Latif Beden, Sanat Terapisi ve Kendini İdare Etme Sanatı
Kısa Özet
Ders, ruhun saf ve soyut olduğunu, tezahür âleminde birkaç beden giydiğini — en kaba bedenin maddi beden, ondan daha subtil olanın ise gelenekte "cesed-i necmî", Batı'da "astral beden" denilen latif beden olduğunu anlatarak başlıyor. Devamında duygu merkezinin niteliği, sanatın ve sanat terapisinin hangi psişik merkezden (yüksek merkezler mi, psikolojik duygu/zihin/beden merkezleri mi) çıktığına göre değerlendirilmesi gerektiği; Yunus Emre'nin "bir ben vardır bende benden içeri" sözü üzerinden pisişik benlik ile ruhani benlik ayrımı işleniyor. Ardından üç temel psikolojik zehirden (öfke, yanlış düşünce/cehalet, aşırı arzu-tutku) ve sevmediğimiz insana dua etmenin nefis mekanizmasını tersine çalıştırmasından bahsediliyor. Dersin ikinci yarısında, dışarıdaki olayları "değerlendirmek" ile kendi ihtiyaç ve beklentimiz üzerinden "suçlamak" arasındaki fark tekrar farklı örneklerle (hedefine kilitlenmiş bir tüccar, kızları mutsuz büyüyen bir iş adamı, Cumhurbaşkanlığı seçimi örneği) ele alınıyor; İbn Arabî'nin "insan bir memlekettir, kendini idare etme sanatını öğrenmelidir" fikri, Bediüzzaman'ın "kör hissiyat" uyarısı ve Taha Suresi 124. ayeti üzerinden hayatı ruhun farkındalığıyla yaşamanın önemi anlatılıyor. Ders, dünyayı değil kendimizi değiştirmemiz gerektiği, Hazreti Asiye ve Hallac-ı Mansur örnekleri, psikolojik ızdırabı besleyip beslememe meselesi ve kısas-af konusuyla tamamlanıyor.
Öne Çıkan Vurgular
- İnsan öldüğünde ruh çıplak kalmaz, ona uygun daha latif bir beden (cesed-i necmî/astral beden) giydirilir; kişi sonunda bütün bedenlerin aslî olmadığının farkında olmalıdır.
- Gerçek sanat, insanın yüksek merkezlerinden gelen, hakikatin idrakinin sembolik bir ifadesidir; psikolojik merkezlerden (duygu, zihin, beden) çıkan üretimler sanat görünse de aynı şey değildir.
- Duygu merkezinin en büyük zehri aşırı arzu ve tutkudur; öfke fiziksel merkezin, yanlış düşünce/cehalet ise zihnin zehridir. Negatif duygu ve düşünce, dünyanın en büyük zehirleridir.
- Sevmediğin insana dua etmek, nefis mekanizmasının tam tersine çalıştırılmasıdır ve büyük bir ibadettir.
- Bir olayı objektif "değerlendirmek" ile kendi ihtiyaç ve beklentin üzerinden "suçlamak" farklı şeylerdir; insan önce kendi iç "memleketini" doğru idare etmeyi öğrenmelidir — dışarıdaki memleketi değil.
- Zikirden (ruhaniyetten) yüz çevirenin dar bir psikolojik hayata mahkûm olacağı Taha Suresi 124. ayetinde anlatılır.
Latif Beden ve Duygu Merkezi
İzlediğiniz için teşekkür ederim. Şimdi ruh saf, soyuttur ve tezahür âleminde bir kısım bedenler giyer. En kaba bedeni aslında bu maddi bedenimizdir. Latif beden daha subtil, daha şeffaf olan, gene zuhur âlemine ait bir beden, bir yapıdır; bunların birkaç tanesi vardır. Bizdeki gelenekte daha çok karşılığı "cesed-i necmî" olarak kullanılır; Batı dünyasındaki karşılığı astral bedendir. Astral, yıldız demektir; necim de yıldız demektir. Hatta Bediüzzaman şöyle diyor: "İnsan öldüğünde ruhu büsbütün çıplak kalmaz, ona uygun bir cesed-i necmî giydirilir" — yani daha latif bir beden giydirilir. Son tahlilde kişi o bütün bedenlerin farkında olmalıdır, çünkü onlar asli değildir.
Duygu merkezi latif değildir aslında, ama deyim yerindeyse letafete ve o ruhani olana daha açık bir merkezdir; bir tür geçiş merkezidir. Güzel duygular insanı daha hoş, daha rahat, daha hafif hissettirir kendine; bu yüzden insanlarda bir karışıklık oluyor. Bir insanın duygu merkezinin üzerinde çalışıldığında — mesela müzikle, grupla veya bireysel olarak — en çok tetiklenen merkez duygu merkezi oluyor gibi görünüyor; ama kişinin mizacına göre değişir. Kişi tamamen fiziksel bir rahatlama da hissedebilir; "kendimi çok rahat, çok huzurlu hissediyorum" diyebilir, aslında bu fiziksel ve içgüdüsel mekanizmanın duyduğu bir rahatlığın sonucudur.
Peki bir sanata maruz kalındığında ya da sanat icra edildiğinde en çok tetiklenme ihtimali olan merkez bu mudur? Şöyle: bir sanat eserinin çıktığı merkez ile ona muhatap olan kişinin baskın olduğu merkez, veya onu hangi merkezle karşıladığı, birbirine bağlıdır. Bu neye benzer? Bir meyve suyu sıkacağın varsa meyvenin suyunu sıkar alırsın; kabuğunu istersen ona göre bir bıçağın vardır, kabuğunu soyar alırsın. Yani bir şeyle hangi merkez üzerinden mukabelede bulunuyorsan, o merkez ağırlıklı olarak nasibini alır. Diyelim ki duygusal gibi görünen bir aşk şarkısını dinlediğinde, eğer o anda duygusal merkezindeysen ağırlıklı olarak oradan duygusal etkilenimler yaşarsın; ama o anda duygusal değilsen, zihinsin, o zaman onu zihni olarak analiz edersin. Fakat çok güçlü bir duygu merkezli bir eser olduğunda, ağırlıklı olarak ilk uyandıracağı şey, o nereden çıkmışsa hangi merkeze aitse o etkiyi daha çok uyandırmaya yöneliktir — üreten kişide de, ağırlıklı olarak onu tetikler.
Sanat Nedir? Sanat Terapisi Hangi Merkezden Beslenir
Peki sanat terapisinin işlevi ne? Önce sanat nedir, her şey sanat mıdır, sanat olarak tanımlanan her şey sanat mıdır — bunu düşünmemiz gerekir. Yoksa "sanat terapisi ne işe yarar" diye sormak yeterli değil; her şeye "hangi şiir, hangi sanat" sorusunu sormak zorundayız, çünkü bunlar aynı değildir. Herkes sanatçı değil mi mesela Türkiye'de — dolu sanatçı var. Peki bunların her yaptığı şey sanat mıdır? Böyle bir şey yok; ama adları sanatçı, yaptıkları şey de sanat sayılıyor, sahnede soyunan bile "sanatsal bir performans gösteriyorum" diyor. Dolayısıyla önce burada bir karışıklık olduğunu göreceksin, sonra o karışıklığı ortadan kaldırıp meseleyi analiz edebilirsin. Tartıştığımız meselenin kavramlarını, çerçevesini, mahiyetini tam olarak tanımlayabildiğimizde — mesela arabesk söyleyen, o müziği dinleyen minibüsçü kardeşlerimiz sanat terapisi görmüyor değil mi? Sanat terapisi olduğunu düşünmemiz lazım ama öyle bir şey yok; sanat terapisi değil burada olan.
Dolayısıyla sanat nedir, neye sanat denir, ne tür sanat eserleri vardır — bütün bunları yine bizim sistemimizin perspektifi üzerinden yorumlayacaksın. Yüksek merkezlerin ürettiği bir sanat vardır; psişik merkezlerin ürettiği bir sanat vardır, o da psişik niteliklidir. Mesela bir adam sevgilisinden ayrılmış, kendisi de duygusal mizaçlı biri diyelim; bir arabesk şarkı, bir müzik üretti veya bir şiir yazdı. Bu nedir? Bu, onun psikolojik merkezinin, duygu bölümünün, duygu merkezinin psikolojik boyutunun bir ürünüdür.
Bizde bazen olur — eskiden ben de anlamazdım, "bu mudur" derdim. Sonra bakıyorsun, "adam duygusal bir adam" deniyor; burada dikkat et, "her duygusal öyle yazar" deme, bunun mizacı duygusal merkezli diyorsun. Mesela Ahmet Sel, iki numara bir adam; adamın bütün yazdığı ve bestelenen şiirleri tamamen duygusal. Dolayısıyla "böyle şairler böyledir, şiir budur" diye bir şey yok; ama belki şunu diyebiliriz: en çok duygusal merkezler şiir yazıyor, ağırlıklı olarak. Orada bile bir ayrım yaparsın: bir dördün yazdığı şiirle bir ikinin yazdığı şiir arasında fark vardır. Üçler muhtemelen pek şiir yazmıyor, çünkü işlevsel değil.
İnsanın yüksek merkezlerinden gelen bir üretim vardır; işte hakiki sanat aslında odur. Kişinin hakikatin idraki içinde, o hakikatin bir ifade biçimi olarak bir şey ortaya koymasıdır. Bu bazen bir şiir, bir heykel, bir figür olabilir, birçok şey olabilir. Yüksek merkezinde bulunan, ruhaniyete sahip veya ruhani idraki faal olan ve onun farkında olan kişi ne yapar? O hakikati — çünkü hakikat doğrudan doğruya ifade edilemez, doğrudan doğruya muhataba aktarılamaz — bir sembolizme dönüştürür. Bu bir şekil, bir ses, başka bir format olabilir; onu belli bir formatın kalıpları içinde sembolize ederek ifade eder. İşte gerçek sanat budur. Diğer sanat dediğimiz şeyler gerçek sanat değildir; bir arabescinin veya bir rapçinin ürettiği, bu kişinin psikolojik yapısının şu merkezinden veya şu bölümünden çıkmış bir üretimdir, ama sanat değildir.
İlginç bir şey: roman, hikâye, şiir de "yazınsal sanatlar" olarak ifade ediliyor. Kadim gelenekte "ben oturup bir hikâye yazayım, bunalıma girmişim, kalemim kuvvetli, yazıyorum" diye bir şey yoktu. Romanı okuyanların bir kısmı intihar ediyor mesela — böyle romanlar var; ya da bir şiir okuyorsun, dumura uğruyorsun, büyük oranda melankolik, pesimist, karamsar bir duygu durumuyla yazılmış, farkında olsan da olmasan da seni çeken bir şey var. Ama şiir mi bu, sanat mı — tırnak içinde sanat mı? O zaman nasıl bakacağız sanata? Yine o prensipteki insan modeli üzerinden: ruhsal düzeyimiz var, psişik düzeyimiz var, bedensel düzeyimiz var; bunların merkezleri, bölümleri var. Bir şey mutlaka onlardan birinden çıkıyordur — ya yüksek duygudan, ya yüksek akıldan çıkar, veya psikolojik boyuttaki duygu, zihin ve fizik merkezden çıkar. Bir şey nereden çıkıyorsa niteliği de ona aittir.
Aşırı yoğun ve olumsuz bir duygu durumuyla yazılmış bir şiiri veya müzik parçasını dinlediğinde normal şartlarda seni o çeker mi? Zihinsel bir insan arabesk, duygusal bir şeyi dinlemez normalde — ancak bunalımlı bir durum varsa ayrı. Ama normal şartlarda "batsın bu dünya" temalı bir şarkı zihinsel birine hitap etmez; duygusal merkezliysen evet, çünkü "bu dünya bana hitap etmiyor, benim arayışıma cevap veren bir dünya değil" dersin. Ya da Orhan Gencebay dokuzdur diyelim, "hatasız kul olmaz, hatamla sev beni" der; bunu yüksek düzeydeki bir insan da söyleyebilir — "hatasız kul olmaz, insanları hatalarıyla sev" diye. Ama adamın söylediği hal başka olabilir, ötekinin söylediği hal başka olabilir. Bu noktada bir şeyle muhatap olduğumuzda, o şeyin üzerindeki niteliği, sıfatı görmeliyiz: bir şiir okuyorsun, bir müzik dinliyorsun, bakacaksın bu nereden çıkmış, hangi merkezli bir insandan, hangi psişik merkezden çıkıyor bu sözler.
O yüzden sanat terapisi dediğimiz şey bazen bir meşguliyet terapisine bürünebilir; ama gerçek anlamda sanat terapisi, kişiyi daha yüksek merkezlerine ulaştırmak, daha yüksek merkezlerine doğru yol aldırmak için, kişinin kendisinin yapabileceği ya da kendisine sunulan bir kısım sembolik materyallerdir. Bir Arif'in şiirini okursun, Niyazi Mısrî'nin bir şiirini okudum diyelim — bu bir sanat terapisidir, modernize edersin; onlar sanat terapisi diye bir şey bilmiyordu tabii, ama şiir üzerinden bir sanat terapisi olur. O şiir, eğer çok katılaşmamışsan, seni bulunduğun noktadan biraz daha üst bir noktaya götürür. Ya da bir doğa manzarası gördün diyelim — sen ne haldeysen o şekilde etkilenirsin aynı zamanda; senin bulunduğun durum önemlidir. Denize bakarsın, kendini üzgün hissedersin — neden? Daha önce sevgilinle mutluyken denize bakmışsın, şimdi ayrılmışsın; zihnin veya duygu merkezin sana neyi çağrıştırıyor? Daha önce mutluydun, birlikte bakıyordunuz, şimdi yapayalnız bakıyorsun. Algımız sübjektifleşiyor orada; tam objektif olarak görmedin o durumu. Kişi bir şeyle muhatap olduğunda ne halde olduğuna da bakmalı, çünkü sübjektivite değişiyor.
O yüzden geçmiş kadim medeniyetlerde "bunalıma girdim, şiir yazdım, moralim bozuldu, elime kalemi aldım, yazdım" diye bir şey yoktu. Neden yoktu? Çünkü bunlara değer verilmiyordu; kişi de bunların çok değerli olmadığını biliyordu. Peygamberimize tabii ki birçok şiir yazılmıştır ama biri irfanıyla yazmıştır, biri de duygu merkeziyle yazabilir — bu kişilerin bulundukları durumla ilgilidir. Ya da irfani bir şiirdir ama sen onu duygusal telakki edersin; onu duygu merkezine indirirsin. Basit bir örnek: Yunus Emre'nin sözü, "bir ben vardır bende benden içeri." "Ben kendimi hiç açmıyorum, anlatmıyorum kimseye, hep insanlara şu yönümü gösteriyorum, insanlar böyle tanıyor beni ama aslında içimde çok başka şeyler var" diyorsun — bu halin, o sözdeki anlatılan şey olarak algılarsın.
Yunus Emre: "Bir Ben Vardır Bende Benden İçeri"
Halbuki orada Yunus Emre, "psişik benliğim var, psişik boyutta bir benliğe sahibim, ama aynı zamanda ilahi, kutsal ve ruhsal bir benim de var" diyor: "bir ben vardır, bu benden içeri." Ama sen bunu psişik düzeyde algılayabilirsin: "çok içe dönüksün, içe kapanıksın, kimseye derdini anlatamamışsın, seni dinleyen kimse yoktur" şeklinde de algılayabilirsin. İşte o noktada her zaman insan yapısının bütünlüğünü — bahsettiğimiz ruhsal, psişik ve bedensel boyutlu olarak — algılamamız gerekir. Kâinatta gördüğünüz her şey, insanla ilgili her şey bunların yansımalarıdır, tezahürleridir, ortaya çıkardığı şeylerdir. O yüzden bir şey sizde neyi tetikliyor, ona da bakacaksınız. Mesela bir insan "ben sanat terapisiyle uğraşıyorum, çok hassaslaştım" diyor — sen hassas derken neyi kastediyorsun, çok duygusallaşıyorsun; sen belki sanat terapisiyle uğraşarak o duygusallığı incelik olarak algılıyorsun. Halbuki hassaslaşmak veya derinleşmek bu değildir.
Ama şu denebilir: bir insanın duygusal merkezi çok güçlü değilse, duygusal merkezini biraz daha geliştirecek bir meşguliyet olabilir; nispeten kaliteli duygusal şiirler veya eserler okuyabilir, biraz daha derinde kalmış olan duygusal merkezini biraz faal hale getirebilir. Ama neyi yaptığını göreceksin orada, yanılmayacaksın; sadece "bu insanın duygusal merkezi çok geride, biraz tetikleyelim" diyoruz, o kadar. O duygusallığın ruhsallık olmadığını bilirsin. Ruhsal boyut başka bir şeydir; ruhsal boyutta, bildiğimiz anlamda olaylardan çokça etkilenen bir duygusallık yoktur, o başka bir şeydir.
Hassaslaşırsın ama bu hiç iyi bir hassasiyet değildir. Duygusal insanlardan şunu duymuşumdur: "biz çok hassasız." Öyle hassas olmayacaksın, bu iyi bir şey değil; hele bir de onu iyi bir şey olarak görürsen — "biri bana ters bir söz söylesin, çok kırılıyorum" diye buna bir vurgu yaparsan. "Ben hassas, merhametli, şefkatli bir insanım" — hayır, sen çok duygusal bir insansın, hepsi bu. Bu merkezini daha dengeli hale getirebilirsin; daha dengeli hale gelirse daha yüksek, o ruhani merkezlere bir kapı olabilir. Ama sen öyle bir kapıya yapışmışsan, kapıyı açıp oradan geçmek mümkün değil — çünkü pozitif duyguların olduğu gibi negatif duygular da vardır. O zaman seni duygu merkezi bir oraya vurur, bir oraya vurur: "böyle bir çiçek beni çok mutlu eder, bir kötü söz de beni yıkar gider" — duygu merkezi böyle bir şeydir. Bunu nasıl geliştireceksin? Negatif duygulara karşı dikkatli olacaksın, bunlara meydan vermeyeceksin.
Bediüzzaman'ın bir sözü var: bir insanda muhabbet hakiki olursa, yani ruhani düzeyde bir gerçeklik olarak — sen hakiki muhabbet duysan, düşmanlığa veya hoşnutsuzluğa sebep olacak şeyler, mesela muhatabından çok olumsuz tavırlar, tutumlar, sözler geliyor; peki ne yapacağız burada? Diyor ki muhabbet acımaya dönüşür. Yani sen orada negatif duygu duyamazsın. "Onu bir zamanlar çok seviyordum ama şimdi nefret ediyorum" — bu nereye ait bir cümle? Psişik boyuta, psişik boyutun duygu merkezine ait bir şey. Hoşnut olacağın şeylerle muhatap olmuşsun, sevmişsin; hoşnut olmayacağın şeylerle muhatap olmuşsun, nefret etmişsin — bu psikolojik düzeydeki duygu merkezidir. Kişi neyle sevdiğine bakmalıdır. Ruhani boyuttaki duygu merkezimiz olursa, o zaman sen seversin, o ruhani boyutta negativite olmadığı için negativite yoktur — bu cennet hali gibidir. Onun için Kur'an, "biz cennete girecek müminlerin kalplerinden kin, kızgınlık, şu bu neyse alırız" der. Neden? Çünkü oraya giremez o. Dolayısıyla negatiflik taşımıyor; psikolojik boyutta negatifliğe sebep olan bir tutumla karşılaştığında ruhani boyut negatifleşmiyor, acımaya dönüşüyor kişi orada.
Bu, tutkulu duygu ile sevmek ile gerçek anlamda âşık olmak arasındaki farkı da anlatır. Âşık olan bir insan, karşısındaki ne yaparsa yapsın ona negatif duygu besleyemiyor. Önemli ayrım bu: negatif duygu besleyemiyor. Neden? Çünkü aşk hali dediğimiz — tabii her şey karışmış, hangi aşka, hangi millet günlük şeylerine artık "aşk" diyor — ruhani temelli aşk yaşandığında kişi bu aşkın illa ruhani olması gerekmiyor yaşaması için; Allah o anda bir şey veriyor, sana deyim yerindeyse ekstra bir hediye veriyor, onunla ruhaniyete çıkabilirsin, Mecnun gibi. Yoksa gidip Leyla'ya yapışmaya kalkarsan verilen nimeti değerlendirememiş olursun; maksat orada Leyla'yı bulmak değil, o aşk haliyle ruhani düzeye geçebilmektir. Orada yukarıdan sana bir nevi aşağıya bir hediye indirilmiş olur; ve sen o ruhani algıyla seviyorsundur — aşk dediğimiz odur. Farkı ne? Sevdiğinden ne gelirse gelsin negatif bir duygu hissedemiyorsundur. Ne yaparsa yapsın, görüyorsundur ne yaptığını, ama canın sıkılmaz, hiç negativite hissetmezsin, "artık nefret ediyorum" demezsin; ona acırsın, şefkat edersin. Ama psikolojik düzeydeki yapımızdaki duygu merkezi ne yapar? Güzel bir şey olunca sever, kötü bir şeyle karşılaşınca nefrete doğru kayar.
Duygu Merkezinin Zehirleri: Öfke, Yanlış Düşünce, Tutku
O fizik düzeydeki sevgiyi ruhani sevgiye taşımak, bu düzeyden oraya taşımak nasıl olur, mümkün mü? Normal şartlarda o oraya taşınmaz, çünkü o başka bir yere ait bir şeydir; kendine has bir şekilde iner sana. Ama "ben onu istiyorum, ne yapayım" diyorsan, o zaman denir ki: psikolojik düzeyde negatif duygulardan mümkün oldukça arın, negativite taşıma, negatif duygu taşıma. Dünyanın en büyük zehiri negatif duygudur; aynı zamanda en kötü zehirlerden biri de negatif düşünmedir. Bunlar insan psikolojisinin zehirleridir. Dikkat edin, zaten zehirlendiğimiz için terapiye gidiyoruz; nasıl biyolojik hastalıklar varsa, psikolojik olarak da bir şey yanlış işliyor ve olumsuz bir şey sende birikiyor — o nedir? Zehirdir. Üç tane temel zehirden bahsedilir: öfke, negatif düşünme ve tutku — yani bir şeye nefsani olarak aşırı arzu duymak. Bunlar Doğu geleneğinde üç tane temel zehir olarak kabul edilmiştir. Biri fizik merkezinin zehri (öfke), duygu merkezinin zehri aşırı arzu ve tutku duymadır — "bu olmazsa olmaz" dediği için travmatize olur. Öbürü de yanlış düşünce, yani cehalettir; cehalet bilginin olmayışı değildir, temelde yanlış bilgidir.
Peygamber niye uyarmış öfkeye karşı, çeşitli şeylere karşı? "Birbirinizi sevmedikçe cennete, iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız" diyor. O zaman ben ne yapacağımı bileceğim: benim psikolojik düzeyde insanlarla küskünlük işlerim var, şu var, bu var, negatif duygular taşıyorum — bunlara karşı dikkatli olacağım, yanık olacağım, farkında olacağım ve bunları mümkün olduğunca onaylamayacağım. Sonra o insana tam tersini yapacağım: günah işliyor veya kötülük yapıyor bana, şefkat edeceğim, acıyacağım. Bazen insanlara "bak, acı" derim; "ben niye acıyayım, Allah acısın" diyorlar. Kardeşim, acımak nedir — o nefsine ve şeytana mağlup oldu, sen ona karşı bir şefkat göstereceksin, hiç olmazsa dua et. Bakın biz sevmediğimiz insanlara dua da edemiyoruz. Sevdiğin insana dua etmişsin, ne önemi var, Hazreti İsa'nın dediği gibi; zaten sevdiğin için iyi olmasını istiyorsun, o iyi olursa sen de rahat edeceksin — bu aslında ona dua etmek değil kendine dua etmektir. Halbuki sevmediğin, seni sevmeyen insana dua et deniyor. Buna zıttır psikolojik boyutumuz, buna yatkın değildir; ama seni sevmeyen insana, nefret eden insana her akşam oturup iki dakika dua etmek zor bir şey değil mi? Derin bir nefes alıp yapabiliyor musun bunu? "Allah'ım" diye bir mevzuyu arz ediyorsun ama kısa kesiyorsun, nefret ediyorsun. Öyle değil; gerçekten, sevdiğin bir insana dua eder gibi.
Bu gibi şeyler tasavvufta niye anlatılır? Çünkü o psikolojik nefs mekanizmasının tersine çalıştırılmasıdır. Ona mağlup olmadığın gibi, bir de onu tersine çalıştırırsın; onun hakkında kafanda kırk tane öfke, kızgınlık, alınganlık döndüreceğine, ona dua edersin, gerçekten samimi olarak. Biz insan olarak sevmediğimiz insanlara günde beş dakika dua etsek, bu bir ibadetten daha derin bir şey olurdu. Ve dikkat edin, psikolojik mekanizmamız, yani nefsimiz, her zaman buna karşı duracaktır. Hoşlanmadığımız insanlardan hoşnutsuzluğumuzu ne kadar sık yaşıyoruz — ikide bir zihnimize geliyor. Bunu şunun için anlatıyorum: psikolojik mekanizmamız ne kadar güvenilmez, ne kadar sübjektif ve ne kadar tek yanlı çalışıyor. Aklına gelir yaptığı negatiflikler, ona kızarsın, bir sürü negatif duygu ve düşünce hissedersin. Ama densin ki "onun hakkında her gün yarım saat olumlu düşün, dua et, yaptıklarını hatırla ve bağışla" — bakarsınız ki nefs mekanizmanız bunu size unutturur, üzerine giderseniz buna zıt bir sürü düşünce getirir: "sen ona dua ediyorsun, o sana ediyor mu, bırak dua etmeyi, bak sana ne yapıyor" der, kırk türlü şey getirir. Hiç zorluğu yoktur bunda; en geri zekâlı insanda bile gelir. Düşünün mekanizma ne kadar güçlü — zeki olmaya gerek yok, aptal da olsa bunlar gelir. Ve düşünün bu mekanizma ne kadar aptal ve ne kadar yanlış işleyen bir mekanizmadır; ani oluyor, düşünerek olmuyor.
Psikolojik Marketten Doğru Seçim Yapmak
Kısa devreyi nasıl engellemek lazım? Burada düşünün, bizde ne kadar otomatik bir şekilde gelişiyor mekanizma ve ne kadar mekanik bir şeyiz aslında. Biz düşünen insan olduğumuzu söylüyoruz, "duygularımı kontrol ediyorum" diyoruz değil mi — böyle bir şey tam bir hayaldir. Bir insan düşünce ve duygularını tam olarak kontrol edemez, ne zamana kadar? Ölünceye kadar kontrol edemez. Peki ne yapacağız, rüzgârın önündeki yaprak gibi mi olacağız? Hayır. "Ben bu gelen düşünceyi kontrol edemiyorum" diyeceksin önce; nasıl ki bu kapıyı kimin çalacağını kontrol edemem — bazen üst kata gidecek adam bu kapıyı çalar, bazen yolunu kaybetmiş biri çalar, bazen tamamen inadına biri çalıyor olabilir, ben bunları engelleyemem. Fakat kapıdan kimin girip çıkacağını ve kiminle oturup konuşacağımı kontrol edebilirim. Zihnimize bir şeyin gelmesini engelleyemeyiz, ama gelince "sen kimsin, nereden geliyorsun" diyebiliriz, "seni onaylamıyorum" diyebiliriz. Diyelim ki birisi sana yanlış bir şey yaptı, senin içinden ona kızmak, sövmek geldi, negatif duygu geldi, "ne biçim insan, keşke Allah ne hâli varsa görsün" diye bir sürü şey içinden geçti — duygu düşünce silsilesi geçti. Durup gözlemleyeceksin, "ben" demeyeceksin bunu hemen; "bu düşünce nasıl bir düşünce" diyeceksin, niteliğine, kalitesine bakacaksın. Herkes marketten bir şey alınca içindekilere, markasına, kalitesine bakıyor; biz de içimizdeki marketten seçeceğiz. Markete girdiğinde marketteki her şey olsun mu diyorsun? Hayır, marketten seçiyorsun. Dolayısıyla psikolojik marketimizi kontrol edemeyiz, bir sürü marka var ama sen onlardan birini seçebilir, birini bırakabilirsin.
Değerlendirmek mi, Suçlamak mı? Hedefe Kilitlenmiş Tüccar Örneği
Bunu bir olayı onaylamıyorum demeye bağlayalım: "İçimde şu anda falan kişiye çok kızgın hisler duyan, onu bir kaşık suda boğmak isteyen bir benlik var. Bu yanlış bir şey, bunu onaylamıyorum." Sonra niye onaylamadığına dair çok güçlü bilgi temellerinin olması lazım, çünkü o da "niye onaylamıyorsun kardeşim, ben senin tarafındayım" der. Öyle kolay değil; onun niye yanlış olduğunu ve alternatif olarak neyin doğru olduğunu bula bula, çalışa çalışa en son nötralize edeceksin onu. Ama içimizdeki alışılagelmiş otomatik negativite o kadar güçlüdür ki, ilk başta bunlarla mücadele etme şansımız zaten yoktur; otomatik olarak gelirler. Fakat sen bunları fark ede ede — "bak, bu tür düşünceler oluyor bende, şöyle düşünüyorum, bu tür duygulanımlar oluyor, şu durumda oluyor, şu şey tarafından tetikleniyor" — bir kere bunları onaylamıyorum diyeceksin, bunlar yanlış. Peki ben nasıl düşünmeliyim bu durumda, ne hissetmeliyim, doğru olan his nedir?
Mesela ben bazen görürüm: arkadaş saydırmaya başlar, "dur" derim, "ne oldu" derim, "böyle oldu" der; "bak, o bunu bunun için yaptı" derim, "dolayısıyla nefsine mağlup olmuş, biz bu durumda ne düşünmeliyiz, ne yapmalıyız" derim; "ona şefkat etmeliyiz" derim. Aslında onun adına ayırt ediyorum bunu; her birimiz kendi kendimize bunu yapmayız çoğu zaman, belki evliliklerde, karı-koca ilişkisinde birbirine bir sahiplenme olduğu için biraz daha zorlaşıyor. Orada insan hayata tamamen ihtiyaçların gözüyle bakarsa ne olur? Benim bir tüccar arkadaşım vardır; çalışanlarla, işçilerle bazen kızar, "şunu şöyle yap, bunu böyle yap, niye böyle yaptın" der, sertleşmiş, kısa kesiyor her şeyi — "sen beş dakika sonra gel, sen on dakika sonra gel" diye mekanikleşmiş. Anlıyorum orada, kafasında bir plan var, bir hedef var, oraya gitmek için gözü hiçbir şey görmüyor. Diyelim ki kafasında yıl sonuna kadar şu kadar para kazanacak diye bir plan var; hemen kafasında bir kodlama yapıyor, "neler bana hizmet eder, neler benim hedefime hizmet etmez" diye anında zihni de güçlü, yedi numara olarak analiz edip dümdüz gidiyor — karşıdakinin hâli, durumu, imkânı, potansiyeli, kısıtlılıkları hiçbir şey yok, dümdüz gidiyor. Ben ona "sen hedefin uğruna insanları görmüyorsun" diyorum. "Evet, otomatik pilota bağlıyorum, farkındayım" diyor. Kardeşim, neyin farkındasın? Otomatik pilota bağladığının farkındasın ama otomatik olduğunun farkında değilsin; sanki sen otomatik pilota bağlamışsın gibi zannediyorsun, halbuki biri seni otomatik pilota bağlamış. Orada bir de bak, seni otomatik pilota bağlayan benliği gör; otomatiğe bağlamış seni o benlik ve onun tarafından idare ediliyorsun.
Dolayısıyla evlilikler, ilişkiler, hayattaki süreçlerimiz olsun, ne asıldır ne geçicidir buna bakmak lazım. Bir örnek vereyim: sekiz numara bir adam vardı, Anadolu'dan gelmiş, her türlü sıkıntıyı çekmiş, direnmiş; "ben on iki yaşında geldim, beş param yoktu, şunu ettim bunu ettim, bak nerelere geldim" diye hep anlatır. Tamam, eyvallah. Ama iki-üç kızı var, hepsi patolojik. Neden? Çünkü adam öyle kilitlenmiş ki: "ben bu İstanbul'a geldim, bu İstanbul beni ezemeyecek, ben İstanbul'a ne olduğunu göstereceğim" demiş; otomatik olarak mücadele, çatışma, daha çok kazanma, etme içinde. Dindar da bir adam ama böyle bir şey de değil; kızlarının psikolojik ihtiyaçlarını, duygusal ihtiyaçlarını, beklentilerini görmemiş. Çok dramatik bir cümledir bu — kızları artık otuz-kırk yaşına gelmişler, ne isterlerse şimdi alıp veriyor; bir gün bir kızı demiş ki: "Baba, bizim hâlimiz neye benziyor biliyor musun? Ben geçmişte çocukluğumda senden bir şeker istiyordum, sen istediğimi görmediğin gibi doğal olarak vermiyordun; şimdi bana bir kamyon şeker boşaltıyorsun ama şu anda hiçbir kıymeti yok." Orada ne mühimdir kardeşim — İstanbul'a kim olduğumu ispat edeceğim mi, yoksa çocuklarınla ilişkin mi? Orada bir denge kurman lazım; hangisi daha mühim, hangisi daha hayati öncelikli, orada bir denge kurmak zorundasın. Çocuk mu seni bekleyecek, sen kendini İstanbul'a ispat etmeye mi çalışacaksın?
Bazen iş hedefi olabiliyor bu, bazen değişik hedeflerimiz olabiliyor; o hedef istikametinde ilişkilerimizi, içsel duygu ve düşünce mekanizmalarımızı ona odaklı değerlendiriyoruz. "Seni dinlemeye vaktim yok, işim gücüm var" diyoruz mesela — orada hayatı yanlış bir noktadan değerlendirmeye başlıyoruz. Bir arkadaşına, eşine, dostuna "ben bir hedefe gidiyorum, bu hedefte yanımdaysan yanımdasın, değilsen iyi geceler" diyorsun. Bu perspektif doğru mu? O hedefe ulaştın diyelim, ne elde edeceksin ve dışladığın şeylerle mukayese ettiğinde hangisi daha kıymetli olabilir? İşte bu misal. Dolayısıyla insan kendi içindeki duygu, düşünüş ve eylemin doğruluğunu, yanlışlığını analiz ederek tespit etmek zorundadır.
İçimizde Kim Yönetiyor? Cumhurbaşkanlığı Örneği
Bizim hayatta en önemli meselemiz — mesela Cumhurbaşkanlığı seçimi oldu, millet kimi seviyor kimi sevmiyor diye uğraşıyor; "ne kadar kötü bir memleket, terk edeceğim" diyor biri, "çok güzel bir memleket oldu" diyor öbürü. Halbuki kardeşim, bunu bir yana koy, kendi içine bak. Senin içinde kim Cumhurbaşkanı, senin içinde kim değil? Yani seni ne yönetiyor? "Bizi kim yönetiyor bilmiyorum ki, oraya bakmıyorum ben, içime bakıyorum, beni kim yönetiyor" — beni komplekslerim yönetiyor olabilir, aşırı duygusallığım yönetiyor olabilir, yaşadığım mahrumiyetlerin meydana getirdiği hırs yönetiyor olabilir, kendimi ispat arzusu yönetiyor olabilir. Cumhurbaşkanının A veya B şahsı olmasının ne kıymeti var burada? Sen içeride, seni kim yönetiyor — bu soruyu sor. İçeride referandum da olmuyor hiçbir zaman, otomatik oluyor; her gün birisi ihtilal yapıyor, her gün birisi başa geçiyor.
Bir insanda tasvip edilmeyecek bir hareket, bir davranış görüldüğünde ona nasıl bir tepki verilecek, nasıl bir yaklaşım gösterilecek, nasıl bir tavır belirlenmek durumundadır — bunu onaylamadığımın anlaşılması gerekiyor: "bu hareket doğru bir hareket değil, onaylamıyorum" diyeceğiz. Ama orada nasıl bir teklif? Öfkeyi durdurmaya gayret etmek lazım tabii. İnsan birine bir şey söylemeden önce içinin ne hâlde olduğuna bakmalıdır; için rahat ve dengeli olmalı. Bir insana yanlış yaptığını söylemenin o kadar çeşitli söyleme biçimi ve hâli vardır ki — nefret ederek söylüyorsundur, ya da sözlerini zeki veya uyanık olduğun için sanatsal bir hâle getirebilirsin ama içindeki nefreti karşıdaki hisseder. Dolayısıyla biz ne söyleyeceğimize bakmadan önce ne hâlde söyleyeceğimize bakmalıyız. Biz hissetmez miyiz, birisi bizi eleştirirken şefkatli mi eleştiriyor, insafsız mı, kızgınlıkla mı, umursamazca mı eleştiriyor? Hissediyoruz. Bazen en sert eleştiriyi biri yapar ama sen onu dinlersin, çünkü "samimi o insan ve beni sevdiği için eleştiriyor" dersin. Ama bazen de "adamın dediği doğru ama nefret ediyor benden, bunu bilmiyor muyum, iyi niyetle söylemiyor" dersin. Demek ki biz bir şeyin hangi hâlde söylendiğine bilinçli veya bilinçsiz olarak bakıyoruz. O zaman kendimize şunu soracağız: bir insana ne diyeceğimizi düşünmeden evvel, ne hâlde olduğumuza bakacağız; o hâlimizi dengeleyip ondan sonra söyleyeceğimiz şeyi zaten o güzel hâl üretecektir. Şefkat duy ve onu sev, ondan sonra ne söylersen söyle.
Kendini İdare Etme Sanatı
Dolayısıyla insan olarak biz aslında hayatta her zaman kendimizi idare etme sanatını öğreniyoruz. Bu, İbn Arabî'nin bir eserinin adıdır: "et-Tedbîrâtü'l-İlâhiyye fî Islâhi Memleketi'l-İnsâniyye" — insan memleketinde ilahi tedbir, ilahi idare. Tedbir ve irade aynı kökten geliyor değil mi? Bir memlekete sahibiz; Allah bize bir memleket vermiş. Bu memleketi kim idare edecek, nasıl bir idareye sahip olması gerekir — insan bunun sanatını temelde öğrenir. Bunu yapabilene insan denir, yapamayan insan olamaz; bir Hristiyan bunu "içimizdeki şato" diye anlatır (Azize Teresa'nın iki eseri var, okuyabilirsiniz). Sen bir memleketsin, bir ülkesin; bu ülkenin bir kralı, cumhurbaşkanı veya başkanı var, onun altındaki idare mekanizmaları var, onun altında da devam ediyor. Bu idare hiyerarşi içinde olursa memleket güzel idare edilir, olmazsa kötü idare olur. Biz hepimiz kötü idare ediliyoruz — bunu birine söylesen bağlamı ne kadar değişik olur değil mi? Hepimiz kötü idare ediliyoruz, kendimiz tarafından, içimizde.
Mesela duygu merkezi alıp başa geçiyor — "ben duygusal bir insanım" diyerek. Sana kim o duygu merkezini alıp başa koy dedi? "Haklısın, dünyaya mizaç olarak duygusal geldim" diyeceksin, kabul ediyoruz bir şey demiyoruz; ama bak, bir hiyerarşi var. Bediüzzaman ne diyor mesela? "Kör hissiyat" diyor. Niye kör hissiyat? Aklı dinlemeyen kör hissiyatınla hareket etme diyor. Demek ki duygu merkezi o kadar gözü açık, her şeyi idrak eden bir merkez değil; kör bir şey — bir nesneye odaklanır, onun dışındaki her şeyi göremez. O zaman ne yapacaksın? Aklı dinlemeyen kör hissiyatınla hareket etme. Bunun bir yeri var; sen onu olması gereken yerden alıp başka bir yere koyuyorsun. Benim yeğenim var, oldukça yemeğe meraklı, içgüdüsel temelli bir yedi numara alt tipi; güzel yemek koy, dayanamıyor. "Fazla yeme, şunu yeme" diyorum. "Amca ama çok lezzetli" diyor. Bak şimdi ne yapmış oluyor mekanizma: içgüdüsel, lezzete odaklı bir benliği alıyor, baş köşeye oturtuyor. Neyi yiyip neyi yemeyeceğini neye göre ayarlıyor o mekanizma? Lezzetine göre; ölçüsü var mı, yok, tıka basa. Şimdi biz böyle birini niye kalkıp idareye koyalım değil mi?
O zaman idare sistemini doğru ayarlamak gerekir. İdareyi yanlış kurguladığımızda kendi varlık memleketimizi, insani memleketimizi idare edememiş oluyoruz; o idare yanlış bir idare olmuş oluyor, o yüzden de hayatın içinde doğru bir şekilde var olamıyoruz, sorunlar yaşıyoruz. Çünkü memleket iyi idare edilmiyor. Ama biz "memleket" deyince hep dışarıya bakıyoruz, "dışarıda memleket iyi idare edilmiyor" diyoruz. Kendini iyi idare edersen, memleketi de iyi idare edebilecek imkân olduğunda oraya pozitif katkıda bulunabilirsin; ama kendi memleketini iyi idare edemiyorsan dıştaki memleketi de iyi idare edemezsin. Dolayısıyla önce kendimizdeki memleket nasıl yönetiliyor, kim burada Cumhurbaşkanı, kim başbakan, kim maliyeye bakıyor, kim içişleri, kim dışişleri — nasıl bir mentalitesi var, onu anlamak durumundasın.
Kişi "ben yanlış gördüm mü kızarım" diyor — iyi bir yönetim değil bu, çok doğru bir yönetim tarzı değil. "İnsanlar beni sinir ediyor, ben aslında iyi bir insanım" diyor. Hayır, sen öyle değilsin, hiç iyi bir insan değilsin — yani iyi idare edilmiyorsun anlamında. Peygamberin önüne çıkan, kâmil insanların önüne çıkan insanlar senden az mı sorunluydu? Bir öfke bombası gibi mi yaşıyorlardı bu dünyada? Öyle değildi, saatli bomba gibi yaşamıyorlardı. Peki senden benden daha mı az olumsuzlukla karşılaştılar? Hazreti Yusuf senden benden az mı olumsuzlukla karşılaştı? Niye bir öfke yumağı olmadı?
Kör Hissiyat ve Dünyayı Değil Kendini Değiştirmek
Çünkü biz dünyayı değiştirmeyeceğiz. İki: dünya bizim üzerimizde etkin değildir hakikatte; etkin olan insandır. Fakat bu etkinlik, dünyayı değiştirme anlamında değil, ondan etkilenmeyebilme imkânı anlamındadır. Bu noktada kişi dünyadan kaçmayacak — eğer bir şeyden kaçman gerekiyorsa, içindeki negatifliklerden kaç. Bir doğulu ermişin sözüdür: "Ortalama insan fenomenlerden kaçınır" — yani dünyadaki, âlemdeki olgulardan kaçınır; "hakiki insan kendi içindeki negatiflikten kaçınır" — ona bakar, "benim içimde yanlış işleyen bir şey var mı" diye. Bir ağaç düşünün, tabiatına göre kış gelince yaprağını döküyor, belli şeylerini kapatıyor, kışa hazırlanıyor; kışla kavga ediyor mu? "Burada kış var" mı diyor? Demiyor. Bir ağaç çiçek açmış, don vuruyor ve bütün çiçekleri telef oluyor; bu ağaç isyan mı ediyor, "küstü" mü diyoruz? Yok böyle bir şey. "Şu an kış" diyor, "bu sene muhtemelen meyve vermeyeceğim, hadi seneye kal sağlıcakla" diyor, gerekeni yapıyor — ne kadar esnek. Bir gerilim var mı, bir travma var mı? Duygusal yaklaşmıyor, fıtri yaklaşıyor. İşte ben nasıl yaklaştığımı algılamak zorundayım; olaylara nasıl yaklaşıyorum, nasıl bakıyorum, nasıl bakmam gerekir — temel soru budur. Âlemi değiştirmek, âlemin üzerinde değiştirme çabalarıyla kendini yormak değildir bu. Sen kendi içini ne kadar iyi yönetirsen, âlemi değiştirme yönünde de o kadar fıtri davranırsın.
Bazı vaizler vardır — mesela rahmetli Timur Taş Hoca gibi, Ali Rıza Demircan gibi. Biri konuşuyor, öfke üzerine geliyor gibi hissediyorsun, kızgın; öbür kâmil insanlara bakıyorsun, sana bir şey anlatıyor, aynı eleştiriyi yapıyor nihayetinde, aynı yanlışlara parmak basıyor, ama germiyor ve gerilmiyor. Neden? İçeride idareyi doğru bir şekilde yapıyor.
Taha Suresi 124. Ayet: Zikirden Yüz Çevirenin Dar Yaşamı
Son olarak bir ayet üzerinde durmak, gerçekten tefekkür etmek lazım. Taha Suresi'nin 124. ayetinde, orijinalde çok fazla kelime değiştirmeden söylersek: "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, iyi bilsin ki ona dar bir yaşam veririz" diyor. Bu dar yaşam nedir biliyor musunuz? Psikolojik yaşamdır; psikolojik düzeydeki hayatımız, hakikaten dar bir hayattır, bizi çok sınırlayan bir hayattır. Allah'ın zikrinden kasıt da ruhaniyettir; sen ruhani boyutundan yüz çevirirsen, onu fark etmezsen, ona yönelik gayret etmezsen, sana çok dar bir yaşam verilir ve sen o darlıkta sıkışıp kalırsın. Ayet devam ediyor: "Biz o kimseyi kör olarak kaldırırız; o kimse der ki, Rabbim, niçin beni kör olarak kaldırdın, oysa ben gören biriydim." Burada bile bir yanılgı var — "gören biriydim" diyor; neyi görüyordun acaba? İşte o sınırlı şeyi görüyordun.
Hayatı ruhumuzun farkındalığı ve idraki üzerinden yaşamak için çaba göstermek zorundayız. Bu çaba, nefsin, psikolojinin penceresinden daha az bakmaya bağlıdır. Her evin bodrumu vardır değil mi, ama kimse çok geniş bir ufku olan üst kattaki terası bırakıp hiçbir penceresi olmayan veya çok az penceresi olan bir bodrumda oturmak istemez. Biz niye oturalım diye kendimize sormamız gerekir. Geçen bahsimizle bağlayalım: dünyada insan için herhangi bir amaç yoktur; hayatın amacı hayatın içinde değildir, hayatın amacı hayatın üstündedir. "Ben bu hayattan ne yapmak istiyorum? Dünyevi olarak hiçbir şey yapmak istemiyorum; ben bu dünyada insan olarak insani imkân ve potansiyelimi açığa çıkarmak istiyorum" — özünde bu. Bunun yanında işim olur, çalışırım, işimle ilgili planlamalar, hesaplar yaparım, bu ayrı bir konu; ama olmadı diyelim, problem yok, çünkü benim ana hedefim odun. Aradaki farkı anlıyor musun? Hayatın içinde bir hedef, bir amaç yoktur. Hayatın içinde bir hedef gördüğün anda psikolojik düzeye inmek zorundasın; çünkü bu hayat senin psikolojini tatmin etmek üzere yaratılmamıştır. Allah benim psikolojimi tatmin etmek için mi bu dünyayı inşa etmiş? Bediüzzaman'ın deyimiyle, "Allah senin o sınırlı benliğini âlemin idarecisi olarak tayin etmez" diyor. Sen istiyorsun ki senin ihtiyaçlarına göre bu âlem tanzim edilsin veya işlesin — böyle bir şey yok, böyle bir hedef de yok. Ama insan "o zaman niye geldim, niye yaşıyorum" diyor — zaten ana soru o; bütün insani potansiyelini açığa çıkarıp onunla yaşamak için geldi, psikolojisini tatmin etmek için değil.
Robin Williams'ın Sözü ve Allah'a Mahsus Yalnızlık
Mevzuyu Robin Williams'ın sözüyle bitirelim — Allah hatalarını affetsin. "Eskiden hayattaki en kötü şeyin yalnız kalmak olduğunu düşünürdüm, yanılmışım; hayattaki en kötü şey, size kendinizi yalnız hissettiren insanlarla birlikte olmalı." Bu, psikolojik yapımızın ulaşabileceği en güzel noktalardan biri; ne güzel laf etmiş adam. Bunu söylemek için insan olmaya gerek yok, dört olmak yeterli — mümin de böyle söyler, mümin olmayan da böyle söyler, o bu. Ama biz bu sözü okuyunca "bak, bu adam Müslüman da değil ama ne kadar önemli bir şey bulmuş, yakalamış" deriz. Peki sen Allah'ın yakınlığını hissedip hiçbir zaman yalnız olmayabileceğin bir imkân olduğunu biliyor musun? İşte o, ruhani boyutumuzdur. "Yalnızlık Allah'a mahsus" derler, "öyle birini bul o zaman" — çünkü ancak Allah yalnız olabilir, sen yalnız olamazsın, buna imkân yok; ama sen yalnız olduğunu zannedebilirsin. Benim yalnız olmam mümkün mü? Değil; hiçbirimizin yalnız olması mümkün değil, çünkü sana şah damarından daha yakın olan bir Allah var. O zaman ben, psikolojik düzeyde ulaşılabilecek en yüksek nokta olan bu noktaya gelip "insanlar arasında yalnızım" derken, bana benden daha yakın olan Allah'ı bulunca bu sözü söylemeyeceğim; bu sözü söyleyene de o zaman şefkat edeceğim. Ama bu sözün kıymetinin ne olduğunu da unutmayacağım — bu sözün kıymeti, psikolojik düzeyde duygu merkezinin yaşayabileceği ve idrak edebileceği en son bilinç düzeyidir. Sen hakikatte hiçbir zaman yalnızlığından kurtulamazsın; insanlar içindeyken bile yalnız olacaksın — bu sözün çerçevesi psikolojidir, bütün insan varlığımızı içine almaz.
Bana her şeyden daha yakın, her an, her durumda beni bilen, gören, benimle olan Rabbimin farkındalığını yaşadığım anda o yalnızlık ortadan kalkar. Onu yaşadığımda "insanlar bana kendimi yalnız hissettiriyor mu hissettirmiyor mu" ile uğraşır mıyım? Hayatımda beni yalnız hissettiren bir sürü insan var, ben hiçbirinden şikâyetçi değilim, çünkü öyle bir derdim yok. "Hiç kimse beni anlamıyor" derken, "Allah da mı anlamıyor" diye kendime sorarım — bak söylediğin söze bak, "hiç kimse beni anlamıyor" derken Allah'ı unutarak söylüyoruz. Bu, basitçe bir iman-imansızlık meselesi değil, bir manevi tekâmül meselesidir. O zaman "Rabbim beni çok iyi anlıyor, ama beni olabildiğince iyi anlayan bir insanla karşılaşmak da güzel olurdu; karşılaşırsam eyvallah, karşılaşmazsam da eyvallah" diyebilirsin. Bakın Kur'an ne diyor — bazıları bu ayeti dünyevi maişet düzeyinde, geçim darlığı olarak anlamışlar, o kadar düzeysel bir anlam. Halbuki dikkat edin, mevzu dıştaki olgu değil; geçim sıkıntısı değil. Öyle evliyaullah vardır ki zahiren geçim sıkıntısı yaşamış ama hayat sıkıntısı yaşamamış, hayatı geçirmekte de bir sıkıntı yaşamamış — bakışı, idraki, beklentisi, arayışı farklı çünkü.
Hallac-ı Mansur ve Hazreti Asiye
Birçok kişi için anlatılır, Hallac-ı Mansur'u da kitaplarda çok dillendirmişlerdir. Hallac'ı hapishaneye koyuyorlar, bir talebesi "hocam, isterseniz sizi kaçıralım, arkadaşlarla bir plan yapıp kaçıralım" diyor. "Gerekmez evladım" diyor. "Yok, kaçıralım, siz burada böyle sıkıntı çekiyorsunuz" diyor. O da "gel" diyor, başını göğsüne yaslıyor talebesinin; bir bakıyor ki geniş bir âlem bu. Sonra kaldırıyor: "Ben, sen beni burada mı zannediyorsun?" diyor. Yani zahirin tuzağına veya şeye hapsolmamalıyız; o manevi imkânın farkına varmalıyız. Bakın, velev ki insan bu dünyada o noktaya ulaşamasa bile, bunu bir bilgi olarak bilmesi bile, o psikolojik çukurlara fazla düşmemesi için bir etkiye sahiptir. Çünkü bilirsin — "tamam, ben psikolojik olarak hoşlanmıyorum bu durumdan" dersin ama onu abartmazsın, içine gömülüp kalmazsın.
Hazreti Asiye ile ilgili — kocası gibi bir sürü olumsuz şart var. "Ya Rabbi, bana katında bir ev inşa et" diyor — yani katında, kalbinde bana bir yer ver diyor; daha Türkçe ifade edersek, cennette bana bir köşk yap değil, kalbinde bana bir yer ver diyor. "Ne kadar kaderim kötü" demiyor. "Beni firavunun amelinden koru" diyor — beni öyle bir eylemde bulunmaktan koru, öyle olmayayım, benim için önemli olan bu. Ayetin bize vurgu yaptığı şey ne? Hemen o manevi yolun farkında olması. Biz Asiye'yi anlatırken, Hazreti Asiye kocasından dert yanan, travmatize olmuş, senelerce terapi gören bir kadın da olabilirdi; belki onu hiç hatırlamazdık böyle bir şey olarak, sürekli dert yanan biri olarak. Halbuki bak, Kur'an'a geçmiş, Allah'ın lütfuna ermiş. Neyle ermiş? Değişmiş mi? Kocası değişmemiş, ya da firavun değişmemiş; iyi bir koca bulup mutlu da olmamış, bilmiyoruz öyle bir şey. Ama bak, mutlu ve huzurlu — neden? Çünkü ruhsal ilişkisinin farkına varmış ve o ilişkiye kendini merkezlemiş. Öbür noktayı görmezden gelmiyor ama referansı o değil; Firavun'dan şikâyet bile temelde yok neredeyse, sadece "onun amelinden beni koru, muhafaza et" diyor. Şunu unutmayacağız: ıstıraplarımızın, acılarımızın yegâne temeli ve zemini psikolojik boyutumuzdur.
Peki biz sadece psikolojik boyutumuzdan mı ibaretiz? "Kardeşim ben olumsuz şartlar içinde yaşayabilirim, insanlar samimi olmayabilir, şu olabilir bu olabilir; başta bir şansım yok mu, huzurlu ve mutlu olmak için bir şansım yok mu bu dünyada" diyorsan — işte Hazreti Asiye o şansı ve imkânı bize söylüyor.
Psikolojik Izdırabı Beslememek: Sarkıt-Dikit Metaforu
Bir erkek veya kadın, psikolojik ızdırabın yükünü korumaya devam ederse ve sürekli haklı çıkarmaya çalışıp onu beslerse, uyanamaz. Besleme otomatiktir; onu besleyen benliklerimiz vardır. Ben hayatta bir zamanlar iyice arabeske bağlanmıştım, on dokuz yaşında falan — babam ölmüş, sıkıntılar var, üstüne hikâyeler var. Baktım böyle bir mekanizma işliyor; dilime takılan cümleler, şarkılar, hep aynı notalar. Sonra Allah'a şükür, bazı şeylerle, bu gibi bilgilerle karşılaştığında ne kadar mekanik olduğunu, ne kadar gereksiz olduğunu, başka bir imkânımız olduğunu anlıyorsun; oradan çıktığın zaman gülüp geçiyorsun. Bak, durum değişmiyor orada, sen değişiyorsun; sen o psikolojik zeminden bakmamaya başlıyorsun. Meselenin temeli bu; bu dünya yine aynı dünya olabiliyor. Eğer onları besleseydim, o benliklerimi onaylasaydım — onları beslemek nedir? Onları onaylamaktır, doğru olduklarını zannetmektir. Ne yapıyorsa onları besliyorsun. Aklımıza düşünceler geldi, onaylamıyoruz, devam ediyor, eyvallah — insan onaylamayacak, onların alternatifi olan bir anlayış, bir düşünce, bir bakış açısı olduğunu bilecek, onu aramaya çalışacak. Bu bazen kendi içinde bulunur, Allah lütfeder, ilham eder, aklımıza düşürür; bazen dışarıda bir şey olur. Fakat her hâlükârda "bu yanlış bir şey" dememiz ve anlamamız gerekiyor. Hiçbir şey yapamıyorsak dua etmemiz gerekiyor: "Ya Rabbi, bana bu konuda doğru anlayışı, doğru farkındalığı, doğru idraki nasip et, beni yanlış düşünceden, yanlış anlayıştan koru." Hatta peygamberin bir duası vardır: "Bana hakkı hak olarak göster ve onunla rızıklandır; batılı batıl olarak göster ve ondan uzaklaştırmakla beni rızıklandır." Burada bir rızık kavramı kullanılıyor — insan neyle beslendiğine dikkat etmelidir; organik beslen, şu bu beslen deriz ya, insan psikolojik olarak neyle beslendiğine bakmalıdır. Psikolojik olarak neyle beslendiğimiz, biyolojik olarak neyle beslendiğimizden çok daha önemlidir.
Her gün iki litre su içeceksin değil mi; belki iki saat dua edeceksin, iki saat kalbinde şefkati hissetmeye çalışacaksın. Diyor muyuz bunu kendimize? Demeliyiz: her gün yarım saat kime kızgınsan onları affedeceksin. Akşam duracaksın: "bugün kim seni kızdırdı? Ya Rabbi, ben onu affediyorum, o nefsine mağlup oldu, ben de olabilirim, ben onu affediyorum, sen de affet, ona doğru olanı göster." Ne yaptın? Psikolojik detoks yaptın. O negatif beslenme alışkanlığın nedeniyle içindeki bir negativiteyi, bir zehri boşaltmış olursun. İnsan psikolojik olarak neyle beslendiğine dikkat etmiyor; süreç içinde, zaman içinde o dönüşüm gerçekleşecek. Ama insanın o hedefine bakması lazım — mesela "karaciğerim yağlanmış, ne yapacağım, şunları yemeyeceğim, şunları yiyeceğim" diyorsun; hemen karaciğer yağlanması geçiyor mu? Geçmiyor, belki bir sene sürüyor, belki daha da uzun sürüyor. Ama şunu biliyorsun: karaciğer yağlanması kötüdür, yarın öbür gün başına bela açar; en azından daha kötüye gitmiyorsun, çünkü neyin ne olduğunu biliyorsun.
Ben bazen bakarım, adam nefret ediyor, kızgınlık gösteriyor, bir sürü negatif düşünce ve duygu içinde — "ne cesaret" derim; ben öyle nefret etmeye cesaret edemem, çünkü tecrübe etmişim ki o büyük bir zehirdir; nefret edersem onu temizlemek için çok uğraşmak lazım, çünkü psikolojik olarak güçlü bir zehirdir. Sen o zehirin farkına varmak durumundasın. Bunu bir seyir olarak algıla, "ben bu istikamette gitmem durumundayım" de; az veya çok, hızlı veya yavaş mutlaka yol alırız. Ama "haklıyım" dediğin zaman, "bu tutum meşrudur" dediğin zaman, orada zaten kendini negatif olan noktada fikse etmiş, dondurmuş oluyorsun. Sarkıtlar ve dikitler düşünün — bazı mağaralarda olur, suyun içinde kalsiyum vardır, ufak ufak oluşmuştur; minimal derecede bir mineralle nasıl böyle oluşur diye hayret edersin. Psikolojik olarak da böyledir; birike birike birike sarkıt ve dikitler oluşur, kimileri çok tehlikeli, kimileri daha az tehlikeli. Kişi bunları görmek zorundadır. Mesela içimde bir benlik var, ikide bir "sen dünyada ne yaptın" diyor — "tam bir baş belası bir şey yapmadım" diyorum. "Allah imkân verirse yaparım, zaten asıl yapacağım şey de insan olmak" diyorum, bitiriyorum.
Otomatizmayı Tetiklememek ve Kısas-Af Meselesi
Davranışlarınızdaki mekanikliği görmeye başladığınızda, sizinle eşit şartlardaki başkalarını suçlayabilir misiniz? Karşıdaki de benliğinin tuzaklarına düşüp mekanik bir şekilde davranıyor. Sen biraz bari uyanık ol; hem sen mekanik davranma hem de ona mekanikliğini durduracağı bir imkân ver. Şu meşhur hikâyeyi biliyorsun değil mi — muzlar çok yüksek ağaçlarda, adamlar toplayamıyor. Orada maymunlar da varmış; alttakiler böyle zararsız şeyler atıyor, maymunlar da muz atıyor aşağıya. Bu nedir? Maymunun otomatizmasını tetikliyorsun; sen ona bir şey atınca o da bir şey atıyor, o elindeki muzla mutlu atıyor. İşte insan da algılayacak: kardeşim, sen otomatik davranma; sen otomatik davrandıkça karşıdaki de otomatik davranıyor, başka şansı yok zaten. Mesela ben sokağa çıksam, birine küfretsem — "senin neyin var kardeşim, bir sıkıntın mı var" mı diyecek, yoksa "Allah belanı versin" mi diyecek, ya da "belayla uğraşamam" deyip duymazlıktan mı gelecek? Her biri kendi otomatizmasıyla davranacak. Dolayısıyla biz muhataplarımızı hoş karşılamıyorsak, otomatik davranmazsak, kardeşimizin otomatizmasını tetiklemezsek — bu olacak, olmadık; sen pozitif davranırsan karşıdaki otomatiği başlamayabilir. Yapacak bir şey yok garantisi, ama sen o değirmene su taşımış olmayacaksın. En temel olan şey, sen otomatizmandan kurtulacaksın; en temel hedefimiz odur, başkalarını değiştirmek anlamında bunu düşünmüyoruz.
Kur'an niçin diyor: "İşte affı tut, öfkeni yut, kötülüğü en güzel şekilde sav, kısas kötülüğe karşılık ancak bir kötülüktür" — çünkü kısas iyi bir şey değildir Kur'an'a göre; sana hak verilmiş ama tavsiye edilmemiştir. "O bana böyle dedi, ben de böyle dedim, iyi yaptım" diyorlar — bu Kur'an'a zıt. Kur'an ona "iyi" demiyor; "kötülüğün karşılığı ancak bir kötülüktür" diyor, yani o da kötü bir şeydir. Bir misli tercih etmeyip fazlasıyla karşılık vermek de ayrı bir zulümdür; zalim, kaideyi misliyle mukabelede bulunmayı bile aşabilir. Artısında oradaki zalimane körlük anlamına da gelir — zulüm kelimesi karanlık anlamına da gelir aynı zamanda; yani sen de körsün, köre körce cevap verme. Sen orada farkındalık içinde yapman gereken en uygun şeyi yap; yoksa böyle mukabelede bulunmak otomatik olmaktır.
Geçen Ayetler
Not (tahmini / editör): Taha Suresi, 124. Ayet — "Kim benim zikrimden yüz çevirirse, iyi bilsin ki ona dar bir yaşam veririz." --- ---