Muhatabın Halini Anlamak ve Merhamet (Kayıt 07)

Kısa Özet

Sohbette, karşımızdaki insanın davranışına kendi rahatsızlığımız üzerinden tepki vermek yerine "bu insan bunu niye yapıyor?" diye sorarak onun içsel motivasyonunu anlamaya çalışmamız gerektiği anlatılıyor; bir arkadaşın kendini "yok sayılmış" hissetmesi ve narsist kişilik bozukluğu olan bir anne örneği üzerinden bu yaklaşım somutlaştırılıyor. Bediüzzaman'ın talebelerine gönderdiği "Kardeşlerimden rica ederim ki..." pusulası ve Kur'an'daki "kendi nefislerine zulmeden kullarım" ayeti anlatılarak, karşımızdakine kızmak yerine şefkat göstermemiz, bunun niyet okumak olmadığı ve geçmişi gerçek anlamda ancak bu bilinçle arındırabileceğimiz vurgulanıyor. Sohbet, hayatın bir amaç değil bir deneyim/araç olduğu ve Bediüzzaman'ın Yirminci Mektup'undaki insan fıtratının en yüksek gayesinin Allah'a iman olduğu sözleriyle sona eriyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Karşımızdaki insanın davranışına kızmak yerine "bu insan bunu niye yapıyor, niçin bu ihtiyacı hissediyor?" diye sormanın önemi.
  • Bediüzzaman'ın pusulası: "Kardeşlerimden rica ederim ki... haysiyetime dokundu demeyiniz, ben o fena sözleri kendime alıyorum, damarınıza dokunmasın."
  • Herkesin merhamete muhtaç olduğu; sevgi ve saygıdan önce şefkat talep etmenin daha hakiki ve daha az yüksek bir beklenti olduğu.
  • Geçmişi gerçek anlamda arındırmanın, ancak karşımızdakinin motivasyonunu anlama bilinciyle mümkün olduğu.

Muhatabın Halini Kale Almak

Bakın, mesela hani biz konuşuyoruz bazen böyle, Enneagram'ı okuyan veya bilen arkadaşlar için de bazen dikkat çekiyorum. Üzerinde çokça durduğumuz, kendini ve kendi halini kale almak yerine öncelikle muhatabın halini kale almak diye söylediğimiz şey, yani "ben şu durumda kendimi böyle hissettim, rahatsız oldum, şu oldum, bu oldum" yerine "bu insan ne yapıyor ve niye yapıyor?" diye sormak gerektiğidir.

Mesela bu o kadar önemli bir şeydir ki... Fakat dikkat edin, mesela bunun üzerinde konuşmuşuzdur; hiç kendinize baktığınızda bunu hayatın içinde ne kadar yapabildiniz? Yani kaç olay oldu ve kaçında bunu yapabildiniz? Hani biz "kendimiz üzerinde çalışmak" derken bunu kastediyoruz.

Mesela diyelim ki ben birisiyle bir çatışma yaşadım, veya işte rahatsız oldum diyelim, tavrından, tutumundan, sözünden. Ne zaman şunu sorabildim: "Acaba bu, bunu niye yapıyor?" Gerçekten ama sadece anlamak için. Yani hakikaten bütün derinliğiyle, bu insan bunu niye yapıyor? Bunu yapma ihtiyacını niye hissediyor? Hangi motivasyonlarla bunu yapıyor? Gerçekten ama hiç rahatsız olmadan, tamamen anlamak, bir film seyreder gibi. Ve ne kadar, kendi rahatsızlığımın benim benliğimden, benim bireysel ve sınırlı egomdan kaynaklandığını ne kadar düşündüm mesela? Kaç olay oldu ve kaçında düşünebildim? Anlatabiliyor muyum? Yani "bunun üzerinde çalışma" dediğimiz şey bu mudur?

Peki İsmail Bey, mesela benim gibi normalde o kişinin, diyelim ki çalışma ortamındasınız, iş ortamındasınız, işine geliyor; böyle bir sonuç çıktı. Eşi için daha çok çalışıyorsun, kendine daha az pay ayırıyorsun; evde ve iş tarafında daha fazla şeye katlanıyor, kendince daha iyi bir sonuç elde edeceğini düşünüyor, yani sonunda kendini ona göre ayarlıyor — böyle bir sonuç da çıkabiliyor. O zaman hakikaten sorun sonunda da olabiliyor yani mesela; böyle durumda herhalde onu suçlamaz.

Zayıf Benliğin Arızaları ve Merhamet

Bakın, hayatta zaten ekseriyetle, içinde bulunduğumuz toplum, ortam, zaten herkesin kendince bir psikolojik boyuta sahip olduğu ve çoğunlukla da ortalama ve negatif yönde psikolojik bir boyutu olan bir insan topluluğudur. Zaten biz bunu yaptığımızda karşımızdaki insanın çok doğal, meşru, haklı bir motivasyonu olduğunu görmeyeceğiz; bunu yaptığımızda birçok orada arıza göreceğiz. Mesela diyelim ki ancak insanları kandırarak veyahut da tamamen kendi bencil heveslerine, kendi dar menfaatlerine odaklı olarak ancak yaşayabileceğini düşünen, aslında çok zayıf bir benlik göreceğiz onlarda. Anlatabiliyorum. Yani başkalarını aldatan veyahut da işte her şeyi kendine yontan benlik, kızılmayı, öfkelenilmeyi, örselenmeyi hak eden bir benlik değil. Orada çok kendisi için dar bir alanda hayatiyet var zanneden bir benlik var.

Biz olgusal bakıyoruz. Mesela diyelim ki çıkarcı veyahut da işte baskıcı veyahut da çok bencil — bu değil buradaki sorunun karşılığı. Buradaki sorunun karşılığı, onun daha derininde yatan, onu bunu yapmak mecburiyetinde bırakan şey nedir? Yani bunu soruşturmak, bunu aramak. Bunu aradığınızda merhamet etmekten başka bir şey bulmayacaksınız; tabii ki işte orada her nefs, her bireysel benlik, kendini korumak ve ayakta durmak zorunda öyle hissediyor.

Şimdi, biraz önce bahsettiğimiz sekiz — yani "herkesle barış içinde olmak zorunda mıyım?" diyen sekizin benliği nedir orada — ancak güç olarak meydan okuyarak, giderek bir hata bulup ancak hayatta kalınabileceğini, var olabileceğini düşünen bir benlik orada. Yani bu, merhameti celbetmesi gereken bir şey. Veyahut da diyelim ki sağlıksız bir üçün o aşırı bencilliği, aşırı rekabetçiliği, aşırı her şeyde öne çıkma arzusu — kızmayı hak etmiyor, çünkü onu yapmazsa yaşayamayacağını, var olamayacağını, ayakta duramayacağını zanneden, orada çok kötü bir bilinç var; çok kendine eziyet eden bir bilinç var orada. Onu görmek, işte bahsettiğimiz o muhataba odaklı şeyi yapmak, önce düşünmek. Hayatın içinde bunu düşünmek zorundayız.

Bir Örnek: Kendini Yok Sayılmış Hissetmek

Mesela bir örnek vereyim. Geçen bir arkadaşla konuşuyoruz. Dedi ki: "Ben bir yere gittiğim zaman, o kişinin yüzde yüz benimle ilgilenmesini istiyorum. Biraz başka bir şeyle ilgilendiğinde çok kızıyorum." Niye, dedim. Dedi ki: "Beni yok sayıyor." Şimdi bak, düşünün ki öyle bir hareketten kendini yok sayan bir benlik var burada. Ne kadar acı verici bir şey. Hani bakın, burada yanlış anlaşılmasın, herhangi bir küçümseme öyle bir şey yok burada, yapmıyorum, hepimiz aynı seviyede. Yani gittiği bir ortamda birazcık başka bir şeyle ilgilenilmesinden dolayı kendini yok sayan, kendini yok hisseden bir benlik var. Şimdi biz buna kızacak mıyız? Yoksa bu ne kadar düşük bir bilinçtir ki hepimiz farklı yönlerden bunun içindeyiz, o dar bilincin içindeyiz, buna "yahu hakikaten acaba ne yapabilirim bu durumda?" diye düşünmemiz gerekiyor değil mi?

Öyle bir hareketten yok sayıldığını hissediyor mesela. Demek hiçbir şey yok ortada; yani varlığa dair bir idrakimiz yok. Hani bunu bir kişi böyle diye biz böyle değiliz demiyorum, hepimizin farklı yönlerden böyle bir benliği var. Dolayısıyla burada kızacak bir şey yok. Hepimizin birbirimize merhamet etmek ihtiyacı var. Hepimiz merhamete muhtacız — en kendini merhamete muhtaç görmeyen dahil.

Sevgi ve Saygı Değil, Şefkat ve Merhamet

Ben derim ya, ben insanlardan şefkat, acıma ve merhamet talep ederim. Biz daha çok mesela sevgi, saygı bekleriz. Hani derim ki: "Bana acı, bana şefkat et ve bir eksiğim, hatam, kusurum olduğunda bana yardımcı ol." Anlatabiliyor muyum? Sevgi ve saygı çok yüksek beklentiler içeren bir şeydir. Ama egomuz şöyle diyor: "Bana kimse acımasın." Anlatabiliyor muyum? Evet, orada da başka bir benlik hali var. Halbuki kardeşim, bana şefkat et; ben şahsen bunu talep ederim. Derim ki bana şefkat göster, bu daha ulvi bir şey, daha hakiki bir şey. Ama tabii ego diyor ki "ne demek yani" diyor mesela.

Bediüzzaman'ın Afyon Hapishanesinden Pusulası

Mesela işte burada çok küçük bir metin. Bediüzzaman, Afyon hapishanesine düşüyor; 1940'ların ortalarında zannediyorum, kırkların başı da olabilir. Orada talebeleri arasında bir hoşnutsuzluk ve o hoşnutsuzlukların meydana getirdiği kırılmalar, alınmalar, olumsuzluklar oluyor. Bediüzzaman onlara küçük bir pusula gönderiyor. Pusula şu:

"Kardeşlerimden rica ederim ki..." Şimdi bakın üslup nasıl bir şey, değil mi mesela? "Kardeşlerimden rica ederim ki" diyor. Mesela şunu demiyor: "Ya, ne biçim insanlar, size bu kadar anlattım, bu kadar şey yaptım, işte bu kadar okudunuz." Yani böyle bir şey olur mesela, böyle bir şey olur değil mi? Ama "Kardeşlerimden rica ederim ki" diyor.

Şimdi burada iki bölüm var. Bir tanesi muhatapların niçin böyle yaptığıyla ilgili, ikincisi bizim niye rahatsız olduğumuzla ilgili. Tam da işte o, bizim üzerinde durduğumuz mesele.

"Sıkıntıdan veya iç darlığından, veya titizlikten, veya nefis ve şeytanın tuzaklarına kapılmaktan, veya şuursuzluktan dolayı arkadaşlardan ortaya çıkan fena ve çirkin sözlerle birbirinize küsmeyiniz. Haysiyetime dokundu demeyiniz; ben o fena sözleri kendime alıyorum, damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin arasındaki muhabbete ve samimiyete feda ederim."

Bakın, o mesela o şeyi ne kadar öz bir şekilde anlatmış. Diyor ki: "O bunu niye yapıyor, bir düşün" diyor. Niye yapıyor? O seni rahatsız eden davranışı, niye yapıyor, bunu bir düşün. "Bana bunu niye yaptı" değil, "bunu niye yaptı" diye düşünmek. O bunu niye yapıyor, bana yok.

Tabii burada hani tekrar edecek gibi oluyorum ama, ruh darlığı diye hakikatte bir şey yoktur, "ruh hali" diye bir şey yoktur. Bunlar tamamen mecazi anlamda kullanılmış; maddi olmayan şey anlamında "ruh" kullanılıyor, ama asli anlamda İslami gelenekteki ruh kavramı değil bunlar.

Kasıtlı Davranmak ve Kur'an'ın Bakış Açısı

Her ne kadar anlamamız zor olsa bile, hayatta kimsenin birbirine kastı yoktur. Olamaz. O kadar olgun değiliz; yani birbirimize kasıtlı davranacak kadar olgun değiliz. Buna inanın yani, kesinlikle. Keşke o kadar olgun olup kasıtlı davranabilseydik. Ancak bir ermiş kasıtlı davranabilir; direkt bana kasıtlı davranabilir, veya işte muhatabına kasıtlı davranabilir. Biz davranamayız kasıtlı. Muhatabımıza kasıtlı davrandığımızı zannettiğimiz veya düşündüğümüz noktada bile, aslında kendi varoluşumuzu, o hayali egosal varoluşumuzu, ayakta duruşumuzu ve hayatiyetimizi kastederek davranırız; o kasıtla davranırız. Birine kinimizi veya nefretimizi boşalttığımızda rahatlamak için bunu yaparız, karşımızdakini yok etmek veya ezmek için değil. Dolayısıyla ona kasıtlı davranamayız; böyle bir şey mümkün değil. Keşke bunu yapabilen insanlar olsaydık. Zaten kasıtlı davranabilecek bir yapıda olsaydık, kötü bir kasıtla davranmazdık; hep iyi bir kasıtla davranırdık.

O yüzden kişi "bana bunu niye yaptı" diye sormaması lazım; "o insan bunu niye yaptı" diye sormalı, gerçekten şu titizlikte: Diyelim ki bu insanın ateşi var. Bir insanın nasıl ateşi olur? İşte derisi dökülüyor, tansiyonu çok yüksek, damarlarında tıkanma var. Ne yapıyoruz mesela? "Ya bu insan niye böyle" diyoruz değil mi mesela? İşte bir hastaneye, bir doktora gitse, ne yapıyor doktor? "Bu insanda niye ateş var" diye bakıyor. "Bana niye bu ateşle geldin" diyen bir doktor yoktur muhtemelen, veya "niye bu hasta halinle geldin" diyen yok — anlamsız olur. İşte aynı anlayışla: bu insanın ateşi yüksek, niye acaba? Orada göreceğim şey, burada sayılan şeyler gibi, bireysel benliğin düşük veyahut da çarpık bilincidir. Orada çarpık bir bilinç göreceğiz, düşük bir algı hâli göreceğiz; bundan başka bir şey yok ortada.

Bunun Kur'an'daki karşılığı: "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyiniz" diyor. Şimdi mesela biz bu ayeti aslında hayata bu anlamda uygulamak zorundayız. Yani birisi bize zulmettiğinde, aslında zahiren veya kendimizi öyle hissettiğimizde, aslında bileceğiz ki o kendi nefsine bir zulüm etmiş, ondan yansıyor. Dolayısıyla "ey kendi nefsine zulmeden arkadaşım, dostum" — hani ben sana karşı düşman değilim, sana karşı herhangi bir kızgınlığım, öfkem yok; ben ancak sana merhametli, şefkatli ve hakiki bir dost olabilirim demektir.

Çünkü bakın, ilahi ahlak böyle bir şey. Mesela bir insan Allah'tan gafil olabilir, onun nimetlerini yok sayabilir; aslında bu kendi nefsine zulmeden bir niteliktir. Ve Allah aynen bunu bize söylüyor. Allah bile "bana bunu nasıl yaparsın" demiyor; "kendine bunu nasıl yaparsın, kendine bunu niye yapıyorsun ve nasıl bir hâlde bunu kendine yapıyorsun" — onu aslında ayet bize tarif ediyor. Dolayısıyla işte Bediüzzaman'ın da ifade ettiği şey: Kişi sıkıntı içinde olabilir, iç darlığı olabilir, titizliği, kendince kuralları, prensipleri yüzünden, nefis ve şeytanın tuzaklarına düşmekten, şuursuzluktan dolayı arkadaşlardan südur eden, onlarda ortaya çıkan fena ve çirkin sözler nedeniyle birbirlerine küsmesinler, "haysiyetime dokundu" demesinler.

Niyet Okumak Değil, İçsel Motivasyonu Anlamak

Şimdi bakın, neye geldik: önce şeyi yaptık, dedik ki, yani bu insan acaba bunu niye yapıyor, onu objektif olarak görmeye çalıştık. Bu kolay değil tabii ki. Ve dikkat edin, burada o zahiri düzeyde niyet okuma değil bu; biz bunu sanki karşıdakinin niyetini okuma gibi algılıyoruz. Hayır, buradaki niyet okuma değil. "Bu insan niye yaptı, işte kendini öne çıkarmak için, üstte çıkmak için vesaire" böyle değil. Burada anlatılan şey bir niyet okuma değil; burada anlatılan şey kişinin içsel dinamiğindeki motivasyonlar. O insan bunu niye yaptı? O anlamda. Yoksa kesinlikle niyet okumamak lazım o anlamda. O niyet okuma işin yüzeyi, ondan bir şey çıkmadı. Evet, o da okunabilir, fakat o işin zahiri bir yüzüdür.

"Ben fena sözleri kendime alıyorum, damarınıza dokunmasın." Demek ki damarlarımız var ve o damarlar bizde olduğu müddetçe de o tür tavır ve tutumlar bizim damarlarımıza dokunacak. Ve ilginçtir, herkes kendi damarına kasten ve bizzat dokunulduğunu düşünüyor; hep diyor "beni buluyor bunlar" diyor mesela. Ama seni bulduğu yok pek, o kadar. Ama sen onlara karşı alerjik olduğun için, hassas olduğun için, hemen onları seçtiğin için diyorsun ki "hep bana denk geliyor." Mesele o damarların tasfiye edilmesidir.

Damarlarımız ve Geçmişi Arındırmak

Mesela bakın, bunu insan yaptığı zaman sadece şu anını değil, geleceğini de değil, aslında geçmişini de arındırıyor. Bu meseleyi bütün derinliğiyle tam olarak anlayabilsek, hayatımızda geçmişte affetmediğiniz kimse kalmayacaktır. Yok, çünkü öyle; bakacağız, hepsi silinmiş. Hani bilgisayarda bazen bir şey olur, bütün bilgiler silinir ya — buna Hindular karma veya samskarayı temizlemek derler. Biraz da modern psikoloji bunu bilinçaltını temizlemek olarak tanımlıyor. Bakın, bilinçaltını temizlemek ancak benliğin fıtrî hale dönmesiyle mümkündür; yoksa bilinçaltını temizleyemezsiniz, ancak bilinçaltını rafa kaldırabilirsiniz. Gerçek anlamda bir temizleme, benlik olduğu müddetçe mümkün değildir.

Bu anlamda bir çabanın meydana getirdiği her şuur anı, her sezgi, her farkındalık, farklı biçimlerde, farklı durumlarda, farklı zamanlarda ne kadar yanlış hareket ettiğinizi birdenbire görebildiğiniz bir ana dönüşür. Bu yalnızca şu anınızı değil, geçmişinizi de değiştirir; geçmişin hafızasını farklı bir tarzda, o geçmişteki değer, ölçü ve algılama tarzının dışında bir şekilde anlamış oluruz. Orada artık hiç kimseye karşı bir hesaplaşma dürtüsü, bir alacaklı olma algısı kalmaz. Çünkü artık öyle bir yerden bakıyorsun ki, ne öyle bir alacağa ihtiyacın var.

Hani bu neye benzer biliyor musun? Diyelim ki birisinden 10 lira, 5 lira, 3 lira alacağınız var; birden size 1 trilyon, 10 trilyon şey geliyor. Hatırlamazsınız bile değil mi? "1 liraymış ya, canın sağ olsun, biraz daha ihtiyacım varsa da verebilirim" dersiniz. Ama diyelim ki çok fakirseniz, o 1 lira sizin için çok büyük bir alacak olur. İşte insan o farkındalığı kazandığında ilahi mevcudiyeti idrak ediyor; ilahi yakınlığı, onun mutlak varlığına dair bir bilinç kazanıyor. Bakıyorsun ki hiçbir şeye ihtiyacın yok, hiçbir alacak ihtiyacın yok. Hepsine karşı derin bir şey hissediyorsun, şefkat hissediyorsun, hepsini siliyorsun. Hatta diyorsun ki: "Öyle yapsa şimdi ona ne kadar farklı davranırım" diyorsun mesela, aynı şeyi yapsa. Veya olaya ne kadar farklı yaklaşır, ne kadar farklı bakar diyorsun. Ve gerçekten, orada mesela aynı durum olsa, kendini artık o anki gibi mağdur hissetmeyeceksin mesela; çünkü gerçekten farklı bir yerden bakabilmişsin. Ve bırakıyorsun, o geçmiş siliniyor işte.

Şimdi bazıları diyor ki: "İşte ahirete gideceğim, ondan hesap soracağım." Sen ahirette bu kafayla gidersen zaten hesap soracak yere varamazsın. Sen kendi hesabınla baş başa kalacaksın; kime hesap soracaksın, ne gerek var? O zaten o insanın kendi bilinci, kendisine hesap soracak; bir de sen mi soracaksın, ne gereği var? Ama tabii şimdi böyle biri sorsa, biz deriz ki tabii ki hesap soracaksın; neden derse, "soramayacaksın" dersek, "Allah da adil değil" diyecek mesela. Anlatabildim mi? Onun için bir sözün kime söylendiği de önemlidir.

Narsist Anne Örneği ve Mağduriyet Algısı

Mesela diyelim ki geçende böyle bir arkadaş dedi ki: "Annem çok narsistti ve narsist kişilik bozukluğu vardı." Düşünün mesela, bundan dolayı bir insan normal şartlarda çok büyük acı duyabilir değil mi, kendisini çok mağdur hissedebilir; "annelik şefkati alamadım, onu bulamadım, şunu edemedim" değil mi, doğal yani. Ama ya bir de şunu düşün: o bunu niye yaptı, bir düşün bakalım. Ta mizacından tut, yaşadığı bütün o süreçlere, aile dinamiğine, yatay dikey bütün o dinamiğini çöz. Ne göreceksin orada? Orada böyle bir tanrı mı göreceksin, o narsistik kişilik bozukluğunun içinde bir tanrı mı göreceksin, yoksa bir zavallı mı göreceksin? İşte sen de insan isen şefkat göstereceksin. Ama sen de nefs halindeysen diyeceksin ki: "Kardeşim, beni mi buldun, gidip başkasını bulsaydın." Yahu seni bulmuşsa, demek ki sen taşıyabiliyorsun diye seni bulmuş; yani taşınmayacak bir şey de yok gerçekten.

Çünkü bakın, ego tabii ne yapıyor? "Tamam" diyor, "o mağdur olabilir veyahut da kasıtlı olmayabilir, ama beni niye buluyor, benim ne suçum var?" Burada suç diye bir şey yok. O derin anlayışa geldiğinde senin mağduriyetin de yok. Ve anlayabilsek, aslında bu tür mağduriyet algıları bizi gerçek anlamda bir varoluşa, gerçek anlamda bir öz benlik idrakine götüren şeylerdir, olaylardır. Yani beni daha evvelden uyandırmış; dünyanın ne olduğuna dair, dünyaya hangi gözle bakmam gerektiğine dair beni daha evvelden uyandıracak şeyler bunlar. Çok iyi imkânlar; sürekli dürtülüyorum yani uyanmam için.

Hayatı Amaç Değil Araç Olarak Görmek

Bu ise hayatı bir amaç olarak değil, bir araç olarak ele alabilmemize olanak tanıyan bir şuurdur. Ve hakikaten o hâle geldiğimizde hayat bizim için bir amaç olmaz. Tabii aslında derinde baktığınız zaman, işte o Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi bu noktada anlamsız hâle gelir. Hayatın bir amaç olmadığını, bir deneyim, bir tecrübe olduğunu ve gerçek anlamdaki o bilince vardığımızda, bu hayattaki olguları bir amaç görmenin aslında ne kadar anlamsız olduğunu fark edeceğiz.

Böylece bütün dertlerimiz, bütün sıkıntılarımız ve birçok şeyin uyumsuzluğu olarak bizim gözümüzde görünen şeyler, yeni bir anlam kazanmaya başlar. Ve bu süreçte rahatsız edici her olay, bize çalışmak için bir ortam hâline gelir. Olay negatif hâle mi bizi getirecektir? Özdeşleşmemize mi neden olacaktır? İnsanlarla hesaplaşma dürtümüzü mü tahrik edecektir? Yoksa başka bir şey mi? Her güçlük kuvvet yitirmemize mi yol açacaktır? Yoksa daha derin bir bilince varmak ve egomuzun gereksiz hapishanesinden çıkmak için bir ışık mı olacak?

Mesela o zaman hayatın dilediğimiz gibi olmasını beklemeyeceğiz. Yani siz Allah'ın dilediği hâle geldiğinizde, diyor bir sufi, hiçbir şeyin dilediğiniz gibi olmasını istemeyeceksiniz; çünkü öyle bir şeyiniz olmayacak, gerek olmayacak. Yani işte "şöyle diliyorum, dünyanın bu hâle gitmesini diliyorum, veyahut da işte hayatımın şu istikamette geçmesini diliyorum" gibi gereksiz tutku ve arzular da olmayacak.

Bediüzzaman'ın Yirminci Mektup'undan

Çünkü sen zaten hani, mesela bağlantı kurarak söyleyeyim: Bediüzzaman, Yirminci Mektup'ta diyor ki — bakın diyor ki — insan fıtratının, yaratılışın en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi Allah'a imandır. İnsanlığın en yüksek mertebesi ve makamı, onun içindeki ilahi bilgeliktir. İnsanın en parlak saadeti, onun içindeki ilahi sevgidir. Bakın, hiçbir insanın amacı, hedefi, gayesi anlamında hiçbir dünyaya dönüp bir şey var mı burada? Hiçbiri yok, zaten yok yani, zaten yok. Ve insan için en saf huzur ve mutluluk ve insan kalbi için en...

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): "Ey kendi nefislerine zulmeden kullarım, benim rahmetimden ümit kesmeyiniz" mealindeki ayet doğrudan anlatıcı tarafından aktarılıyor (sure adı ve ayet numarası metinde söylenmiyor; içerik olarak Zümer Suresi 53. ayete karşılık gelmektedir). --- ---