Mizaç Farklılıkları ve İlişkilerde Uyum
Program Açılışı ve Konu Tanıtımı
Herkese iyi akşamlar. Saatler 21.30, yine pazartesi akşamı Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasında İsmail Acarkan'la ilişkiler üzerine gerçekleştirdiğimiz canlı yayınımıza başlamış bulunuyoruz. Tahmin ediyorum sizler de biraz sonra yavaş yavaş yayına katılmaya başlayacaksınız. Her zaman olduğu gibi bugün yine mizaçlar üzerinden ilişkilerimizi konuşmaya çalışacağız. Her pazartesi akşamı İsmail Acarkan'la bu canlı yayınımızı gerçekleştiriyoruz. Ben Mehmet Yaşar. Yayın boyunca sizlere eşlik etmeye çalışacağım, İsmail Hocamı biraz sonra yayına davet edeceğim.
Bugünkü konu başlığımız yine mizaçlar üzerinden mizaç farklılıkları ve mizaçların uyumu üzerine olacak. Konumuz biraz daha spesifikleşmeye başlayacak. Tahmin ediyorum bizi her pazartesi takip eden dostlarımız bileceklerdir; pazartesi akşamları Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasından bizler ilişkileri konuşuyoruz. Bugün yine kaldığımız yerden devam edeceğiz. Kaldığımız yer derken, İsmail Hocam da geldi. Hoş geldin hocam.
— Hoş bulduk, teşekkür ederim.
İsmail Hocam'ın "İlişkilerin 9 Rengi" isimli bir çalışması var. Çok hacimli bir çalışma. Burada her mizacın birbiriyle ilişkisini çok detaylı ve teferruatlı bir şekilde ele aldığı bu kitaptaki konuyu biz biraz daha derinlikli olarak sizlerle paylaşmaya çalışıyoruz. İsmail Hocamla birlikte bu canlı yayınları periyodik hale getirmeye başladık diyebiliriz artık hocam.
— Evet, evet. İzleyicilerimizin de teveccühü ve bu konudaki olumlu geri bildirimleri bizi bu konuda gayrete getiriyor. Ve hepsine teşekkür ediyorum.
Evet, gerçekten onlara teşekkür ediyoruz. Böyle nitelikte bir Instagram yayının çok daha ötesinde, içeriği kuvvetli ve sizin de enneagram alanında yapmış olduğunuz çalışmalarda daha da derinleşen bu konuyu onlarla paylaşıyor olmak da çok keyifli. Onu her seferinde hatırlatıyoruz. Bu yayın soru-cevap havasından daha öte, konunun daha derinlemesine anlaşılabilmesi ve bizim tarafımızdan içselleştirilmesi açısından bir içerik olarak kurgulandı. O yüzden yayın başladığında, İsmail Hocamı yayına aldığımızda daha net bir görüntü açısından yorumlara kapatıyoruz sayfamızı. Sorular kısmından arzu edenler, aklına takılan sorular ya da görüşler, öneriler varsa bizlere ulaştırabiliyorlar. O yüzden hocam senin de izninle yorumları hemen kapatayım. Herkese bir kez daha hoş geldiniz diyelim.
Hocam bugün mizaç farklılıkları ve uyum başlığını duyurduk takipçilerimize. Malum, ilişkilerimizde hepimizin çok önemsediği bir konu: muhatabımızla doğal bir uyum, sürdürülebilir bir uyum ve geliştirilebilir bir uyum nasıl gerçekleşecek ki bizim birlikteliklerimiz çok uzun yıllara uzansın ve bu birlikteliğin bize getirdiği huzuru, mutluluğu yaşayalım diye. Bugün başlığımız bu çerçevede, mizaçların farklılığına bağlı olarak uyumun nasıl gerçekleşeceğine dair diyebiliriz herhalde, değil mi?
Benzerlik mi, Tamamlayıcı Zıtlık mı?
— Evet, aslında biz hayatta ilişkiler sürecinde bir muhatabı değerlendirdiğimizde uyumlu olabildiğimizi veya olamadığımızı düşünürüz. Yani "ben bu insanla iyi bir frekans yakaladım, iyi bir ortak nokta bulabildim, onunla uyumlu olduğumu düşünüyorum, onunla uyumlu bir birliktelik yaşayabilirim" veya tam tersi, "onunla hiç uyumlu olabileceğimi düşünmüyorum, hiçbir ortak noktamız olduğunu düşünmüyorum, çok kısa zamanda tanışır tanışmaz aramızda bir gerginlik oldu" falan deriz. Bunun nedeni nedir? Aslında bunun nedeni ya birbirimize benzerliktir ya da birbirimizi tamamlayıcı zıtlıktır. Yani ya benzerlerin bir uyumu oluşur ya da tamamlayıcı zıtlıkların bir uyumu oluşur.
İnsanların bir kısmında, hatta bazen bunu psikolog, psikiyatristlerde de görüyoruz, hep böyle sanki insan eksik parçasını tamamlamak için ilişki kurar veya işte kendi zıttını bulurmuş, kendisine tamamen zıt birini bulurmuş, ona çekim duyarmış gibi bazı yorumlar yapılır. Evet, bazı ilişkiler de böyledir. Yani birbirinden farklı insanlar birbirlerini çekebilir ve uyumlu olduklarını düşünebilirler. Ama bu ilişkiler sürecinde önemli olan konu şudur: Dediğim gibi bunu iki temel başlık olarak ele alabiliriz. Bir tanesi benzerlerin uyumu. Yani birbirine benzeyen, mesela ikisi de dışa dönük olan, ikisi de sosyal olan, ikisi de duygusal paylaşımdan hoşlanan, ikisi de böyle standartları, kuralları, prensipleri üzerinden hayatı yorumlayan ve yaşayan iki insan birbiriyle uyumlanabilir. Ve bu insanlar birbirleriyle uyumlu olduklarını düşünebilirler. Biz bunlara benzerlikten doğan uyum diyoruz. Kişilerin birbirine benzer yönleri vardır ve kişi kendine benzeyeni bazen sever ve onunla uyumlu olduğunu düşünür. Buna benzerlerin uyumu diyoruz.
Bir de tamamlayıcı zıtlıkların uyumu vardır. Yani tamamlayıcı olan ama aynı zamanda ölçülü olan bir farklılık nedeniyle kişiler birbirlerini çekerler ve burada bir uyum oluşabilir. Mesela diyelim ki içe dönük bir insanın daha dışa dönük birini kendisini tamamlayan bir kişi olarak görüp onunla uyumlanması gibi. Veya dışa dönük olan birinin biraz içe dönme ihtiyacıyla biraz onu daha içe döndüren bir kişiye eğilim duyması ve onunla uyumlanması gibi. Biz buna tamamlayıcı zıtlık diyoruz. Yani burada zıtlıklar birbirini iten değil, birbirini çeken, birbirini tamamlayan zıtlıklardır. Hayatta bazı ilişkilerde bunu da görüyoruz. Mesela çok kararlı bir insanın, kararlarını muhatabına bırakmak eğiliminde olan biriyle bir uyum zemini yakalaması mümkündür. Bir taraf yönlendiricidir, öbür taraf da yönlendirilmek ister. Bir taraf sahiplenicidir, öbür taraf sahiplenilmek ister. Bir taraf aktiftir, diğer taraf pasiftir. Bunun gibi birbirini tamamlayan zıtlıkların da birbirini çektiğini görebiliyoruz.
Fakat buradaki bu ikinci başlık olarak ifade ettiğimiz tamamlayıcı zıtlık her konuda bir tamamlanma oluşturmaz, çünkü burada aynı zamanda farklılıklar da var. Bu farklılıklar göz ardı edildiğinde o zaman kişiler bundan dolayı ilerleyen dönemde problem yaşayabiliyorlar. Buna bir örnek verecek olursak, mesela çok duygusal bir insanla çok rasyonel bir insan, birbirlerine olan tamamlayıcı ihtiyaçları nedeniyle belli bir süre birbirleriyle uyumlanabilirler. Duygusal olan taraf der ki "benim duygusal tarafımı dengeliyor, aşırı duygusallaştığım zaman beni daha rasyonel olmaya, daha akılcı olmaya, daha objektif bakmaya yönlendiriyor." Rasyonel taraf da der ki "içimde güçlü bir şekilde hissedemediğim, dokunamadığım duygularıma temas edebilmemi sağlıyor, duygularımla daha açıkça yüzleşmemi, duygularımı daha rahat ifade etmemi sağlıyor, beni olduğum gibi kabul ediyor, bütün duygularımı olduğum gibi kabul ediyor ve bu yüzden de onunla duygularımı paylaşmakta rahatlık yaşıyorum ve bu nedenle kendimi çok iyi hissediyorum." Şimdi bu noktada bir uyum yakalanır.
Ama diyelim ki ilişkinin ilerleyen safhalarında mutlaka bu farklılığın bir kısım problematik yansımaları olacaktır. Çünkü her zaman bu iki ihtiyaç birbirini karşılamayacaktır. Diyelim ki bir tarafın çok duygusal olduğu bir durumda öbür taraf bazen bundan rahatsız olabilir. Diğer tarafın çok rasyonel olduğu bir durumda duygusal olan kişi biraz rahatsız olabilir. Dolayısıyla tamamlayıcı zıtlıklar çok ince bir ayardır aslında. Ve eğer o ayar tutturulmazsa ve farkındalıklı bir şekilde yönetilmezse ilişkinin ilerleyen süreçlerinde probleme yol açabilir.
— Peki hocam, burada şu soru akla geliyor insanın: Beni muhatabımda çeken ondaki benzerlikler mi, yoksa tamamlayıcı unsurlar mı? Ben hangi alanın çekiminde kalıyorum ve bunun farkında mıyım, bu nasıl oluyor?
— Aynen, aslında bu soruyu bilinçli olarak sormak lazım. Ben her zaman evlenen insanlara sorarım: Niye o insanı seçtin? O insanda sana çekici gelen neydi? O insan niçin senin için bir eş olma niteliği taşıdı? Bu tercihi yapmanın altında yatan nedir diye sorarım. Dediğim gibi, bazen benzerlikler, bazen de tamamlayıcı zıtlıklar, bazen de bu anlamda duyulan ihtiyaçlar. "Ben çok sevilmeye ihtiyaç duyuyorum, karşımdaki de beni seviyor, o zaman birbirimize çok uyumlu olduğumuzu düşünüyoruz." Bu da aslında ihtiyaçtan kaynaklanan, yani kişinin mizacına bağlı herhangi bir ihtiyaçtan kaynaklanan uyumdur.
Dolayısıyla aslında kendimize her zaman şu soruyu açıklıkla sormalıyız: Muhatabımı niçin kendime yakın buldum? Niçin onunla uyumlanabileceğimi hissettim? Onun bana kattığı şeyin ne olduğunu düşünüyorum veya ne olduğu yönünde bir kurgum var. Bunu insan düşünmelidir. Eğer bunu yeterince düşünürsek aslında bu çerçevede neyin bizi birbirimize çektiğini anlayabiliriz ve daha objektif oluruz.
Doğal Uyum ve Yapılandırılmış Uyum
Bu anlamda burayı kapattıktan sonra ilişkilerin içindeki bir başka başlık altında uyumu değerlendirmeye çalışacağım şimdi. İlişkilerde bazen doğal bir şekilde uyum gerçekleşir. Biz buna doğal uyumluluk hali diyoruz. Yani kişiler çok fazla çaba harcamadan, çok fazla kendilerini değiştirmeden ve kendilerini zorlamaksızın, yine kendilerini büyük oranda ortaya koyarlar bu süreç içinde de bir uyum yaşanır. Yani taraflar kendilerini ortaya koydukları, kendilerini baskılamadıkları, herhangi bir özel gayret göstermedikleri halde birbirleriyle uyumu yakalarlar. Biz buna doğal uyum diyoruz, doğal ve otomatik uyum denebilir buna. Yani kişilerin burada özel bir çabası yoktur. Kendilerini rahatlıkla ortaya koyarlar ilişkide, özel herhangi bir gayretleri de yoktur. Bu doğal uyumdur. Böyle bir doğal uyumu yakalamak kolay değildir. Çok çok zor olan, nadir olan bir şeydir.
Peki diğer uyum tarzı nedir? Diğer uyum tarzı da bir nevi yapılandırılmış veya geliştirilmiş uyumdur. Ne demek istiyoruz burada? Kişiler birbirlerinden farklı yönlerini görürler, birbirlerinden farklı yönlerinin meydana getirebileceği memnuniyetsizlikleri, problemleri, çatışmaları da fark ederler ve hem kendi tutum ve tavırlarını hem de ilişkinin zeminini yeniden yapılandırırlar. Yani bu yapılandırılmış veya geliştirilmiş uyum noktasında kişiler bir farkındalık taşımalıdırlar. Eğer bu farkındalık olmazsa zaten ya kişiler doğal bir uyum içinde yaşarlar veyahut da o uyumu bulamadıkları için hayatlarında sürekli az veya çok çatışırlar.
Burada yapılandırılmış ve geliştirilmiş uyum karşılıklı bir farkındalık ve bir esneklik gerektirir. Ve bütün ilişkiler bu anlamda yapılandırılmış bir uyuma ihtiyaç duyar. Neden? Çünkü bizler yüzde yüz birbirimizle uyumlu olamıyoruz. Veya bu çok zor bir şeydir; mümkündür, imkansız değildir ama çok zor bir şeydir. O yüzden ilişkilerde bir yapılandırmaya ihtiyaç vardır. Yani iki farklı mizaç, iki farklı kişilik, iki farklı arayış, iki farklı beklenti noktasındaki iki insan birbiriyle uyumu yakalamak için kendilerini ve ilişkinin zeminini yapılandırmalıdırlar.
— Neyi kastediyoruz burada?
— Kendisini ve ilişkiyi yapılandırırken neyi kastediyoruz? Kendini yapılandırırken, muhatabı olan ilişkide nelerin problem olabildiğini, beklentilerinin ne olduğunu, nelerden rahatsız olduğunu, hem kendisinin hem muhatabının bu konuda neler yaşayabildiğini geniş bir harita şeklinde ortaya koyar. Bunu daha önceki sohbetlerimizde işledik, ilişkileri belirleyen beş faktör olarak; bütün bu noktadaki haritayı çıkararak kendisini bu ilişkide daha uyumlu hale getirmek için geliştirir ve değiştirir. Buna kendinizi yapılandırmak diyoruz.
Yani ben biriyle daha uyumlu, daha sağlıklı, daha mutluluk verici bir ilişki yakalamak istiyorum, ama birbirimizden bazı farklılıklarımız var ve bu farklılıklarımızın oluşturduğu bir kısım boşluklar oluşuyor, çatışma alanları oluşuyor. Ve ben bunları minimize etmek için kendimi burada yapılandırıyorum. Diyelim ki ben muhatabıma göre biraz daha hızlı ve aceleciyim, veya muhatabıma göre daha duygusalım, muhatabıma göre daha sessiz, daha içe dönük biriyim. O zaman bu durumda ne yapacağım? Eğer bu özelliklerim nedeniyle muhatabımla olan ilişkimde bazı sorunlar yaşıyorsam ben bu yönlerimi değiştirir ve dönüştürürüm.
Burada insanların dikkate alması gereken en önemli nokta, insanların kişilikleriyle özdeşleşmemesi gerektiğidir. Yani insanlar şöyle dememelidir: "Ben kendimi mi değiştireceğim?" Aslında kendini değiştirmiyorsun, kullandığın psikolojik mekanizmayı daha uyumlu hale getiriyorsun. Yani insan mizacı veya kişiliği değildir. Mizaç ve kişilik boyutu bizim kullandığımız bir enstrümandır. Biz ondan daha üstte bir şeyiz. Dolayısıyla bunu şöyle de düşünebiliriz: Mesela siz yürüyorsunuz, birisiyle birlikte kol kola yürüyorsunuz diyelim. Muhatabınız sizden daha yavaş yürüyor. Burada ne yaparsınız? Uyumlu bir yürüyüş için biraz onu daha hızlı yürümeye teşvik edersiniz, siz de hızınızı onun hızına ayarlamaya çalışırsınız. Burada sizin hızınızı azaltmanız kendinizden çıkmak demek değildir, kendinizin dışında davranmak değildir. Burada insan kişilik örüntüleriyle, yani düşünce, duygu ve davranış kalıplarıyla özdeşleşmemelidir. Eğer özdeşleşirse değişim ve dönüşüm gerçekleşmez. Bunları biz kişiliğimizden ödün verme olarak değil, kişiliğimizi esnetebilme ve onu yönetebilme becerisi olarak görmeliyiz. Esneyebilen kişilik sağlıklı kişiliktir diye söylenir.
Kişilikle Özdeşleşmemek: At ve Süvari Metaforu
— Bu kişiliğimizle özdeşleşme meselesini biraz daha küçük bir parantez açabilir miyiz hocam oraya?
— Evet açabiliriz. Şöyle diyebiliriz: Mesela kişi şöyle diyebilir, "ben duygusal biriyim ve sevildiğimi duymak istiyorum." Bu onun aslında kişilik boyutundaki bir özelliğidir. Ama duygularını arzu ettiği kadar ifade etmemesi, buna imkan bulamaması veya muhatabının ona sevdiğini onun istediği ölçüde söylememesi bir problem olmamalı. Çünkü kişi bu kişilik özelliklerini yönetebilecek nitelikte yaratılmıştır. Örneğin der ki "evet, karşımdaki insanın duygusallığa bakışı benim gibi değil, dolayısıyla o duygusallığa benim kadar duyarlı değil, ben de onun duyarlı olduğu ölçüde onunla duygularımı paylaşırım ve bundan dolayı da hiç rahatsızlık duymam." Ama içimde bir damar, "işte ben duygularımı paylaştığım zaman ancak mutlu oluyorum, duygularımı paylaşmadığımda kendim olmaktan çıkıyorum" veya "duygularımı istediğim kadar, istediğim ölçüde paylaşmadığımda kendimi kötü hissediyorum" dediğinde kişiliğiyle özdeşleşmiş oluyor.
Bu çok ince bir noktadır. Kişilikle özdeşleşmemek gerekiyor. Kişilik bizim kullandığımız bir enstrümandır. İnsanın ruhsal özünün kullandığı bir enstrümandır kişilik ve mizaç boyutu. O yüzden ona "ben" dememeliyiz. O benim kullandığım bir enstrümandır. Bana ayak bağı oluyor özdeşleşme. Evet, özdeşleştiğimde "o" oluyorum.
Bunu şuna benzetebiliriz: Diyelim ki bir çocuğumuz var. Çocuğumuz bir şey istiyor. Biz ebeveyn olarak ne yaparız? Onun ne söylediğini duyarız, onun isteğini, beklentisini algılarız, ama bazen uygun bulmayız değil mi? Mesela diyelim ki çocuk der ki "ben çocuk parkına gideceğim" ama o gün hava çok yağmurlu ve çamurludur. Siz ne yaparsınız bir ebeveyn olarak? "Evladım, senin oraya gitmen şu an uygun değil, hava çok yağmurlu, hasta olabilirsin" deriz ve onun o isteğini yerine getirmeyiz gibi. Dolayısıyla burada ne var? Biz kişiliğimizin farkındayız. Kişiliğimizin isteklerinin, beklentilerinin, ihtiyaçlarının, korkularının farkındayız. Fakat biz o değiliz. Biz onu yöneteniz. Tıpkı bir ebeveynin çocuğunu yönetmesi gibi, kişi de kişiliğinin beklentilerini, ihtiyaçlarını, korkularını bilmeli, fark etmeli ama onlarla özdeşleşmemeli. Ben kişiliğimin istediği bazı şeyleri geriye atabilirim, onun beklentilerini azaltabilirim.
Mesela biz bugünlerde dikkat edin ne yapıyoruz? Aslında kişiliğimiz başka bir şey istiyor ama tırnak içinde mecburen sürecin gereği bazen evde kalıyoruz değil mi? Bazen üç gün, dört gün evde kalıyoruz. Ama diyelim kişiliğimize sorsak, kişiliğimiz ne diyor? "Ben çıkmak istiyorum" diyor. Şimdi kişiliğinin efendisi olan kişi ne yapar? Der ki "evet ey kişiliğim, ey mizacım, senin bu konuda ihtiyacını, beklentini fark ediyorum ama şu an durum bu ve ben bu durumun gerektirdiği şartlara uyum sağlıyorum." Bunu dediğimde ne yapmış oldum? Kişiliğimle özdeşleşmedim ve kişiliğimi yönettim. Ama ben kişiliğim olursam, tamamen o kişilik üzerinden kendimi tanımlarsam o zaman ne yaparım? "İşte ben dışarı çıkmak istiyorum ama çıkamıyorum, hapsoldum burada, kendimi çok sınırlanmış hissediyorum" gibi ifadeler kullanacağım. Ama öbür türlü, özdeşleşmediğimde ne diyeceğim? Şöyle bir şey diyeceğim: "Mizacım ve kişiliğim her ne kadar bu sınırlanmadan hoşlanmıyorsa da ben şartların gereği olarak bu durumu kabul ediyorum ve evimde oturmayı tercih ediyorum." Bunu dediğimde ben kişilikle özdeşleşmemiş oluyorum. Bu durum ilişkilerde çok önemlidir. Ve insanlar kişilikleriyle özdeşleştikleri için ilişkilerinde çoğu defa sorun yaşarlar.
— Şimdi burada küçük yine araya girmek istiyorum hocam. Ben kişiliğimle özdeşleşmemeliyim.
— Evet.
— Bunu anladım çünkü bana ayak bağı oluyor. O zaman benim bu kişiliğim...
— Her zaman ayak bağı olmuyor, ama onunla sürekli olarak özdeşleşirsem bana ayak bağı olacağı durumlar oluyor. Eğer ben onu yönetebilecek bilinçteysem o zaman o benim hizmetkarım oluyor. Yani bir atım olduğunu düşünün, ben de onun süvarisiyim, sürücüsüyüm. Onun sırtına biniyorum ve onu hedefim istikametinde yönlendiriyorum. Ve o ne yapmış oluyor? Bana hizmet etmiş oluyor. O at benim gideceğim yere hizmet etmiş oluyor. Ama ben kendimi o atın yerine koyarsam o zaman at diyelim ki durmak istediği yerde ben de dururum, onun otlamak istediği yerde ben de beklemek zorunda kalırım, onun diyelim ki keyfine göre gitmek istediği bir yere ben de gitmek durumunda kalırım. Ama eğer ben o atın sürücüsüysem, süvarisiysem ne yaparım? Benim hedeflerim istikametinde onu kullanmış olurum. Benimle uyumlandığı zaman bana hizmet etmiş olur. Benimle uyumlu olmadığı zaman ise ben onun efendisi olarak tercihte bulunurum. Yoksa diyelim ki at güzel otlaklar olan bir yer gördü, oraya gitmek istedi. Ben eğer bir sürücüysem ne yaparım? Derim ki "şimdi zamanı değil, şu an yol almamız gerekiyor, ben sana ihtiyacın olan yemi, gıdayı uygun zamanda vereceğim" ve onu kendi hedefim istikametinde yönlendiririm. Aslında kişiliğimiz de böyle. Kişiliğimiz bizim için bir at gibi, biz de onun süvarisiyiz, yani biz onun efendisiyiz. O bizim efendimiz olmamalı.
O yüzden insan böyle bazen "kişiliğimden taviz veremem, kişiliğimden taviz verirsem ben ben olmaktan çıkarım" gibi düşünebiliyor. Mesela diyorsunuz ki "bak biraz üslubunu yumuşat, veyahut da işte belki sen duygularını ifade etmeyi gereksiz buluyorsun ama eşin duygusal paylaşıma ihtiyaç duyuyor, bu konuda biraz gayretli ol." Şimdi bu durumda bir kişi eğer kişiliğiyle özdeşleşirse "niye duygusal paylaşımda bulunayım, ne gerek var, ben buna gerek hissetmiyorum, o da gerek duymasın" gibi reaksiyonlar verir. Ama kişiliğiyle özdeşleşmemişse, "evet, her ne kadar kişilik yapım duygusal paylaşımı o kadar fazla istemiyor olsa da eşime ve ilişkime duyduğum hürmet adına kişiliğimi bu konuda yönlendirebilirim, kişiliğimi bu konuda geliştirebilirim, dönüştürebilirim" der. Değil mi? İşte buna biz ne diyoruz? Hem kişilikle özdeşleşmeme hem de kişiliği esneterek ilişkiye uygun hale getirmek diyoruz. Bu da yapılandırılmış bir uyuma hizmet eden bir durum oluyor.
— Peki o zaman küçük şu soruyla araya gireyim: Kişiliğimin mi beni yönettiğini yoksa benim mi onu yönettiğimi ben nasıl fark edebilirim?
— Yani atın sırtındayım, bir yere gidiyoruz, dizginler benim elimde. Yani bu şunun gibi, şöyle bir örnek üzerinden anlatayım. Küçük tekne kullananlar bilirler, denizde giderken dümen senin elindedir, burnunun önünde, gözünün önünde seçtiğin bir hedef vardır ve ona doğru gidiyorsundur, dümeni tutuyorsundur. Ama dümeni sen elinde tutuyor olmana rağmen bir süre sonra bakarsın ki önüne koyduğun hedeften sapmışsın. Benim bir kere deneyimlediğim bir hadiseydi de oradan anlatıyorum, çok büyük bir hayat tecrübesiydi benim için. Yanımda da teknenin sahibi vardı. Bir süre sonra benim hedefimle aramda dağlar kadar fark olduğunu gördüm. Döndüm, dedim ki teknenin sahibine, "ya dümen benim elimde, hedef de gözümün önünde, bu sapma nasıl oldu?" Dedi ki "deniz akıntısı var, aldı seni götürdü, senin dümeni tutuyor olman bir anlam ifade etmiyor, önemli olan hedefine yönelik dümeni kontrol altında tutuyor olman." Ben zannediyorum ki dümen bende, ya ben gidiyorum, yani aynı istikamette. Kafamı bir çeviriyorum, bir bakıyorum önümde hedefim yok.
Aynı bunun gibi, atın sırtındayken dizginler de benim elimde. O duygudayım, o düşüncedeyim ve bir yere gidiyorum. Ama ben mi yönetiyorum orada, yoksa binek mi beni bir yere taşıyor, bunu nasıl bir farkındalıkla görür insan? Kişiliğimizin mevcut örüntülerinden, kişiliğimizin mevcut düşünce, duygu ve davranış kalıplarından farklı bir şekilde davranmak gerektiği söz konusu olduğunda bunu yapamıyorsam, içimde bir şey buna direnç koyuyorsa, "beni kimse değiştiremez" diyorsa veya "ben değişmek istemiyorum" diyorsa, veya "hayır değişmek istiyorum ama içimde buna engel olan bir şey var" diyorsam, "bir şey şöyle davranmamı veya şöyle yapmamı engelliyor" diyorsam, orada kişiliğimle çok özdeşleşmişimdir. Yani içeride bir ikilik oluştu şu an.
— Doğru mu anlıyorum?
— Evet. Yani o olay karşısında bir şey yapılması gerekiyor ama benim içimde başka bir şey "böyle yapmalısın" diyor. Dolayısıyla bir ikilik var. Bir örnek vereyim size. Mesela ben çok böyle görüştüğüm insanlar olur, problemi olan insanlar. Mesela konuşurken diyorum ki "işte sana biri bir şey dediğinde mesela daha sakin, daha soğukkanlı, işte bu konuda ben farklı düşünüyorum gibi, bu konuda ben farklı açıdan bakıyorum gibi, sakin, soğukkanlı cevap versen nasıl olur" diyorum. Düşünüyor, "daha iyi olur aslında" diyor. "Peki" diyorum, "yapabiliyor musun?" "Hayır" diyor, "yapamıyorum." Mesela daha sonra diyelim ki üç gün, beş gün sonra tekrar görüştüğümüzde diyorum ki "yapabildin mi?" "Yok" diyor, "yapamadım, içimden gene bir şey çıktı, gene ben aynı eski tavrımı sergiledim." İşte bu kişilikle özdeşleştiğimiz için gerçekleşen bir durum. Yani kişilikle özdeşleştiğimizde ona rağmen hareket etme imkanımız zorlaşır, ona rağmen hareket etme imkanı çok zor olur. Bu neyi gösterir? Kişiliğinle çok özdeşleşmişsin, bunu gösterir.
Bununla ilgili çok güzel bir ifade, daha doğrusu bir fıkra vardır, onu hatırladım şimdi. Nasreddin Hoca'nın bir gün böyle üstü başı yaralı görmüşler, "hoca ne oldu" demişler. "Valla" demiş, "cübbem merdivenlerden yuvarlandı." "Sana ne oldu, ben de içindeydim" demiş. İşte yani biz kişiliğimizin içine gömüldüğümüzde o kişiliğimiz oluyoruz. Halbuki biz kişiliğimiz değiliz, bedenimiz olmadığımız gibi. Bir bedenim var ama ben o beden değilim. Bir kişilik mekanizmam var ama ben o kişilik mekanizması değilim.
Özdeşleşmenin İlişkilere Etkisi
Zaten ilişkilerde en çok neyi görüyoruz? Kişiler o kişiliklerine çok fazla tutunmuşlar. Mesela diyorsunuz ki "eşini bu kadar kontrol etmene gerek yok." "Hayır" diyor, "edeceğim." Sonra anlatıyorsunuz ve ikna oluyor, "evet, bu kadar kontrol etmem gereksiz aslında" ama diyor ki "içimde bir şey hala 'kontrol et' diyor, hala içeride bir şey kontrol etmek gerektiğini düşünüyor." Bu nedir aslında? Kişiliğimizle çok aşırı bir biçimde özdeşleştiğimizi gösteriyor. Dolayısıyla ilişkilerde en çok problem oluşturan şey de budur. Çünkü her iki taraf da kişiliğiyle özdeşleştiğinde, yani biri "ben buyum" diyor, öbürü de "ben de buyum" diyor ve esneyemiyorlar. Ve değişmeyi kendilerinden feragat etmek, kendilerinden bir şey kaybetmek olarak algılıyorlar. Halbuki yapacağı şey çok da büyük bir şey değil. Yani tamamen davranışsal veya sözel olarak bir söz veya davranış tarzını değiştirecek. Bunun kişiliğini tamamen değiştirmekle de ilgisi yok. Ama kişi öyle tutulmuş ki o kişilik özelliklerine, mesela bir tartışmada hayati olmayan bir noktaysa alttan alsan ne olur? "Hayır" diyor hocam, "ben asla alttan alamam." Niye? Çünkü "alttan almayacağım" diyen bir kişilik örüntüsüyle özdeşleşmiş kişi ve o noktada kendini değiştirmeyi kendinden ödün vermek olarak görüyor. Bu da neye sebep oluyor? Değişimin engellenmesine ve esnemenin ortadan kalkmasına sebep oluyor.
— Yani kişiliğimizi böyle ata benzettik ya hocam, yanlış ata oynamış oluyoruz.
— Evet, yanlış ata oynuyoruz. Bir de sana ve ilişkine hizmet etmeyen bir davranışı ve tutumu niye korumaya çalışıyorsun? Hayati bir şey değil. Çok ahlaki veya böyle insani bir prensip diyebileceğiniz bir şey değil. Diyelim ki çok kontrolcü olma, her şeyi sorma, telefonunda kiminle konuştuğunu merak etme, değil mi? Bunlar şimdi hayati mevzular mı, ahlaki mevzular mı? Değil. Ama kişi eğer bunu değiştiremiyorsa ve bununla özdeşleşmişse işte orada ilişkide bir problem oluyor. Ve kişi o kişilikle özdeşleştiği için bunu değiştirmekte zorlanıyor. Halbuki kendisinden talep edilen şey öyle hayati bir şey değil, onun kişiliğinden ödün vermesini gerektiren bir şey de değil. Aslında orada neler var? Korkular var, yaralar var, beklentiler var, ihtiyaç olarak algılanan suni şeyler var.
Tabi her zaman gündeme getiriyorum, geçen gene böyle bir konu oldu. Yani taraflardan biri şöyle diyor: "İlişkide kendimi değerli hissetmiyorum" diyor. Öbür taraf da "ilişkide kendimi erkek gibi hissetmiyorum" diyor. Yani ne kadar ilginç bir şey. Sana bir şeyi karşıdakinin hissettirmesini beklemek ne kadar manasız bir şey. Yani kadın biraz baskın olduğu için erkek o ilişkide kendini erkek gibi hissetmiyor. Erkek de kadına beklediği duygusal geri bildirimi vermediği için, yeterince teşekkür etmediği için kadın kendini değersiz hissediyor. Şimdi burada ne kadar anlamsız bir kişilik örüntüsüne kişilerin tutulduğunu görüyoruz, değil mi? Yani orada diyelim ki oradaki kadında böyle bir teşekkür beklemek, teşekkür edildiğinde kendini değerli hissetmek gibi bir algı var. Bu algı çok mu gerekli, çok mu hayati, çok mu vazgeçilmez? Değil. Ben kendi insani değerlerimle eşime pozitif, olumlu, besleyici, destekleyici, memnun edici bir şekilde davranıyorsam bu beni mutlu etmeli. Ben bir insan olarak karşımdaki insana ve ilişkime olan saygım nedeniyle pozitif davranıyorum, bu bana yeter. Muhatabımın bana teşekkür edip etmemesi benim meselem değil, benim için problem değil. Teşekkür de edebilir, o zaman teşekkür ederim, müteşekkir olurum, etmese de hiç problem değil. Diyebilse, bu esnekliği gösterebilse ilişkin düzelecek. Ama bu esnekliği göstermek için neye ihtiyaç var? Kişinin o kişilik örüntülerine yapışmaması gerekiyor. Yapıştığı anda değiştirmek mümkün olmaz.
Ve bu gibi değişimleri asla kendimden ödün vermek olarak görmemeliyim. Bu tuzak olan bir şeydir. Sen ruhsal bir varlıksın, daha derin bir varlıksın. Senin bu şu veya bu davranış üzerinden kendinden ödün verdiğini düşünmen, kendini çok küçültmen anlamına geliyor. Sen bu kadar küçük bir varlık değilsin.
— Herhalde bu özdeşleşme süreci az önce ilişkilerdeki doğal uyumun zorluğundan bahsetmiştin ya, ilişkinin doğal olmasını engelleyen en önemli unsurlardan biri herhalde. Çünkü ben özdeşleştiğim oranda doğallığımı da kaybediyorum diyebilirim.
— Tabii ki. Yani doğal uyumu yakalayabileceğimiz imkanları da azaltıyor. Burada şunu hatırlatmak gerekiyor: İlişkiler böyle tamamen birbiriyle her konuda uyumlanacak süreçler değildir. Çünkü dediğim gibi mizaç farklılıklarımız var, sosyal kültürel farklılıklarımız var. Buna benzer birçok farklılığımız bizim böyle tamamen doğal bir şekilde uyumlanmamızı engeller. Burada problem olan şey bu değildir. Problem olan şey, farklı olduğumuz alanları çatışmaya sebep olmayacak şekilde dengeleyebilmekte yatıyor. Yani farklı olmak mutlaka çatışma yaşamak anlamına gelmiyor. Veya küçük çatışmalar yaşamak illa bu konuda uyumsuz olmak anlamına da gelmiyor.
Mesela basit bir örnek vereceğim. Diyelim ki siz biraz tuzlu yiyorsunuz, muhatabınız daha az tuzlu yiyor. Şimdi burada bir farklılık var mı? Var. Peki bu farklılık illa probleme mi yol açmalı? Yok. Burada bir denge, bir orta nokta, bir esneklik, bir hoşgörü üzerinden uyum yakalanabilir. İşte burada önemli olan şey zaten şu: Biz farklı olan noktaları, potansiyel olarak çatışma oluşturabilecek noktaları nasıl algılıyoruz, nasıl yönetiyoruz ve bu süreci nasıl bir dönüşümle dengeliyoruz? Bunu yapabiliyor muyuz? Asıl önemli nokta bu. Yoksa her bakımdan tamamen birbirimize uyumlu, birbirimizle ayniyet içinde olmayacağız. Yani burada uyum demek ayniyet içinde olmak değil. Her zaman o ayniyet yakalanmaz, illa yakalanmalıdır diye bir kural da asla söz konusu değil. Hatta bazen farklılıkların getirdiği uyum çok daha zenginleştiricidir, çok daha besleyicidir. Hatta bir söz vardır, "herkes aynı şeyi düşünüyorsa birileri düşünmüyor demektir" denir. Yani farklılıklarımız olacaktır. Mesele bu farklılıklarımızı nasıl ortaya koyuyoruz.
Farklılıkları Yönetmek: Köprü Kurmak ve Doğru Çeviri Yapmak
Eğer farklılıklarımızı karşımızdaki insanı ötekileştirerek veya ona tahakküm ederek, "işte ben böyleyim, böyle olacak, son sözü ben söylerim, ne diyorsam o olacak" veya işte duygusal manipülasyonlar yaparak, isteğimizi gerçekleştirmek için karşımızdakine duygusal manipülasyon yaparak davranırsak, o zaman biz uyumu yakalayamayız. Ne yapmamız gerekir? Farkımızı uygun bir üslupla ortaya koymalıyız. Farkımızı ortaya koyarken o farkımızın bir üstünlük oluşturmadığını açıkça söylemeliyiz. Farklılıklar üstünlük değildir, adı üzerinde farklılıktır. Ben farklılığımı ifade ederim, karşımdaki insanın da farklılığını ifade etmesine imkan açarım. Daha sonra bu farklılıkları nasıl bir araya getirebiliriz, nasıl bir orta nokta bulabiliriz, bunları nasıl birbirini kırmayacak, birbirini zedelemeyecek şekilde uyuşturabiliriz, bunların yollarını ararız. İşte bu yapılandırılmış uyumdur ve bunu yapabilen insanlar sağlıklı insanlardır. Böyle ilişkiler sağlıklı ilişkilerdir. Yani farklılıklar vardır fakat farklılıklar bir çatışmaya sebep olmazlar. O zaman o ilişki sağlıklı bir ilişkidir. Kişiler farklılıklarının farkındadır, bunun doğal olduğunu görürler ve aralarında birbirlerini uyumlandıracak bir nokta bulurlar.
Hatta bazen ben bunu şuna benzetiyorum, hani böyle biraz tesisatla uğraşan insanlar bilirler: Diyelim ki çapları birbirinden farklı iki boru direkt olarak birbirleriyle birleştirilemezler, çünkü çapları farklıdır. Araya bir ara parça konur; o parçanın bir ucu bir boruya, öbür ucu da öbür boruya uygundur ve bu şekilde o iki boru birbiriyle birleştirilmiş olur. İşte bu yapılandırılmış uyum örneğidir. Yani biz, sen ve ben olarak farklıyız ama "biz" olmaya gayret ediyoruz. Bu, farklılıklarımızı tamamen ortadan kaldıracağımız anlamına gelmiyor. Fakat bu farklılıkları uyumlu, dengeli, sağlıklı, birbirimizi besleyici ve birbirimize zarar vermeyici şekilde dengeleyebiliriz. İşte bu yapılandırılmış uyumdur. Bir ilişkide böyle bir uyum varsa o ilişki hem sağlıklıdır hem de güçlüdür. Çünkü bir bilinç üzerine oturur. Taraflar birbirinin farklılığının farkındadır. Bu nedenle kendilerini bastırmazlar ama kendilerini de dayatmazlar. Böyle bir ilişkide ne kendini bastırmak, ne karşısındakini bastırmak, ne de kendini dayatmak söz konusudur.
— Evet, en güzel senfoniler farklı notaların birbiriyle uyumuyla ortaya çıkıyor.
— Evet. Yani bir senfoni aynı notanın çalınmasıyla ortaya çıkmıyor. İlişkilerde o senfoniyi ortaya koymanın güzelliği, o söylediğin dengeyle birlikte ortaya çıkan bir şey. Burada olan, biraz önce bahsettiğim gibi, yani iki farklı insanın uyumu yakalaması, zenginliği yakalaması, o farklılığın getirdiği zenginliği bir değer olarak görmesidir. Bu da aslında birbirimizle köprüler kurarak ve birbirimizin durumunu doğru bir şekilde çevirerek olabilir. Açayım burayı. Yani birbirimize köprü — evet, birbirimizden farklıyız fakat ben esneyerek, hoş görerek, destekleyerek, karşımdaki insanın bir kısıtlılığını olabildiğince destekleyerek dönüştürme konusunda çaba gösteririm. Bu nedir? Benim karşımdaki insana bir köprü atmam demektir. Yani aramızda köprüler oluşmalı. Nasıl ki birbirinden farklı iki ada neyle birleştirilir? Köprüyle birleştirilir. Boğazın iki yakası neyle birleşiyor? Köprüyle birleşiyor. Köprü ne o yakaya aittir ne bu yakaya aittir, ama aynı zamanda hem o yakaya aittir hem de bu yakaya aittir. Bu anlamda aramızda köprüler kurmak durumundayız. Bu esneyebilmek, ilişki adına bazı ihtiyaç ve beklentilerimizi geriye alabilmek, karşımızdaki insanın değişim sürecine saygı duymak, onun değişmekte zorlandığı konularda ona hoşgörülü bakmak gibi şeyler aslında aramızda bir köprü kurmak demektir.
Bir de "çevirmek" dediğim şey, yani bunu şu anlamda kullanıyorum: Şimdi her birimiz aslında birbirimizden farklı olan yönleri nedeniyle birbirimizi doğru anlayamayabiliyoruz. Kendimiz üzerinden anlamlandırıyoruz. Halbuki karşımdaki insanın tavrını o insanın diline uygun şekilde anlamam gerekiyor. Yani ben kendime göre anlamamalıyım, ona göre anlamalıyım. Şöyle bir örnek vereyim ben. Mesela diyelim ki karşımdaki insan böyle çok keskin ve kararlı bir şekilde konuşuyor. Ben ise o tutumu baskılanmak olarak algılıyorum. Yani diyorum ki "sen böyle yüksek sesle ve kararlı bir şekilde konuşunca beni baskıladığını hissediyorum." Halbuki bunun yerine o kişinin tavrını o kişinin diline çevirmemiz gerekiyor. Yani şöyle demeliyim: Muhatabım olan insan yüksek sesle ve kararlı konuşuyor çünkü kendine güvenen, söylediği şey konusunda net olmayı seven biri. Bu da onun sesine yansıyor, tavrına yansıyor. Bakın, doğru bir çeviri yaptım.
Bizim hayatta ilişkilerimizde çevirilerimiz hep veya çoğunlukla yanlış veya kötüdür. Hani denir ya, "her çeviri bir ihanettir" — aslında biz ne yapıyoruz ilişkilerimizde? Muhatabımızın tavrını, tutumunu, sözünü çeviriyoruz aslında, değil mi? Onu anlamlandırıyoruz, onun niyetini anlamlandırıyoruz, onun maksadını anlamlandırıyoruz, onun hedefini anlamlandırıyoruz. Hep bir çeviri yapıyoruz aslında. Yani karşımızdakinin iletişim sürecindeki mesajını kendimize göre çeviriyoruz. Çoğunlukla da yanlış çeviri yapıyoruz. Halbuki burada neye dikkat etmek lazım? Doğru çeviri yapmaya dikkat etmek lazım. Doğru çeviri için ne lazım? Biraz enneagramı bilmek lazım. Yani o insan bunu niye yapıyor? O insan niye böyle davranıyor?
Mesela bazen olur ki eşiniz size böyle sert veya öfkeli bir tavır takınır ama aslında o korkuyor o anda. O anda içinde bir korku yaşıyor ve korkusunu bastırmaya çalışıyor. Korkusuyla baş etmek adına belki size sert davranıyor. Siz orada "eğer doğru yapmazsan..." diyerek "sen beni nasıl böyle suçlarsın, sen ne dediğini biliyor musun" gibi tavırlar sergileriz. Halbuki doğru çeviri yapsak, doğru çeviri şöyledir: "Şu anda eşim biraz kaygılı, biraz içinde bir korku, bir gerilim hissediyor. Bununla baş etmek konusunda yeterince şu an farkındalıklı değil, kaygısını, gerginliğini, korkusunu bana suçlama şeklinde yönlendiriyor. Ama onun maksadı aslında beni suçlamak değil, o şu an korkusuyla baş etmeye çalışıyor." Diyebildiğimde o zaman doğru çeviri yapmış oluyorum. O yüzden ilişkiyi ben doğru çevirme ustalığı olarak da görüyorum. İlişki, muhatabımızın dilini doğru çevirebilme ustalığıdır.
Evet, Google'ın geçmiş dönemlerde translate'i vardı, sayfaları çevirirken ilk dönemlerde Türkçe'ye çevirilerde çok büyük sıkıntılar olduğu için metni hiç anlayamıyordu okuyanlar. Şu sıralar ağırlıklı kendini geliştirdiği için Google neredeyse Türkçe sayfa gibi okuyabilir hale geldi insanlar. Hele geçen gün bir haber duydum, Elon Musk "beş yıl sonra yabancı dil bilme mecburiyetiniz kalmayacak" diye bir müjde de vermiş. Buradan bunu da söyleyelim, ne icat edecekse artık bilemiyorum. Dolayısıyla Google'ın şu dönemi itibariyle yaptığı çevirilerde ben mesajı alabiliyorum, o dili bilmesem bile. Aynı onun gibi, burada enneagram bilgisi bize bu çeviriyi çok net bir şekilde yapabildiği için o anlamda kendimizi geliştirebilme ve ilişkilerde doğru çeviriler yapabilme imkanına sahip oluyoruz. Bu yüzden enneagramı çok önemsiyoruz zaten özellikle de. Dolayısıyla ilişkilerde iyi bir çevirmen olmaya ihtiyacımız var. Bu, ilişkinin sağlıklı yürümesi için olmazsa olmaz bir şeydir. Nasıl ki şöyle düşünün, yabancı dilde konuşan biriyle evlenseniz nasıl anlaşacaksınız? Değil mi? O sizin dilinizi bilmiyor, siz onun dilini bilmiyorsunuz, doğru bir çeviriye ihtiyaç var. İşte tıpkı bunun gibi aslında her birimizin mizacı ayrı bir dil aslında. Dokuz tane farklı temel dil var. Evet, mizaçlarımızın bir dili var aslında; en sağlıklı seviyede sergilediği bir dil, ortalama düzeyde sergilediği bir dil, sağlıksız düzeyde sergilediği bir dil var. Eğer biz bu dili anlamazsak doğru çeviriler yapamayız, doğru çeviri yapmazsak birbirimizi yanlış anlarız.
Bazen bakarsınız böyle ilişkide "senden nefret ediyorum" diyor ama aslında onlar nefret etmiyor. Sadece o anda kırılmış, kendisini haksızlığa uğramış hissettiği için o anda "senden nefret ediyorum" diye orada bir tepki oluşuyor. Aslında o sözün çevirisi nedir? "Çok kırıldım, senin şu davranışın yüzünden hayal kırıklığına uğradım, şu an bu durumla baş edemiyorum" demektir. Bunun Türkçesi budur aslında. Yoksa işte "nasıl benden nefret ettiğini söylersin, yazıklar olsun, harcadığın bunca yemeğe yazık, benden nefret ediyorsun, demek ki en son bana bunu da söyleyecektin" gibi yanlış bir çeviri yapıp bunun üzerine takılmanın asla bir anlamı yoktur.
O yüzden gerçekten birbirimizin dilini anlamak çok önemli. Ben enneagramı ne kadar iyi anlayıp derinleşmişsem bana en çok kazandırdığı şey bu olmuştur: Karşımdakinin dilini anlayabiliyorum. Burada dil Türkçe, İngilizce, Fransızca değil yani; davranış dili, bir sözün altındaki anlam, bir davranışın kastettiği şey. O yüzden biz, tırnak içinde söylüyorum, çok kötü çevirmenleriz. Birbirimizin dilini anlamıyoruz. Ama işin trajik olan bir diğer yanı ne? Anladığımızı zannediyoruz, o da daha berbat bir şey oluyor. "Ben senin ne için söylediğini biliyorum, ben senin şunu ya da bunu yaptığının altında ne olduğunu biliyorum" diyerek de iyi anladığımızı zannediyoruz. Halbuki biraz durup "ben seni tam olarak anlamıyorum ama anlamak istiyorum, anlamak için çaba gösteriyorum, her geçen gün seni daha çok anlamak istiyorum, o yüzden bazen senin tutumunu, davranışını, sözünü anlamlandırdığımda eğer yanlış anlamlandırmışsam bu konuda beni uyarabilirsin, bundan memnun olurum, ben de sana nasıl anlamlandırdığımı ifade ederken bunu asla suçlayıcı ve katı bir şekilde söylememeye dikkat edeceğim, sen bunu mu anlatmak istiyorsun veya bu konuda ne demek istediğini biraz daha açarsan seni daha iyi anlayabilirim" şeklinde konuşursak...
Yani öncelikle karşımızdaki insanı anlamak konusunda o kadar donanımlı olmadığımızı prensip olarak kabul edersek ama anlamaya niyetli olursak — "gerçekten ben seni olduğun gibi anlamak istiyorum, canımı acıtsa da, hoşuma gitse de gitmese de, gerçekten seni anlamak istiyorum, ama seni tam olarak anlayamadığımı da, belki hiçbir zaman da anlayamayacağımı da kabul ediyorum, ama anlama yolunda mesafe kat etmeye çalışıyorum" dersek — ve yanlış çevirilere karşı daha anlayışlı olursak, çünkü şuna da dikkat edelim: Biz yanlış bir çevirmen olduğumuz gibi karşımızdaki insan da yanlış bir çevirmen. O da bizi yanlış anlıyor, o da bizim dilimizi çevirirken yanlış çeviriler yapıyor. Bu anlamda muhatabımızın yanlış çevirisine de hoşgörülü olmamız lazım. Yoksa "beni nasıl böyle anlarsın, benim hakkımda nasıl böyle düşünürsün, yazıklar olsun, benim hakkımda böyle düşündüğünü bilseydim asla seninle bir araya gelmezdim" gibi yanlış anlamalara karşı tahammülsüz olmak da ayrı bir problemdir. Bu da ilişkilerimizi baltalar.
Kapanış
— Evet, son iki dakika, yayın kapanıyor hocam, iki dakika içinde. Böylece bu noktadan baktığımda ben konuyu, ilişkiyi buradan çerçevelediğimde, mizaç farklılıklarını bilerek ilişkiyi yürütmek ve uyumu sağlayabilme imkanına sahip olabileceğim. Ve o köprüyü, karşılıklı iki yakada kurulan köprüyü birbirini ıskalayarak değil de tam karşı karşıya getirerek bir köprü mahiyetine ulaştırabileceğim diyebilirim herhalde. Açılan mizaç farklılıkları üzerine bilebilmek için enneagrama vakıf olmak ve çalışmak gerçekten de büyük bir imkan sunuyor. Hocam ağzına sağlık, çok keyifliydi. Zaman nasıl geçti anlamadım.
— Saat arkamda duruyor, görüyorsun. İyi birer mütercim olmak dileğiyle.
— Eyvallah. İlişkiler eğitimi devam ediyor, onu da hatırlatalım dinleyicilerimize, izleyicilerimize. Çarşamba günü mizaç 6'ları konuşacağız.
— Çarşamba günü 6'lar, cumartesi ve pazar 7-8, salı günü de tip 9'ları konuşacağız. Bu tiplerin diğer tiplerle olan mizaç etkileşimleri, bu konuda daha sağlıklı ve uyumlu bir ilişki için ne yapılabilir, taraflar birbirini nasıl algılamaları gerekir, bu noktalara işaret edeceğiz. Her bir tiple ilgili yaklaşık 2-2,5 saatlik bir eğitimimiz var. Enneagram Eğitim Danışmanlık sayfasına irtibat numaraları var, her atölyeye müstakil olarak katılabiliyorsunuz. Bunu da hatırlatalım. Ve mizaç çalışmalarına, çarşamba itibariyle devam edeceğimizi söyleyelim.
— Hocam ağzına sağlık, çok teşekkür ediyorum.
— Ben teşekkür ediyorum, pazartesi yine 21.30'da Enneagram Eğitim Danışmanlık ve İsmail Acarkan sayfalarından yayında olacağız. Herkese iyi akşamlar diliyorum.
— İyi akşamlar. Paylaşacağız, izleyemeyenler açısından da hatırlatmış olalım, yayını tekrar dinleme imkanına da sahip olabilecekler.
— Peki, çok teşekkürler hocam, ağzına sağlık, iyi akşamlar, teşekkür ediyorum, herkese iyi akşamlar.