Melekelerin Ölçüsü ve Kurgusuz Yaşam

İnsana Verilen Melekeler: Korku, Sevgi, Şefkat

Korku, sevgi, şefkat, kendini koruma hissi, zarar ve tehlikeden kaçınma eğilimi — aslında bütün bunlar insana verilmiş imkanlardır, melekelerdir, yeteneklerdir. Fakat insanoğlunun en temel sorun alanı, kendisine verilen bu şeyleri hayatın gerçekliğiyle orantılı, ölçülü bir şekilde kullanamamasıdır.

Korku mesela bir melekedir; insanın kendisine zarar verebilecek, tehlikeli olabilecek bir şeyden kaçınması için verilmiş bir şeydir. Bir ceylan aslandan korkar, ama sürekli korku içinde yaşayan bir ceylan yoktur tabiatta. Aslanı gördüğü zaman o korku hissi tetiklenir, ceylan kaçar. Biz de zararlı bir şey gördüğümüzde ondan kaçınırız; bu tabii bir şeydir, hayatı korumak için verilmiş bir melekedir. Korkma dediğimiz şey, sana zarar verebilecek bir şeye karşı mesafe koymak, ondan uzak durmaktır. Bir insan on. kata çıkıp aşağı baktığında, biraz daha eğilirse yanlış bir şekilde düşebilir; orada bir korku hissi oluşur ve bu his seni aşağı atlamaktan veya tehlikeli bir şekilde eğilmekten korur.

Bu melekeler insana verilmiş, ama bunları kontrol etmek de insanın eline verilmiştir. İnsanın hayvanlardan farkı biraz da budur; hayvanlarda da bu melekeler vardır ama belli bir sınır ve kodlamayla şekillenir, o canlılar bu sınırlar içinde kullanır. Ama insana bu melekeler verilmiş, kontrolü de kendi eline verilmiştir. Ne kadar korkacaksın, korktuğun zaman ne yapacaksın — bunlar insana verilmiş imkanların doğru kullanımına dair sorulardır. Diyelim ki 10 birim korkacağın bir şeyden 100 birim korkarsan, bu o korkuyu kontrol edemiyorsun demektir; korktuğun zaman aşırı kaygıya kapılıp gerilim yaşıyorsan, bu korku karşısında yanlış bir tavır takınmak olur.

Muhabbet de insana verilmiş bir melekedir. Neyi nasıl seveceksin, hangi bilinçle seveceksin? Kişi kişiyi seviyor, "ben onsuz yaşayamam" diyor — bu muhabbetin yanlış kullanılmasıdır. Veya kişi çocuğunu, kendisinin sahip olduğu bir şey gibi seviyor; onu kaybettiğinde veya çocuk sözünü dinlemediğinde sevgi onun başına bela oluyor. Bu gibi hisler doğru yönetilmezse insanın başına bir bela olur. Şefkat de aşırıya kaçırılırsa ve dengeli bir biçimde yaşanmazsa başına bela olur. Kainatta yardıma, şefkate muhtaç çok şey vardır, senin elin ona yetişmez; bu sefer şefkat senin için bir sıkıntı meselesi olur, ne kadar şefkatliysen o kadar acı çekmek gibi bir formülün içine düşersin.

Bütün bu hissiyat, imkanlar insana verilmiş, fakat insanın buradaki fonksiyonu bunları yönetmektir. Psikoloji niye var, niye psikolojik bozukluklar var, niye insanların terapiye ihtiyaçları oluyor? Çünkü bunlara bir sınır konmamış, insan bu sınırları doğru tespit edemeyince veya yaşayamayınca problem oluyor. Aşırı korku duyuyorsun, veya "hiçbir şeyden korkmam" gibi bir noktaya gidiyorsun — bu da cahilce bir cesarete dönüşür.

Sarkaç Hareketi: İfrat ve Tefrit

İnsanın psikolojik olarak en temel dikkat etmesi gereken nokta şudur: insan psikolojisi eğer bir üst bilinç tarafından yönetilmez ve kontrol edilmezse, bir sarkaç gibi hareket eder — bir uçtan öbür uca gider. "Ben her şeyi seviyorum"dan "hayatta hiçbir şeyi artık sevmiyorum"a; "eskiden bir şeyden korkmazdım, şimdi her şeyden korkuyorum"a; ya da "bu şeyden korkuyorum, korkmamam lazım, bundan sonra hiçbir şeyden korkmayacağım"a. Buna biz psikolojik anlamda sarkaç hareketi yapmak diyoruz — eskilerin tabiriyle ifratla tefrit arasında gidip gelmek. Bir orta nokta var, o orta noktanın bulunması lazım; buna dengeli olmak diyoruz.

Mesela cesaretin bir denge noktası, bir de ifrat ve tefrit noktası vardır. İfrat noktasında cesaret, her şeye bodoslama atlamak, gözünü daldan budaktan sakınmamak, hiçbir değerlendirme ve analiz yapmadan bir şeye atlamak, hiçbir riski dikkate almamaktır. Öbür aşırı uç ise, gücünü, kuvvetini, direncini göstermesi gereken bir yerde hiç direnç göstermemektir. İnsanın her zaman şunu hatırlaması gerekir: psikoloji yönetilmesi gereken bir mekanizmadır; öyle bıraktığın zaman kendi başına gidecek bir mekanizma olarak görülmemelidir. Onu yönetemediğimizde ise bir noktaya geliyor ki duvara çarpıyoruz.

Mesela biri birini ölümüne seviyor, sonra terk ediliyor, yıkılıyor. Niye yıkıldın aslında — seni terk ettiği için değil, ölçüsüz bir sevgi algısına düştüğün için, sevgiyi doğru bir şekilde yaşamadığın için. Çocuğun büyüyor, artık sözünü dinlemiyor, sen büyük bir rahatsızlık yaşıyorsun — çünkü kafanda çocuğun senin sözünü dinlemesiyle ilgili bir önyargı oluşmuş, ona duyduğun sevgiyi bununla örtüştürmüşsün. Yanlış bir sevgi, yanlış bir şefkat, yanlış bir merhamet, yanlış bir korku ya da aşırı arzu — insanoğlunun temelde yaşadığı bir şeydir. Bir şeyi istemen gereken ölçüden daha çok istersin; bu bir tuzaktır. Arzu ettiğin şey olursa havaya uçarsın — halbuki o kadar havaya uçacak bir mevzu değildir; arzu ettiğin şeye ulaşamazsan çökersin — halbuki bu kadar çöküntü yaşanacak bir şey değildir. Bu aşırılık niye meydana geldi? Çünkü ölçüsüzsün.

İnsanoğlu nedir diye sorulacak olsa, olgusal anlamda insan ölçüsüzlüktür; insanın tanımı aslında budur. O yüzden bütün kutsal kitaplar insanı dengeye çağırır, ölçüye çağırır, kendini arındırmaya çağırır. Bugün bedenimizi o kadar çok dikkate alıyoruz ki — "hemen tahlil yap" diyoruz. Aslında her insanın yılda birkaç defa bir psikolojik tahlilden geçmesi lazım: korkusu dengeli mi, sevgisi dengeli mi, şefkati dengeli mi, arzusu dengeli mi, kendilik algısı dengeli mi? Mesela "ben her şeyi bilirim, ben 10 adım ilerisini bilirim" diyen birinin kendilik algısında bir ölçüsüzlük vardır.

İnsanoğlu zaten niye kutsal metinlere muhatap olmuş? Çünkü yönetmesi gereken bir psikoloji var ve bu psikoloji yönetilmediğinde kendi öz varlığına perde olur, yaşadığı hayatı problematik hale getirir; sonra bütün suçu insanlarda, toplumda ya da dünyanın tabiatında bulursun. Halbuki mesele ölçüsüzlüktür. "Ben 60 yaşına kadar en azından yaşamam lazım" diyorsun, 35 yaşında ölümcül bir hastalığa yakalanıyorsun — reaksiyon gösteriyorsun, çünkü hayatı algılamanda bir ölçüsüzlük var. Hayatın olgusal gerçekliğiyle kendi kafanda ürettiğin sübjektif gerçeklik arasında bir uyumsuzluk var. İnsan niye şikayetçidir hayatın içinde? Çünkü olgusal gerçeklikle, olmasını istediği gerçeklik arasında büyük fark var. O fark ne kadar büyükse hayatla olan ilişkin o kadar problematik olabilir; o farkı ne kadar azaltabilirsen o kadar dengeli ve huzurlu yaşarsın.

Beklenti Kavramının Dışından Bakmak

Burada kastettiğimiz şey "ben hayattan hiçbir şey beklemiyorum" deyip kendini hayata karşı gard almak değildir. Bazıları bunu böyle algılar; "benim hayattan hiçbir beklentim yok, kimse umurumda değil" diyerek kapatır kendini. Bu da egonun bir başka türlü kendini koruma refleksidir; sonra da hayattan tatmin olamıyorum diye mutsuz olur — "ben kimseden bir şey beklemiyorum ama içeride mutsuz ağlayan bir ego var."

Kastedilen, "çok şey bekliyorum" ile "hiçbir şey beklemiyorum" noktasının ikisi de değildir. Hayat bir akıştır; beklenti kavramının dışından bak hayata — ne bekliyorum da olmasın, ne de beklemiyorum da olmasın. Ama bizim dilimiz bu iki kelime üzerinden çalışır: "niye böyle beklentiler içine girdin" deriz, sonra "bundan sonra kimseden bir şey beklemeyeceğim" diyerek öbür uca gideriz. Halbuki hayat bir olgudur, akan, yürüyen, ilerleyen bir şeydir; ona ne çok beklenti gözüyle bak ne de "bir şey beklemiyorum" gözüyle bak, çünkü ikisi de bir yanılgıdır. Beklenti gözüyle bakarsan mutlaka beklediğin bazı şeyler gerçekleşmeyecektir; "beklemiyorum" gözüyle bakarsan egon bir süre sonra hayata küser. İkisi de ayrı birer tuzak olarak işler; bu sarkaç mantığıdır — o sarkacı ortadan kaldırmak lazım.

Allah peygambere "eğer insanlar yüz çevirirlerse de ki, Allah bana yeter" der. Peygamber "ne haliniz varsa görün, ben kendi başıma giderim" mi diyor? Değil. Herhangi bir beklenti içinde olmaksızın hayatın akışına katılırsın. Biri bugün sana gelir, "ölümüne seninle beraberim, bu mücadelede omuz omuza vereceğim" der; yarın o kişi yüz çevirip gidebilir. Yargılama olmaksızın bakabileceksiniz böyle durumlara.

Hazreti Yusuf dünyaya gelmiş, kardeşlerinin kıskançlığına maruz kalmış. Şikayet var mı? Yok. Bizde şikayet niye oluyor — çünkü kafamızda bir formülasyon oluşturuyoruz: "böyle haksızlık olur mu, böyle kardeş olur mu?" Senin kafanda hep yanlış kriterler var: yanlış baba kavramı, yanlış anne kavramı, yanlış kardeş kavramı, yanlış insan kavramı, yanlış hayat kavramı var. "Hayat çok acımasız" diyorsun — bu, senin kafanda kurduğun hayat algısıyla gerçek hayat arasındaki bir çelişki yüzünden sana öyle geliyor. Zihnimizde kurduğumuz hiçbir kavramsallaştırma, beklenti ve tanımlama gerçek değildir; onları temel gibi kabul ettiğimizde hayattan şikayet etmekten başka çaremiz yoktur. Baharın ortasında kar yağabilir; "bugün kar yağdı, baharda da kar yağar mı" demek senin kurgun.

10 sene arkadaşlık yaptığınız bir insan, birinden yanlış bir şey duydu diye arkadaşlığını, dostluğunu kesti — olabilir. "Bir insan böyle yapar mı, 10 yıllık dostluğumuz nereye gitti" — bir yere gitmedi, orada duruyor, şu anda da bunu yaşıyorsun. Kurgusuz bir şekilde baktığınızda hayat gayet normal, akan bir şeydir. Ama araya zihninizin kurgusu girdiğinde, "insan bu şeyi yapamıyor, kabullenemiyor" diyoruz — böyle bir şey yok, bu insan değil, bu egodur; ve bir kurgu üzerinden hayata yaklaşıyor. Hazreti Yusuf kıssasında hiçbir kurgu yok. "Yalan, böyle kardeş olur mu, böyle memleket olur mu" demiyor; dürüst davranıyorsun, buna rağmen suçlanan yine sen oluyorsun, ama hiçbir kurgu yok. Bu çok mükemmel bir bilinç halidir — hiçbir kurgu üretmeden, hiçbir kurgunun kurbanı olmadan.

Düşünme melekesi bize verilmiş ama biz onu kurgu için kullanıyoruz; kafamızda kendimize, hayata, hayatın akışına dair bir kurgu üretiyoruz. Bahsettiğimiz düşünme bu değil. Diyelim ki annem, babam, kardeşim, arkadaşım bana yanlış yapıyor; eğer düşünen biriysem, onun yanlış yapmasının altında yatan unsurları analiz ederim — bu düşünmenin yapacağı bir şey. Ama "bir insanın annesi böyle yapar mı" demek düşünme değil, bu ego kurgusudur.

Analiz Etmek Bir Çözüm Değil, Bir Anlama Aracıdır

Analiz etmek bir işe yarar mı? Analiz yapmayı "bir işe yarasın" diye o anlamda yapmıyorsun; analiz yaparsın, anlarsın — o değişkenin olgusal gerçekliğini anlamış olursun. Ama analiz yapmayı egomuzun arzularına ulaşmak için, suçlamak için, egomuzu haklı çıkarmak için yapmaya kalkıyorsak, bir işe yaramaz. Ego, analiz ettik, sonucunda hemen çözümü yapıştıralım ister; böyle bir şey yok, biz sadece analiz ederiz. Ego istiyor ki analiz edelim, o analizin sonucunda egomuzun arzu ettiği çözümü bulalım. Analiz anlamamıza yarar; egomuzun arzu ettiği çözümlere yaramayabilir.

"Bir işe yaramayacaksa" dediğimizde soru şudur: bu analiz kimin işine yaramayacak? Egonun işine yaramayacak tabii ki. Ben bir arkadaşımla, eşimle, dostumla yaşadığım bir şeyi analiz ederim, anlamış olurum, ama çözemem; çünkü çözüm benimle bağlantılı değildir, bana ait değildir — o sorunun çözümü muhatabımla veya daha dışsal bir unsurla ilgilidir. Ego bana sürekli "çöz bunu" diyorsa, ben onu illa çözemem. Analiz bir anlamda çözümlemedir, çözmek değildir. Ego çözmek ister — sorunu, kendince sorun olarak gördüğü şeyi çözmek ister. Egonun sorun olarak gördüğü şey acaba gerçekten sorun mudur, ve mutlaka çözülebilir bir şey midir? Biz genelde çözmek için "hemen sonuç yapabilirim, hemen çözebilirim" diye arayış içindeyizdir. Ego bir şeye kitleniyor, o şeye kitlenip onun istikametinde bir hayat arıyor.