Mürşit-Mürid İlişkisi, Ölüm Rabıtası ve Kendi Üzerinde Çalışmak (Ders Sonrası)

Kısa Özet

Sohbet, insanın yaşadığı olumsuz duygusal tepkilerin kaynağının çoğunlukla karşı taraftan çok kendi iç sisteminden geldiğini; bir mürşide/otoriteye danışıp tavsiyesini uygulamanın (ya da hiç sormamanın) önemini anlatıyor. Mürşidin dışsal bir otorite değil, kişinin kendi ruhunun/vicdanının dışa yansıması olduğu vurgulanıyor. Ardından "üç gün sonra öleceğini bilmek" (ölüm rabıtası) örneğiyle nefsani benliklerin zemininin aslında ne kadar zayıf olduğu, dünya hayatının aslında "psikolojik düzey" anlamına geldiği ele alınıyor. Son bölümde ilişkilerdeki sorunların kaynağının kendi nefsimizdeki hazır "barut" olduğu, karşı tarafı suçlamanın yanlış bir dil olduğu, "iyi olmak" ile "iyi görünmek" arasındaki farkın önemi ve problemin kaynağını bulmak için doğru soru sorma yöntemi anlatılıyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Dışarıdaki mürşit, içerideki ruhun/vicdanın dışa yansımasından başka bir şey değildir.
  • "Üç gün sonra öleceğini bilsen" düşüncesi, nefsani benliklerin zeminini gösterir; zemin gidince benlik de zayıflar.
  • Karşımızdaki insanı asla kendi negatifliğimizin sebebi olarak suçlayamayız; sorumluluk kendi içimizdeki "barut"tadır.
  • İyi olmak kendi içindir ve her zaman işe yarar; iyi görünmek karşılık beklediği için çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlanır.

Kaynağı Kendimizde Aramak

...Onun için bir şey hissediyorsam, bunun kaynağı karşı taraftan çok kendimle ilgilidir; kendi içimde düzgün olmayan bir sistemden kaynaklanıyor. Dolayısıyla bunu düzeltmek, bununla mücadele etmek gerekiyor. Bunun için bir üst seviyeden bakmak lazım ya da yeni bir bilgiyle bilincimizi değiştirmemiz gerekiyor; daha farklı bir anlayışa ihtiyaç var.

Evet, bilincimizi değiştirmemiz gerekiyor ama o noktada bilgi eksikliği oluyor. Yani olumsuz bir durum var, ondan rahatsız oluyorsun ama nasıl mücadele edeceğini bilmiyorsun. Bu da aslında o bilgiyi bulana kadar seni zarara uğratmaya devam ediyor. O bilgiye nasıl ulaşılır, sormak istediğim bu aslında. Ben olumsuz bir şey fark ettim, bunu neyle düzelteceğim?

Doktora gidersin mesela. Hasta olduğunu fark edersin, doktora gidersin, uygun teşhisi koyar, sana ilaç yazar, sen de eczaneden gidip alırsın. Doktor lazım yani. Eskiden bu fonksiyonu görenler âlimlerdi, daha önemlisi enbiyaydı; sen bir durumu ona arz ediyordun, o da "evladım, şöyle yap" diyordu. Daha üst bir bilinci otorite kabul ediyor ve ona tabi oluyordun; burada gerçek anlamda bir tabiiyet söz konusu olmalı, gerçek anlamda o tabiiyeti hissedersen o zaman tabi oluyordun. "Böyle böyle bir durum, ne yapayım?" diyordun, o da "şöyle yap" diyordu, sen de "tamam" diyordun; orada bir üst bilinç, bir üst bilgi seni içinde bulunduğun daha düşük anlayıştan kurtarıyordu.

Ama ne var? Bunu sadece "o öyle dedi, ben de böyle yapıyorum" diye bırakmamak gerekiyor. Orada sana verilen yeni bilgiyi kendi içinde işlemen, sindirmen gerekiyor. Öyle sindireceksin ki "hakikaten de öyle yapmak gerekiyormuş" diyeceksin; artık o senin sindirdiğin bir şey hâline gelecek. Ama o ana kadar, henüz tam sindiremediğin, niçin doğru olduğunu tam idrak edemediğin bir bilgidir. Ama ne yaparsın? Tabi olursun. Sonra onu kendi içinde sindirmek, onun gerçekliğine dair bir farkındalık, bir anlayış geliştirmek zorundasın.

İşte hayatta öğreticilere ihtiyaç duyulmasının nedeni budur; çünkü kişi içinde bulunduğu durumdan kendi başına çıkamaz, bir kılavuzluk ister. Kendi üzerinde bir anlayışa ihtiyacı vardır ve bunu kabul etmelidir. O yüzden ilginç bir şeydir: bir peygambere veya bir veliye fikir sorduktan sonra o fikri uygulamamak büyük günah addedilir. Der ki: ya sor ya sorma -adabı budur. Sormazsan tamam, sormazsın, bildiğin gibi hareket edersin. Ama hem soruyorsun hem de onu yapmıyorsun -burada ilkesel bir çelişki var demektir; sen onu bir otorite, bir yetki, tabi olacağın bir şey olarak kabul etmiyorsun demektir. Ve bir nevi ancak egonu tatmin edecek bir cevap olduğunda bunu kabulleniyorsun. Halbuki o senin egonu tatmin etmek için orada değildir; senin egonu tatmin etmesi sana kötülük yapması demektir. Senin egona rağmen o sana zaten bir şey anlatıyor; zaten o onun için oradadır. Peygamberlik edebinde de vardır bu, tarikat edebinde de vardır: bir şey sorulursa ya sorarsın ya sormazsın; sormama hakkın vardır ama sorarsan onu uygulamalısın. Bu seninle ilgili bir şeydir, yoksa onun otoritesinin sarsılmasıyla ilgili değil. Senin açından onun otoritesi sarsılıyor, senin dünyanda o şeyini yitiriyor; yoksa o evliya için veya o zat için değişen bir şey yoktur -"bana danıştığında dediğimi yapmıyorsun" diye herhangi bir rahatsızlığı yoktur onun. Senin için orada bir arıza meydana geliyor demektir.

Dıştaki Mürşit, İçteki Ruhun Yansımasıdır

İşte biz buna muhtacız: bize egomuzun seviyesinden değil, ruhumuzun seviyesinden bir tavsiyede, bir telkinde bulunacak kişilere muhtacız. O tavsiye ve telkin, aslında bizde de var olan ruhun bir telkinidir. Dolayısıyla dışarıdaki mürşit, içeridekinin yansımasından başka bir şey değildir; o bizim için dış bir otoriteyi temsil etmez, içteki otoritenin dışa yansımış hâlidir. O senin asıl vicdanının sesidir, deyim yerindeyse, ya da ruhunun sesidir; ona o nazarla bakmak durumundayız.

Hatta bir müridin mürşidini kendinden çok sevmesi de bu demektir: egonu mu seviyorsun, ruhunu mu seviyorsun? Aslında bu demektir; mürşit orada senin ruhunu temsil eder ve sen nefsinden çok onu sevmediğin müddetçe yol alamazsın. Fakat buradaki maksat, bir insanın bir insanı kendinden çok sevmesi manasındaki bir şey değildir; orada "kendimi daha çok seviyorum" diyorsan, sen orada psikolojik düzeyini referans alıyorsun demektir, problem olan şey odur. Sen diyeceksin ki, o ne söylüyorsa onu uygulayacağım, her ne kadar nefsim tam aksini söylüyor olsa da; o zaman kişi yol alabilir. Çünkü burada bir kırılma noktasına ihtiyacımız var: nefs ve onun perspektifi bir yerde adam akıllı kırılmak zorundadır. Kırılıncaya kadar bizim istikametimiz tam olarak değişmez; onu tam olarak kıracak bir nokta vardır, tıpkı suyun kaynama noktası gibi. Bir noktaya gelir ve su kaynar; aslında ondan önce de ısınıyordu ama bir noktadan sonra kaynar. Bizim içimizde de kırılması gereken bazı noktalar var. O kırıldığında orada gerçekten bir dönüşüm başlamış demektir; kırılıncaya kadar gerçek anlamda bir dönüşüm de yoktur. Bu çok zorlu bir şeydir, insan da bunu böyle hisseder; orada büyük bir mücadele olur ve daha önce yenemediğin, hep altında kaldığın bir şeyin altında kalmadığını tecrübe edersin. Orada o şey artık senin üzerindeki eski hâkimiyetini yitirmiştir.

Ölüm Rabıtası: Benliklerin Zemini

Aslında bu göründüğünden de kolay bir şeydir, fakat biz ona güç veriyoruz; onu onayladığımız için güçlü oluyor. En güçlü şey bile altındaki dayanağı kaldırdığınızda güçsüz kalır. Mesela bir insan üç gün sonra öleceğini bilse, bizim içimizdeki benliklerin yüzde doksanının altındaki zemin kayar. Ben üç gün sonra öleceğimi bilsem karımı ya da kocamı kıskanmam mesela. Kıskanır mıyım? Bilmiyorum, kıskanmam; zemini gitti çünkü. Üç gün sonra öleceğini bilirken neyi kıskanacaksın? Zemini gitti. Bakarsın ki, ne kadar da kolaymış aslında kıskanmamak, dersin. Onun için hiçbiri özünde o kadar zor baş edilemeyecek benlikler değil; ama zeminleri var. Zeminleri güçlü olunca "ne kadar zor bir şey" diyoruz.

Mesela para hırsı. Üç gün sonra öleceğini bilsen o para hırsına sahip benliğinin gücü ne kadar kalır? Bir atımlık canı kalır, çünkü zemini gitti. Onun için hiçbir şey göründüğü kadar zor değil; ama zemini güçlü gibi görününce orada besleniyor, tıpkı hava dolu büyük bir aslan maketi gibi -aslında havasını alınca görüyorsun, çok güçlü bir şey değil.

Hocam, ben açıkçası üç gün sonra öleceğimi bilsem de yine çok kırılırım, çok üzülürüm, çok sevilmeyi beklerim; ben çok beceriksiz olurum, çekingen olurum sanırım.

Tabii, bazı benlikler öyle davranır. "Ben öldükten sonra evlenme" der mesela -bir ağrı dürtüyor, mutlaka. "Ben rahat bırakılmadım" der uzun süredir; sağlıklı olmak nasılmış falan der. Çünkü çok şükür ciddi bir şey yok yine. Ama bazı anlarda öyle bir şey hissedince insan gerçekten bakıyor; hiçbir şeyin gerçekten bizim değer verdiğimiz kadar değerli olmadığını, ne kadar abarttığımızı, ne kadar aciz olduğumuzu, ne kadar muhtaç olduğumuzu görüyor. Ben de hep "az olsun" diye düşünen biriydim; ama bu tabii ne kadar sürecek, ne kadar sürecek. Üç gün sonra öleceğini bilsen yine sevilmeyi isteyebilirsin, ama kıskançlık yüzde doksan kaybolur. Kırılma yine olabilir; o üç gün sonra öleceğine dair idrakin tam güçlü değildir o zaman, sonra yine inanırsın, tamam hassaslaşırsın ama başka türlü hassaslaşırsın. "Beni sevmek zorundasın" değil de, "bana bir şefkat gösterse" dersin. Anlıyor musun? Oradaki hassasiyet değişir; "ben sevilmeyi hak ediyorum" falan demezsin, şefkate muhtaçlığını hissedersin, şefkat gösterilmesini temenni edersin; "hak ediyorum" diye bir şey yapmazsın. Orada başka bir şeye bürünür.

Ölüm rabıtası, dünyanın faniliğini tefekkür etmek, dünyevi temeller üzerine oturan o benlikleri zayıflatmak içindir. Mesela şöhret arzusu, önemsenmek, değer görmek, baş olmak -bunlar neyin üzerine oturuyor? Dünya hayatının üzerine.

Dünya Hayatı: Psikolojik Düzey

Kur'an'da bir ayet var: "Dünya hayatı sizi aldatmasın." Psişik hayat, dünya hayatının kendisidir aslında; dünya hayatı demek, dünyada yaşamak demek değildir. "Dünya" orada bir sıfattır, alçak demektir, aşağı ve düşük demektir. Düşük hayattan kasıt, psişik düzeydeki hayattır. "O hayat sizi aldatmasın" diyor. Mesela kibir vesaire, bunlar aslında o düşük hayat, yani psikolojik düzeyin realiteleridir. Kur'an diyor ki bu sizi aldatmasın; yoksa bizi aldatan ev, toprak, araba değildir. Bunların senin psikolojik dünyandaki yeri, manası önemlidir. Kedi köpek de bu dünyada yaşıyor, değil mi? Ama hiçbiri bugün Porsche'nin üzerine mi oturdu, yoksa yıkık bir bahçe duvarının üzerine mi oturdu diye bir şey yapmaz; hangisi daha sıcaksa orada oturur. Onun içinde böyle bir algı yok, Porsche'ye binmenin onda meydana getirdiği psikolojik bir şişme yok.

Yani dünya hayatı, dünyadaki, arz üzerindeki hayat değildir; yeryüzündeki hayat dünya hayatı demek değildir. Dünya hayatı senin psikolojik düzeydeki hayatındır. Ve "bu hayata güvenme" diyor Allah; bu hayat ve bu hayatın parametreleri seni aldatmasın. Mesela "insanlar bana hürmet ediyor" -bu psikolojik düzeyli bir şeydir, bu seni aldatmasın diyor. Çünkü bu en derin anlamda gerçek olmayan bir hayattır; görünen bir fonksiyonu yerine getirip kaybolan bir şeydir. O yüzden bize bu önerilmez. Dolayısıyla ben psişik boyuttaki benliklerime güvenmeyeceğim. Biri bana bir şey dedi, kendimi küçümsenmiş hissettim, ben de ona büyüklük taslamaya başladım -buna güvenmeyeceğim. Diyeceğim ki, ne hâlim varsa görüyorum, problem benim; küçümsendiysem küçümsendim. Onun üzerine varlığımı bina etmeyeceğimi bileceğim ve etmeyeceğim, çünkü o gerçek değil; oluşmuş bir benlik, oluşmuş bir algı tarzı. Ona güvenmemize gerek yok, ona güvenerek alacağımız bir yol da yok.

Bir insanın dünya hayatı tarafından algısı, idraki çarpıtılmışsa, onunla teşrik-i mesai de gerekebilir; ama insan şöyle bir arkadaşlık, dostluk yapabilir: "bu konuda beraber çalışalım" diyebilirsin. Bu ayrı bir şey. En yanlış bir insanla bile bu anlamda arkadaşlık yapabilirsin, bunun bir mahzuru yok. Ama o hayatını doğru buluyorsa, meşru buluyorsa, o zaman onunla arkadaşlık yapmanın ya da gerçek anlamda bir samimiyetin bir anlamı yoktur. İnsani ilişkilerimiz tabii ki devam edebilir, ama onunla gerçek anlamda yol alamayız; o bizim bir yol arkadaşımız değildir. Onun manipülasyonlarına karşı da dikkatli olmalıyız. Deyim yerindeyse, o bir bataklığa gidip çamura gömülürken, benim kalkıp "dur, sana arkadaşlık yapayım" demem ya da "burası çok güzel" demesine aldanıp onun saplandığı bataklığa gitmemin âlemi yok. Kişi buna karşı uyanık olmalıdır. Bu, ona karşı bir büyüklenme anlamına da gelmez. "Benim yolum orası değil, yolun açık olsun, Allah yolunu açık etsin" dersin, kendi yoluna bakarsın.

Yanlış Referansa Bağlı Kişiyle İlişki

Kur'an'ın "sadıklarla beraber olun" demesinin nedeni bence bu değil. Evet, hepimiz yanlış yapabiliriz, muhatabımız da yanlış yapabilir. Fakat uyanma becerisi ya da kabullenme becerisi var mı, yok mu? Yoksa o kendi egosunu referans kabul edip onun üzerinden mi hareket ediyor? "Kardeşim ben buyum, bu da doğrudur" diyorsa yapacak bir şey yoktur, çünkü o zaten kendisini yanlış bir referansa bağlamıştır; doğal olarak senin de aynı referanslar içinde olmanı ister. Ama sen uyanıksan, hem onun kendini meşrulaştırmasına onay vermemek adına hem de kendin o yanlışa gitmemek adına, o ilişkiyi o noktada devam ettirmemen gerekir. Çünkü onunla arkadaşlığa, birlikteliğe devam etmek, aslında onun negatifliğini onaylamak anlamına gelir. Bir insanın negatif sesini onaylamamak ve kendimizi de bu noktada muhafaza etmek zorundayız, hele hele bu asırda.

Burada tamamen arkadaşlık etmemek manasında değil, değil mi?

Tabii ki değil. En azından yaptığı davranışlara karşı uyanık olmak, bizdeki eksikliğin de farkında olup ona destek vermemek. Yoksa tabii ki hayatın içindeyiz, sosyal bir ortamın içindeyiz; merhabalaşırsın, gerektiğinde konuşursun, ama deyim yerindeyse yoldaşlık yapmazsın. Ve eğer olumsuz etkileniyorsan, selamı sabahı bile kesmen gerekebilir. Mesela biriyle oturuyorsun, diyorsun ki "bak, biz beraber olduğumuzda para konusunu, şunu alalım bunu satalım gibi şeyleri konuşmayalım" diyorsun; ama bir bakıyorsun böyle bir şey buluyor, başlıyor, sen de kapılıp gidiyorsun, kendini kontrol edemiyorsun. O zaman baştan keseceksin, diyeceksin ki "kusura bakma, seninle ilgili değil, ben kendimi tutamıyorum, hemen benim ayarım bozuluyor, beni affet." İnsan bunu yapmalı, çünkü ben zaten kendi içimdeki benliklerimle mücadele edemiyorum, bir de senin negatif benliklerin eklenince zaten helak oluyorum. Zar zor kendi negatif benliklerimin yumruklarıyla sersemliyorum, bir de seninkiler olunca kilitleniyorum. Biri birbirini ters yönden besliyorsa, o daha da kötü; birbirini kuvvetlendiriyorsa. İnsan bunlara karşı dikkatli olmalı.

Değer Görmek: Mecazi ve Hakiki Olan

İnsanın içinde değer görme, takdir edilme duygusu var. Ama ortamda bu duygulara hitap etmeyen davranışlar oluyor, o zaman rahatsız oluyoruz; takdir edilmediğimizde, değer verilmediğinde konforumuz bozuluyor. Şimdi "değer bekleme, takdir edilme beklentisi yanlış, bunu düzeltmem gerekir ki konforlu bir hayat süreyim" diye düşünüyorum; konforum bozulduğu için bazı şeyleri düzeltmek istiyorum, değer vermeye ihtiyaç hiç olmasın istiyorum konforum için. Bu yanlış bir bilinç ve yaklaşım mı, zayıf bir şey mi?

Bediüzzaman'ın dediği şey şu: her şeyin bir hakiki bir de mecazi düzeyi var. Mesela değer görmek -bu neyin mecazi hâli, neyin izdüşümü? Hakiki olan ne? Allah katında razı olunmuş bir insan olmak; Allah'ın hoşnutluğuna, rızasına kavuşmak. Aslında en büyük değer, en büyük değer görme budur. Bunun bozulmuş hâli veya düşmüş hâli ne? İnsanlar arasında, insanlardan değer görmek, onların nazarında tercih edilir, kıymetli bir noktada olmak.

O durumda ben ne yapacağım? Diyelim ki değer görmedim; o zaman diyeceğim ki, zaten benim aslında temelde aradığım bu değil; bu işin mecazi olanı, gölgesi. Aslı olan ne? Rabbin katında, tarafından kıymetli, değerli olmak. Bunun yolu ne? Hakiki bir insan olmak. Tamam, o zaman oraya yol alayım; bu da bana bu tefekkürü kazandırmış bir olay olarak telakki edeceğim. Ya da diyelim ki takdir ve onay gördüm, kendimi mutlu hissettim -burada ne yapacağım? "Demek ki iş buymuş" mu diyeceğim? Hayır. Diyeceğim ki, bu işin mecazisi bile ne kadar tatmin ediyor insanı; bir de bunun hakikisi olsa, ve asıl olan da bunun hakikisidir. Yoksa burada fani olan insanlardan, geçici olan bu dünya hayatında takdir görsem ne kadar kıymeti var, görmesem ne kadar büyük bir kaybı var. Ama bu işin, deyim yerindeyse, yalancısı bile bu kadar güzelse, demek ki hakikisi ne kadar kıymetli, ne kadar yüce bir şey; ben ona gayret edeyim diyeceğim.

Yani mecazi olan da beni hakiki olana götürecek; her iki yönde de bu gibi durumlar beni hakiki olana doğru yol aldırmalı. Çünkü bunlar, asılların psikolojik düzeydeki gölgeleridir. Ben nefsim itibariyle bir şeyden hoşlanıyorsam, aslında bu ruhsal düzeydeki bir şeyden dolayıdır. Mesela ben fani insanlar tarafından sevilmek istiyorum, sevildiğim zaman mutlu oluyorum. Bir de Allah tarafından sevildiğimi hissetsem ne olur? Asıl benim için önemli olan bu. Yoksa sürekli insanlar tarafından sevilmeyi gerçekleştirmeye çalışmamın, bunun için sürekli efor sarf etmemin gereği yok. Sevinirsem bunu ilahi sevginin mecazi bir yansıması olarak göreceğim, hakiki olanına doğru çalışacağım. Görmezsem de diyeceğim ki, zaten benim asıl derdim bu değil; asıl derdim mutlakla olan ilahi sevgi ilişkisi. Ben aslında bunu kaybetmişim, bunu kaybettiğim için de bana yalancı bir emzik veriliyor.

Çocuklarda böyle yalancı emzik olur, bazen 5-6 yaşına kadar emerler; ne kadar ilginç bir şey aslında. İnsan da ölünceye kadar bir tür emzik kullanıyor. O sonsuz ilahi sevgiyi bulamadığı için, kendi idraki açısından kaybettiği için insanların sevgisi üzerinden tatmin olmaya çalışıyor. Evet, o insanların sevgisi de ilahi sevginin bir yansıması; ama sen kaynakla ilişki kur, kaynağı bil. Kaynağı bildiğinde insanlardan gelene de daha gerçekçi ve doğru bir şekilde tanıklık edersin, muhatap olursun.

Psikolojik düzeydeki mahrumiyetlerimiz de bizi o işin hakikatine götürmeli, psikolojik düzeydeki tatminlerimiz de bizi o işin hakikatine götürmeli. İşte o zaman tezahür düzeyinde ne varlığa aşırı sevinmek ne yokluğa aşırı üzülmek söz konusu olur; çünkü o tezahür düzeyinde güzel bir şey gördüğünde bu ona asli olanı hatırlatır. Nasıl bir adam gurbette, Almanya'da, Anadolu'nun güzel bir kasabasından birisi ona memleketten bir şey getirdiğinde memleketini hatırlarsa, bize de bu yatay düzeydeki, insani düzlemdeki güzel şeyler kutsal asıllarını hatırlatmalı. Mahrumiyetler de bize ayrılığımızı hatırlatmalı. Demeliyiz ki: kardeşim, benim burada yaşadığım acının nedeni aslında falan insanın yaptığı falan şey değil; benim burada yaşadığım acının asıl nedeni en derinde benim koptuğum mutlaktan ayrılığın acısıdır. Ben de bunu depreştirdi; bu izafi acı benim asli acımı bana hatırlattı ve ben o zaman o noktaya doğru bir yol almalıyım. Yoksa "bu bana bunu yaşattı, şu bana şunu yaşattı" diye onunla bununla kavga etmenin âlemi yok.

Onun için Evliyaullah der ki: Allah'a götüren imtihanların farkına varan sâlikler, kendilerine acı veren insanlara nihai olarak müteşekkir olurlar. "Sen bana bir acı yaşattın ama bu acı beni gerçek anlamdaki kökensel acıya götürdü; ben de asıl o yarayı tamir etmeye çalıştım, gayret ettim, Rabbimin lütfuyla da onu tamir ettim, Allah razı olsun" derler. Burada bir sitem de yoktur -bazıları bunu sitemvari söyler ama burada sitem yok, gerçekten müteşekkir olunur: "yaşadığım acı bana asli kaybımı hatırlattı, bunun farkına vardırdı, onun için müteşekkirim bu yaşadığım acıdan ve zorluktan dolayı" diyebiliriz.

Duygusal Patlamayı Sonradan Analiz Etmek

Hocam, mesela benimki böyle duygusal bir patlama şeklinde yaşanıyor; o anda gözlem yapma, o anki psikolojik durumu analiz etme imkânı yok.

O an yok. Gözlemi sonra mı yapacağız o zaman? Gözlemi aslında önce de yapacağız; diyelim ki yaptık, sonra yine böyle bir şey oldu, sonra oturup yine onu analiz edeceğiz. Burada aslında önce-sonralık yok, çünkü birçok defa düşüyoruz. Şunu anlayacağız: bir şey yaşadık, yanlış bir şey; duygusal bir patlama, düşünsel negatif bir seyir oldu. O anda, hele bu duygusal bir şeyse, kişi zaten o anda bir şey yapamaz; durdurması için çok yüksek bir farkındalığa ihtiyacı vardır, durduramaz. Ama bittikten sonra oturup, kesinlikle kendini haklı bulmadan, onun üzerinde çalışmak gerekir. O duygusal çalkantının, duygusal feveranın bütün aşamalarını âdeta bir masanın üzerine yatırıp en ince ayrıntısına kadar inceleyip analiz etmek gerekiyor.

Buradaki temel ilke şudur: kişi kendisiyle ilgili tarafı üzerinde düşünmelidir, muhatabın ne yaptığı üzerinde değil. Muhatabın ne yaptığını tabii ki olayın içinde değerlendirirsin, ama mesele "muhatap yanlış yaptı, şöyleydi böyleydi" değildir; "onun yaptığı şu durum karşısında ben böyle bir his, düşünce içinde oldum, bu doğru mu yanlış mı, niye böyle bir düşünce ve hisse kapıldım, niye sürekli böyle bir his ve düşünce içinde oluyorum" diye kendi analizini yapması gerekir. O zaman kişi yol alabilir. Yoksa duygusal bir patlama olduktan sonra "tamam, geçti, unutalım" demek işe yaramaz; içindeki o şeyi hiçbir zaman unutmayan bir benlik vardır, sadece biraz dinlenmeye geçmiştir, vaktini bulunca yine patlayacaktır. Onu incelemek zorundasın.

Bu şuna benzer: çatı akıyor, yaz geldi, "tamam, bir şey olmaz" dersin; ama kış yine gelecek. Yaz geldi diye unutman, onun ortadan kalkmasını sağlamaz; yağmur yağdığında, kış geldiğinde yine çatı akacaktır. Bak, çatı niye akıyor, onun üzerinde çalış. Onun üzerinde çalıştıkça adım adım dönüşüm olur. Bu çalışma süreci, olayın derinliğine inene kadar arka arkaya sorular sormak, hangi durumda hangi otomatik tepkiyi verdiğini sormak ve onun altında yatan düşünce kalıplarıyla hesaplaşmaktır.

Az önce dediğiniz gibi, iki zıt mekanizma düşünün, ikisi de birbirini negatif benliğine itiyor sürekli. Bu, az önce söylediğiniz uyarıyla çok ortak bir şey; iki mekanizma yapısal olarak, biri iyiyken diğeri kötü olmuyor, ya da biri kötüyken diğeri daha makul olmuyor; ikisinin de negatifliği birbirini tetikliyor. O zaman bu çok tehlikeli bir birliktelik demek mi?

Tabii, burada iki taraftan birinin o durumlarda daha dengeli olması lazım. İkisi de reaksiyoner ya da negatif tepki verirse, olabilir de olmayabilir de; bazen olur bazen olmaz. Ama çoğunlukla belli bir noktadan sonra iki yapının, iki kişinin muhatalığında ikisi de negatifliğe gidebiliyor; orada ilişkiler en problematik noktaya gelmiş oluyor, çünkü iki taraf da artık negatiflik sergiliyor. İşte orada gerçekten oturup konuşmak lazım. Burada oturup konuşmak, "bundan sonra çok iyi olacağız" demek değildir; "ben negatif olduğum zaman senden ricam, biraz bekle, bana reaksiyon gösterme; dinle beni ama reaksiyon gösterme" -en azından böyle bir anlaşma olmalı.

Burada zaten kendimiz açısından düşündüğümüzde, biz her durumda kendimiz üzerinde çalışan bir insanız. En yanlış bir ilişki içinde de olsam -atıyorum annendir, babandır, kardeşindir, atamazsın, satamazsın- netice itibariyle sen kendin üzerinde çalışacaksın. Ben kendim üzerinde çalışınca benim için sorun kalkar, sorun bitmiş olur; emin olun, ilişkilerdeki sorunların önemli bir kısmı en azından bizim kendimizden kaynaklanıyor. En kötü bir muhatapla bile dengeli bir ilişki içinde olursan, onun negatifliğinin de en kötüsünü azaltırsın. Dolayısıyla temel çalışma alanı kişinin kendisidir.

Zaten bakış açımızı değiştirdiğimizde problem varmış gibi algılamayacağız artık; bu bizim verdiğimiz tepkileri de azaltıyor, muhatabımız da bunu anlayacağı için ortamın daha müsait bir hâle gelmesine neden oluyor. Ben dengede durmayı becerebilirsem, karşımdaki de kendini daha iyi görebilir.

Sakin Kalmak ve Karşılıklı Etki

Karşıdaki böyle bağırıp çağırıyor, ben sakince ve samimi bir şekilde dinliyorum; karşıdaki daha ne kadar bağırır? Belli bir noktada durur. Ama bu, kayıtsız kalma, umursamama anlamında bir durma değildir; ciddi ve samimi bir şekilde dinleyeceksin. Karşıdaki zihinsel ve duygusal olarak bütün hızıyla devam ediyor, sen onu ciddi ve samimi olarak dinlersin; dinlersen ona da kendini görme fırsatı verebilirsin.

Çok patolojik insanlar da olabilir: "ben bu kadar hırçın, öfkeli, kızgın, patolojiğim, sen niye bu kadar sağlıklı oluyorsun, nefret ediyorum senden" diyebilir. Orada da "ne yapayım, ben başka bir şey yapamıyorum, kusura bakma, hakkını helal et" demen gerekir. Çünkü bazen egoda öyle bir şey var ki, sağlıksız insan bazen sağlıklı insanlardan da rahatsız olabilir; maalesef insan patolojisinde böyle bir durum var. Orada da "ne yapayım, başka türlü bağlanamıyoruz" dersin. Ama normal şartlarda bir insan, muhatabı daha dengeli olduğunda kendini daha net bir şekilde görebilir.

Geçenlerde bir şey fark ettim: mesela ilk defa tanıştığınız bir insanla iki şey gözlemledim. Birisi güvenlik görevlisine somurtarak bir şey sordu, güvenlik görevlisi de somurtarak cevap verdi. Bir başkası aynı şeyi gülümseyerek sordu, beş saniye sonra güvenlik görevlisi de gülümseyerek cevap verdi. Şimdi problem aslında güvenlik görevlisinde değil, tamamen o adamın içinde olan bir şey; biri içinde bir problem yaşıyor ve onu bir şekilde sesiyle, ifadesiyle, hareketleriyle yansıtıyor. Yani karşımızdaki davranış, karşımızdaki insanın tepkileri biraz da bizimle ilgili, bağlantılı bir şey. Güvenlik görevlisi karşıdakinin negatif ya da somurtkan ifadesine rağmen de gülümseyebilir, o da mümkün; ama adam o hâlde değildir. Karşıdaki somurtkan ve gerilimli olunca o da gergin cevap verir; karşıdaki daha olumlu, pozitif, gülümseyerek bir şey sorduğunda o da o moda geçebilir. Bazen sen gülümseyerek davranırsın ama adam o kadar fiksleşmiştir ki somurtukluktan dönemez, yüzü hâlâ somurtuktur.

Biz her zaman şunu söyleriz: bizim davranışımız karşımızdakinin davranışını değiştirmeyebilir. Bizim bununla ilgili bir problemimiz yok zaten, çünkü biz kendimiz için değişiyoruz. Benim değişmem başkasına bir lütuf ya da bir taviz değildir. Biz karşımızdaki insana bir taviz vermiyoruz, onun keyfi için değişmiyoruz; tırnak içinde ruhumuzun keyfi için değişiyoruz, ruhsal keyif almak için değişiyoruz, karşımızdaki için değil. Böyle düşünmezsek yol alamayız, yoruluruz, çünkü yanlış bir yere, yanlış bir zemine oturuyor o. Ben kendim için, kendi keyfim için değişiyorum; kendi içimdeki ruhsal dengeyi, dinginliği, bütünlüğü bulmak için değişiyorum, başka hiçbir amacım yok. Karşımdaki insan bana gülümseyebilir de somurtabilir de; ben kendi ruhsal fıtratıma uygun davranıyorsam zaten mutluyum. Karşımdaki de bundan bir hisse alıyorsa, bu onda pozitif bir etki meydana getiriyorsa ne güzel, olmazsa da zarar yok; ben karşılık elde etmek için yapmıyorum.

Bazıları der ki: "iyi davranırsan insanlar da iyi olur." Olmayabiliyor da abicim, niye böyle zorluyorsun işi. Onun için yapma bu işi. Olduğu olur mu? Olur. Ama bu doğru bir zemin değil; bu psişik bir temele sahip bir değişim ilkesidir -"ben iyi olursam o da iyi olacak mı bilmiyorum, tavsiye de etmiyorum, böyle yola çıkacaksan çıkma, bana tavsiye edin diyorsan daha büyük bir hayal kırıklığına uğrayıp daha agresif, daha kötü bir insan olabilirsin." Çünkü dersin ki, halk arasında bir laf vardır ya: "kötü oldum yaramadı, iyi oldum hiç yaramadım." Sen iyi olmadın ki zaten orada, keşke iyi olsaydın; iyi olsaydın zaten bu cümleyi kullanmayacaktın. İyi olsaydın, iyilik senin içinde var olmuş olacaktı. Ama sen iyi göründün, iyi görünmeye çalıştın, baktın faydası yok, sana bir geri bildirimi olmadı, o zaman "artık iyi de olmayacağım" dedin. "İyilik, iyi olmak işe yaramıyor" diyen adam, iyi olmanın ne demek olduğunu bilmiyor demektir. İyi olmak ayrı bir şey, iyi görünmek ayrı bir şey. İyi olmak her zaman işe yarar, ama senin işine yarar, senin için yararlıdır. İyi görünmek ise karşıdan bir şey bekleyen bir perspektiftir, ve o hiç de bu dünya şartlarında işleyen bir şey değildir.

Karşındaki İnsanı Suçlamamak

O zaman şu düşüncede bir yanlışlık var mı: normalde bir insan ortalama bir seyirde ya da negatif yönde yol almayacak, kendi üzerinde çalışırken "bir insan benim yoluma engel oluyor" diyen bir anlayış yanlış mı?

Yanlış. Tamamen yanlış. Bir insan bir insanın yoluna gerçek anlamda engel olamaz. Hep negatif şeyler tetikleniyorsa, demek ki bende negatiflik var ki tetikliyor. Hep deriz ya: "ateş, yerden duman çıkartıyor." Ben bir yere kibrit yaklaştırdım, orada patlama oldu; niye patlama oldu, kibrit yüzünden mi? Hayır. Orada bir düzenek var, bir bomba var, bir barut var, değil mi? Tetikleniyor, patlıyor orası; kibriti yaklaştırdım ama mesele bende. Ben niye tetikleniyorum? Ancak şunu diyebiliriz: "seninle beraber olunca negatifliklerim çok tetikleniyor ve bunları kontrol edemiyorum, bütün berbatlık, bütün problem bende, hakkını helal et, biraz benden uzak dur" diyebilirsin. Ama burada tamamen suç senindir, onu suçlayamazsın; böyle bir şey yok.

Peki önlem açısından uzaklaşmak olabilir mi?

Olabilir. Dediğim gibi, "yapamıyorum, iyi izole edemiyorum, negatifliklerimi kontrol edemiyorum, hemen tetikleniyorlar, dolayısıyla hata bende ama bu süreci daha makul, daha pozitif hâle getirebilmem için biraz senden uzak durayım" diyebilirsin. Bir insan senin dünyevi benliklerini aşırı tetikliyorsa, uzak duracaksın; ama karşındakini suçlamayacaksın. "O beni tetikliyor, tahrik ediyor" -yok böyle bir şey, bu dil yanlış bir dil. Sen "negatifliklerimi aslında ortaya çıkarıyor, farkında olsun ya da olmasın" diyeceksin; o zaman sen kendi üzerinde çalışacaksın. Üzerinde çalışırsan problem olmaz. Yoksa muhataplarımızı hiçbir zaman, hiçbir durumda kendi negatifliklerimiz yüzünden suçlayamayız; böyle bir şeyi aklımızın köşesinden bile geçirmemeliyiz, tamamen yanlış bir şey.

O da kendi payına düşeni mi yapıyor yani?

Tabii ki. Onda kibrit var, bende barut var diyelim. Ya da bir tane yaramaz çocuk var, bir de evde tamamen tehlikeli düzenekler var; çocuk merakından basıyor düğmeye, bakıyorsun evi havaya uçuruyor. Tamam, çocuk yaramaz, ama o düzeneğin orada ne işi var? Bir insan bir şey yapıyor, beni bütün bütün çileden çıkarıyor, "bütün ayarlarımı bozdu" diyorsun. Kardeşim, orada bu ayarlar niye bu kadar bozulmaya uygun, bu kadar bozulabilir düzeneğin senin içinde ne işi var? Ama şunu diyebilirsin: "ben evimdeki bozuk düzenekleri ortadan kaldırmak için bir süreye ihtiyacım var"; o yaramaz çocuğa "biraz dışarıda oyna, bahçede oyna" dersin, eve sokmayabilirsin, ama burada çocuğu suçlamazsın; sen kendi evini temizlemeye çalışıyorsundur. Bir sürü tehlikeli durum var: hava gazını açık bırakmışsın ya da bir çatlak var, çocuk da kibritle oynamayı seviyor, evi uçuruyor. Niye orada hava gazı kaçağı var, onun üzerinde durmalı, değil mi?

Suçlamak, prensip olarak tamamen yanlış bir dil. Karşındakine şunu diyebilirsin: "benim yanlış benliklerim tetiklenince bu konuda bana yardımcı ol, beni uyar, bana ayna ol" -bunu rica edebilirsin, bu kadar. "Ben böyle davranınca sen de böyle davranıyorsun, beni daha da çileden çıkarıyorsun" -yok böyle bir şey, bunları atmak lazım. Karşındaki insana sana yardım etmesi için rica edebilirsin. Zaten insanların arkadaşlıkları, dostlukları da bu demek: hepimiz arızalıyız, birbirimize iyilikte, güzellikte, hayırda, doğrulukta yardım ederiz -ya da tam aksine nefsaniyette, kötülükte.

Geçen bir arkadaş bana dedi ki: "kendimi zor göstereceğim, ulaşılmaz göstereceğim, o da peşime düşecek." Dedim, biz kedi köpek oyunu mu oynuyoruz? Sen ciddi evleniyorsan, evlenmeyi düşünüyorsan, bu oyun zemini üzerine böyle bir ilişki olur mu? "Benim kolay biri olmadığımı anlasın" -tamam, kolay biri olmadığını anladı, evlendiniz, ondan sonra "bak ben zor biriydim" -evet, yine kendimizi zorlaştıracağız. Dedim, böyle bir saçmalık olabilir mi? Ne yapıyoruz biz? Ona bunu demezsem ona kötülük yapmış olur muyum? "Ha, doğru söylüyorsun; bu kadınlar zor erkeklerin peşine düşüyor, biri zor olunca peşine düşüyorlar" -ne yapacaksın, psişik boyut böyle diyorsan, o zaman devam et kardeşim. O zaman biz ne konuşuyoruz, biz nerede yaşıyoruz, niye yaşıyoruz? Saçma bir şey. "Biri zor olunca peşine kaçan kovalanır" -valla kaçanı kovalayan eşeklerdir, bu kadar basit. Cehaletin üzerinden hareket edeceksen bunu nereye kadar götüreceksin? Halbuki insani bir düzlem arıyorsak, biz zaten bunları temizlemeye çalışıyoruz; biz neye çalışıyoruz ki o zaman?

Mesela biri bana "kaçınca kovalıyorum, yakalayınca bırakıyorum" derse, diyeceğim ki: "işte bunu incele, bunun üzerinde dur; niye kaçınca kovalıyorsun, niye yakalayınca bırakıyorsun? Burada arızalı bir benlik var, onun üzerinde dur." Yoksa "bu doğal bir şey zaten, insani bir şey" dersem, ona da yazık etmiş olurum, ben de aptallık yapmış olurum. Bu, zaten insanın negatif bir psikolojik benliğidir, cehaletten ibaret bir benliktir; bu kimde olursa olsun, biz bunun üzerinden hareket etmeyeceğiz. İşte hayat bize iki seçenek sunar: ya psikolojik düzey üzerinden hareket edeceksin ve yaşayacaksın -bu kaygan, saçma sapan bir zemindir- ya da ruhsal bir zemine doğru yol alacaksın. Bir insanın karşısında bir düşman varsa ya da stratejik bir mücadele yapıyorsa, psişik taktikleri kullanabilir; orada bir savaş verir, Peygamberimiz "savaş hiledir" diyor, savaşta hile yapabilirsin. Ama biz insan olarak yaşıyorsak, arkadaşımız, eşimiz, dostumuzla bu insani ilişkileri yaşarken, psişik manevralar mı kullanacağız bu hayatta?

Bu yorucu bir süreç, herkes için boş bir şey; ne yapsan boş, kovalasan da boş, kendini kovalasan da boş. Kovalatmaya çalışmak insanı yorar, boş bir şeydir. "Seni kovalayan zaten nefsani bir mekanizma; o seni kovalasa ne olacak" dedim arkadaşıma. "Farz edelim öyle yaptım ve seni kovaladı; seni kovalayan kim, evliya mı kovalıyor seni?" Saçma sapan bir ego kovalıyor seni; bırak kovalamasın. Sanki melekler mi kovalıyor seni, evliyalar mı kovalıyor? Bir de neyi kovalıyor, sen nesin zaten ki? O da ayrı bir şey, onu söylemedim tabii. Sonuçta Allah bizi o psişik anlayıştan, algıdan, bakış açısından muhafaza etsin.

Problemin Kaynağını Bulmak: Doğru Soru Sorma Yöntemi

Çok samimi bir soru sordun. Şimdi hep problemi fark ettik, üstünde çalışalım diyoruz, çalışmak lazım falan diyoruz. En basiti, hocam, ben şöyle bir şey hissettim deyip size gelmek, bir uzmana danışmak. Ama insan yoksa öyle bir kaynak, bu problemin kaynağını bulmak bir süreç; problemi iyi analiz edebilmek lazım, iyi analiz etmek için de doğru soru ve yöntem gerekir. Mesela "neden kıskandım" diyoruz ama ne tür bir soru silsilesi olması lazım o kaynağa ulaşmak için? Bir yöntem var mı? Soru sorma tarzımız da bizim kendi nefsani benliğimizden kaynaklanabiliyor gerçekten; doğru soruları soramadığımızda çareyi de bulamıyoruz.

İşte burada şu var: bazen muhataplarımız içinde bizimle aynı psikolojik düzeyde olan kişiler de olabilir, fakat o olayın dışında olduğu için bunu daha iyi görür; ona da danışabilirsin, ondan da bir şey alabiliriz, çünkü o olayın dışındadır, sen olayın içindesin, o dışarıdan daha iyi görüyordur. Bir de aklına, muhakemesine, idrakine daha güvendiğin insanlar olsun; illa bunun bir ermiş olması gerekmez, ama ermiş olursa daha mükemmel bir şey olur tabii. Bizde zaten bir ermişin uğraşacağı türden çok zor benlikler yok, çok basit şeyler var; onlarla normal aklı olan insanlar da yardımcı olabilir. Yeter ki burada, kendimize anlattığımız zaman, bizi onaylamasını isteyen bir anlayışta olmayalım. "Bak ben böyle hissettim, haklıyım değil mi" -bu böyle bir soru olmaz, böyle bir danışma da olmaz. "Bak ben böyle şeyler yaşadım, hissettim, bu konuda ne diyorsun" diyeceksin. Makul bir muhatap bize o konuda güzel şeyler verebilir.

Böyle arkadaşlarımız olmasına gayret edeceğiz; varsa onlara bu durumlarda danışacağız, konuşacağız. Hayatın içinde daha olgun insanlarla karşılaşırız, bazen bir kitapta okursun, bazen bir söz duyarsın; bu da seni uyandırabilir. Fakat buradaki asıl mesele şudur: bizler dünyanın hedeflerini hedef edinen bir perspektife mi sahibiz, yoksa o hedefleri önemsemeyen ve onları oldukları gibi, gerçekten küçük gören bir durumda mıyız? Ben bir şey yaşadığım zaman, onu yaşayan benliğin perspektifine bakacağım: nereye bakıyor, dünyaya mı, yoksa manevi bir şeye mi? Bunu görebilirsek bu da bize bir açı kazandırır.

Ama şunu da bilin ki, eğer gerçekten samimi olarak bu yolda kişi adım atıyorsa, Allah ona o nefsani anlayışının doğrusunu mutlaka verir. Bu bir ilkedir, verir. Şems Suresi'nde mi geçiyor, emin değilim: "insana iyiliği de kötülüğü de (fücurunu) ilham eden" diye bir ifade var. Yani insan aslında iki şeye de muhataptır. Diyelim ki ben kibirlendim, sonra durdum, "bu iyi bir şey mi" diye oturup düşündüm; emin olun orada size bir şey gelecektir, içinize bir düşünce, bir anlayış gelecektir. Yeter ki orada kendinizi gerçekten teslim edin: "ben böyle bir şey hissettim, doğru bir şey mi acaba, emin değilim, doğru bir şey mi" dediğinizde, size bununla ilgili bir anlayış, bir idrak bir şekilde gelecektir; ya içinizden gelecektir, ya birinden gelecektir, bir şey gelecektir. Çünkü Allah insanı boş bırakmaz; sen doğruyu arıyorsan sana gelecektir. Sonra süreç içinde doğru sorular sormayı öğreniriz. Zaten bizim burada konuşmalarımızın birçoğu kendimize doğru bir şekilde soru sormak içindir.

En problemli olan şey aslında kendimiz üzerinde çalışmayı engelleyen benliklerdir; bizim için en büyük problemi oluşturan da onlardır. Biz aslında kendimize soracak birçok soruyu hayatın içinde görürüz, o sorunların cevaplarını da az çok görürüz; fakat onları gördüğümüzde ilacı, merhemi gören fakat o merhemi, o ilacı yarasına tatbik etmekten kaçan benliklerimiz vardır. Çünkü acı çekecek, rahatsız olacak; iğne vurulmak istemez gibi. Dolayısıyla önümüze mutlaka ilaçlar çıkar, şöyle ya da böyle; mesele o ilaçları kullanıp kullanmadığımızdır. Asıl problem, bizim için problem oluşturan o benliklerdir. "Evet, doğru söylüyor" deyip sonra da aynı istikamette devam eden benlikler var; asıl tehlikeli olanlar bu noktada onlardır. Dolayısıyla bizim cevaplarımız zaten yolda olan cevaplardır: hasta olduğuna inanıp da ilaç arayan insanın önüne ilaç öyle ya da böyle çıkar. Çıktığında onun uygulanmasını engelleyenler var; asıl onları görmek lazım.

Aradığınız şeyin ne olduğunu fark etmek önce zor oluyor; fark edemeden geçirdiğimiz çok oluyor. Mesela bunun üzerinde durmamızı engelleyen, ilgi ve dikkatini vermek istemeyen ya da vermekten kaçınan, uzun süre dikkat etmekten kaçınan benlikler vardır. İşte onları görmek gerekir. Yoksa gerçek anlamda samimiyet, ilgi ve dikkat gösterdiğimizde, bir şekilde karşımıza çıkacaktır. Teşekkürler.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): - "Dünya hayatı sizi aldatmasın" mealindeki bir Kur'an ayetine atıfta bulunuluyor (Sure adı ve ayet numarası metinde belirtilmemiştir). - Şems Suresi'ne atıfla "insana iyiliği de kötülüğü (fücurunu) de ilham eden" ifadesi zikrediliyor (anlatıcı sure adından emin olmadığını kendisi belirtiyor; ayet numarası verilmemiştir). --- ---