Mağduriyet Hikayelerinden Kurtulmak - Hz. Yusuf'un Fıtrat Bilinci
Egonun İyiliği Sahiplenmesi
Kimlik üretmekle de kalmıyor; onun üzerinden benlik, onların kaynağı ve faili olarak kendini algıladığı için bunun üzerinden sonuç, fayda ve karşılık bekliyor. Anlatabildim mi? O da ikinci türev bir cehalete dönüş. "İşte ben o kadar insanlara anlattım, beni anlasınlar diye, bir tane insan çıkmadı bugüne kadar" diyoruz mesela o zaman, veya "işte boşa çaba gösteriyorum" diyoruz, veya "hak ettiğim karşılığı hiçbir zaman alamadım" demeye başlıyoruz. Çünkü bir fonksiyon üzerinden benlik kendini tanımlıyor; kendini tanımladığı o fonksiyonun da sahibi olduğunu düşündüğü için insanlara bakmayın -tabii ki "Allah iyiliğin sahibi Allah'tır, Allah sayesinde" falan diyor ama o ego için bir hikâyedir. Ego için bir hikâyedir, "tamam mı" diyor ama insan bir teşekkür eder deyince, "e hani bunu Allah yapmıştı, iyilikse Allah'tan, güzel bir şeyse Allah'tan, ilimse Allah'tan, merhametse Allah'tan" diyor; peki alacak, üreten şey nereden çıkıyor?
"Ama işte insanız hocam, işte insan bekliyor." O zaman sen biraz önce söylediğin hepsi bir hikâyeydi, hiçbirinin anlamı yoktu; sen sadece tırnak içinde Allah'a bir şey yapmadın, aynı zamanda kendini manipüle etmek için yaptığın bir şey. "Tabii ki Allah'tan, Allah olmasa yapamayız, beni unutma" diyor ego. Ben de unutmuyorum ve ego mutlaka ve mutlaka kendine bir pay çıkarmak ister; çünkü varoluşu onun sayesinde, o payı mutlaka almak ister. Benim de bununla bir payım var, bunu da tersinden düşünerek yapar. Der ki mesela "ama yapmayabilirdim" der, yapmama opsiyonu üzerinden kendine bir şey arar; yapmasına kendisinin bir katkısı olduğuna dair bir şey arar. Anlatabildim mi? Yani "yapmayabilirdim, eğer yapıyorsam demek ki bunda benim bir payım var, çünkü yapmayabilirdim" der.
Hâlbuki bütün kadim öğretilerin söylediği şey nedir? Hayırda insanın hiçbir payı yoktur; sadece mutlak iyilikten ve hayırdan gelen iyiliği ve hayrı kabule imkânın var, onu kabul ediyorsun sadece. Onu güzelce kabul etmediğinde ise şerre sebep oluyorsun. Dolayısıyla insanın hayırda hiçbir payı yoktur ama hayrı reddetmek ve bundan dolayı zarara neden olmak potansiyeli vardır. Ama egonun hikâyesi tam zıttıdır: iyiliği hemen sahiplenir, "benim payım var" der; "nerede benim payım var" der. Ama mesela bir kötülük, bir yanlışlık mı olmuş? Yani hep başkalarının payı vardır orada; suçlayacağın bir sürü kişi arayabilir, egonun şeyi budur.
Peki bunu yaptığında ne oluyor? Aslında hayatla doğru bir iletişim içinde olmamış oluyor. Çünkü bakın şöyle düşünün: egosu olan -ki yüzde 99,99'u var yani- egosu olan bir insanın en temel şikâyet alanı nedir? İnsanlardır. "İşte samimi değil, işte nankör, teşekkür etmeyi bilmiyorlar, kıymet bilmiyorlar." Hep bu hikâyeler ego hikâyeleri; bunların çok şey hesapları var aslında -ağır bir hesabı var diyeceğim. İnsanlar hep ahireti hatırlıyor, hâlbuki bak sen burada ağır bir hesap görüyorsun; anlatabiliyor muyum? Bak ne kadar ağır bir hesap; kimse kıymet bilmiyor, buna ne kadar vakit harcıyorsun, ne kadar zaman harcıyorsun, ne kadar zihin harcıyorsun, ne kadar çok duygunu, kalbini yoruyorsun bununla? E bu büyük bir bedel değil mi, ne kadar büyük bir bedel, büyük bir yük.
Hâlbuki benim kıymetimi bilmesi gereken insanlar değil; ben kıymetimi bileceğim, kıymetimi de zaten Allah koymuş, takdir etmiş -o insaniyetimden gelen bir kıymet. Ben de Allah'ın bana insaniyet olarak koyduğu kıymetin farkına varıyorum, kıymetimi de biliyorum. Neyle kıymet arıyorsun? Ve benlik burada hem kendisini o fonksiyonları üzerinden kimliklendiriyor, tanımlıyor, hem de onların kendisine göre sonuçlarını, meyvelerini toplamaya çalışıyor. Sonra da diyor ki "hayat adil değil." Evet, hayat senin bildiğin anlamda adil değil; hayat, egonun tanımladığı anlamda adil değildir.
Hayat Adil midir? Rüya Metaforu
Mesela bir soru: sana rüyanda adalet uygulanmasını ister misin? Bir haksızlık veya bir yanlışlık veya herhangi bir pay dağıtımı konusu var; rüyanda bu konuda adalet uygulanmasını ister misin, mesela böyle bir soru? Rüyanda adalet uygulanmasını ister misin? Herhalde akıllı insan der ki "yok, teşekkür ederim." Değil mi? Çünkü uyanınca öyle bir şey yok. Mesela ben rüyada herkese eşit miktarda altın dağıttım, eşit miktarda kıymetli bir şey dağıttım ama kalktığımda ortada bir şey yok. Rüyanda bir adalet var, şimdi bunu ister misin? İstemezsin. Peki sen bu dünya rüyasında niye adalet bekliyorsun? Bu dünya bir geçici bir şey, bir gün ölümle uyanacaksın; o zaman bu dünyada niye adalet bekliyorsun? Böyle bir adaletin niye arayışındasın? Sonra da bunu bulamadığında niye "dünya adil değil" diyorsun?
Adalet arıyorsan, bu dünyada adalet şudur: kendi fıtratına uygun şekilde yaşamak adalettir. Bu kendinin koruyacağı bir adalet mekanizmasıdır. Ben kendi fıtratıma göre yaşıyorum; fıtratımın potansiyeliyle mevcut durumum birbiriyle mutabık, birbiriyle eşdeğer; o zaman ben kendi varoluşumda adaleti uygulamışım. Potansiyelimden daha eksik isem kendime karşı adaletsizim. Yoksa dışarıda ne adaleti bekleyeceğim ki? Öyle bir adalet kavramı zaten söz konusu değil. "Dünya niye adil değil, ilahi adalet, yani ahirette karşılığını bulmak şeklinde mi olacak?" İlahi adalet de kendisini rüyada kabul eden bir insana gene rüyasında verilecek bir adalettir. Bir insan ne gerek var ahirette o anlamda adalet bekleyecek; zaten Allah ilahi denge içinde gereken hikmetine uygun gereken şeyi yapar, o benim meselem değil. Benim insan olarak ahirette adalet aramam veya dünyadaki adaletsizliğin ahirette telafi edileceğini düşünmem bir ölçüye kadar kabul edilebilir bir şeydir; ama tam olarak kendi fıtratını idrak etmiş bir insan ahirette kendi varlığının tam idrakini arar, ona yapar; adaleti isteyen taraf izafi taraftır.
Buna benzer bir örnek: diyelim ki misket oynarken mahallenin biraz yaramaz bir çocuğu senin misketlerini almış, sen de çok incinmişsin, içine işlemiş, bir de küçümsemiş falan, bir de çelme takmış, düşmüşsün; eve gitmişsin, üzgün, boynu bükük; annen de görmüş falan. Şimdi düşün ki sen büyüdün, hiçbir maddi ihtiyacın yok, istesen tonlarca misketi alırsın, herhangi bir ihtiyacın yok; şimdi böyle bir noktada olduğunda o misket olayını nasıl hatırlarsın? "İşte çocukluğumda öyle bir şey yaşamıştım ama tatlı bir hatıra olarak kaldı" der geçersin. Yoksa "adalet arıyorum" diye koşturmazsın. Onun için ben aramadığımda o başıma gelecek mi, bu dünyada bir ağırlığı öyle bir şey olacak mı? İşte onu da bırakın, onu da düşünmeyin, onun da ağırlığını taşımayın. Ne gerek var ki onun ağırlığını taşımaya?
"Buna da gerekiyor, insan tam olarak anladığında fark eder ki o da bir ağırlık. Bir dünyada takip edersin, o insanı bulduğu belasını bulamazsa ahirette bulur" -şimdi burada rahatlayan kim? Rahatlamaya ihtiyaç duyan bu benliği görsek ve onu bıraksak ne olur? O insan zaten o kötü şeyi yapmakla zaten fıtratına aykırı davranmış; zaten tırnak içinde gerçek anlamda anlasak zaten belasını duyurur. Onun için hani Bediüzzaman'ın bir ifadesidir: "en büyük musibet dine gelen musibettir." Burada dinden kastımız yani fıtratına dair bir musibet; yaşamışsan bu büyük bir musibettir. Fıtratından kopmuşsun, fıtratını unutmuşsun; merhametli olmayı unutmuşsun, şefkatli olmayı unutmuşsun, adil olmayı unutmuşsun, kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapmanın gayri fıtri olduğunu idrak etmeyi unutmuşsun. Zaten belanı bulmuşsun.
Bir söz de var: "yaramaza belası yeter." Dolayısıyla aslında bunu görüp "Allah ıslah etsin" diye dua etmek gerekir; yoksa işte "inşallah belasını bulur, dünyada olmasa ahirette bulur" -ya zaten o konsept içinde bulur yani, bulur da sen bununla uğraşma. Ve inşallah Allah o belasını bulmadan evvel ıslah olur da o sebep-sonuç ilişkisine gerek kalmaz. Hatta bakın ego bazen öyle bir şeydir ki "tövbe etmesin, belasını bulsun, ondan sonra tövbe etsin" der; çünkü ego öyle istiyor. "Önce bir ben rahat edeyim" diyor. Anlatabildim mi?
Hani bir hikâye var burada: adamın bir gayrimüslim komşusu varmış, böyle hastaymış; çağırmışlar, "seni istiyor" demişler. Gitmiş, bakmış böyle ağır hasta. "Ben kimseye söylemedim ama uzun zamandır İslamiyet'e, Hazreti Peygamber'e, Hazreti Muhammed'e inanıyordum, kelime-i şehadeti söyle de ben de tekrar edeyim" demiş. Ağzını kapatmış, "olmaz" demiş orada. "Burada 40-50 yıldır ibadet ediyoruz, çekiyoruz, sen böyle mi?" Bu ne? Bu ego şeyi, anlatabildim mi? Hani farz edelim bir düşmanın sana dünyada çok zarar vermiş; bir sor kendine, gerçekten tövbe etmesin ister misin? "Gerçekten tövbe eden günah işlememiş gibidir" -ister misin? Bir sor bakalım kendine; istemiyorsan orada oturup sen düşüneceksin: bu sende istemeyen kim, hangi cahil benlik sana bu konuda yük oluyor? Bunu düşünmek lazım.
Şimdi düşünün, peygambere en büyük zulümleri yapan herhangi birinin ona 20 yıldır ne çektirdiğini bir ben bilirim bir de Allah bilir. Tövbe etmesin, cehennemin dibine gitsin der mi? Demezdi. Hatta Bedir'de öldürülen o kişilere bakıp "şimdi benim dediğim şeyin hak olduğunu anladınız mı" diye onlara sesleniyor: "niye gereksiz yere benimle mücadele ettiniz, savaştınız, ve şimdi işte öldünüz ve neyin hak olduğunu da az çok görüyorsunuz" diyor. Yani onların tövbe etmesine bir arzusu var; velev ki ona en büyük kötülüğü yapmış olsunlar.
Mağdur Edilmek ile Mağdur Hissetmek Farkı
Şimdi bakın burada en temel şey ne o zaman? Kendimizi kötülüğe maruz kalmış ve bundan dolayı mağdur olmuş hisseden bir benlik var; bizim için en büyük tuzak o aslında. Kötülüğe maruz kaldım ve mağdur oldum, zarar ettim diyen, bundan dolayı da sürekli bir alacak hesabı üreten bir benlik var; bu sana yük oluyor, senelerce yük oluyor. Gerçekten mağdursa da mı böyle? Gerçekten mağdur olamaz. "Ya hocam bu başörtüsü mevzularında çok mağdur hissettim." Bu da egodan mı? Hepsi egodan. "Ama öyle düşünmüyorum, zaten öyle düşünseydim şu anda hemfikir olurdum." Tamam, Allah'ım çıkacağım; aynısını uygulamak için bunu yaparsam, bunun üzerinden alınmayabilir de. Alınmaması için elimde imkân varsa gayret ederim; alınırsa da alınmış olur.
Peki, o kadar Yusuf suresini okuyoruz; Hz. Yusuf'ta bir mağduriyet hikâyesi ele aldık mı? Yok. Biz mi daha mağduruz tırnak içinde, o mu daha mağdur oldu? Zahiri olarak söylüyorum; yani kendi egomuzu Hz. Yusuf'un yerine koyalım, bakalım ne kadar mağduriyet hissi duyacağız. Peki o duydu mu, duymadı. Peki niye duymuyor? Burada bir şey var demek ki: ya ben insanım ya o insan değil; yani o insansa ben insaniyetin noktasında yol kat etmem lazım, ben insansam o zaman o insan dışı bir şey; bana anlatılması da abes bir şey o zaman zaten, bana niye anlatılıyor ki, niye "en güzel kıssa" deniliyor ki? Demek ki mağdur edilmek ayrı bir şeydir, kendini mağdur hissetmek ayrı bir şeydir. Anlatabiliyor muyum? Biri sizi mağdur edebilir ama siz kendinizi mağdur hissetmeyebilirsiniz.
Mağdur ne zaman olursunuz? Kendi fıtratınızdan uzaklaştığınızda mağdursunuz. Gerçek mağduriyet insanın kendine yaptığı bir mağduriyettir; gerçek mağduriyet orada gerçekleşir. Ben gerçekten kendi fıtratıma uymadığımda, ondan uzaklaştığım ölçüde kendimi mağdur hissetmeliyim. Öbür şeyler zahiri bir şeydir; onlar hakiki ve gerçek mağduriyet sayılmazlar. O yüzden asla hiçbir mağduriyet hikâyesini onaylamayın; eğer akıllıysanız onaylamamalısınız. Çünkü sizin gerçek varlığınızı kimse mağdur edemez; gerçek varlığa bir mağduriyet gelmez. Biri sizi mağdur ettiğini zanneder ama siz mağdur olmamışsınızdır. Biri sizi mahrum ettiğini zanneder ama siz mahrumiyet hissetmemişsinizdir. Çünkü gerçek varlığınız mağdur edilemez, mahrum kılınamaz.
O yüzden bir mağduriyet hissimiz varsa, herhangi bir alanda olursa olsun -"annem beni mağdur etti, işte evlenecektim, sevdiğim insanı kabul etmediler, ya ben ya o dediler, ben de mecbur ailemi tercih ettim, evlenemedim, büyük mağduriyet" bu mudur yani? Bundan dolayı bunu yaşıyorsan oturup düşünmen gerekir: bak ne kadar boş bir şeyi ömrün boyunca yük hâline getiriyorsun. Belki şu vardı da "beni mağdur etti, ekonomik olarak vesaire, ne var bunda ki, işte başka kadına gitti, beni çocuğumla mağdur etti" -ne mağduriyeti? Bunlar geçer yani, atlayın bunların üstünden, bunlar boş şeyler, bunlar ego engelleri. Herkesin ego düzeyinde bir sürü mahrumiyet hikâyesi vardır. Ve burada şunu anlamalıyız: hâlâ acı çekiyorsan -ki çekiyoruz- sana acı çektireni bulmalısın. Ama bulacağın şey dışarıda değil, içeridedir.
Acı Çektiren İçeridedir, Dışarıda Değil
Acı çektiren dışarıda değildir, içeridedir. Hz. Yusuf acı çekti mi? Çekmedi. Çünkü içeride ona acı çektiren oluşmadı; içeride ona acı çektiren bir benlik inşa etmedi. Dolayısıyla içeride acı çektiren olmadığı için dışarıdaki durumu gayet objektif okudu. Mesela kardeşlerine "siz bana acı çektirdiniz" demedi; geldi on bir tane kardeşi, ve ego şöyle demedi: "işte bak Allah getirir, işte getirir böyle, Allah adildir" -böyle bir şey yok. Yani Allah önüne getirmeseydi adil olmayacak mıydı? Onlara kendi içinde bir acı hikâyesi üretmediği için, bir mağdur hikâyesi üretmediği için sadece onlara objektif analiz yaptı: "şeytan nefislerinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi, siz de o yanlış şeyleri yaptınız, bu kadar, bitti." Bakın ne kadar objektif, ne kadar süzülmüş bal gibi değil mi; en ufak bir sitem yok, bir kırılmışlık yok, bir mağduriyet hikâyesi yok, tamamen objektif. Diyor ki "şeytan nefislerinizin yaptığı şeyi size hoş gösterdi, o yüzden yaptınız; bugün size herhangi bir kınama yok." Yani "ben bunu size söylüyorum, bunu da kendim için söylemiyorum, veya sizi utandırmak için, sizi biraz yüzünüzü eğdirmek için söylemiyorum, bunu sizin için söylüyorum, orada yaşadığınız olgunun analizini söylüyorum" diyor aslında Hazreti Yusuf. "Bakın unutmayın, yanlış anlamayın, bugün size benim tarafımdan herhangi bir kınama yok" -ya sen bana ne kadar çektirdiğini biliyor musun, şimdi tövbe ettin ama ya benim yaşadıklarım- bak, hiç böyle bir hikâye yok.
Ama egonun hikâyesi biraz önce söylediğim gibidir değil mi? İşte kolay mı affetmek? Tabii ki kolay; yani "kolay mı affetmek" diyeni bir bul yani, kime kolay değil? Onu bulursan o zaman ne kadar kolay olduğunu görebilirsin. Sana bunu zorlaştıranı görmek durumundasın; kim sana affetmeyi zorlaştırıyor, kim sana hesap sormaktan vazgeçmeyi zorlaştırıyor, "asla bunu unutmayacağım" dedirten kim, sana bunu unutturmayan kim, sürekli her sabah sana bunu hatırlatan kim? "İşte bak bundan alacağın var, niye mutsuzsun biliyor musun, işte falan yüzünden" -sürekli sana bunu hatırlatan bir cahil bir ego var. Sen de bu yüzden unutmuyorsun, affedemiyorsun, hesaptan vazgeçemiyorsun, sürekli gözetliyorsun: ne zaman belasını verecek, o zaman rahatlarız diye. Ve rahatlamanı, huzurunu bir başkasının cezasına bağlamak -bırak cezasını görecekse o başka bir hesap, o başka bir sistem; o sistemin içine sen egonla girmemelisin.
Mesela işte Hazreti Yusuf hiç girdi mi o hesaba? Yok, "bir gün göreceksiniz o kardeşlerim önüme gelecekler" demedi, veya "bir gün o kral bana muhtaç olacak" demedi. Ego bakın ne kadar büyük bir şey; "bir gün bana muhtaç olacak, önüme gelecek, ben ona onun yaptığı gibi yapmayacağım ama bir şeyler de söyleyeceğim" -ne kadar saçma sapan bir hesabın içinde kendini kurguluyor ego değil mi? "Ben hayatımı bir başkasının durumuna bağlıyorum, bana ne olmuşsa olmuş, inşallah evlenmez, beni bu mağdur etti ya" -ne yapacaksın, evlensin evlenmesin, canı ruhu sağ olsun, mutlu olsun, huzurlu olsun. Sen niye bunu dert ediyorsun? Hayat böyle bir şey değil. Bize hayatı böyle okutan bir benlik tuzağı var.
"Hocam aynı kısımda hatvi'yat" -tabii üzülmesi gerekir, onun yaklaşımı asıl Kur'an'ı bunu olaylamış, ve Yusuf da onun da... Değil mi? "Aslında orada duası da var, ne maalesef gerçek" -evet, yani oradaki hüzün ve şöyle anlıyor. Ben şöyle anlıyorum: hüznümü ve üzüntümü şikâyet ediyorum, bakın ben Allah'a şikâyetimi anlatıyorum değil buradaki; hüznümü ve üzüntümü Allah'a şikâyet ediyorum, yani "beni bu üzüntü ve hüzünden kurtar" -yoksa oradaki hüznünü ve üzüntüsünü onaylamıyor, onu yüceltmiyor. Ama beşeri düzlemde böyle bir şeyi de hissediyor olabilir; ama bakın bunu onaylamıyor. Anlatabildim mi? Benim yorumum bu.
Dolayısıyla insan, hayatı ona ağır bir yük hâline getirenin içeride olduğunu görmeli. Onun için dışarıda bir şey aradığınız müddetçe asla bir yere varmanız mümkün değildir. Sadece hani Kur'an'ın birkaç ayetinde anlatılır: serap gibi bir şey bulursunuz yani, o serap yani, "o güzel bir şey" dersiniz, ulaştığınızda gerçekten hayal ettiğiniz şey olmadığını anlarsınız. Ve işte bir çeşmenin başına gidersiniz, "su var" zannedersiniz; hâlbuki başına gidersiniz, ortada su falan yoktur. O yüzden çözümü dışarıda aramak veya bizi rahatlatacak, huzura erdirecek, mutlu edecek şeyin dışarıda olduğunu zannetmek insan egosunun en büyük tuzağıdır ve en yaygın tuzağıdır. Onun için seni mutsuz edeni bulacaksın; bu içeride olan bir şeydir. Mağduriyet hikâyesinin nedeni içindedir; mağduriyet olayı dışarıda olabilir ama mağduriyet hikâyesi içeridedir. Ben bir mağduriyet olgusu yaşadım, ben mağdur olmadım ama. Anlatabildim mi? Bir mağduriyet olgusu, deneyimi yaşadım dedim, ben mağdur olmadım.
Ben "mağdurum" dediğinizde bakın farkında olmadan varlığınızı sakatlamış oluyorsunuz, bir nevi; varlığınıza bir mağduriyet izafe ediyorsunuz. "Ben mağdurum" diyorsunuz, "ben mahrumum" diyorsunuz, diyelim ki istediğiniz bir şey olmuyor, "ben mahrumum" diyorsunuz, "bir şeyim eksik kaldı" diyorsunuz; yani aslında varlığınıza karşı büyük bir hata işliyorsunuz. En yumuşak ifadesiyle söylüyorum, varlığınıza karşı büyük bir hatadır. Çünkü sen hiçbir zaman mahrum ve mağdur değilsin. Onun için hep hatırlattığım o ayet: "onların başına bir musibet geldiğinde 'biz Allah'a aidiz, ona döneceğiz' derler." Yani biz eksiksiz döneceğiz Allah'a; Allah'a öyle şöyle dönmeyin yani: "ya Rabbi çok mağdur oldum, işte dünya hayatı, biz de sana inanıyorduk ama işte sen de bunu görürsün" böyle yaralı bereli. Anlatabildim; sanki böyle dünya sizin bir tarafınızı göçertmiş, travmatize etmiş. Allah size ne diyecek öyle bir durumda? Diyecek ki "sen kendini tanımamışsın; sen nasıl mağdur olabilirsin? Sen benim üflediğim ruhun mağdur olabileceğini mi zannettin? Sen kendini ne zannettin ki mağdurum hissine kapıldın?"
"Mağdur olduğunu zannettin, ben sana öyle bir şey verdim ki onun mağdur olma imkânı yok. O mağdur olamaz; o ölemez, öldürülemez, yok edilemez, ortadan kaldırılamaz, travmatize edilemez." O zaman Allah'ın huzurunda mahcup olacağız; diyeceğiz ki "ya biz mevzuyu nereden almışız, nereden sarmışız, nereden tanımlamışız." Bir de Allah'ın huzuruna çıkıp da "ya Rabbi mağdur olduk, mahrum olduk, sen de bize bir şey yapsan herhalde" -bu kadar mı bir şey? Yoksa "ya Rabbi bu dünya hayatında bizi muhatap kıldığın bu dünya hayatında biz bir kısım şeyler yaşadık: çocuğum beni yok saydı, eşim beni bıraktı, arkadaşım bana büyük kazık attı, çok ilginç deneyimlerdi; şimdi işte olduğum gibi, o saf ruhsal varlığımla senin huzuruna geldim" -ne kadar güzel bir şey. Allah da diyecek ki "işte bak, bu kul yani, gerçekten bu kul." Öbürü egonun kulu.
Bakın Allah'ın kuluyuz, egonun kulu değil; bize ego kulluk ettiriyor. "Ben mağdurum" diyor, biz de diyoruz ki "tamam, haklısın, tabii ki, işte insanlar da çok kötü, mağduriyetini anlıyorum, bir şekilde çözmeye çalışacağız, bu dünyada olursa çözeceğiz, olmazsa da ahirete kalacak, yeter ki sen üzülme, senin mağduriyetini anlıyorum" -sen o zaman kime kulluk ediyorsun? Kimin arzularını, korkularını, heveslerini onaylıyorsun? O yüzden Allah'ın kulu olmak şey bir durum yani, belli bir bilinç ve farkındalık gerektiren bir şey. Biz ağırlıklı olarak egonun kullarıyız. Peki ayette ne diyor? "Ey kendilerine zulmeden kullarım" diyor. Bakın buna rağmen Allah bizi kul kabul ediyor; ama aslında diyor ki "bak sen kendine zulmediyorsun, senin içinde bir zalim var, o sana zulmediyor, sen de onun zulmünü onaylıyorsun."
İnançlı Olmak ve Mutsuzluk
Geçen bir kişi geldi, görüştüğüm bir insan; "kendini tanıtır mısın" dedim, iki cümle: "inançlıyım ve çok mutsuzum." Emin olun, cümle böyleydi, eksiği fazlası yok: "inançlı biriyim ve mutsuzum." Düşündüm, bunlar nasıl aslında yan yana gelebilir? Aslında gelmemesi gereken şeyler, anlatabildim mi? Bunlar aslında yan yana gelmezler. Ama işte inancın tam olarak ne olduğunu anlamıyoruz yani. "Nasıl olabilir, inançlıyım ve mutsuzum?" Hayır, oradaki şeyi anlıyorum; yani "inançlıyım, hakikaten insanlara yardım etmeye çalışan, merhametli, şefkatli, dürüst olmaya çalışan biri" ama tırnak içinde "eşinden, ondan bundan hak etmediği muameleler gördüğüne inanan biri." O da onu mutsuz ediyor; çünkü bakın yanlış bir ego hikâyesini onaylıyor orada ama farkında değil. İyi niyetli ama yanlış bir ego hikâyesine onay veriyor: "ben merhametliyim, şefkatliyim, iyi niyetliyim, dürüst olmaya çalışıyorum, haksızlık yapmamaya çalışıyorum, yanlış yaparsam kendimi eleştiriyorum ama buna rağmen hak etmediğim bazı muamelelere maruz kalıyorum" -ki söylediği şeyler de çok büyük şeyler değil.
Şimdi bundan dolayı bir ego içeride oluşuyor ve ego diyor ki "bak sen iyi davranıyorsun, dürüst davranıyorsun ama buna rağmen haksızlığa uğruyorsun; tabii ki mutsuz olacaksın, mutlu mu olasın?" Sana mutsuzluğu yüklüyor. O zaman ne oluyor? Slogan: "inançlıyım ve mutsuzum." "İnançlıyım, Allah'ın bana üflediği ruhu taşıyorum ve şu dünya hayatında da bir kısım değişik, hoş olmayan deneyimler yaşıyorum, çok mutluyum, çünkü fıtratıma uygun davranmaya gayret ediyorum." Ne kadar güzel bir tanım değil mi, tam yerinde, doğru ve gerçekçi. Öbürü ego hikâyesi.
Acı çekiyorsanız içinizdeki acı çektireni bulacaksınız; bunun başka bir çaresi yok. Asla acının kaynağının dışarıda olduğu hikâyesine inanmamalıyız. Ben inanmıyorum çünkü öyle bir şey yok; olmadığına çok eminim. Eğer bir sıkıntı, bir acı yaşıyorsam onun nedeni içimde -içimde dediğim kendi psikolojik mekanizmamda- yanlış bir benlik algısı türetmişimdir. Mesela "işte bu kadar haksızlık da olmaz, hayat hiç de adil değil" gibi hikâyelerine inanmamalısınız. Bak tekrar ediyorum: hayat, egomuzun zannettiği ve kurguladığı anlamda asla adil değildir, olmayacaktır da. Bunlar dünya hayatının geçici metaıdır; burada neyin adaletini bulacağız ki, geçici olan bir şeyde adaleti nerede arayacaksın? Kendi fıtratına uygun davranıp davranmadığında. Nasıl ki orada zulmün zıttı adaletse, "ey kendilerine zulmeden kullarım" diyorsa Allah, o zaman kendime zulmedeni bulmam lazım ve onun yerine adil olanı koymam lazım. Benim fıtratım adildir, kendi doğasında denge içindedir.
Habil-Kabil ve Hilm
Ben o denge ile hayata baktığımda, örnek Habil-Kabil nedir? Aslında bunun bir hikâyesidir. Habil ne yapıyor? Kardeşi onu öldürmek için elini kaldırdığında, "ben sana elimi kaldıracak değilim" diyor; "hem kendinin hem benim varoluşumun yükünü kendi üzerine alıyorsun, dolayısıyla bundan dolayı da sana üzülüyorum" diyor. Bakın hiçbir mağduriyet hikâyesi yok. Anlatabildim mi? Mağduriyet hikâyesini üreten egonun yaklaşımıdır. Mağduriyet arayacaksak, tekrar ediyorum, kendi fıtratını idrak etmediğin ölçüde mağdursun; fıtratından uzak olduğun ölçüde mağdursun. Fıtratında olduğun ölçüde asla mağdur olman gibi bir şey söz konusu değildir, çünkü bir mağduriyet hikâyesi üretecek bir ego yoktur, o fıtratında üremez.
Onun için işte Hz. Yusuf kıssası önümüzde en güzel kıssa olarak anlatılmış olmasının nedeni o; bak asla bir mağduriyet hikâyesi üretmiyor, asla. "İşte ben size hizmet ettim" -o Züleyha ve eşine değil mi, o kadar hizmet ettim, saygıda kusur etmemiş, buna rağmen iftiraya uğramış. Olur, olabilir. Ama ego diyor ki "olur mu, nasıl olur" -bak bütün bunları üreten o egoyu bul. "Nasıl olur" diye başlıyor, sonra "olmaması lazım" diye devam ediyor, sonra "sen çok mağdursun" diyor, sonra başkalarının güya şu dünyada çok şanslı olduğunu bir hikâye olarak üretiyor: "bak" diyor, "yaptı kötülük, kötülüğüyle kaldı." Egon gene baktı bu olaya böyle; ama sen gerçekten fıtratınla baksan, bilirsin ki bir insanın kötülük yapması için fıtratına karşı körlük içinde olması lazım. Kötülük yapman için fıtratına karşı kör olman lazım.
Bir gün biri demişti ki, böyle biraz sağlıksız biri: "ben istesem herkesi ayartırım, herkesi manipüle ederim" dedi. Ben de dedim ki "önce kendini unutman lazım, kendi fıtratına karşı bir cehaletin içine düşmen lazım ki onu yapabilirsin." Dolayısıyla sen önce kendini ayartmış olman gerekir, ondan sonra başkasını ayartabilirsin. Böyledir, başka bir türlüsü mümkün değildir. Bir insan kötülük yapıyorsa kendi varlığına karşı bir cehalet içindedir, bir algı bozukluğu içindedir. O zaman işte kötülük yapanda asıl mağduriyeti görmemiz gerekiyor. Zannediyorum Necip Fazıl'ın bir sözüdür: "kıyamda kıyılanı gör" diyor. Biri sana kıyıyor ama onda kıyılan var; bir zalim önce kendi varlığına karşı zulmetmeli ki sana zulmedebilsin. Bu yüzden kalkıp zalimin ayağını öpecek hâlin yok, o ayrı bir konu; elinden gelen mücadele imkânı varsa yaparsın, o ayrı bir şey. Ama kendini mağdur, onu da sanki böyle bir zafer kazanmış ve galip gelmiş olarak asla görmemelisin.
Yatay Düzlem ve Dikey Düzlem: Kendi Kimliğimiz
Çünkü böyle bir şey söz konusu değil. O yüzden içimizde mahrumiyet ve mağduriyet hikâyeleri oluştuğu zaman hemen böyle uyanmalıyız; çünkü o hikâyeler sizi iyi yerlere götürmez, ömrünüzü alır, ömrünüzü yer. Hâlbuki şunu bilmeliyiz: gerçek anlamda kayıp, ancak fıtrattan cehaletten ve kendi öz varlığını idrak yoksunluğundan kaynaklanabilir; asla başka bir yokluk gerçek değildir. O yüzden Kur'an diyor ki, biz sizi açlıkla, bazı şeyleri eksiltmekle -nefsinizden, ürünlerinizden, sevdiğiniz ticaretten eksiltmekle- etkileştiririz, sizi bunlara muhatap kılarız, sabredenleri müjdele. Neyde sabır? Fıtratının ne olduğunu idrakte sabırlı olacaksın, yani merkezinde duracaksın. Senin merkezin fıtratındır; sen oradan bakarsan, oradaki eksilmeler -o olmuş bu olmuş- bunun bir önemi yoktur.
Ticarette sadece bildiğiniz ticaret değil; sevmek, sevilmek, ilgi görmek vs. bütün bunlar da bir ticaret. İşte "azaldı, azalmadı, eşim beni eskisi gibi sevmiyor" -ya sevse ne olur, sevmese ne olur, diyebiliyor musun? Sevse de sevmese de bu onun süreci de ya. Daha yumuşak söyleyeyim: yani niye bunu dert ediyorsun kendine? Niye böyle yukarıyla yaptığın deyim yerindeyse ticareti veya yukarıyla olan bağını unutup yatay düzlemdeki ticarete bakıyorsun? Kimin ilgisi, kimin sevgisi, kimin takdiri, kendimi ne kadar gösterebildim -yatay düzlemdeki sürece bakıyorsun. Neden? Çünkü dikey olanı unutmuşsun.
Örnek: Hazreti Peygamber'in o hicretteki durumu. Hazreti Ebu Bekir diyor ki "bunlar bizi yakalayabilir" -hani mağaraya saklanıyorlar ya- "bunlar bizi yakalayabilir" diye içinden düşünüyor; "e bizi öldürebilirler, ben önemli değilim, peygamberi öldürebilirler" -kafasında yani yatay düzlemde bir değerlendirme yapıyor. O yüzden biraz kaygılanıyor, hüzünleniyor. Allah ne diyor? "Ey Resulüm hüzünlenme, Allah bizimledir" diyor. Bu şey değil, böyle retorik değil; bak ne lafı çakmış, değil. "Allah bizimledir." Bir de egonun da bir de böyle şeyleri var: "Allah benimle, ben Allah'ıma ibadet ediyorum, Allah beni size karşı korur" -neyini korur, neyini korur? Özünü korur; yoksa ölebilirsin. Allah ölen peygamberleri korumadı mı? Değil mi? Zulme maruz kalan peygamberleri o zaman korumadı mı? Onlar "Allah bizimle" diyemediler mi? Bakın yanlış inanç kalıplarımız var.
Ne dedi orada aslında peygamber? "Allah bizimledir." Yani dikey boyuta işaret etti; yatay düzlemde yakalanabilirsin, ölebilirsin, şu olabilir bu olabilir -bu asli olan bir şey değil ki. Ne yakalansak kaybetmiş oluruz ne de yakalanmasak "bak Allah bizimle" -hayır, bak Allah her durumda bizimle; yakalansak da bizimle, yakalanmasak da bizimle. Bizimle onun arasındaki bağ yatay düzlemdeki olgular ve değişimlere bağlı değildir. O yüzden Hazreti İsa'nın bir adı da o kelimedir: Allah bizimle -İngilizcesi Emmanuel, onun aramicesi aslında; "innallahe meana," Allah bizimledir demek, yukarıyla olan bağını hatırlamaktır. Yoksa işte "şu olur mu, bu olur mu, yuvam dağılır mı dağılmaz mı, eşim beni ömür boyu sever mi sevmez mi, çocuğum bana itaat eder mi etmez mi, sevdiğim insanlar her zaman beni sever mi sevmez mi, kendimi hayatta ispat edebilir miyim edemez miyim" -bunlar yatay düzlem hikâyeleri. Asla bunlar bizim varoluşumuzu tanımlar ve bunlarla kimlik inşa edemeyiz.
Bakın, birçoğunuz başta bir konuştuk, şahidi olduğunuzu tekrar ediyorum: insan fonksiyonlarıyla kendini tanımlamamalı. Kendimizi tanımlayacağımız yegâne şey öz varlığımız, onun da bağlı olduğu Allah'tır. O yüzden Allah'ın kulu olmak çok büyük bir anlayıştır. İnsanlar Allah'ın kulu olmaktan vazgeçtiklerinde, yani o bilinçten vazgeçtiklerinde, farkında olmadan fonksiyonlarının kulu hâline geliyorlar; yaşadıkları olguların kulu hâline geliyorlar. "Ben Allah'ın kuluyum" dediğimde, ben Allah'la olan bağım üzerinden varım ve benim kimliğim budur. Benim kimliğim anne olmak, baba olmak, işte sevilmek, önemsenen biri olmak, işte hayatta bir şeyi ispat etmek, statü, kariyer, imaj, şu bu -hiçbiri değildir. Onun için "Allah'ın kulu" tabiri bile gerçek anlamıyla anlaşıldığında büyük bir özgürlük, büyük bir kurtuluş, büyük bir huzur ifadesidir.
Ama biz neyin kuluyuz? Dünyadaki olayların kuluyuz. Mesela "nasılsın?" "Çok şükür." Öbür türlü nasılsın? "Ya işte sorma." "Allah'a şükür de işte, insanlar çok..." "Acı olsun." Bak ne oldu? Bir olayın kulu hâline geldi, o olayın atmosferinin içine gömüldü. Hâlbuki olaylar olur, yaşanır ve geçerler; onlar olgulardır, sen kendini onlarla tanımlayamazsın. Sen kendini bir kadın olmakla bir erkek olmakla, evlenmekle, anne olmakla olmamakla, başarılı biri olmakla olmamakla, hak ettiğin yeri bulmakla bulmamakla asla bunlarla tanımlayamazsın. Tek bir tanımın vardır: sonsuz ve mutlak olan Allah'a aidiyetin. Çok sade ve çok gerçek olan şey budur. Gerisi tamamen bir üretimdir, ego üretimidir; ve sizi onunla tanımlayan ego sizi o hesabın tutsağı hâline getirir. "Ne zaman hak ettiğim noktaya geleceğim" -ego size sürekli bu dayağı atar. Veyahut da "eskiden ben insanları çok severdim ama artık insanlardan nefret ediyorum, görmek istemiyorum" -niye ki, niye? Çünkü içeride beklediği şeyleri alamayan bir ego var. "Madem beklediğin şeyi bulamıyorsun, o zaman o insanlarla alışveriş yapma, ticaret yapma" -psikolojik ticaret yapma. Hâlbuki beklentin yok, o zaman problem de yok. Beklentin olmaması insanlara kendini kapatman değil; insanlarla olabildiğince egosuz bir şekilde iletişim kurma. İmkânsız mı? Yok, mümkün, hem de çok kolay; yeter ki orada ortaya çıkan egoyu dinleme. Bu kadar basit.
Egonun Anlattığı Hikâyeler Yalandır
Diyelim ki bak sen iyi niyetli davrandın ama öyle davranmadı; tamam, bu onun problemi, problem ne? Beklenti yoksa problem de yok. Sen kendi duanı yaşadın, o da kendi sürecini yaşıyor. Ne kadar rahat ve net bir yaklaşım. O zaman içeride sana sürekli farklı bir adalet anlayışı, farklı bir hak anlayışı, farklı bir mutluluk ve huzur hikâyesi üreteni bulman gerekir. "Söyle, ben bunu hak ettim mi?" "Hak etmedim." "Ama diyor oluyor." E tamam, sorun ne? Sorun yok aslında; sorun ego üretiminden kaynaklanıyor. Ego alıyor, onu başka bir hikâye olarak sana pompalıyor; sen de hikâyeyi çok beğeniyorsun, "güzel hikâye" diyorsun. Evet ego güzel hikâyeler anlatır ve kendi içinde çok tutarlıdır -kendi içinde ama gerçek değildir. Onun gerçek olmadığını kavrıyorsan, sen zeki bir insansın; işte o insana ben "zeki insan" diyebilirim. Öbürü zeki biri değil; öbürünün zekâsı egosunun emrine verilmiş ve kişi farkında olmadan o zekâdan daha güçlü, sofistike dayaklar yiyor -böyle iyi dayak yiyor yani, ama böyle felsefi derinliği olan dayaklar yiyor. Çünkü oradaki zekâ egoya hizmet ediyor farkında olmadan. Hâlbuki zekâ eğer egonun hikâyelerini analiz edebiliyorsa niteliklidir; edemiyorsan kusura bakma zeki olmuyorsun, akıllı hiç olmuyorsun. Akıllı insan egosuna karşı uyanık olandır.
Bakın Hz. Yusuf zeki ve akıllı bir insan; neden? Hiçbir egonun araya girmesine imkân vermedi, hepsine karşı uyanık davrandı. Asla bir mahrumiyet, mağduriyet hikâyesi üretmedi. "Hapishane sizin davet ettiğiniz şeyden daha hayırlıdır" dedi. "Size göstereceğim şu bu" -asla bakın hiçbir şey yok, hiçbir hikâye yok, onda hiçbir ego hikâyesine rastlayamazsınız. Ve gayet huzurlu bir şekilde hayatı yaşadı. Ve dikkat edin, mesela Hz. Yusuf o kadar şey yaşamış olmasına rağmen, İslam toplumunda Hz. Yusuf'la ilgili aslında normal ortalama bilinçte bile bir mağduriyet hikâyesi yoktur, değil mi? Pozitif bir hikâye gibi anlaşılıyor. Hâlbuki asla, normal ego hikâyesi üzerinden baktığınızda hakikaten büyük mağduriyet yaşamış yani. "Mutlu sona bağlıyorlar hocam o yüzden." İşte yanlış algıladıkları için, evet.
Hatta bakın çok önemlidir, Yusuf kıssasındaki en son nokta nedir? İşte Mısır'ın belli bir idaresinde belli bir noktaya gelmiş, anne babası gelmiş, kardeşleri yaptıkları hatayı anlamışlar, her şey mükemmel. Hani insan ne der? "Ya biraz bunun bir tadını hafiften çıkarsak iyi olur, hani yeni yeni düzlüğe çıktık" değil mi? Bazen bazı insanlar var, tam emekli olur, altı ay sonra ölür, değil mi? Tam adam emekli olur, rahat edecekti, öldü. Şimdi bakın çok ilginçtir, bütün bu pozitif duruma geldiği anda Hazreti Yusuf'un sözü: "Ya Rabbi beni sana teslim olmuş bir insan olarak vefat ettir ve beni sadıkların, salihlerin arasına kat." Benim için bu önemli, anlamlı olan, değer olan, kıymet taşıyan şey budur. Yoksa bakın hiçbir şey yok, hiçbir mağduriyet hikâyesi olmadığı gibi şuna dikkat ediyor: "yani beni zannetmeyin ki ben işte Mısır'ın hazinelerinin idaresine kondum, söz sahibi hâle geldim vs., bundan dolayı bak ne kadar şimdi mutluyum." Hayır. Bakın Hz. Yusuf için hikâyenin güzel bitmesi nedir? Allah'a teslimiyet şuuru içinde vefat etmek ve salihlerin arasına katılmak; yani aynı şuurda olan insanlarla birlikte olmak. Onun güzel son hikâyesi budur; yoksa Mısır'a yönetici olarak atanması, ayağının altında birçok imkânın olması değil. İşte bakın bu fıtrat bilincidir.
"İşte bak çok zorluk yaşadın, biz olsak Hazreti Yusuf'u şöyle teselli ederiz: bak Hazreti Yusuf, sen çok zorluk yaşadın ama Allah sana bir düzlük verdi, bak Allah adildir" falan diye deseydiniz, Hz. Yusuf size derdi ki "bunları hiç anlamam." Çünkü bakın, dedim ya, ego açısından hikâye okumak ayrı, fıtrat üzerinden hikâye okumak, olayları okumak apayrıdır. Egonun size kendi kriterleri üzerinden olayları okumasına karşı uyanık olun; o okusun ama inanmayın. Şey gibi düşünün, çocuk anlatıyor: Örümcek Adam. Tamam, anlatıyor yani; siz de dinleyin, problem yok, ama inanmayın. O kadar. Yoksa "aman yok, anlatmasın" değil, "yok, anlatsın." "Çok mağdur oldun falan, sen bunu hak etmiyordun." Anladım, tamam, bitti mi? Hikâye bitti, tamam, hadi güle güle sana. Hikâye üretirse üretsin, problem değil, siz inanmayın; inanırsanız da onun sonuçlarının farkında olun.
Hiçbir hikâye yok, hiçbir ego hikâyesi yoktur gerçekte; o ego tarafından bir vehim olarak üretilir. "Zan denilen olay bu mu?" Tabii, bir zan ve vehim üzerinden size bir hayat okuması yapar; gerçek kendinizi okutur. "Ben çok mağdurum." "Niye mağdursun?" diyorum, bir hikâye anlatıyor yani. Ben hayatta kimi mağdur görebilirim? Fıtratından uzak insanı mağdur görebilirim. Fıtratından uzak olup da "biri beni sevse" diye böyle fellik fellik kendisini sevecek insan görürsem, gerçekten emin olun ben onu mağdur görüyorum, büyük bir mağduriyet olarak görüyorum. "Kimse bana değer vermiyor" diyen bir insanı gerçekten mağdur görüyorum. Ama niye mağdur görüyorum? Gidip kendisine değer veren bir insan bulduğunda o mağduriyetin kalkacağını düşünmüyorum; gerçekten Allah'ın ona verdiği değerin farkında olmadığından dolayı onu mağdur görüyoruz, görmeliyiz. Eğer kendi içimizde böyle bir benlik türüyorsa, orada da kendimizi mağdur görmeliyiz. Çünkü egonun öyle bir tuzağı vardır ki, seni gerçek hazineden alıkoyduğu gibi, seni sahte hazinelerin de arkasına koşturur ve sen oradan sahte bir mağduriyet hikâyesi üretirsin: "kimse bana değer vermiyor." Ben öyle diyen bir insan olduğundan gerçekten emin olun üzülüyorum, gerçekten hüzünleniyorum orada; ben diyorum ki bu insan Allah'ın kendisine verdiği bu kadar yüce bir değeri kendisine muhatap kılmış, kendisini bu dünyaya aziz bir misafir olarak göndermiş, "bana aitsin" demiş, kendi ruhundan üflemiş; bu değeri görmüyor ve insanlara dönüp "kimse bana değer vermiyor, ne kadar kötü bir durum" diyor. Bu ne kadar üzüntü verici bir şeydir ve insanın kendine yaptığı ne kadar büyük bir zulümdür.
O yüzden gerçek özgürlük kendini ruhuna ve onun kaynağı olan yaratıcısına bağlı olarak tanımlamandan geçer. Kendini böyle idrak ettiğinde özgürsün; o zaman olaylar senin için sadece deneyimlenen olgular olarak kalır, asla hiçbirinden mahrumiyet üretmezsin. Çünkü böyle bir şey yoktur; buna sebep olan şey senin yanlış kimlik tanımlamandır. "Eşine 20 yıldır sadık bir şekilde yaşadın, eşin yanlış bir şey yaptı, seni terk etti; problem var mı?" Yok, hiçbir problem yok. "Çok samimi bir arkadaşın sana hayal edilmedik şekilde büyük bir kazık attı, problem var mı?" Yok. Ama ego ne diyor? "Ama öyle olmuyor hocam." "İşte onu bulup senin dediğin gibi olmuyor" -ey ego, dememiz gerekiyor. O yüzden ne tarafından manipüle ediliyorsun, bunu görmen gerekir. Ne tarafından manipüle edildiğini gördüğünde, probleminin olaylar değil, kendi içinde seni manipüle eden benlik olduğunu göreceksin.
Kişisel Değil, Evrensel Bir Hikâye
Bir anne bunu yapar mı? Bir baba bunu yapar mı? İşte bir arkadaş, kardeş bunu yapar mı? Peki Hz. Yusuf niye böyle demedi? Bak on bir kardeş, on birinin de on biri bunu yapar mı? Hani bir değil, iki değil, üç değil, dört değil; var mı böyle bir hikâye? Ama bak şuradan düşün: bu hikâyeleri üreten kim? Sadece budur gerçek; bizi gerçek anlamda fark ettirecek şey buradadır. Sana hikâye anlatan egoyu bul; o çünkü gizli özleşir, sana kendini hissettirmez. Onu bulduğun zaman kaynağı da bulmuş olursun; seni mutsuz eden kaynağı da bulmuş olursun. O zaman asla hayat için "işte yok, adil değildi, hak ettiğim şeyi bulamadım, işte hayat tabii ki acıdır" gibi kelimeler üretmezsin; çünkü bunların yeri yok. Bunları üreteni bulduğunda oradaki sahteliği de anlamış olursun.
İşte o son olarak ayetin ifadesiyle: "Ya Rabbi içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mı edeceksin?" İşte o içimizdeki beyinsizler sadece anladığımız toplumdaki cahiller değil; içimizdeki beyinsizler de bunlar. O içimizdeki beyinsizleri bulmak lazım; onlar beyinsizdir, onlarla kavga etmeye de gerek yok. Anlatabiliyor muyum? Kavga etmeyin, öyle bir şey; "niye böyle düşünüyorum, niye böyle hissediyorum, ne kadar kötü bir egom var" -yok, bunlar da beyinsiz, sadece boş üretim yapıyorlar, bu kadar. Gülümseyin ve geçin, onaylamıyorum ve geçiyorum, bu kadar; çünkü gerçekten beyinsizler yani. Anlatabildim mi?
Hayatı doğru okuduğunuzda, mesela ben son olarak söyleyeyim: ben mesela kendi ailemdeki fertlerin böyle 12-13 yaşlarında aslında arzuları, korkuları, hevesleri üzerinden yaşadıklarını gördüğümde, bu mevzunun kişisel bir şey olmadığını anladım. Dedim ki burada kişisel bir şey yok; anlatabilir miyim? Yani annemin tavrı, babamın tavrı, kardeşimin onun bunun tavrı -kişisel değil. Hani bazı insanlar "işte ailede hep beni küçümsediler, işte kimse beni sevmedi, onu kayırdılar, bunu götürdüler" der; hikâye boş hikâye, kişisel değil. Onu anlayın; herkesin psikolojik mekanizması neyse öyle davranıyor. Sen İsmail değil de Ahmet olarak o aileye girseydin gene aynı şey olacaktı; kişisel bir şey değil. Sen Ayşe değil de Fatma da olsan, kocan gene seni aldatacaktı. Kişisel bir hikâye yok ortada; ego kişiselleştiriyor. Anlatabildim mi? "Babam beni 8 yaşında bıraktı, kendimi değersiz hissettim" -bak, kişisel bir şey yok, o adamın cehaleti, başka bir şey yok; o kadar basit bir şey, gerçekten bu kadar basit.
"Sen 30 sene bir hikâyeye inandın, 30 sene saçma sapan beyinsiz bir benlik hikâyesine inandın." Tabii şimdi ego da diyor ki "30 sene inandım, bu hikâyeyi götürdün, şimdi bırakacak mıyım? O kadar kolay mı şimdi?" Bırak hikâyeyi o zaman, ne güzel gidiyoruz yani o hikâyeyi bırakmadan, değil mi? "Travmalarım var" -yani varsa sorumlusu sensin; travmaların varsa sorumlusu sensin. Acı üretiyorsan sende acı üreteni bulacaksın; bulmuyorsan sorumlusu sensin. O yüzden ne tür hikâyeler üretildiğine bakın; kendi psikolojinizde de buna bakın, çevrenizdeki insanları dinlediğinizde de öyle bakın. Ben hayatta çok ego hikâyesi dinlemişimdir; tabii insanlar kendilerini dinlediğimi zannediyorlar. Henüz ben gerçekten kendini anlatanı görmedim; egosunu anlatıyor, o egosu üzerinden bir kendilik var zannediyor. Anlatabiliyor musun? Kendimizi anlatsak zaten gerçekten orada hiçbir travma yok; orada bir bilgelik var, orada bir irfan var, orada bir şefkat var, orada bir farkındalık var. Gerçek kendimizde bir travma hikâyesi yoktur, bir acı yoktur, bir mahrumiyet yoktur.
Çocuklarda Fıtrat Bilincinin Aşılanması
"Hocam bir şey sorabilirim; kendi fıtratımız, kendi özümüz diyoruz ya, fıtratın da getirdiği belli bağlı şeyler var, mesela iyi insan olmak yani şefkatli, merhametli; o zaman her insanın fıtratındaki şey aynı şeyse o zaman her insan aslında aynıdır. Hani kendimizi tanımlayalım." Gerçek fıtrat aynıdır. "Buyurun, peki hocam çocuklarda diyelim ki bu bilinç nasıl aşılanmalı? Diyelim ki düştü, orada şefkat bekliyor; ego savunmayı istiyor, onu orada göstereceksiniz, o ayrı bir şey. Yani bu kaç yaşından sonra biz burada terkini göstermemiz gerekir; yani sen burada duygunu büyütüyorsun."
Evet, yani bunu yaşına göre farklı düzeylerde anlatmak gerekir. Mesela diyelim ki 10-12 yaşlarında "bak sen bir duygu yaşıyorsun ama o duygu değilsin, bir duygu yaşıyorsun ama bu duygu, yaşadığın bir şey, sen o duygu değilsin" -mesela diyelim ki "çok üzgünüm" demek yerine "şu anda üzüntü duygusunu yaşıyorum ve deneyimliyorum" -mesela bunu öğretebiliriz ufaktan ufaktan. Sonra 15 yaşından itibaren gerçekten gerçek kendine dair hatırlatmalar gerekir. O zaman çocuktan öyle bir şey beklenecek; tabii o kadar bekleyemeyiz. Aslında şöyle diyeyim: bakın çocukları gözlemlerseniz, mesela ilk 1-2 yaş içinde aslında çocuklar yaşadıkları deneyimleri "ben" diye kodlamazlar; onu aslında bir deneyim olarak kodlar, o çocuk bilincinde, o ufak yaşlardaki bilinçte. Hani mesela bir şeye üzülür ama oturup "ben mağdur oldum" falan diye bir hikâye yapmaz.
"Bir yerden efendim yorum yapıyor mu?" Evet, yani kendilik onu yapmaz, sadece onu yaşanmış bir olay olarak algılar; ego onu kendi adına kaydetmez. Anlatabildim mi? Dolayısıyla aslında çocuklarda gözlemlememiz gereken çok fıtri bir bilinç var o yaşlarda; ilerleyen yaşlarda orada benlik oluşmaya başlıyor, işte "sen beni sevmiyorsun, ben değersizim" gibi ego kayıtları başlıyor. İlk bir iki yaşta onlar yok gibidir. "Birilerinin üflemesiyle oluşan bir şey mi?" Yani aslında çevrenin o konuda çok güçlü bir etkisi var ama bir yatkınlık eğilimi de var; yani potansiyel olarak var. Ama o daha çok tabii ki çevrenin onları şey yapması, tetiklemesiyle güçleniyor; ama insan psikolojisinde potansiyel olarak bu risk var yani, olmasa şey olmaz.
"Doğru bir çevrede yetiştiğinde çocuk, ideal olan, kendilerini bulmuş bir çevrede yetiştiğinde, aslında hiç kirlenmez." Kirlenmeyebilir; mesela teorik olarak düşünelim, mesela çevresinde "ben çok üzgünüm" sözünü duymasa, mesela çevresinde şöyle bir şey duysa -"şu anda kısa süreli bir üzüntü duygusu deneyimliyorum" diye cümleler duysa- belki "ben üzgünüm" şeyini o kadar yaşamayacak. Veya diyelim ki bir yetişkinin işte sevilmediği bir durumla karşılaştığında "şu anda ben bir insanın beni sevmemesini deneyimliyorum" dese, mesela o yetişkin, o çocuk belki daha doğal yetişecek; tabii daha doğal yetişecek yani orada. Ama sürekli yanlış benlik kodlamaları var; atıyorum mesela düşünün, mesela bilmiyorum, düşünmek lazım bunu: mesela işte çocuk "ben güzel miyim, güzel mi oldum" diye görüyor, sanki giyinince güzel oluyor, nasıl bir olmaklıksa bu değil mi? Bu kadar; ben de onu diyorum. Hani mesela hiç bunları duymasa, diyelim ki bedeni üzerinden, giyimi üzerinden "güzel mi oldum, çok güzel olmuşsun" diye cümleler duymasa; değil mi, belki kendini o beden üzerinden, beden imajı üzerinden, giyim üzerinden o kadar tanımlamayacak. "Ama siz güzel cevap verdiniz."
Bu arıza kısa cümlelerden çıkıyor: "ben güzel miyim, beni sevmiyorlar." Mesela siz daha uzun anlatınca mevzu yayılıyor, kaynıyor, gidiyor arama; "ben sevilmeme hissini deneyimliyorum" falan dediğinizde, zor geldiği için insan arızayı bağlayamıyor. Ama "ben izlenmeyeyim, beni sevmiyorlar, benimle ilgilenmiyorlar, bana ilgi göstermiyorlar" -işte burada insanoğlu kendi adına doğru kelimeler kullanmalı, doğru cümleler kurmalı ve egonun kurduğu cümlelere ve hikâyelere karşı uyanık olmalı. Çevresine de olabildiğince o hikâyeleri yansıtmamalı aslında. Anlatabildim mi? Mesela "kimse beni sevmiyor" cümlesini bir yetişkin kullanmamalı, ve bir çocuk bunu duymamalı aslında. Çünkü kimse seni sevmiyor olamaz -"yapayalnız" cümleleri kurmamalı, böyle bir cümle imkânsız kurulamaz ki; kimse beni sevmiyor olamaz, çünkü Allah beni seviyor. İnsanlar da bazen egolarına düştükleri için beni sevmiyorlar ama bu da onların süreci; ben Allah tarafından sevildiğimi hissediyorum, idrak ediyorum, bu ne kadar güzel bir şey.
Mesela böyle bir cümle duysa çocuk, değil mi? En azından "kimse beni sevmiyor" cümlesini demeyebilir yani. "Peki Allah tarafından sevilmemek gibi bir durum yoktur, çünkü özümüz itibariyle Allah tarafından seviliriz." "Bakın Allah beni seviyor mu, Allah beni seviyor mu cümlesi de bir ego hikâyesidir." Allah gerçek anlamda beni sevmemesi mümkün değil, çünkü küçüklükten işte "şunu yaparsan Allah seni sever" -tabii işte onlar da mesela desek ki "bu Allah'ın sevdiği bir davranış" bu ayrı bir şey değil mi aslında. Allah seni her zaman seviyor ve senin güzel davranışlarda bulunmanı istiyor; sen yanlış davrandığında senin yanlış davranışını onaylamıyor, çünkü zaten sana da yakışmaz. Dediğimizde o zaman daha doğru; kendimizle de ilgili "Allah beni seviyor mu" -sevmemekten başka ne yapabilir ki aslında? Çünkü ona aitsin. Yanlış anlaşılmasın, sanki böyle -yani ona aitsin, seni dışarıya mı atar? Dışarı diye bir yer yok ki; Allah nereye seni atabilir ki? Böyle bir şey mümkün değil ki. Anlatabildim; Allah'ın mülkünün dışı diye bir yer yok ki. Hani biz bazen deriz ki "gözüm seni görmesin"; Allah nereye seni atabilir ki, böyle bir şey mümkün değil.
Dolayısıyla Allah seni seviyor, çünkü sonsuz bir sevgi kaynağıdır o; sadece senin yanlış davranışını senin adına sevmiyor. Yoksa Allah'ın insanı sevmemesi -Kur'an'da geçen "Allah zalimleri sevmez" değil mi diyeceğiz. Ben de biliyorum sizden o şey gelecek, o yüzden şey yapayım dedim. Güzel bir nokta, çok güzel önemli bir nokta; çünkü Kur'an'da geçiyor: "Allah zalimleri sevmez, gafilleri, cahilleri işte şunu bunu sevmez." Bakın oradaki aslında davranış tarzlarıdır; yani Allah zulmü sevmez ve kendini o zulme nispet edeni sevmez. Ama senin gerçek varlığın zaten o ego değil; yani sen üstünü başını bir çocuk olarak kirlettiğinde, Allah senin üzerindeki -annen baban senin üzerindeki çamuru sevmez. Anlatabildim mi? Seni banyoya sokar, temizler, sonra çıkarır. Allah da işte cehennem banyosuna sokacak, çıkaracak; o kadar yani. Orada siz olmayan şeyler temizlenecek; anlatabildim mi? Siz yanmayacaksınız, zanlarınız yanacak yani. Zanlarınız, hayalleriniz yanacak orada; siz yanmayacaksınız.
Yanmayacağım. Teşekkür ederim. Teşekkürler.