Mekke Fethi Sonrası Ensar ve Dinin Üç Mertebesi

Kısa Özet

Sohbette, Mekke fethinden sonra ganimetlerin büyük kısmının henüz yeni Müslüman olmuş kişilere dağıtılması üzerine Ensar içinde oluşan gönül kırıklığı ve Peygamberimizin onlara yaptığı meşhur konuşma anlatılıyor. Bu konuşma üzerinden dinin üç farklı düzeyde anlaşılıp yaşanabileceği ortaya konuyor: dünyevi kazanç için, hak-adalet/karşılık beklentisiyle, ya da sadece Allah ve Resulünü tercih ederek. Konuşmacı, bu üç düzeyin İslam, iman ve ihsan mertebelerine karşılık geldiğini, kendisinin bu hadiseyi 18 yaşında okuduğunda çok etkilendiğini paylaşıyor. Sohbet, Peygamberimizin veda hutbesinde dünya ile ahiret arasında serbest bırakılıp ahireti seçmesi ve bunu duyan Hz. Ebubekir'in hüznüyle devam ediyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Dinin üç farklı anlaşılma/yaşanma düzeyi vardır: dünyevi kazanç için, hak-adalet/karşılık beklentisiyle ve sadece Allah ile Resulünü tercih ederek.
  • Peygamberimiz Ensar'a "Allah'ı ve Resûlü'nü yanınıza alıp evinize dönmek istemez misiniz?" diyerek en yüksek düzeyi teklif etmiştir.
  • Peygamberimiz veda hutbesinde dünya ile ahiret arasında serbest bırakıldığında ahireti seçmiştir; bunu duyan Hz. Ebubekir ağlamıştır.

Mekke Fethi ve Ganimetlerin Dağıtımı

Çoluk çocuklarını, eşlerini, her şeylerini alarak gelmişler. "Yerle bir edeceğiz, Hz. Muhammed'i ezip geçeceğiz" gibi bir şey demişler. "Hz. Muhammed Mekke'yi fethederek bir şey olduğunu mu zannediyor? Şimdi biz ona gerçek gücün ne olduğunu göstereceğiz" demişler. Onlar kendilerine güveniyorlardı ki her şeylerini alarak gelmişlerdi. Bu, Arap anlayışında kendilerine çok güvendiklerinin bir işaretiydi.

Ve orada Peygamber Efendimiz Allah'ın lütfuyla onları yeniyor ve çok büyük bir ganimet ele geçiriliyor. Fakat Peygamber bu büyük ganimeti, ekseriyet itibariyle, henüz Mekke'nin fethi sürecinde yeni Müslüman olmuş insanlara dağıtıyor. Diğerlerine ise daha azı kalıyor. Bunu dağıttığı zaman Medineli Müslümanlardan, yani Ensar'dan bir kısmının içinden Peygamberin kendi hemşehrilerini (Mekkelileri) kayırdığına dair bir düşünce geçiyor. Bu, akıllarından böyle geçince, Medinelilerin büyüklerinden biri olan Sa'd bin Muaz, bunu Peygamberimize aktarıyor. Diyor ki: "Ya Resulullah, Ensar içinde böyle böyle diyenler var." O zaman Peygamberimiz "Ensar'ı topla, onlarla konuşmak istiyorum" diyor. Sadece Ensar'ı topluyor, konunun geçtiği insanları. Onlara şöyle bir konuşma yapıyor.

Peygamberimizin Ensar'a Konuşması

Diyor ki: "Ben size şimdi desem ki, benim vesilemle imanı buldunuz; küfürdeydiniz, benim vesilemle imanı buldunuz. Ben size yine desem ki, siz birbirinizle sürekli kavga eden topluluklardınız, benim vesilemle Allah sizin aranızı düzeltti ve sizi birbirinize kardeş yaptı; benim vesilemle gaflet ve küfürden kurtulup imana erdiniz desem, siz ne dersiniz?" O zaman Ensar başlarını eğiyor. "Doğru söylüyorsun ya Resulullah" diyorlar.

"Yok" diyor, "siz de bana şöyle diyebilirsiniz: sen Mekke'den kovuldun, biz sana kucak açtık. Sana insanlar inanmıyordu, biz sana inanarak sana güç ve kuvvet verdik. İnsanlar seni koruma konusunda gevşek davranıyorlardı, biz hayatlarımız pahasına seni korumayı ahdettik, sana biat ettik ve seni koruduk, diyebilirsiniz." Peygamber devam ediyor: "Ben de size 'haklısınız' derim." Diyor ki: "Bunları bir kenara koyup, Allah'ı ve Resulünü yanınıza alarak evinize dönmek istemez misiniz?"

İşte bakın, bu son cümle dinin ta kendisidir. Şimdi ilk cümle, ilk husus nedir? Mesela en başta Peygamberin ganimetten dağıttığı şey, dini sadece dünyevi bir rahatlık, dünyevi bir kazanç olarak görenlere hitap ediyordu. Aklın gördüğü, hatta en zahiri aklın gördüğü bir şey. Yani mesela, "biz dindar olursak dünyada daha rahat yaşarız", "belki de kocam dindar olursa beni aldatmaz" gibi. Bu da bir görüştür, doğruluk payı da var yani.

Şimdi Peygamber Efendimiz, İslamiyet konusunda, daha doğrusu hayata bakış konusunda tamamen dünyayla kuşatılmış olan insanlara diyor ki: "Bakın, bu din size bunları da verir, alın." "Allah bana verdi, bunları alın" diyor. Çünkü onlar için dünya çok hâkim bir konumdaydı. Peygamber onlara bir kızgınlık veya küçümseme anlamında değil, bu şekilde davranıyor. Hayatları, bilinçleri dünyayla kuşatılmıştı. Onlar için koyun, deve, altın, gümüş önemliydi. Peygamber de onlara bunu veriyor; ta ki bilinçleri oradan uzaklaşsın, o takıntıdan kurtulsunlar.

Dinin Üç Düzeyi

Şimdi Ensar da diyor ki: "Sen burada adaletten, haktan bahsediyorsun ama biz de bu dünyada bir şeyler yapmışız, zorluk yaşamışız; bunun bir karşılığı yok mu?" Bu da gayet tutarlı bir şey aslında. Ensar'ın orada söylediği şey anlamsız, tutarsız, haksız bir şey değil. "Biz bugüne kadar seninle mücadele ettik, hayatlarımızı ortaya koyduk, birçok şeyi zahiren kaybettik; bunun bir karşılığı yok mu?" diyorlar.

Peygamber diyor ki: "Karşılığı olabilir." Konuşmanın ilk kısmı bu zaten: "Bunun karşılığı olabilir, siz de diyebilirsiniz ki biz böyle yaptık, bunun karşılığını bize ver diyebilirsiniz; ben de size 'haklısınız' derim. Ama" diyor, "bu basamağı da atlayıp Allah ve Resulünü yanınıza alıp evinize dönmek istemez misiniz?" Bakın bu da üçüncü düzey, öbür düzey.

Şimdi bu üç düzeyin de dini anlamak açısından yeri var. Ben Peygamberin verdiği altını, gümüşü, deveyi, ineği talep edebilirim. Ya da "Rabbim, biz bu kadar dünyada zorluk sıkıntı çektik" diyerek cenneti isteyebilirim; Allah "niye istiyorsun" demez, verir. Fakat bunun bir başka düzeyi daha var. Peygamber Efendimiz o düzeyi Ensar'a teklif ediyor. İşte asıl olan da odur.

Dolayısıyla dini bu üç düzey çerçevesinde anlamak lazım. Biz dine sarılınca bu üçüne birden sarılmak durumundayız, ama asıl olan en derin ve en içteki olanıdır. Ben bunu hayatımda 18 yaşında okudum. O yaşta okuduğumda, Peygamberin bu son sözü beni aylarca etkiledi ve dedim ki "işte din bu, gerçek din bu." Bunu düşünmeyi Allah bana o yaşta nasip etti; yoksa açıkçası o dönem söyleyeceğim kadar bir birikimim yoktu. Ama bu söz, okuduğumda benim için gerçekten çok büyük bir şey yaptı, algımı tamamen değiştirdi.

Veda Hutbesi ve Hz. Ebubekir'in Hüznü

Bu hadisenin içinde Peygamberin hakikati de var. Peygamber derken kastedilen, Arabistan'a hâkim olacak, Mekke'yi fethedecek biri değil; onlar da olmuştur elbette, ama asıl mesele o değil. Peygamber, veda hutbesinde dediği gibi: "Ya Rabbi, tebliğ ettim mi? Eğer tebliğ ettiysem, bir an evvel gideyim" diyor. Kul, dünya ile ahiret arasında serbest bırakılıyor. Kul ahireti seçiyor. Ahireti ne zaman seçiyor? Bakın, üzerine Allah'ın yüklediği bütün sorumlulukları -ki onlar çok büyük zorluklardı- yükleniyor, ta ki Mekke fethi gerçekleşiyor, her şey gerçekleşiyor. Ve Allah adeta diyor ki: "İstersen sana yirmi, otuz, kırk yıl daha rahat, her şeyi fethetmiş, hiçbir sıkıntı kalmamış bir hayat vereyim." Fakat Peygamber en ufak bir dünyalık tercihte bulunmuyor. "Şimdi biraz rahatladım, on beş sene daha ne olur" demiyor; kul ahireti seçiyor.

Bunu Hz. Ebubekir duyunca ağlıyor; Peygamberden zahiren ayrılacağını anlıyor. Ebubekir tabii orada "kul"un kim olduğunu anlamıştı. İşte burada din deyince ne anlamak gerektiği ortaya çıkıyor. Bu üç düzey aynı zamanda İslam, iman ve ihsan olarak da anlaşılabilir. Gerçek olan, işte o ihsan; Allah ile o hakiki birliğin, o yakınlığın idrak edildiği haldir.

Yunus Emre'nin o meşhur "cennet cennet" dediği dizeler var ya; bazıları sanki Yunus Emre cenneti küçümsüyormuş gibi anlıyor, ama öyle değil. Allah'a nispetle bir şeyin küçük olması diye bir gerçeklik yok zaten; o sözle ifade edilmek istenen bu. Yoksa mesele cennet değil. Şu dünyada en küçük bir şey bile Allah'ın bir tecellisi olması bakımından başımızın üstünde yeri vardır ve biz onu hak ettiğimizi bile düşünemeyiz. Ama Allah diyor ki: "Seni kendim için yarattım." Dolayısıyla biz O'nun için yaratılmışsak, O'nu tercih edeceğiz.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş (metinde doğrudan alıntılanan, sure/ayet numarasıyla belirtilen bir ayet geçmiyor; anlatım hadise ve hadis nakli üzerinden ilerliyor). --- ---