınız olması gerekir mi? Gerekmez. Ateist veya seküler bile olsanız şunu bilirsiniz: en fazla “tabiat bana bunları verdi” dersiniz, değil mi? Kendinize mal edemezsiniz. En fazla “evrimsel sürecin neticesinde tabiat beni akıllı kıldı” dersiniz; kendinize mal edemezsiniz, “sahibiyim” diyemezsiniz. İnsan hiçbir şeye sahibiyim diyemez aslında; ister ateist olsun, ister inançlı olsun. Hiçbir şeye sahip değiliz, değil mi arkadaşlar? Bir süre bizde kalıyor, sonra gidiyor. Gençlik bir süre sizde, sonra gidiyor. Ama bir ego var, tutmaya çalışıyor. “Yaşlanmadım, yaş aldım” diyor; bu bir sahtekârlığın türüdür. Hikaye üzerine hikaye üretiyoruz. Neden? Çünkü gençlik denen bedensel durumu sahip olduğunuz bir şey zannediyorsunuz, sonra anlıyorsunuz ki sahip değilmişsiniz. Bu sefer bırakmak istemiyorsunuz, tampon üretmeye başlıyorsunuz: “yaş aldım, yaşlanmadım.” Bir sürü hikaye uyduruyoruz. Neden? Çünkü emanet bilincine sahip değiliz, kurban edemiyoruz.

Mülkiyet Algısı: Çocuk ve Sevgi Örnekleri

Hayat benim hayatım değil. Varlık benim varlığım değil. Ama kurban ettiğimde, ben o varlıkla beraber oluyorum; o varlık benden alınmıyor aslında. Mesela diyelim ki size bir çocuk vermiş Allah. Şimdi “o benim çocuğum” dediğinizde ona o kadar çok şey yüklersiniz ki, değil mi? “Sizin çocuğunuz”, çocuğunuzun şöyle olmasını istiyorsunuz, böyle olmamasını istiyorsunuz. Çocuğunuza dair birçok arzu, beklenti, imajinasyon, hayal, kurgu oluşturuyorsunuz, bütün hepsini ona yüklüyorsunuz. Ama o sizin çocuğunuz değil; öyle bir şey yok, “sizin” diye bir şey yok, değil mi? Lafta kabul ediyoruz “emanet edilmiş” ama gerçekten onun emanet olduğunu ne kadar fark ediyorum, ne kadar bunu gerçekten içselleştirmiş durumdayım, “o benim” hissinden ne kadar serbest kalabiliyorum?

Bakın her şey kutsaldır, insan egosu devreye girmediği oranda. Aslında hiçbir şeyin kutsallığını bozamayız, ama bizim kendi bilincimiz açısından o kutsallık örtülür. Mesela bir annenin sevgisi kutsaldır ama o anne “ben seni seviyorum, bu benim sevgim, seni sevmesem ne olurdun” dediğinde, o insan açısından, o anne açısından kutsallık ortadan kalkar. O sevgi gene kendi zatında kutsaldır aslında; sadece ego ona kendi etiketini yakıştırır ve o insan için artık o sevgi doğru olarak yaşanamaz, karşılıksız sevemez.

Karşıdan beklediği şeyler gerçekleşmediğinde bunu doğal karşılayamaz. Neden? Çünkü kendi egosuyla o işin içine girdi, kendi egosuyla o kutsallığı gölgeledi. Tekrar onun kutsallığa dönmesi gerekir; o sevgide “benim”in geri çekilmesi gerekir. O sahte bir şey zaten; sen nasıl Yaradan’ın kalbine koyduğu bir sevgiye “benim sevgim” diyebilirsin, o sana mı ait? Sana ait olduğunu düşününce o kadar hak hukuk, beklenti, alacak doğuyor ki. Çünkü kurban bilincine sahip değiliz, mülkiyet algısının tuzağındayız. Mülkiyet algısı içinde olduğunuz müddetçe çok büyük bir yükün de altına girersiniz. Ve o yük, siz fark etmeden sizi birçok korkunun, arzunun, beklentinin, mutsuzluğun, hikayenin içine sokar.

Kabul ve Direnç: “Olmamalıydı” Cümleleri

“Ben böyle istiyorum” veya “ben böyle istemiyorum” ikilemine girdiğiniz zaman uzaklaşırsınız. Bir şey oldu mu? Oldu. Bunu, olduğu gibi kabul ediyor muyum? Ediyorum; o zaman ikilik kalkar. Öbürü dirençtir, öbürü uzaklaşmadır: “Ben bunu istemiyorum, oldu ama istemiyorum, olmamalıydı.” Dikkat edin, zihnimizde o kadar bu anlamda cümleler vardır ki: “şu olmamalıydı, bu olmamalıydı, o bana bunu dememeliydi, o bana şunu yapmamalıydı.” Annem, babam, çocuğum, eşim, arkadaşım “şöyle davranmamalıydı”, “ben böyle bir karar vermemeliydim” — o kadar çoktur ki bunlar hayatımızda, ve bunlar bizi uzaklaştırır, uzaklaştırır ve bir yükün altına sokar; “ne olacağım” derdinin tuzağına düşersiniz.

Gerçek Varlık Bilincinden Uzaklaşma ve Buz Parçası Metaforu

Bakın insan niye bu kadar kendini inşa etmeye çalışıyor? Niye bir şey olmaya çalışıyor? Çünkü uzaklaşmışız; gerçek varlık bilincinden uzaklaşmışız. Uzaklaştığımız için kendimizi boş algılıyoruz, gerçek varlığın üzerini örtmüşüz. “Ne olacağım ben?” — ne olacağımın derdine düşüyoruz, bir şey olamamanın kaygısına düşüyoruz. Bir şey olamadığını düşünen kim? Ne olacak? Ne olmayı umuyor?

Bakın kurban bir nevi bir okyanusta oluşan buz parçası gibidir. Bazısı buz dağı gibidir, bazısı bir buz parçasıdır; bir buz parçası kendini okyanustan ayrı görür, bu bir uzaklaşmadır; eridiğinde ikilik ortadan kalkar. Kurban bunun gibidir. Bir buz parçası nevindeki benliğimiz, ilahi varlığın, ilahi iradenin içinde tırnak içinde eridiğinde biz o ikilikten kurtuluruz. “Ben ne yapacağım, ben ne olacağım, hayatım ne olacak…” Bunu neden yaşıyorum ki? Mahrumiyetler, beklentiler, hasretler ortadan kalkacak; doğal varlığa döneceğiz.

Mükemmeliyetçilik, Suçluluk ve Uyku

O yüzden kurban, korkuları, arzuları, beklentileri olan benlikten aynı zamanda kurtulmaktır. Neyden korkuyorsun? Neyin beklentisi içindesin? Mesela insan der ki: “Mükemmel olamadan bu dünyadan ayrılırsak ne olacağız?” Bunu diyeni bulursan ve bu düşünceyi bırakırsan, ne kalır geriye? Allah’ın seni yarattığı doğal varlık kalır. Ama mükemmel olma arzusu duyan benlik ne yapar sizi? Ömür boyu meşgul eder. Veya bir hatanız, kusurunuz, günahınız var; hepimizin var, hepimiz yanlışlıklar yaptık. Kendini suçlayan, kendini affetmeyen, kendine kızan benlikleri bırakın, ne kalır geriye? Allah kalır ve Allah’ın sizi yarattığı en doğal haliniz. Ama bir benlik gelir, sizin o doğal varlığınızı örter; bakın ortadan kaldırmaz, örter.

Mesela insan uyuduğunda niye huzurludur? En doğal halinizde, uyuduğunuzda huzurlusunuzdur. Uykudayken ne yok? O benlikleriniz yok: “ben ne yapacağım, ne olacak, hatalıyım, eksiğim, yetersizim, beceriksizim” — bunlar yok. O yüzden uyku, Allah’ın bir lütfudur; bu anlamda sizi benliklerinizin yorgunluğundan kurtarır, sizi benliklerinizden geçici olarak uzaklaştırarak aslında dinlendirir. O yüzden benlikleri çok tahrik olmuş, çok aşırı güçlü olan insanlar uyumakta zorlanırlar; o benlikleri bırakamazsınız, tırnak içinde uyuyor gözükürken bile bir taraftan o benlikler bazen işler ve insan der ki “yeterince uyuyamıyorum” veya “uyuduğumda dinlenemiyorum.” Neden? Çünkü benlikler tatil yapmıyor, benlikler seni tam olarak uyutmuyorlar, tam olarak uyumana izin vermiyorlar.

Kontrol Yanılsaması

Mesela aşırı kontrolcü bir benliğin var diyelim. Benlik der ki: “Uyursan ne olacak? Ya bir şey olursan?” Mesela tanıdığım bir insan vardı; bir gün sabah uyanmış, bakmış babası felç olmuş. O yüzden hep yarım uyurdu, “tekrar uyursam ve uyandığımda kontrol edemediğim bir şey olursa” diye düşünürdü. Oysa sen kontrol edecek her şeyi zaten edemezsin ki; ama ego aldatıyor, kontrol yanılsaması: “kontrol etmeliyim.” Neyi kontrol edeceksin? Etmesen ne olur, ne zarar görür? Bunu ayırt edebilirsek, o zaman neyi feda etmemiz gerektiğini de görebiliriz.

O yüzden kurban, bir şeyin size ait olduğu zannını terk etmektir. Mesela “varlığım” dediğimde, varlık bana mı ait? Hayır. Bana ait dediğimde uzaklaşırım. Mesela “ben bu kendimle ne yapacağım”, “ben bu varlığımı nasıl idare edeceğim” derim. Hatta bir bilgenin bir sözü vardır, der ki: [anlaşılamadı]. Ama ego ne diyor? “Ben ne yapacağım” diyor, “ben ne olacağım” diyor.

İyi ki anne karnında böyle benliklerimiz yok. Yoksa abuk sabuk şekilde dünyaya gelirdik değil mi? “Ben ne yapacağım, ne olacak” falan, “kendimi nasıl yapayım, bu hücreleri nasıl şekillendireyim, daha mükemmel nasıl olur” desek… Mesela kimimiz bir kare veya daire şeklinde doğabilirdik değil mi, belki en mükemmel diye onu tanımlardık içimizde; belki derdik ki “bu burun deliklerinin ne işi var, neye yarıyor ki, ne gereği var, iptal edebilirdik değil mi”, “ağza ne gerek var, zaten bir kordon var, besleniyorsun, bu ne işe yarıyor ki” diyebilirdik değil mi? İyi ki o sahte benlikler anne karnında yok. Ama şu anda var. Bir sürü hikaye uyduruyoruz, yaşadığımız, başımıza gelen şeyleri abartıyoruz. “Keşke şunu yaşamasaydım, keşke şu olmasaydı” — ne olur yani? Olduğunda ne oldun, kaybettiğin şey ne? Mahrum olduğunu düşünmen, hayatın doğru yerden algılanmamasının sonucudur aslında. Şu anki mutsuzluğumuz, memnuniyetsizliğimiz, tatminsizliğimiz… Hayat doğal bir şekilde akıyor; mesela deriz ya, tabiatta her şey doğal işliyor, insan bu organik yaşama çok ekstra bir şey katmıyor değil mi? Aslında insanın mahiyeti farklı. O yüzden insan temelde bilinç varlığıdır; aslında bir şeylere şahit oluyorsun, ilahi bir akışı seyrediyorsun, o ilahi akışa şahit oluyorsun. İnsanın asli işi bu; ama çok fazla karışınca o şahitliği, o misafirliği, o doğal bilinç içinde bu hayata şahit olmayı da karıştırıyor. Araya birçok benlik giriyor: “kendi hayatını inşa eden bir varlık” falan; bunu da modernizmin etkisiyle çok onaylıyoruz. “İnsan kendi hayatını inşa eder, kendi varlığını inşa eden bir varlıktır” diye böyle hoş, cafcaflı kelimeler sarf ederiz. İnsanın egosuna da hoş gelir. Bu sefer ne yaparız aslında? Bir varlık yükünün altına gireriz. Peki altına girdiğin varlık yükünü taşıyabilir misin? Taşıyamazsın, zaten sana öyle bir şey de yüklenmemiş. Yani “ne olacağım” sorusu sahte bir sorudur.

Mesela çocuk belli bir zaman sonra böyle davranmaya, “ne olacak benim halim” falan demeye başladı; “benim halim ne olacak” sahte bir şeydir. Bir bilge kişiye çok sormuşlar: “Benim halim ne olacak, ne olacak, ne olacak?” Bilge demiş ki: “Ya bırak, Tanrı düşünsün. Bırak, seni Tanrı düşünsün.” Ama yok, eğer Müslümansa gene aynı şeyi yapıyoruz; “Allah da akıl vermiş” diye hemen manipüle ediyoruz. “Allah akıl vermiş de…” Ya bak, aklı doğal halinde kullansana; aklı sana eziyet aracı olarak vermemişti. “Benim halim ne olacak” bunu düşünmen için mi vermiş? İlahi işleyiş devam ederken, ara sıra ufaktan, hani, “direksiyonu birkaç saniye tutabilir misin” denir ya bazen; diyelim ki biri şofördür, yandakine der ki “direksiyonu birkaç saniye tutuversene”, o da birkaç saniye tutar. Aklın işlevi bu kadar yani. Bazen der ki, hani, “bir karar ver, ne yapacaksın” diye; ama çok büyük bir şey değil, hayatının tümüyle ilgili bir şey değil. “Ben ne olacağım?” Böyle bir soru çok sahte bir sorudur. “Ne olacak benim halim?” Çok sahte bir sorudur.

İntihar, Hayat Yükü ve Kedi Örneği

O yüzden bakın, mesela intihar etme arzusu nedir? Hayat yükünü yüklenip sonra onu taşıyamayıp “ben yaşamak istemiyorum” demektir. Sana kim o yükü yükledi ki? Sonra da sanki hayat seninmiş gibi “ben hayatımı sonlandıracağım” diyorsun mesela. Bakın, ben bunu “bu çok büyük günahtır” anlamında kullanmıyorum, ben buradaki sahte benliklere işaret ediyorum. Ya bu hayat senin miydi ki, sen bu hayatı güya sonlandırmak gibi bir arzuya sahipsin? İki, niye hayat sana ağır geliyor? Kime ağır geliyor?

Mesela dün bir kedi gördüm — ben hep kediden bahsedeyim değil mi. Bir kedi gördüm, bir ayağı kesikti, neden bilmiyorum. Kediye baktım, hiçbir mutsuzluk yok: “işte benim bir uzvum eksik, arka sağ ayağım yok” — yok, sıfır. Sakin yürüyor, yürüyebildiği ölçüde oturuyor. En ufak bir mutsuzluk, keder, mahzuniyet, mahrumiyet yok. Niye yok? Çünkü o doğallığı bozacak bir ego yok, kıyaslayan bir zihin yok, beklenti içinde olan bir benlik yok, kendini kıyaslama üzerinden eksik gören bir şey yok. Ama bakın egolarınızda o kadar çok eksik var ki, değil mi? Ailenizden başlıyorsunuz değil mi; “iyi aile yoktur”dan başlıyor: “ailem, annem, babam, beni anlamadılar, şu oldu, bu oldu.”

Aile, Travma ve Ego

Elbette varlığınıza büyük bir iz bırakmıştır onlar, değil mi? Ve sonra zihin döner: “Keşke böyle bir durum yaşamasaydım, keşke çok farklı bir ailem olsa. Annemi babamı seviyorum ama keşke böyle davranmasalardı.” Ama davranmışlar, değiştiremezsin. Egoda izleri var; özünde izi yok. Bakın travma egoyadır, nefsedir, psişiktir; ruha bir travma yok. Mesela havayı çizebilir misiniz? Havayı kırabilir misiniz? Uzayı patlatabilir misiniz, uzayın kendisini patlatabilir misiniz? Hayır. Uzaydaki bir cismi patlatabilirsiniz — metafor olarak söylüyorum.

Böyle almış başını giden, modern çağda herkesin “travmadır” dediği bir şey var değil mi, herkes travmatize yani. Kim o? Daha önceki dersimizde bahsettik. Kim travmatize olmuş? O olanı keşfedersen ve onun sen olmadığını anlarsan… “Ben hiç sevilmedim, ben hiç değer görmedim, bana ‘bu konuda da iyiydin’ denilmedi.” Tamam, denilmedi, ne oldu? “Kendimi yetersiz hissettim, kendimi hiç sevilmeyen biri gibi hissettim.” Kim hissetti? Kim hissetti? Bak, gerçek varlığın mı, psikolojik benliğin mi? Sen neredesin? Senin varlığın nerede? “Ben” dediğinde neredesin? Bir dikkat et: “Ben” dediğinde onaylanmayan yerde misin? “Ben” dediğinde haksızlığa uğradığını düşündüğün yerde misin? “Ben” dediğinde kendini mahrum hissettiğin bir yerde misin? Yoksa “ben” dediğinde Allah’ta mısın? Ben, Allah’ın var ettiği bir varlığım. O kadar. Onun var ettiği bir varlık, o kadar.

Sınırsız Varlık ve Tanımların Ötesi

Yani hiçbir tanıma sokmayacağım bir varlık. Nasıl ki okyanusun şekli yoktur ama buza dönüştüğünde oradaki bir parça bir şekil alır, insan da böyledir. Sen sonsuz ve sınırsızsın ama kendini sonlu ve sınırlı bir tanıma büründürüyorsun; sonra o tanımını sabitleştiriyorsun, “ben” diye başlıyorsun bir hikayeye. Halbuki ben Allah’a ait, onunla var olan, ondan gelip ona dönen bir varlığım; onunla devam eden, hiçbir şeyin varlığını zedeleyemeyeceği, bozamayacağı, sonlandıramayacağı, varlığına hiçbir şeyin eklenmesi gerekmeyen bir “ben” — orada dur. Bu ne kadar huzur verici bir şey değil mi? Huzur vermesi için söylemiyoruz, ama dikkat edin, bunları bizatihi gerçeklik böyle olduğu için söylüyoruz.

“Ben” de, ve dur; ama o “ben” varlık olsun. O “ben” dünyadaki herhangi bir şeyle bağlantılı olmasın. Bakın çok önemli, o “ben” dünyadaki herhangi bir şeyle bağlantılı olmasın. Öyle bir tarif yapın: mesela dünyaya gelmesin, ölmesin, dünyadan da gitmesin; birinin çocuğu olmasın, birinin evladı olmasın, birinin torunu olmasın, birinin annesi babası olmasın. Bir arzusu da olmasın, bir korkusu da olmasın, bir beklentisi de olmasın, bir mahrumiyet hikayesi de olmasın. Ama var. Var olsun.

Namaz, Huzur ve Allah’ın Huzurunda Olmak

O yüzden aslında her namaz, hatta her an, o gerçek varlığımıza bir dönüş eylemidir; gerçek varlığına dönme ritüelidir, gerçek varlığını hatırlama anıdır, yani ilahi huzurda olma anıdır. Onun huzurundasın. Ne olarak? Ona ait biri olarak. Evlat, anne, baba, çocuk, mahrum, mağdur… Allah’ın huzurundasın diyorsun ki, “ya Rabbi annem beni hiç sevmemişti, işte kimse beni anlamamıştı.” Ve Allah’ın huzurundasın. Bu nasıl bir huzur olabilir? Böyle bir huzur olur mu? Allah’ın huzurunda olsan bu tür bir şeyi hatırlar mısın? Allah’ın huzuruna çıkmışsın, onun huzurundasın; diyor musun “Allah’ım beni kimse anlamadı, beni kimse önemsemedi, kimse onaylamadı, kimse beni fark etmedi”? Öyle mi dersin? Bütün bunlar çözülür değil mi arkadaşlar? Hiçbir yeri kalmaz.

Huzurda olmanın bir ikili boyutu vardır, bir de o ikiliği ortadan kaldıran bir boyutu vardır; onun tarifi olmadığı için orası kelimeye girmeyen bir şeydir. Ama huzurda olmak bakın şudur: Allah’ın yarattığı hal olarak onun huzurunda olmaktır. Bak, sevaplı biri olarak da, günahkâr biri olarak da, iyi biri olarak da, kötü biri olarak da; Allah seni nasıl yarattıysa öylece onun huzurunda ol.

Mesela şöyle düşünün: diyelim ki bir çocuğunuz var, sizi dinlememiş, isyan etmiş, kafa tutmuş, sizi hoşnut olmadığınız şeylerle karşılaştırmış, hoşnut olmadığınız şeyler yapmış; sonra fark etmiş, ergenlik şu bu, gençlik, saçmaladığını anlamış, sizin huzurunuza çıkıyor, 10 sene 20 sene sonra size dönüyor. 20 sene boyunca ne yaptığı belli değil, veya abuk sabuk şeyler yapmış; 20 sene sonra size dönmüş. Kime dönmüş peki? Saf, doğal halinde bir insana dönmüş; bir anne babaya dönmüş diyelim. Anne baba ne der orada? “Sen neler yapmıştın, sen 20 sene önce şöyle yapmıştın mı?” der mi? “Hoş geldin” der, değil mi?

İşte Allah da böyle. Allah’ın huzurundasın, dünyanın en büyük günahlarını işlemişsin, ve Allah’ın huzurundasın. Allah seni ne olarak görür? Kulu olarak görür; üstünü başını temizler ve seni rahmetiyle kucaklar. O yüzden biz Allah’ın huzurunda bile egolarımızın nöbetini tutuyoruz. El açıyorsun, “Allah beni affeder mi?” diyorsun. Ya bırak şu benliği ya, “ama çok günahkârım.” Bırak, bırak, hepsini bırak. “Ben Allah’a ne vereceğim?” Neyin var ki vereceğim ya? Acizliğini ver, sana kudretini versin. Fakrını ver, sana zenginliğini versin. İradeni ver, sana kendi iradesini versin; olan şeyin senin iradenmiş gibi olduğu idrakini sana versin. Yağmur yağar, niye yağdı? Bırak, onun iradesini bırak; onun iradesi senin iraden olsun.

Hikayelerin İçinde Yaşamak ve Gökteki Aile

Bakın hikayeler bizi bu huzurdan uzaklaştıran şeylerdir. Bazı insan olur, size otomatik bir şekilde 3 saat derdini anlatır; anlattığı her şey geçmiştir, olmuş ve bitmiştir, ama zihni onlarla bulanıktır. “Öyle oldu, o böyle dedi, şu şöyle dedi, şu şöyle oldu.” İçinde bulunduğu ortamın bile farkında değildir. Çünkü şu anda değildir, şu anı yaşamıyor; geçmişteki hikayelerin içinde, bir imajinasyonun içinde yaşıyor. O yüzden bakın, şu anda olan nedir, şu anda nesin? Şu anda varlığının farkına varabilir misin, hikayesi olmayan varlığının farkına varabilir misin? Şu an aileyi bırak; aile senin varlığının kaynağı değil, o bu dünya hayatındaki bir durumdur.

Mesela geçen böyle bir ifade duydum bir arkadaştan. Anadolu’dan gelmiş, tabii İstanbul’da çok tanıdığı yok. Sonra birileriyle tanışıyor — ben de o ortamdaydım — dedi ki: “İşte siz benim ailemsiniz.” Ben dedim: “Ne kadar büyük bir aldanış. Çünkü sen gökteki aileni unutmuşsun. Senin ailen semavidir, Allah senin sahibin ve var edicindir.” İşte “gökteki Baba” kavramı budur arkadaşlar; yani benim kaynağım Yaradan’dır. Ama sen yerdeki anne, baba, kardeş bunlarla kafan meşgul, onların üzerinden kendini tanımlıyorsun; gökteki aileni unutmuşsun. Bu gökyüzü anlamında değil yani, hakiki kaynağını unutmuşsun. Yatay düzlemde hep bir şeylere yapışmak durumunda zannediyorsun kendini.

Cehennem Korkusu ve Cehennemin Hakikati

Onun için bundan önceki derslerden birinde sormuştum: Allah’la mutlu musun? “İşte ama çok günahkârım.” Ya bak, bırak bunları. “Affeder mi?” Bırak, hepsini bırak. Cehennem… Allah desin ki “seni cehenneme atacağım” — kötü bir şey mi? Kim atıyor? Allah atıyor. Kötü bir şey mi? Allah bu ya. Bana Allah dese ki “seni cehenneme atacağım”, derim ki “sen mi istiyorsun?” “Evet.” Ne güzel. Allah bu ya; seni yaradan, seni var eden, sana sonsuz merhamet duyan, 50-60 sene kullanacağın bedene bile özenle sayısız nitelikler veren bir Yaradan. Nereye atarsa atsın, neden korkuyorsun? Bırak şu egonu, teslim et kendini Allah’a; nereye koyarsa koysun. Garip mi geliyor bu? Ama bir ego diyor ki “ya oraya atarsa, ya buraya atarsa…” Bırak bu, Allah bu ya, bırak onları, bir bırak ya.

Neden korkutuyor? Seni sahte benliklerinden yana uyarıyor. Cehennem sahte benliklerimizdir ve onların sonuçlarıdır. Mesela ben diyorum ki “insanlar beni takdir etmeli, insanlar bana haksızlık yapmamalı” — hadi yaşa bakalım böyle, al bu iki tane benliği, bak bakalım hayat sana nasıl gelecek. “İnsanlar beni takdir etmeli, onaylamalı, sevmeli, değerimi bilmeli, varlığımı fark etmeli, kimse bana haksızlık yapmamalı” — al bu benliklerle bir yaşa bakalım, nasıl yaşıyorsun? Cehennemde yaşamıyor musun? E bunlardan yana Allah uyarmasın mı, korkutmasın mı — tırnak içinde. Seni, senin için korkutuyor; Allah’ın kendine dair bir şeyi yok, sana diyor ki “bak, dikkat et.” Hani mesela sırtında bir akrep olsa veya ayağının dibinde bir yılan olsa, biri seni uyarmaz mı — “bak sırtında akrep var, bak ayağının dibinde zehirli bir yılan var”? Allah’ın uyarısı budur. Sen onlardan kurtulduğunda kurtulmuş olursun. Cehennem, fıtratımızın tersine dönmüş halinin bize yaşattığı haldir. O yüzden cehennem senin sahte benliklerinin inşa ettiği bir dünyadır, bir varoluş sahteliğidir; varlık bile değildir, sahte bir şeydir.

Cehennemin Hakikati: Sahte Benliklerin Yanması

Mesela yıllarca diyelim ki “başarısız oldum, hiçbir şey beceremedim, yetersizdim, sevilmiyorum, takdir edilmiyorum, kimse beni anlamadı.” Bunların nesnel varlık olarak bir yerleri var mı? Yok aslında, sahte bunlar. O yüzden bir bilge der ki: “…yokluk karanlıklarından kurtarıyor.” Yani gerçek varlık, sahte bir şey tarafından gölgelenir.

Mesela ben diyorum ki “ben hayatta bir türlü istediğim yere gelemedim.” Şimdi bu nedir arkadaşlar? Bu bir düşüncedir; başka bir şey var mı orada? Bu bir düşünceden ibarettir. Ama bu düşünce seni ne yapar bir ömür boyu? Mutsuz edebilir mi? Edebilir. Hayatı sana çok kötü gösterir mi? Gösterir. Seni sürekli bir mahrumiyet içinde olduğun hissine götürür mü? Götürür. Gerçek mi? Değil. İşte Allah seni bu yokluk karanlığından kurtarıyor; sahte bir şeyin sende gerçek olarak değil, sahte olarak oluşturduğu gölgeden, karanlıktan kurtarıyor. Onun için cehennem çok iyi bir şeydir; cehennem gerçekten ilahi rahmetin bir yansımasıdır, seni fıtratının taşımadığı sahte şeylerden kurtarıyor. Cehennemde gerçek varlığınıza bir şey olmaz arkadaşlar, sahte şeylerden kurtulursunuz.

Bakın Kur’an diyor ki: “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının.” Yakıtı insanlar, yani insanların sahte benlikleri; taşlar, iyice taşlaşmış benlikler. Şimdi bazılarınınki o kadar taşlaşmış değil; hatta Kur’an’da bir ayette geçer, “onların kalpleri taş gibidir, taştan da katıdır” der; öyle taşlar vardır ki içinden su fışkırır. O “yakıtı insanlar ve taşlar” dediği, yani sahte benlikleri daha az olanlarla, iyice sahte benliklerinin içine gömülmüş, onları tırnak içinde iyice sabitlemiş, çimento ile iyice sabitlemiş insanlar. O yüzden cehennemde başka bir şey yok, yakıtı bunlar yani; bunlar yanıp kül olacak, siz değil.

Adem Kıssası ve Anın Bilinciyle Yaşamak

O yüzden hiçbir şeye korkuya gerek yok. Mesela düşünün, “ne olacağım, ne bileyim ne olacağım” — bırak Allah düşünsün. Ben mi kendimi var ettim bu varlığı, ben mi inşa ettim? Etmedim. Peki niye bunun derdini duyuyorum ki? Bunun derdini duyan kim? Kim bu yükü taşıyor, kim bu yükü aldı? Sahte bir benlik aldı bu yükü. Allah yüklemedi bakın bunu, Allah yüklemedi. Dikkat edin, Adem kıssasına bir bakın: şeytan onu neyle aldattı? Sahte bir şeyle: “Melek olamayacaksın, ebedi bir mülke sahip olamayacaksın” diye kandırdı. Tırnak içinde, hepimiz aynı durumdayız; mesela “böyle yaparsan itibarın olur, saygı görürsün, onaylanırsın, dikkate alınırsın, sevilirsin, hayranlık duyulursun, güçlü olursan insanlar sana saygı duyar.” Bunların hepsi ne arkadaşlar? Kişisel gelişim tavsiyeleri değil; şeytanın bizi aldattığı hikayeler. Peki bunları yutuyor muyuz? Doya doya yutuyoruz. Peki uyanabilir miyiz? Evet, uyanabiliriz.

Ne olacaksın? Ne bileyim kardeşim. Şu anda nefes alıp verdiğim müddetçe, şu anki bilincimin idraki oranında iyi, güzel ve doğru davranmaya çalışıyorum, bu kadar. Bir saat sonra ne olacağım? Ne bileyim ki? Çok mu lazım bunu düşünmeye, çok mu lazım buna kafa yormaya? Buna kim kafa yoruyor? Peygamberler hiç ileriyi düşünmez mi? Yani önlerinde olan, şahit oldukları şeyin akışını tefekkür eder ve ona fıtri olarak katılırlar, bilinç oranında. Herkes ileriye mi düşünüyor? Mesela Hazreti Peygamber İslam âleminin ne olacağını mı düşündü? Vazifesini yaptı ve “şahit ol ya Rab” dedi, “siz de şahit olun” dedi. Tamam. Kendi varlığımla ilgili, ilişkili olduğum şeylerle ilgili beni bu kadar düşündüren şey ne? Doğal bir şey mi? “Ne olacak, ne olacak, ne olacak” diye düşündüren şey doğal bir şey mi? Değil.

Kurbanın Özeti: Kaynağa Dönüş ve Gerçek Aidiyet

Dolayısıyla arkadaşlar, kurban her şeyi kaynak olarak ve sahiplik olarak Yaradan’a döndürmektir. Kendi arzumuzu, korkumuzu, beklentimizi bırakmaktır; onu bırakmaktır. Bir şeyin benim olduğu algısını bırakmaktır. Mesela ben hayatımı kurban ediyorum; nasıl? “Benim hayatım” algısını bırakarak. Benim hayatım değil, bende Yaradan’ın Hay ismi var; yaşayan ben değilim, bende yaşayan odur. O beni bu dünyada ne kadar yaşatırsa yaşarım. Ve dikkat edin, bakın çok çok önemli bir şey: kurban ettiğinde, onu kaynağına döndürdüğünde, sen de kaynağa bağlanıyorsun. Bende yaşayan o ise, Yaradan ise, ben neye bağlanmış oldum? Ebedi ve ezeli olan Allah’a bağlanmış oldum. Bakın işte bu, yakınlaşmanın idrak edilmesidir. Ben Allah’a aidim, onun varlığıyla varım, varlığım oradan geliyor; o zaman ona aidim. O zaman ayrılık kalır mı, uzaklaşma söz konusu olur mu?

Uzaklık ortaya çıkabilir mi? Ama devreye zihin girdiğinde seni uzaklaştırır, uzaklaştırır. O yüzden bir arif ifadesiyle tamamlayalım: Herkes diyor “senede bir gün kurban keser”, ben “gün be gün, an be an senin kurbanınım” diyorum. Her an bu bilinç halinde olmaya gayret ediyorum: gün be gün, an be an senin kurbanınım. Âlem diyor “senede bir koç keser”, ben “gün be gün, an be an senin kurbanınım” diyorum. Yani sana aidiyetimin idrakindeyim. Bana ait bir şey yok, olması da gerekmiyor zaten. Bir şeyi bana ait kıldığımda, ben onun yükünü taşımaya başlıyorum. Dikkat edin: “bir şey bana aittir” dediğim anda, mesela “benim hayatım” dediğimde, benim hayatımın yükünü taşımak durumunda kalıyorum. Benim hayatım yok; benim nasıl ki evladım yok, nasıl ki malım yok, nasıl ki eşim yok. Bakın bir insan eşini kendine ait görürse, bu bir sahteliktir. Eşin sana ait değil, aidiyet yok; o senin hayat arkadaşındır, birlikte bu hayatı doğru bir bilinçle yaşamaya çalışıyorsun. Ait yok. Kimse kimseye ait değil, hepimiz ona aitiz. Bir çocuk anneye babaya ait değildir.

Sonuç: Hiçbir Şeye Sahip Olmayan, Hiçbir Şeye Ait Olmayan

Bakın kendi varoluşsal aidiyetimizi de doğru tanımlayalım. Senin ait olduğun bir aile yok, yani. Demek istediğim, ait olduğun bir aile değil; bu dünya hayatını yaşarken Allah’ın takdir edip seninle ilişkilendirdiği bir aile. Bak, ilişkileniyoruz, aidiyet yok. Ben dünyada yaşamış bir aileye ait değilim; dünyadaki herhangi bir kadın ve erkeğe anne baba anlamında ait değilim yani. Allah beni ilişkilendirmiş, o kadar. Bir millete de ait değilim, dünyaya da ait değilim; sadece ilişkileniyorum, ve o ilişkiyi de insani fıtratım gereğince yaşamaya çalışıyorum. İlişkileniyorum, ait değilim.

İsmail İbrahim’e ait değildi, İbrahim de İsmail’e ait değildi; ikisi de Yaradan’a aitti. Ve bunu idrak ettiklerinde, gerçek anlamda o kurban hakikati gerçekleşmiş oldu. O yüzden bir sufi bilgeye “sufi nedir” diye sorulduğunda der ki: “Hiçbir şeye sahip olmayan ve hiçbir şeye ait olmayandır.” Hiçbir şeye sahip değildir, hiçbir şeye ait de değildir.

Evet, teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - “Kurbanlarınızın etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz, sizin takvanız ulaşır.” (Anlatıcı tarafından doğrudan alıntılanmıştır; sure/ayet numarası metinde belirtilmemiştir.) - “Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının.” (Kur’an’a atfen anlatıcı tarafından aktarılmıştır; sure/ayet numarası metinde belirtilmemiştir.) - “Onların kalpleri taş gibidir, taştan da katıdır.” (Kur’an’da geçtiği belirtilmiştir; sure/ayet numarası metinde belirtilmemiştir.) - “Yaşayan ben değilim, bende yaşayan Tanrı’dır.” (Hz. İsa’ya, İncil’e atfen aktarılmıştır; ayet numarası verilmemiştir.) - “Benim iradem değil, senin iraden gerçekleşsin.” (Hz. İsa’nın duası olarak aktarılmıştır; ayet numarası verilmemiştir.)