Mizaç Tipi Beş ve Yedi Karşılaştırması

Kısa Özet

Sohbetin başında Allah'ı unutmanın insanın kendi hakikatini unutması anlamına geldiği kısaca ele alınıyor. Ardından sohbetin ana bölümünde, 5 numaralı mizaç tipinin stres altında 7'ye gitmesi üzerinden iki tip; kötümserlik-iyimserlik, esneklik, tekrar ve yenilik karşısındaki tutum, bilgiyle kurulan ilişki ve insan ilişkilerindeki tavırları bakımından karşılaştırmalı olarak anlatılıyor. Son bölümde beşlerin düştüğü anlamsızlık krizi ve "kitabı sadece harfleriyle okumak" metaforu üzerinden hakikate dair farklı idrak düzeyleri işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Allah'ı tanımak, insanın kendi hakiki özünü tanımasının bir başka adıdır; Allah'ı unutmak kendini unutmaktır.
  • 5 tipi olumsuzluklara daha odaklı ve kötümser, 7 tipi ise olumluya yönelerek iyimser bir tutum sergiler; ikisi de tek başına gerçekçi değildir, gerçek idrak ne iyimser ne kötümserdir.
  • 5 tipi bilgiyi güvenlik ve kestirilebilirlik için, 7 tipi ise deneyim ve hayatın somut gerçekliğiyle sınamak için kullanır.
  • 5 ile 7'nin dengeli bir şekilde bütünleşmesi, hem teorik hem pratik, hem istikrarlı hem yenilikçi bir bakış açısı kazandırır.

Allah'ı Tanımak, Kendini Tanımak

...ilahî olabiliyorsun. Ama sen Allah'ı unutunca, kendini tanımlamaya başladığın noktada aslında artık kendini tanımlamıyorsun. Allah'ı tanımak, aslında kendindeki gerçek kendini tanımaktır; Allah'ı unutmak, gerçek kendini unutmaktır. Onun için ayet manidardır: "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu." Gerçekte kim olduklarını, gerçek hakikatlerini, gerçekte ne olduklarını unuttular. Kendilerini bu sefer ne olarak tanımlamaya başladılar? Bir beden, bir cisim, biyolojik bir varlık; duygusal, rasyonel bir psişik boyut -kendilerini bununla tanımladılar.

Onun için hakiki bir kendini tanıma, aslında Allah'ı tanımanın bir başka adıdır. O yüzden "kendimizi tanımak" derken, gerçekte en derindeki kendimize işaret ederek bu yolculuğu yapmamız gerekir. Onun için "kendini bilen Rabbini bilir" sözü, bu noktadan değerlendirilirse en üst düzeydeki anlamına işaret eder. Allah'ın "bana inanın" demesi de "kendinize inanın" demesinin bir başka yansımasıdır. Allah'a inanmak, kendine -ama kendi hakikatine- inanmaktır. Allah'a inanmamak, kendini maddi, biyolojik ve en fazla psikolojik bir varlık olarak tanımlamaktan öteye gidemeyecek bir sınırlılığa hapseden bir şeydir. Allah'ı tanımak, sende ilahî olan bir şeyin varlığını tanımak ve onu kabul etmek anlamına gelir. Dolayısıyla Allah'ı tanıyan, kendini tanımanın adımını atmış olur; o idrak üzerinden kendine bir yolculuk yapar.

*(Katılımcı):* Hocam, "Allah'a inanan kendine inanır" dediniz; kendimize nasıl inanalım ki?

*(Hocam):* Kendi hakikatinin, kendi özünün sonsuz, ebedî ve baki olduğuna inanmış olursun aynı zamanda. Yani bir özün olduğuna, bir hakikatin olduğuna inanmak, Allah'a inanmakla aynı zamanda gerçekleşir.

*(Katılımcı):* "İnanmak" kavramı bende daha farklı bir çağrışım yapıyor.

*(Hocam):* Anladım, o ayrı bir mesele.

Evet, bugün devam edeceğimiz mizaç tipi 5'ti değil mi? Hayır mı? Yani 5'in stres durumunda gittiği 7 ve 7 ile ilişkisinden bizim almamız, anlamamız gereken şeyler neler?

Mizaç Tipi 5 ve 7: Karşılaştırmalı Bir Bakış

5'ler daha kendine dönük ve teorik merakı çok güçlü olan bir mizaç tipi. Bilgiye odaklı, entelektüel meraka sahipler; fakat bu entelektüel merakını eyleme, faaliyete, deneyime aktarmakta zorlanıyorlar. Yedinin yaptığı ise tam da bu. Yedi de meraklıdır, fakat merakı sürekli bir deneyim ve tecrübe üzerinden gerçekleşen bir meraktır. Beşin merakı ise gözlem yapmak, onu kavramsallaştırmak ve teorik olarak anlamaya dönük bir meraktır. İşte burada beşin yediden alması gereken şey, teorik merakını aynı zamanda pratik bir merakla bütünleştirmektir; yani bilginin eylem ve deneyimle hem bütünleşmesi hem de bilginin elde edilmesinin eylem ve deneyim içinde gerçekleştirilebileceğini fark etmesidir. Teorik merak, pratik ile, deneyim ile, eylem ile bütünleştiğinde daha dengeli ve daha hızlı bir şekilde elde edilebilir. Tabii bunların dengeli bir şekilde yürümesi gerekir.

Beşin Kötümserliği, Yedinin İyimserliği

5'ler hayata ağırlıklı olarak kötümser bakmaya eğilimlidirler, çünkü olumsuzluklara karşı dirençleri daha zayıftır. Aslında bir insanın kötümser olması demek, aynı şeyi yaşadığı hâlde kötü olana karşı toleransı zayıf olduğu için o kötü ihtimallere odaklanmasından kaynaklanır. Yani aynı ölçüde veriyle karşılaşan iki insandan biri kötümser, biri iyimser bakar. Kötümser bakmanın nedeni, o olumsuzluklarla baş edememekle ilişkili bir şeydir. Olumsuzluklarla baş edemediğini düşündüğü ölçüde, kendini onların üstesinden gelme konusunda zayıf hissettiği ölçüde kişi kötümser olur. Neden? Çünkü kötü olana daha odaklıdır. Niye kötü olana daha odaklı? Baş etmekte zorlandığı ve başına gelmesinden kaygılandığı için; dolayısıyla o noktalara daha odaklı hâle geliyor ve daha kötümser bir tablo çiziyor. Dolayısıyla beşler, bilgi, muhakeme, analiz konusunda değil, hayatın realitesiyle baş etme konusunda kendilerini güçsüz hissettikleri için olumsuz olana daha odaklıdırlar.

Yedinin yaptığı şey ise şudur: "Ben olumsuzluklara karşı kendimi koruyabilirim" der. Nasıl korur? Üstünden atlayarak, veyahut olumsuz olandan olumlu olana doğru yönelimde bulunarak; kötü olana çok fazla temas etmeden o da iyimser bir tablo çizer. Şimdi burada aslında mesele ne kötümser olmaktır ne iyimser olmaktır; çünkü aslında bu ikisi de çok gerçekçi tavırlar değildir. Doğru insan ne son tahlilde iyimserdir ne kötümserdir. Eğer mutlaka bu kutuplardan birine daha yakın olmak gibi bir süreç içindeysem, o zaman hayatta iyimser olmayı seçmelisin. Ama gerçek anlamdaki idrak ne iyimserdir ne kötümserdir; neyse her şeyi olduğu gibi görür, ne kadar iyi varsa ne kadar kötü varsa onları olduğu gibi görür ve hepsine karşı aynı duyarlılık ve aynı bilinçle mukabelede bulunur. Ama kişi o noktaya henüz gelmemişse, o zaman iyimser kutupta olmayı daha çok tercih etmelidir.

Beşler aynı zamanda acı ve zorluklara daha takılan ve daha odaklanan bir yapıdadır, dedik. Ve orada onunla ilgili gereksiz analizlerde bulunurlar: bunun nedeni nedir, niye ben bunu yaşadım, bunu yaşamayabilir miydim gibi -çok da üstesinden gelemeyeceği neden-sonuç ilişkileri arama eğilimindedirler. Bu da aslında yorucu bir çaba olduğu gibi, çok da çözemeyeceği için -neticede bir kul, her şeyi görmüyor- bu sefer acı, zor ve sıkıntılı durumlara daha çok odaklanmaya ve onlara takılmaya sebep olur.

Hâlbuki yedinin yaptığı şey nedir? Zor ve sıkıntıyı görünce -tabii dengeli olan bir yedilikten bahsediyoruz- onu görür fakat çok takılmaz; hayatın süreci içinde daha olumlu olana veyahut kendisini rahatlatacak alanlara yönelir. "Bu niye böyle oldu, niçin bu karşıma çıktı, niye bu zorluğu yaşadım, niye bu sıkıntıyı yaşadım" demez -en fıtri hâlinde. Ama çıkmaz sokağa girerse, tabii ki yedi zaten 5'e gider; aynı zamanda bir yönüyle de 1'e gider. Her hâlükârda ikisi de onu rasyonalitenin kıskacına sokar. Bazen çıkmaz sokağa girdiği zaman yedi, dört gibi bazen ya da bir gibi, ya depresif ya da aşırı eleştiren tavırlar takınır. Çünkü deyim yerindeyse bir yere atlayacak ama atlayacak yer yoktur, daha iyi olana, daha rahatlatıcı olana bir geçiş yapacak ama geçiş imkânı yoktur; o zaman nedenleri sorgulamaya başlar.

Burada anlamamız gereken şey şudur: hayat akmaktadır ve biz hayatın akışına uygun hareket etmeliyiz. Mesela bir ırmak hiçbir zaman yatağına tutunmaz, yapışmaz bir yere; o akışını yatağında devam ettirir. Hayatın içinde bizler çoğu zaman bir yere takılırız veya bir yere tutunmaya çalışırız. Diyelim hayatta güzel bir şey yaşıyorsun, illa onu devam ettireceksin sanırsın; hâlbuki devam etmeyebilir. Veyahut hayatta acı bir şey olmuştur, oraya yapışırsın: "niye bunu yaşadım?" Hâlbuki hayat akmıştır ve o mesele orada bitmiştir. Ama sen zihinsel veya duygusal olarak oraya takılmaya devam edersin; hâlbuki olay olmuş, bitmiş, geçmiş, üzerinden neler neler yaşanmıştır ama kişi oraya takılır ve gereksiz bir zorluk ve sıkıntı yaşar. İşte beşin yediden alması gereken şey: evet, acı, zorluk ve sıkıntıları gör, içlerinden geç ama takılma. Sağlıksız bir yedi gibi sürekli üstünden atlayarak onları görmezden de gelme; ama olumsuzluklara odaklanma ve takılma.

Kavram, Tekrar ve Yenilik: İki Ayrı Bakış

Beşler kavramlarına ve düşüncelerine bazen sıkışıp kalırlar; hayatı düşünce ve kavramsallaştırma üzerinden bir süre sonra yaşamaya başlarlar. Geçen bir beş çocuk gelmişti, görüştüm; sevgiyi anlattım, "sevgi buymuş, bundan sonra duygusal insanlara nasıl davranacağımı ve ne konuşacağımı anladım" dedi. Ya sen bir şey anlamadın, ben sana bir şey anlattım; sen sadece kavramsal olarak bunu öğrendin, yaşamadın, anlamadın, idrak etmedin. Kavramsal düzeyde "nefis nedir, sevgi nedir" bilmek başka, ruhsal düzeyde "sevgi nedir" bilmek başkadır. İşte beşlerin bazen hayatı düşünce dünyalarında ve kavramsallaştırdıkları alanda yaşama problemleri olur.

Yediden bu konuda alacakları şey şudur: yediler bilgilerini hayatın somut olgularıyla karşılaştırırlar. Meşhur bir hikâye vardır felsefe tarihinde: adamlar toplanmış, "at nedir" diye tartışıyorlar; günlerce, saatlerce tartışmışlar. En son biri demiş ki: "Ya şurada at var, bir ağzını açıp bakalım, niye bu kadar tartışıyoruz?" Hayatın somut gerçekliğiyle o bilgiyi, o kavramları karşılaştırmak gerekir. Çünkü netice itibarıyla zihin, rasyonalite, insan için o kadar güvenilebilecek mükemmel bir bilgi alanı değildir. Zihnimiz bazen doğru sonuçlar üretebilir, bazen yanlış sonuçlar üretebilir; spekülatif bir niteliği vardır, genelleme yapar, hâlbuki hadiseler o kadar genel değildir, bazen yorumlarını aşırıya kaçırır. Dolayısıyla burada kavramsallaştırmanın ve düşüncenin hayatın realitesiyle karşılaştırılması gerekir; işte yedinin en fıtri hâlde yaptığı şey de budur. Mesela yedi çocuğuna "soba yakar" dersin, "bir bakayım" der; hayatın realitesi üzerinden onu denemeye çalışır. Tabii her şeyi denemek lazım mı, ayrı bir konudur; orada da yedinin öğrenmesi gereken şeyler vardır.

Buna bağlı olarak 5'te düşünce ve değerlendirmelerinde esneklik olması gerekir -bu 7'nin önemli bir değeridir, düşünce ve değerlendirmelerinde esnektir. 5, belli bir kanaate ulaştıktan sonra düşünce ve yorumlarında esnek olmamaya başlar. Neden? Çünkü çok sağlam bir bilgiye sahip olup o bilgi üzerinden hayatı okumak, mümkünse hayata meydan okumak ister; dolayısıyla sağlam ve esnemeyen bir bilgiye ihtiyacı vardır. Bildiği zaman nasıl karşılık vereceğini de anlamış oluyor çünkü; kestirilemez olanı kestirilebilir hâle getiriyor, bilgiyle kestirilebilir hâle getiriyor. Dolayısıyla bütün süreci okuyabildiğini düşünüyor; bütün süreci okuyabiliyorsa sürece karşı alacağı pozisyonu da daha önceden alabilir.

Güzel bir karikatür vardı: bir 5 numara, bir 8 numarayla oturmuş satranç oynuyorlar. 5 numara "ben yedi hamle sonrasını hesap ederim" diyor, 8 numara buna bir yumruk yapıştırıyor. İşte orada beşin yapmak istediği şey, yedi hamle sonrasını hesap ederek her zaman önde olma arzusudur. Hele bir beşin sen yedi hamle sonrasını çözersen, beş çok rahatsız olur; çünkü "bu benim yedi hamle sonramı da biliyor, o zaman isterse bana karşı davranışta bulunabilir, beni manipüle edebilir, beni sıkıştırabilir" der. Onun için beşler kendileriyle ilgili çok fazla bilgi vermemeye, kestirilemez olmaya çalışırlar. Çünkü bir şeyi kestiremezsen ona karşı hazır olamazsın. Beş hem her şeyi kestirmeye çalışıyor hem de kestirilemez olmaya çalışıyor.

İşte yedinin yaptığı şey nedir? Düşünceleri esnektir, değerlendirmeleri esnektir. Olgu ona başka bir veri verdiğinde hemen onu revize eder, kendini yeniler. Bir başka fark: beşler deyim yerindeyse bir kesiti alıp bütünü o kesit üzerinden bilmeye çalışırlar; dolayısıyla her şeyi bir şeyin bir nevi tekrarı hâlinde görmek isterler ki bu da aslında hayatı ve bütünü kestirebilme ihtiyacına dayanan bir şeydir. Yedinin yaptığı ise şudur: her günü ve anı yeni bir şey olarak telakki eder. Hatta bir şey tekrar ederse çok hoşlanmaz; "bunu zaten biliyorum" der. Bir beş içinse bir şeyin tekrarı, bilgisinin onaylanması anlamına gelir; ne kadar tekrar ediyorsa demek ki bilgisi o ölçüde onaylanıyor demektir. Bir yedi içinse her şey sürekli yeni ve yeniden oluşur veya oluşmalıdır. Dolayısıyla hem bir süreklilik var hem de bir yenilenme var. Diyelim ki Kızılırmak aşağı yukarı hep aynı yatakta akar, ama her anının akışı değişiktir; hiçbir akışı ne bir öncekine ne bir sonrakine benzer. Dolayısıyla hayatın hem istikrarlı ve sürekli bir ayniyet taşıyan yönü var hem de sürekli yenilenen bir yönü var. Beş bir anlamda sürekli istikrarlı, değişmeyen bir şey arar; yedi ise sürekli onun değişen yüzünü arar. Bu ikisi bütünleştiğinde daha doğru ve gerçekçi bir perspektif kazanılmış olur.

Beşin İlişkilerdeki Tutumu ve Bilgiyle İlişkisi

5, hayatta olaylardan bir anlamda çekindiği gibi, aynı zamanda insanlarla ilişkilerden de kaçınır. Çünkü insanlarla ilişkiler onu yormaktadır. İkincisi, insanları derinden derine yargılamaktadır; iyi düşünen, çok düşünen, derinlemesine düşünen insanları onaylar, bunun dışındaki insanları -düşünmediklerini düşündüğü için- büyük ölçüde küçümser. Bir beşin insanlarla kolay ilişki kurabilmesi için, yeni bir şey tanıma ve görme arzusuyla o sosyal ilişkilerin içine girmesi gerekir.

*(Katılımcı):* Hocam, numaraların stres/güven noktaları arasındaki ilişkiyi mi ele alıyoruz? 5, beklemekten ve yenilikten korkan, biraz statükocu bir yapı mı?

*(Hocam):* Yani o kavram tam uymayabilir "statükocu" -bulduğu bir şeyi kabul edip onu devam ettirme anlamında statükocu değil. Ama bir sistem, bir düşünce sistematiği kurmuşsa ve ona kesin ikna olmuşsa, orada o anlamda statükocu olur. Yeni şeyler karşısında donuklaşır; hemen tepki veremez, çünkü yeni bir şeyin değerlendirilmesi, gözlenmesi, analiz edilmesi lazımdır. Karşı tepkiden ziyade donuklaşma vardır, zaman ister.

Hâlbuki yediden olacağı şey, yeni bir şeye canlanarak karşılık vermektir; yeni şey bir yediyi heyecanlandırır. "Aa, yeni bir şey!" der. Bir beş ise "aa, uzak dur" der. Ne kadar birbirinden uzak gibi ama aslında birbirini dengeli bir şekilde bütünleştiklerinde tamamlayan bir mekanizmadırlar. Yedilerin yanında -sağlıklı bir yedinin yanında- beş daha rahat olur; çünkü ona ihtiyacı vardır. Beşliğin yenilikten ürken, kaygılanan veya yenilik karşısında ne yapacağını bilemeyen yapısının, yediliğin o yenilikle karşılaşınca "aa yeni bir şey" diyen, hatta coşkusu artan, çocuksu bir coşkuyla yönelen tarafına ihtiyacı vardır. Bu anlamda birbirlerini bütünlerler.

*(Katılımcı):* Kaynakların kıtlığıyla ilgili bir algı var; zamanın, paranın, enerjinin. "Enerjim biter" diye korkuyorum, günümü ona göre ayarlıyorum. Hem kendi içine hapsoluyor hem de içinde bulunduğu âlemin ona açacağı imkânlar konusunda çok ümitli değil; "âlem bana cevap vermeyebilir" diye düşünüyor.

*(Hocam):* Evet, "isteklerini âleme salsan bile bir şey gelmeyebilir, ben salıyorum ama hiçbir şey gelmiyor" der. O zaman kendi kaynakların, kendi imkânların içinde kendini ayarla ve bir şey bekleme; gelirse eyvallah ama gelmeyeceğini düşün, gibi. Hâlbuki yedinin yaptığı şey, ilginç bir şekilde doğal hâlinde, "iyi olacak" demektir. Gece olur ama sabah güneş doğar, der. Beşinki ise "sabah güneş doğmayabilir, iyisi mi ben fener, mum, ne lazımsa aydınlatıcı ne varsa bulundurayım, uzun siyah geceler olabilir ihtimaliyle bunları kullanayım" der. Yedininki ise "merak etme, sabah güneş doğacak" der; diyelim ki on tane mumu bir anda yakabiliyor. İşte burada yedinin farkına varmadan algıladığı şey, hayata güvenmektir -hayatın açılımına güvenmek, hayatın ona bir şeyler vereceğine ve vermekte olduğuna güvenmek. Ama bunu aşırılaştırırsa, gecenin üçünde güneşin doğmasını beklemek gibi bir hataya düşebilir; hayalperest olabilir. O zaman da denge bozulur. Ama en fıtri hâlinde, hayatın o sonsuz ve mutlak kaynaktan fışkıran tezahürüne güvenmektir; "iyi olacak, sıkıntı olmayacak" demek fıtri olduğu ölçüde kötü bir şey değildir.

Dikkat ederseniz aslında mekanizmalarımız hep fıtri hâlden kaymaya yönelimlidir; o fıtri hâlden çıktığımız için orada problemler yaşıyoruz. Fıtri, doğal hâlde iyiyken, uçlara kaymamızdan dolayı bir körelme, bir sınırlanma, bir kısıtlanma meydana geliyor.

Beşle ilgili başka bir soru var mı? Etkilenmesi nasıl peki, biraz zor mu? Şöyle yapma böyle yapışlar -yani yedilerdeki özelliği gösterirsen "işte böyle davran" diye anlatırsan çalışmaz. Etkileniyor mu? Ondan bir şey alıyor mu, biraz kapanık geliyor değil mi? Evet, dedik ya, düşünce ve değerlendirmelerinde esnekliği bir süre sonra kaybediyor. Neden kaybediyor? Başkasının söylediklerine bakıyor, denemek istiyor ama kendisi bir kez altın oranı bulmuşsa, başkaları ona farklı oranlar getirince tabii ki çok açık olmuyor. Eğer kendisi bir konuda ikna olmuşsa, o beşi değiştirmek çok zordur. Çünkü zaten emin olacağı bilgiye ulaşmaya çalışmış, ömrünü onu bulmaya harcamıştır. Sen kalkıp "bak ben yeni bir şey buldum, gel sana vereyim" dersen -bazen yedilerde olur ya böyle- beş der ki: "Sen iki dakikada bir şey buluyorsun, ben yirmi yılda ancak aradığım şeyi buldum, değiştiremem." Çünkü zaten kalıcı, her şeyi açıklayabilen, süreçleri önceden kestirmesine yardım edebilecek, hayatı okunur hâle getirebilecek bir bilgiye ulaşmaya çalışıyordur beş. Onu bulduğuna inandığında "buldum" der. Ya onu ikna edecek çok güçlü argümanların olması lazım, ya da teslim olman lazım bir beşe; yapacağın başka bir şey yoktur.

*(Katılımcı):* Beşin bilgiyle ilişkisiyle birin bilgiyle ilişkisi arasındaki fark ne hocam? Bir de sanırım bilgiye çok önem veriyor değil mi?

*(Hocam):* Önem veriyor, evet. Fakat birler daha çok hem ne yapmaları gerektiğini anlamaya hem de o bilgiyi hayata dayatarak, uygulayarak o hayatı değiştirmeye daha odaklıdırlar. Beş buna o kadar odaklı değil; daha çok bilgiyi kendi alanında kendini korumaya ve kendini hayatta daha güvende yaşamasını sağlayacak bir güç olarak kabul ediyor. Fakat birler o bilgiyi çevresini, dünyayı değiştirmek ve o bilgiyi uygulayarak yeryüzünü veyahut belli bir alanı mükemmel hâle getirmek için talip olurlar bilgiye.

*(Katılımcı):* Beşlerden iyi akademisyen olmalı.

*(Hocam):* Evet, gerçek anlamda bildiğimiz akademisyen tipine -okuyan, düşünen, analiz eden bir akademisyen tipini düşünecek olursak- beşler buna tabii ki çok yatkındır.

Anlam Arayışı ve Kitap Metaforu

*(Katılımcı):* Hocam, bir de beşlerde böyle içliğe düşen, anlamsızlığa düşen bir hâl var. Her şeyi bir anda boşa çıkarıyor hayatta; her anlamı, her şeyin içini boşaltıyor.

*(Hocam):* Evet. Hatta böyle bir "Unabomber" vakası vardı, biliyor musunuz?

*(Katılımcı):* Duydum ama.

*(Hocam):* Bir bilim adamı, Oxford Üniversitesi'nde çok kafa alan böyle bir beyin adam. Sonra her şey ona anlamsız geliyor; birçok yere bomba gönderiyor, kimliğini saklıyor, orman hayatı yaşıyor, ıssız bir alanda. Sonra bombalıyor; tüm o geldiği, yetiştiği yeri bombalıyor.

*(Katılımcı):* Bombalamıyor değil mi, bomba gönderiyor?

*(Hocam):* Bomba gönderiyor, millet açınca patlıyor herhalde. Veya saatli bombalar mı koyuyor bilmiyorum, emin değilim; uzaktan mı işletiyor, orasını da bilmiyorum. Ama kendisinin de bir parçası olduğu birçok şeyi boşa çıkarıyor. Orada hem kendi özüne dair bir farkındalık olmayışı, hem de âlemi mekanik bir olgu gibi telakki edişi, eşya ve hadiselerin anlamsız olduğu sonucuna doğal olarak götürüyor. Ama kendisinde de çok mekanik bir yapı olduğu için zaten her şey ona anlamsız geliyor. Özneyi referans kabul ettiği için, yani kendi özneliğini rasyonalite, mantık ve tam bir soğuk muhakemeyi temel aldığı için, onun üzerinden anlam ve derinlik bulmak tabii ki zor bir şeydir.

Bu şuna benzer: bir kitap düşün, kitabı birine veriyorsun. Kitabı alan kişi harf nedir bilmiyor, harflerin kelimeler oluşturduğunu bilmiyor, kelimelerin anlamları olduğunu bilmiyor. Ne yapar? Oradaki çizgileri, birbiriyle ne kadar açı yaptığını, çizgiler arasındaki uzaklığı inceler; bir sayfada kaç tane eğik çizgi, düz çizgi olduğunu sayar. Bu da bir bilgidir, kitaba böyle de yaklaşabilirsin. Ama kitaba böyle yaklaştığında kitaptan ancak o kadarını anlarsın. İşte bunun gibidir; o anlamı anlayabilmek başka bir bilinç, başka bir idrak gerektiren bir şeydir.

Buna dair Bediüzzaman'ın verdiği bir örnek var, çok kısa keseceğim: birisine bir kitap verirsin; o sadece kitabın cildine, kâğıdına, mürekkebine bakar -o kitap onun için bir cilt, deri, kâğıt ve mürekkepten ibarettir. Öbürü ise cildi, kâğıdı, harfleriyle çok uğraşmaz, onları bilir fakat manasına bakar. Şimdi tamamen rasyonel bir değerlendirmeyle hayatın o anlamını kavrayabilmek, çözümleyebilmek tabii ki mümkün değil. O zaman ne yapıyor? "Bu kadar çizgi, bu kadar satır" -çok da anlamlı gelmiyor.

Tekrar eden bir sürü harf var değil mi; netice itibarıyla hepsini toplayınca yirmi dokuz harften ibaret bir kitap. Böyle görebilirsin; hep aynı harflerin tekrar ettiği bir mürekkep izleri toplamı gibi görebilirsin bir kitabı. Bir de eğer onu okuyabiliyorsan, bu sefer onun manasını okuyabilirsin; o zaman sana o kitabın harfleri, o mürekkep izleri bir anlam ifade eder ve sen o zahirinden anlamına doğru bir yolculuk yapmış olursun. Fakat bunun için -bakın- kitap değişmedi görünürde, kitap aynı kitap; fakat onu algılayan özne değişti. Onu algılayan öznenin kapasitesine ve algısına bağlı olarak o eser bir başka anlam ifade etmeye başladı.

Evet, yediye geçecektik ama haftaya kaldı yedi.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Allah'ı unutanların kendilerini de unutacağına dair bir ayete değinilmiştir: "Onlar Allah'ı unuttular, Allah da onlara kendi kendilerini unutturdu." (Sure adı ve numarası metinde belirtilmemiştir.) --- ---