Müslüman Depresyona Girer mi
Açılış: Depresyon Sorusu ve Bugünkü Sohbetin Çerçevesi
Canlı yayına başladık mı? İlk gelen İsmail abi. Abi hoş geldin. Selamünaleyküm. Aleykümselam. Merhaba. Merhaba hocam. Hocam ilk siz geldiniz, iki kişiyiz, biz bize yapalım. Evet öyle, aslında kendi kendime yapıyorum. Yani konuşmalarımın birinci ve asıl muhatabı kendimim. Kendimi anlamaya, kendimi gerçekten insani potansiyelimin hakikatine ulaştırmaya çalışarak aslında bu sohbetleri yapıyoruz ve sohbetin, konuşmalarımızın birinci ve temel muhatabını kendim olarak algılıyorum.
Eyvallah hocam, hoş geldiniz. Bugün geçen haftadan kalan bir konuyu biraz daha genişletelim istiyorduk. Ben de birkaç soru sordum, gelen yanıtlara göre de biraz daha soru sormuş olayım. Şimdi "hiç depresyona girdiniz mi" diye sordum, bir sürü cevap geldi. Demek ki Müslümanlar da depresyona giriyormuş, benim ilk kanaatim bu oldu. Sonra "niye depresyona girdiniz" diye sorduğumda şöyle bir sıralama çıktı: en çok annelik, gebelik, evlilik ve bu süreç içerisinde depresyona girenler varmış. İkinci sırada ayrılık yaşayanlar, üçüncü sırada ise hak etmeyen birisine fazladan değer ve emek verdiği için, bu yanılgısından ve bu enerji sarfiyatından ötürü depresyona girenler varmış.
Hocam, ben şunu da hatırlatayım: geçen hafta bir tartışma yapılmıştı, "Müslüman depresyona girer mi?" Ana temamız, sorumuz bu olsun istiyoruz. Dini duyarlılığı güçlü olan bazı psikologların da çokça düşündüğü, sorduğu, tartıştığı bir mevzu bu. Ben de bunu bilerek o cümleyi biraz keskin bir şekilde kullandım.
Aslında yaşadığımız son çağın bir bilgesi şöyle der: İnanan bir insanın bütün sıfatlarının, düşüncelerinin, bakış açısının ve duygularının mümin olması söz konusu olmayabilir. Yani kişi inanan bir insandır, Müslüman bir kimsedir ama bazı düşünceleri, farkına varmadan, tırnak içinde söylüyorum, "Müslümanca" değildir. Kişi inanan bir insandır fakat kendisiyle, hayatla, varoluşla ilgili bir kısım algıları, düşünceleri, duyguları o inancının kodlarıyla örtüşmez. Ama bunun farkında değildir; yani bunu bilerek, kasten yapmaz.
Zenginlik Karşısında Gıpta: İnancımızla Örtüşmeyen Bir Algı
Mesela çok basit bir örnek vereyim. Diyelim ki maddeten çok yüksek seviyede olan bir insan düşünelim; evi, arabası, yatları, katları var, tırnak içinde amiyane tabirle "paraya para demiyor" ne diyorsa artık, öyle bir insan. Böyle birini gördüğümde, eğer ben inanan bir insan olarak "ya Allah buna ne kadar çok şey vermiş" diyorsam ve onun elinde olan şeye dair bir gıpta duyuyorsam, bu benim inancımla örtüşmeyen bir şeydir.
Neden? Çünkü Yaradan hiçbir yerde, hiçbir kutsal kitapta "kendilerine dünyalık verdiğimiz kişilere biz çok şey vermişizdir" demiyor. Kendilerine mal, evlat, para, ticarette kâr verdiğimiz insanlar için "biz onlara çok şey verdik" demiyor; aksine onlar sadece kendilerini tatmin ediyorlar. Buna karşılık kime hikmet verilmişse, kime bilgelik verilmişse, ona çok büyük bir şey verilmiştir diyor.
Dolayısıyla ben maddeten veya sosyal olarak çok üst bir noktaya çıkmış birine "ya Allah buna ne çok şey vermiş, niye bana vermiyor?" diye düşünüyorsam -üstelik o inanmıyorken bu kadar çok şey vermiş ona Allah, ben bu kadar inanıyorum, ibadet ediyorum, elimden geldiğince iyi bir insan olmaya çalışıyorum, niye bana vermiyor diye düşünüp bunun bir haksızlık olduğunu düşünüyor ve bundan rahatsız oluyorsam, hele hele "kötüler çok şey kazanıyor, iyiler kaybediyor" diyorsam, benim buradaki bu düşünce ve algım ile kendimi mensup hissettiğim inanç arasında bir fark var demektir. Dolayısıyla ben aslında inanıyorum, inanan bir insan olmaya da gayret ediyorum; fakat farkında olmadan inancıma uymayan, inancımla bazen taban tabana zıt olabilen bazı algılar, düşünceler ve yaklaşımlar içindeyim.
Diyelim ki kutsal metinler bize ne diyor? Allah sana değer vermiş ve o sevgisiyle seni yaratmış. Dolayısıyla sen en güzel kıvamda yaratılmış bir insan olarak çok değerlisin. Ve bu değerin, sahip olduğun paraya, maddi imkâna, giyimine, fiziksel özelliklerine bağlı değil; sosyal itibarına, başarına bağlı değil. Yaratılıştan gelen, o en güzel kıvamda olmak anlamında ifade edilen bir kısım değerlerle yüklenmişsin, insani değerlerle yüklenmişsin. Ve bu anlamda değerlisin. Şimdi böyle bir durumdaki bir insan...
Bir ara vereyim de arkadaşlar, ses ya da görüntü bozuluyor mu, bir yazarsanız. Ses bozulmuşsa sıkıntı yok ama görüntü bozuk geliyorsa hocam bir daha açtıracağım size, çünkü bende görüntü çok dondu. Bir de hocam, ben biraz zayıf olabilir ama ses sanırım kesilmiyor değil mi? Sesi ben algıladım hocam, gitmiyorsa başlayalım diyeceğim; bu arada ben bir soru sormuş olayım hocam size.
Hikmet Nedir?
Hani Allah bizim işte "millet yürümüş gitmiş, Allah yürü ya kulum demiş" dediğimiz, evi, arabası, takipçisi, imajı, nüfuzu olanları değil de, birisine hikmet verildiyse eğer onun iyi olduğunu, zengin olduğunu ya da aslında onun övülecek bir özelliğe sahip olduğunu söylüyor. Ben burada şunu soracağım: buradaki hikmet ne? Hikmet dediğimiz şey nedir ve ben onu nasıl elde edebilirim, ya da birisinde hikmet olup olmadığını nasıl anlayabilirim? Çünkü birisindeki zenginliği giydiği markadan, paylaştığı şeyden, Instagram'dan falan görebiliyorum, ya da masaya oturuşundan bile, zengin bir oturuş ve tavra sahip olduğunu anlayabiliyorum. Ben hikmeti nasıl algılayacağım?
Ona gelelim hemen, önce biraz önceki konuyu tamamlayayım. Yani Allah insana o en güzel kıvamda, "ahseni takvim" olarak ifade edilen en güzel kıvamda bir yaratılış vermiş; insani değerlerle yüklemiş, İslam'ın öğrettiği ve ayetlerde ifade edilen ilahi temelli erdemlerle, değerlerle yüklenmiş, böyle bir değere sahip bir varlık. Ve insan bu anlamda çok değerli; ama kendi değerinin de çoğu zaman farkında değil.
Buna karşı, diyelim ki bahsettiğim insanlar niye depresyona giriyor? "İşte bana değer vermiyor, annem babam bana değer vermiyor, eşim bana değer vermiyor, arkadaşım bana değer vermiyor" diyor. Bir ilişkisinde muhatabı onu haksız bir şekilde, hayal kırıklığına uğratacak şekilde terk ediyor ve bu durumda değersizlik hissediyor; buna bunalıma girdi, depresyona girdi diyoruz.
Şimdi burada kişi neyi unutmuş oluyor? Bir kişinin bir ayrılıktan, bir terk edilmeden dolayı depresyona girmesi için kendi insani varoluşunu ve değerini unutması lazım. O varoluş ve değerinin farkında olarak depresyona girebilir mi? Hayır. Yaradan kendisine bu değeri verdiğinin farkındaysa, insan bendeki o insani değerleri fark etmeyen, kendi egosuna mağlup bir şekilde beni terk eden bir kişi karşısında, benim burada bir değersizlik hissetmeme gerek var mı? Eğer o asli değerimin farkındaysam, hayır. Dolayısıyla ben burada nasıl depresyona girebilirim? Tırnak içinde söylüyorum, istesem de giremem. Yani o farkındalığım varsa, benim bir ayrılıktan, bir ilişki probleminden dolayı depresyona girmem söz konusu olmayacak.
Dolayısıyla şunu işaret etmek istiyorum: biz gerçekten kendimizi mensup hissettiğimiz dinin, hakikatin, bilgeliğin, hikmetin farkında olursak, o zaman kolay kolay bir uçuruma, bir depresyon batağına düşmeyiz.
Bu noktada sorumuza değinmek uygun olacak. Hikmet nedir diye sorduğumuzda; hikmet, her şeyin gerçekten ne olduğunun bilgisi ve bilgeliğidir. Her şeyin gerçekten ne olduğunun bilgisidir ve bunun içerdiği farkındalık, o bilgideki bilgeliktir. Kime bu hikmet verilmişse gerçekten ona çok şey verilmiştir.
Miraç ve "Yürü Ya Kulum" İfadesinin Gerçek Anlamı
Dediğiniz gibi, biz bazen "işte bizimki sevgili olmuş, altında arabaları vesaire olan insanlara" diyoruz ki, "Allah bak buna yürü ya kulum dedi." Peki kutsal metinlerde böyle bir şey var mı? Yoksa kutsal metinlerde şöyle bir şey mi var: Biz Peygamberi kastederek, "Biz bir kulu Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya getirdik ve onu bizim bazı ayetlerimizi görmesi için mirac ettirdik" deniyor. Ne mal soruyor, ne mülk soruyor, öyle bir ifade var değil mi? Yani Allah kime "yürü ya kulum" demiş? Peygambere "yürü ya kulum" demiş. Peki ne anlamda söylemiş bunu? "İşte seni çok zengin edeceğim, develer, atlar, hiçbir maddi eksikliğin olmayacak bir zenginlik vereceğim" bu anlamda mı bir ifade var? Hayır. Ona bilgeliği, hakikati, her şeyin iç yüzünü, ayetlerini, yani işaretlerini, yani bilgeliğini vermek için onu bir yolculuğa çıkarıyor. İşte Allah böyle bir insana "yürü ya kulum" diyor. Dolayısıyla biz de kendi içimize bir yolculuk yaptığımızda, kendi öz varlığımızın hakikatine doğru bir yolculuk yaptığımızda ve bu noktada hakikaten hedefimize ulaştığımızda, bize de "yürü ya kulum" demiş olacak. Yani bir anlamda kendi miracımızı gerçekleştirdiğimizde, kendi miracımızı yaşayabildiğimizde "yürü ya kulum" demiş oluyor Allah.
Eyvallah hocam. Burada ben dediklerinizden iki şey çıkardım. Bizim başımıza -o dönem, Peygamberin mirac yaşadığı dönem de çok olumsuz şeylerin yaşandığı, çok hüzünlü geçen bir dönem- o dönemki gibi başımıza olumsuz, can sıkan, tatsız olaylar geldiği zaman, bir "ben nasıl acı çektim, ne değersizlikler gördüm, nasıl terk edildim" diye bir ego hikâyesi kurma ihtimalim var. Bir de Peygamberin başına gelen o acının içinden yürüyüp geçip, orada aslında dikey bir boyuta, bir farkındalığa ve asıl zenginliğe ulaşma ihtimalim var. Dediklerinizden ben bunu anlıyorum. Aynen, aynen. Bunlardan ikincisi mi biz hikmet diyoruz? Evet, yani Peygamberin bakışıyla, idrakiyle, Hakk'a olan hâliyle, bize üstlenen... Ve Yaradan olan, her şeyi ne ise öyle idare eder; yani onların olacağı gibi idare eder, kendi benliğinin sürecinden bağımsız bir şekilde, ne isterse öyle değil, idrak ettiği hâlde ve o idrakle yaşar. Bizim gerçekten bu dünyada özenmemiz gereken bir şahıs varsa, bu Kur'an'ın da örnek verdiği gibi, tatsız bir olayla karşılaştığı zaman "ben neler yaşadım, ben burada bu yüzden kilitlendim, başıma şunlar geldi, o yüzden böyle dengesiz davranıyorum, benim yaşadığımı siz yaşasaydınız kim bilir neler yapardınız" tavrını takınan değil, bu durumlardan gerçekten bir bilinç ve farkındalık çıkarabilen kişilerdir. Bize örnek alınması gereken, bir nevi onları takip etmemiz, onlara doğru yönelmemiz, onlara benzemeye çalışmamız emrediliyor.
Bu Bir "Fakir Avuntusu" mu?
İkinci soru geliyor: peki biz niye bunu sadece bir fakir avuntusu olarak görüyoruz? "Zengin olamıyoruz ya, biz de iyi, güzel falan olalım bari" diye. Bu bir tarafıyla aslında fakir avuntusu değil mi? Değil. Orada şiddetle şu ifade edilmiştir: bu dünya, ne benim sahip olacağım ne de bana bir şey verecek bir hayat, bir düzey. Ben bu dünyada yüklenildiğim insani erdemlerle var oluyorum. Dolayısıyla bu dünyada başıma gelen bir şey bana ne bir değer kazandırır ne de bir zahiri şey -o nesne, o eşya, o ilişki- ne bir artı kazandırır ne de bir eksi. Ben bilinçli olarak insani fıtratımı, bilincimi, şuurumu koruyup buna uygun davranmakla bir şey kazanırım; buna uygun davranmadığımda ise kayıp içinde olurum.
Asr suresinde "insanlar gerçekten büyük bir zarardadır" derken Allah bize ticari bir zarardan mı bahsediyor? Doları vardı, düştü, zarar etti; ya da bir yatırım yapmıştı, zarar etti; bunu mu kastediyor? Hayır. Oradaki zarar, kişinin insani fıtratını, doğasını, manevi zenginliğini, erdemlerini, Allah'ın ona üflediği ruhu unutmasıdır; bunu unuttuğu için de hem kendini çok aşağılarda hisseder hem de dünyanın ona bir şey vereceği zannıyla sürekli sahip olmaya çalışan bir hayat sürer.
Mesela bakın burada kutsal metinlerin bize anlattığı değer kavramı çok önemli; yani gerçekte değerli olan ne. Diyelim ki değer verilmemesi gereken birisiyle bir ilişkin olmuş, arkadaşlık, dostluk veya evlilik; değer vermemem gerekirken çok değer verdim, o da suistimal etti veya bana gereken duyarlılığı göstermedi, sonra da çekildi. Bundan dolayı ben depresyona mı girerim? Farkındalığın eksikse tabii ki girebilirsin. Ama kutsal metinlerin, kadim bilgeliğin bize anlattığı değerler üzerinden ben böyle bir ilişkiye baksam ne derim? Karşıdaki insanın bir kaybı var mı? Evet, şu anlamda bir kaybı var: kendi insani değerlerini idrak edememek.
Kayıp Nerededir?
Dolayısıyla benim bir kaybım yok. Benim burada sergilediğim tavırlar bir "ev alışverişine" işaret ediyor ki ben o süreci kayıp olarak algıladım. Ben ne kaybettim ki? Zaman Allah'a ait, ben Allah'a aidim. Ben bir beklenti içinde değildim; Allah'ın bana yüklediği değerler üzerinde hareket ettim. Ben ne kaybettim ki? Ben hiçbir şey kaybetmedim. Aksine, o ilişkide insani varoluşuma ve değerlerime uygun davrandığım için, kendi varlığımın değerine göre yaşadığım için ben kazanç içindeyim. O yüzden bakın, bir şeyi nasıl algılıyorum, nasıl tanımlıyorum, buna çok dikkat etmemiz gerekiyor. Biz oradan kaybediyoruz.
Gemi Metaforu: Doğal Yolcular ve Kaçak Yolcular
Tabii burada şunu işaret etmek istiyorum: peki niye böyleyiz biz? Aslında asıl mesele bu. Yani biz şu anda niye böyleyiz? Bunu şuna benzetebiliriz. Bir geminiz olduğunu düşünün. Bu gemi doğal bir nitelikte, doğal bir yapı; onun kaptanı sizsiniz ve makul, objektif, bilinçli, vazifesini yapan tayfalarınız var. Bir de dengeli, objektif, doğal yolcularınız var. Fakat uğradığınız limanlarda bir kısım kaçak yolcular bu gemiye biniyor. Dolayısıyla ne oluyor? O kaçak yolcular içeri giriyor, kilerdeki bir kısım gıdaları tüketiyorlar, üstelik de oraya buraya atıyorlar; dolayısıyla sizin o besin anlamındaki enerjinizi alıyor, azaltıyor. Kimi zaman birinin canı sıkılmış, dümenciyi bayıltıp kendisi dümene geçiyor, kafasına göre bir yere gitmeye çalışıyor ve sizi gideceğiniz doğal rotadan çıkarıyor. Bir başkası sürekli felaket tellalı gibi "fırtına olacak, gemi batacak, mahvolacaksınız, hiçbir zaman ulaşacağınız noktaya ulaşamayacaksınız" diye felaket tellallığı yapıyor. Bir başkası gemide sürekli başkalarını meşgul ediyor, özellikle hayati noktada görev yapan tayfaların vaktini alarak onları meşgul ediyor, iş yapmalarını engelliyor. Yani böyle kaçak yolcularımız var.
Şimdi ne olur? Bu gemi rotasına ya varamaz ya da çok geç varır. Aynı zamanda o gemide yürütülmesi gereken görevler yerinde ve zamanında yapılamaz. Şimdi eğer biz o kaçak yolcuların farkında değilsek, o yanlış tavır, düşünce ve duygular içindeki kaçak yolcuların farkında değilsek, onları da geminin doğal yolcuları olarak kabul ediyorsak ne olur? Onların etkisine maruz kalırız, dolayısıyla problem yaşarız.
İşte bizler de buna benziyoruz. Yaradılışımızda doğal bir yolcu listemiz vardı; doğal olarak seviniyorduk, doğal olarak üzülüyorduk, doğal olarak hayatı tanıyorduk, doğal bir halimiz vardı. Sonra bu doğal halimizin yanı başında bazı doğal olmayan düşünceler, duygular ve davranış tarzları içimizde ortaya çıktı.
Nasıl ortaya çıktı? Daha önceki sohbetimizde de ifade ettiğimiz gibi, bir kısmını çocukluktan aldık. Mesela diyelim ki çok ben merkezli, bencil bir babam var. Ben ona sevgimi, yakınlığımı gösterdiğim halde ve doğal olarak ondan bir ilgi ve sevgi beklediğim halde, o çok umursamaz bir davranış sergiliyor. O zaman bende ne oluyor? "Duygularını asla ifade etme, kimse kimseyi sevmez, sevemez, asla kendi duygularını ifade etmemelisin, asla ilgi ve sevgi ihtiyacını, doğal ihtiyacını ifade etmemelisin, çünkü hiç kimse sana bunu göstermez, kendini kapatmalısın, kendini katılaştırmalısın" gibi, çocukluğunda böyle bir düşünce, duygu ve davranış tarzı geliştiriyor.
Şimdi bunlar nedir? İşte bunlar kaçak yolculardır, sahte yolculardır, o gemide olmaması gereken yolculardır. Neden? Çünkü doğal değiller.
Eğer ben bunları fark etmezsem -tırnak içinde söylüyorum- kaçak yolcular bu gemiye hangi limandan bindi, nasıl bindi ve bunların özellikleri, adı nedir, bunları tespit edebilirsem onları yavaş yavaş gemiden indirebilirim. Ama ben bunların kaçak yolcu olduğunu bile bilmiyorsam, sahiplenmişimdir; aslında sahte bir kaptan olduğu halde "ben dümeni kontrol edebilirim" diyor ve dümeni kontrol etmeye başlıyor, rotayı belirliyor, "ben yaparım" diyor, ben de onaylamışım, "evet, bu iyi olur, dümene onu koysam iyi olur" demişim; onu doğal kaptanların ve yolcuların yerine koymuşum. O zaman bunlar ne yapacaktır? Kendi arzularını ortaya koyacaktır.
Şöyle düşünün, güvene koyduğumuz kişi rota okumayı bilmiyor. Dedik ya işte "ona yürü ya kulum demiş." Ya nasıl ona "yürü ya kulum" demiş? Sen öyle bir dümenci tutarsan zihnin hep o istikamette çalışır: "Allah bunlara niye yürü ya kulum demiş? O insanlara, kötü oldukları halde, yürü ya kulum demiş; biz iyi olmaya çalışıyoruz, iyi bir insan olmaya çalışıyoruz, o bizi böyle durdurmuş, engellemiş." Böyle bir dümenci olursa o geminin rotası nereye gider? İşte dikkat etmemiz gereken şey, doğal olmayan düşünce, duygu ve davranış kalıbını fark etmek ve bunlardan ayrışmak. Bunlar bizim doğal yolcularımız değil.
Çocukluğumuzda bir şeye gereksiz yere, olduğundan fazla bir şekilde üzülmüşüzdür; o doğal huzursuzluk seviyesinde değil de aşırı bir huzursuzluk tuzağına düşmüşüzdür. Belki de bunu çevremizde görüp öğrenmişizdir. Peki benim böyle bir kaçak yolcuyu ömür boyu taşımam zorunlu mu? Ya da taşırsam kendime yazık etmiş olmaz mıyım? Bu noktada, bizim hikmetimizden, fıtratımızdan, doğal bilgeliğimizden uzak olan bazı sahte, yanlış, abartılı davranış tarzlarımız anlatılıyor.
Bir Sükûnet Örneği: İmam Zeynelabidin Kıssası
Mesela birisi bizi suçluyor, hemen o cevabı veriyoruz. Neden? Çünkü aslında içimizde korkak bir benlik var; o hemen "nasıl üstüme daha çok gelecek, ben suçlu durumuna düşeceğim" diye tepki veriyor. Öyle bir kanalım varsa, ben karşımdaki insanı sakince dinleyebilirim.
Bir kıssa hatırlatayım: İmam Zeynelabidin'e bir adam gelmiş, onun annesiyle ilgili kötü, iftira dolu ifadeler kullanmış; "senin annen ahlaksız, insanlara zulmeder, rahatsız eder" vesaire bir şeyler söylemiş. O zat sakin bir şekilde onu dinlemiş, sanki çok güzel bir şey anlatıyormuş gibi, gayet sakin, çok çok dinlemiş. Adam konuşmasını bitirince İmam Zeynelabidin demiş ki: "Konuşmanı bitirdin mi? Daha söylemek istediğin bir şey var mı?" Adam "söyleyeceklerimi söyledim" demiş. "O zaman ben de senin söylediklerin hakkında düşüncelerimi ifade edeyim. Seni dikkatle dinledim, annemle ilgili söylediklerini düşündüm; eğer doğru söylüyor olsaydın, teşekkür ederim, beni uyardın, ben de elimden geldiğince düzeltirdim. Ama söylediğin yanlışsa, bu konuda senin kendini eleştirmeni tavsiye ederim."
Bu ne kadar doğal bir tepki, değil mi? Savunmacılık yok, tepkisellik yok, korku yok, gereksiz bir duygusal tepki yok. Biz de böyle olabiliriz; aslında bu bizim doğal halimiz ama bunu kaybetmişiz. Tekrar kazanabiliriz.
Bugün erkekliğin belirtilerinden biri olarak kabul edilen bir cümle var: "ananı bacını karıştırdı" gibi bir söz duyulduğunda dinleyen erkekler doğrudan onaylıyor -orada o lafı işitince hemen kafa göz yarması, vurması, kırması gerektiğini düşünüyor. Ama böyle bir sahneyi canlı yaşasa, muhtemelen bir peygamber ya da ermiş bunu gördüğünde "bu da erkeklik mi" diye düşünecekti. İşte sahte benlikler var, sahte yolcular var.
Kimse bize kötü söz söylemesin isteriz; ama söylese ne olur, ölür müyüz? Değil mi? O gün sabah biri size hakaret etse, dinleyip "bu söylediğin bana yakışmıyor, ben senin söylediklerini düşüneceğim" derseniz, o kişi sizi hedef alamaz; benim hakkımda söyledikleriyle kendimi kaybetmem. İşte bunun adı özgürlüktür, diyebiliriz. Yani böyle bir özgürlüğümüz olabilir; aslında biz şunu anlamıyoruz: özgürlük, fıtratımızın gerçek mahiyetine uygun bir şekilde davranabilmektir. O aynı zamanda özgürlüktür. Biz özgür müyüz? Bir insan gerçekten özgür bir şekilde düşünebiliyor mu, özgür bir şekilde duygularını yaşayabiliyor mu, özgür bir şekilde davranabiliyor mu? Yoksa özgürlüğümüzü kısıtlamış olan yanlış düşünceler, duygular, algılar ve fikirlerin kuşatması içinde miyiz?
O yüzden hakikat, maneviyat, kutsal metinler insanı özgürleştirmek içindir. Nedir buradaki özgürlük? Fıtratına göre yaşayabilmek, fıtratına göre algılayabilmek, idrak edebilmek, kavrayabilmek ve davranabilmektir.
Hakikat Sizi Özgür Kılar
Özgür olabilmeniz için yabancı olan düşünce ve algılardan kurtulmanız lazım. O yüzden özgürlük içimizde olan bir şeydir; ya da bu konunun bir başka açıklaması şu: hakikat sizi özgür kılacaktır. Bakın, hakikat sizi özgürleştirir. Peki özgür olmamızı engelleyen şeyler ne? Hakikatle aramıza giren perdeler.
Mesela hakikat nedir? İnsan fıtraten, yani doğuştan değerlidir. Eğer kendini değersiz hissediyorsan, bu sahte bir şeydir; eğer kendini değersiz hissediyorsan, hakikatle arana bir perde girmiştir. "Kendimi sevemiyorum, kendimi çok değersiz hissediyorum, kendimi çok yetersiz hissediyorum" diyorsan, hakikatle arana perde girmiştir. Nedir bu perde? İşte bu düşünceler: "senin ne değerin var ki, bak herkes şunu bunu yapıyor, senin ne yaptın ki bir değerin olsun, insanlar sana niye değer versin" gibi düşünceler zihninden geçiyor. Ben orada derim ki: bu kaçak bir yolcu. Ben fıtraten değerliyim; Allah beni bir insan olarak tasarlamış, dizayn etmiş, beni bir insan olarak yaratmayı dilemiş, insanlığıma ilahi isimlerin yansımalarını koymuş -merhamet, şefkat, adalet gibi birçok değer koymuş. Ben şimdi nasıl kendime değersiz diyebilirim?
Ya da bir ilişkide, bir arkadaşlıkta veya dostlukta biri seni değil başkasını tercih ettiğinde, "ben bundan dolayı kendimi değersiz hissederim" dersen, hakikat nerede kaldı? Bu, bir yok saymayla ilgili; ama onu tetikleyen yanlış bir düşünce var, yanlış bir algı var, sahte bir algı.
O yüzden "sevildiğimizi, sevilebilir biri olduğumuzu anlamamız için birinin bizi sevmesi gerekiyor, değerli olduğumuzu idrak etmek için birinin bize değer vermesi gerekiyor" demek doğru değil; biz kendi değerimizi kendimiz idrak edebiliriz. İnsanların algıları objektif olmayabiliyor. Biri seni olduğun gibi görebilir de, görmeyebilir de. Biri sana "sen benim gözümde şusun" dediğinde, o sadece kendi gözünden öyle görünüyorsundur.
Şöyle düşünün: bir çocuğa güneşi gösterip sorsanız, size güneşin sadece elinizle kapladığınız kadar büyük olduğunu söyler. Bu, bir astronomun bilgisiyle bakıldığında çok farklıdır; bir şey çok uzak olduğunda küçük görünür ama gerçek büyüklüğü o değildir. Güneş dünyadan çok çok büyüktür, ama uzaktan bakan bunu böyle algılamaz -bu onun algısıdır, gerçeği değil. İnsanlar da bizimle ilgili yorumlar, değerlendirmeler yapabilirler; bunlar onların algısıdır, mutlaka bizi olduğumuz gibi tarif etmez.
Depresyonun Kaynağı: Dışarısı mı, İçerisi mi?
Özetle diyeceğim ki, biz depresyondaysak, genelde içimizde kaçak yolcularımız var. Yanlış düşünceleri, yanlış algılamaları, yanlış abartılı ve aşırı duyguları, yanlış eylemleri gerçek yolculardan ayırt edebilirsek, onları "ne bileyim" demeden, sakince "benim bu düşünceye ihtiyacım yok, benim böyle bir duyguya ihtiyacım yok, benim bu kadar aşırı duygulanmaya ihtiyacım yok, bunun doğal hali şu, ben bunu doğal haliyle yaşıyorum" deyip fark edebilirsek, bu noktada dengemizi, Yaratanın bizim üzerimize yarattığı denge halini buluruz. O denge halini bulduğumuzda, asla gereksiz bir mutsuzluğun, acının, kederin, öfkenin, pasifliğin, ataletin, depresifliğin tuzağına düşmeyiz.
Mesele aslında gayet açık. Mesela o gemideki sahte yolcularımız var ve onlardan kendimizi ayırt ettim diyelim. Diyelim ki hocam ben bir limana gittim, işte o limanın adı atıyorum aile; yani evlendim, işte bir yere gittim falan. Orada evlendiğim kişinin ailesiyle ilgili sıkıntılar yaşadım ve ben de bazı kaçak yolcuların aslında olduğunu fark ettim o sırada. Ya da atıyorum işte şehirdeyim, çalışıyorum, bir iş yerindeyim falan, bayağı kalabalık bir sürü insanla muhatap oluyorum ve bir sürü kendini bilmez, can sıkıcı insanla karşılaşıyorum; yine bazı kaçak yolcuları fark ediyorum. Bir çözüm olarak ben köye kaçmak istiyorum ya da bir mağaraya çekilmek istiyorum, ya da evliysem boşanmak istiyorum, ya da evliliği düşünüyorsam "aman abi evlenmeyeyim, ailesini gördüm" diye çekiliyorum. Bu bir çözüm müdür peki? Bu yaptığım şey kaçak yolcular için bir çözüm müdür?
Şöyle: eğer mutsuz olmamızın, acı çekmemizin, depresif olmamızın temel nedenini dışarıda görüyorsak, bu prensip olarak yanlış bir düşüncedir. Dışarıda dengeli, sağlıklı insanlar da vardır, yanlış davranan insanlar da vardır. Burada çevresindeki insanların hepsinin doğal, sağlıklı, dengeli olduğunu kastetmiyorum; fakat mutsuzluğumuzun nedenini dışarıda aramamak gerekir, asıl neden orası değildir.
Şöyle basit bir şey var: kendimi değersiz hissetmemin nedeni, bana değer vermeyen karşımdaki insan değil, kendi değerimi fark edememem. Dolayısıyla burada yapmamız gereken şey, içeridekilerden kaçmak değil -içerideki yanlış benliklerden kendimizi kurtarmak, o da bizim elimizdedir. Yoksa "insanlar beni bunaltıyor, insanlardan çok acı çekiyorum" deyip bir dağ başına, insansız bir yere çekilmek, çözümü yanlış bir yerde aramaktır.
O yüzden bir bilgenin dediğini hatırlatayım: yolda yürürken ayağının kanamaması ve yaralanmaması için ne yaparsın -güzel bir ayakkabı mı edinirsin, yoksa bütün dünyayı deriyle mi kaplarsın? Bütün dünyayı deriyle kaplamak mümkün olmayacağına göre, doğru yöntem güzel bir ayakkabı edinmektir. İşte o güzel ayakkabı, marifettir; biz onunla birlikte yürürsek o zaman hayat, şu an zannettiğimiz kadar bize ağır ve acı vermez.
Evlilikte Kontrol ve Kıskançlık: Kaçak Yolcunun İzini Sürmek
Şunu da ifade edeyim: pek çok evlilik boşanmayla sonuçlanıyor. Ama şöyle basit bir örnek vereceğim: diyor ki, "ben kendi ailem içinde sevdiklerimin sevgisini kaybettim" ya da "bana gösterilen sevgiyi kaybetmekten korktum" diye bir şey yaşamış. Diyelim ki babam veya annem beni seviyormuş ama kardeşim olunca bana gösterdikleri ilgi ve zaman azalınca, ben bunu "zaten onların sevgisini kaybetmişim" diye yorumlamışım ve o duygu içinde, "eğer çok kontrol etmezsem sevdiklerimin bana olan sevgisini ve ilgisini kaybederim" diye yanlış bir yolcuyu gemiye almışım.
Şimdi ben bu korkuyla evlendim, ne yaparım? Eşimi aşırı bir şekilde kontrol ederim. Sürekli bir "tehlike" algısı içinde olurum; eşimi kontrol edip sürekli sorgularım: ne yaptın, kimle konuştun, nereye gittin. İsterim ki ne yaparsa yapsın bütün zamanını benimle geçirsin. Bir arkadaşına gittiğinde -tabii gayet doğal bir şey- "ne biliyorsun ki onunla konuşacağına gel benimle konuş" diyerek polemik üretirim. Neden bunu yaparım? Çünkü içeride sahte bir yolcu var, kaçak bir yolcu var: kendisine gösterilen sevgi ve ilginin azalacağı korkusu duyan bir benlik var, kendi değerini kendisine gösterilen ilgi ve sevgiyle ölçen bir benlik var. Benim tuzağım orada. Problem ilişkide veya muhatabımda değil; muhatabımda ufak bir problem olabilir ama içerideki o kaçak benlik nedeniyle o problemi çok büyük görüyorum, abartılı görüyorum, abartılı tepkiler veriyorum.
Diyelim ki bir konu benden gizlenmiş, ben de bundan dolayı hep kendimi mağdur hissetmişim, dışarıda bırakılmış hissetmişim. Düşünün, bana basit bir şeyi söylemedi; ben onu nasıl algılıyorum? "Sen bana bunu nasıl gizlersin, sen bana bunu nasıl söylemezsin" diyorum. Belki de söylenecek ya da aciliyeti olan bir şey bile değil ama içimde bir kaçak yolcu var; o kaçak yolcuya göre benden hiçbir şey gizlenemez, gizlenen her şeyin aciliyeti vardır ya da bu gizlenen şey benim zararıma olacaktır, o yüzden her şeyden haberdar olmalıyım. Bende bir korku var: her şeyden haberdar olmazsam sanki zarar göreceğim, sanki manipüle edileceğim, sanki suistimal edileceğim zannediyorum. Şimdi ben böyle bir benlikle bir evlilik yaşarsam ne olur? Peki ne olmaz? O zaman burada problem evlilik mi, karşımdaki adam mı, yoksa içimdeki sahte yolcu mu?
Bakın, ben "suçlu benim" demek istemiyorum, bu yanlış bir şey; suçlu ben değilim. Bir acının, bir depresifliğin, bir huzursuzluğun nedeni ben değilim, bendeki sahte ben. O yüzden kendimize doğru baktığımızda, "ben hatalıyım" değil, "ben hatalı bir düşünce, duygu ya da davranışı benimsemişim" deriz. Bunu da terk ederiz. Bu kadar basit, bu kadar açık.
Aynı yerden gideyim: "ben bir kadınım, kocam bir şey yaptı, bu beni tam bir depresyona soktu" -tamam, ama ben beni depresyona sokan kaçak yolcuyu fark ettim diyelim. Ben aslında bu duruma bir çare arıyordum, bu derde bir derman arıyordum ama derdin kaynağını fark ettim. Şimdi buradan size çözüm çıkarmanızı isteyeceğim: ben diyelim ki burada bunu fark ettim, artık bunu aşmaya başlamak için ne yapmam lazım şu andan sonra? Fark ettim ki ben bunu görüyorum.
Ben kendi sorunum üzerinde mi çalıştım, yoksa kardeşim ya da eşim bana değer versin diye mi bekledim, kadın erkek fark etmez. Ben şimdi sürekli olarak eşimin bana değer vermesine mi odaklandım, yoksa kendi değerimi fark etmek adına kendi içimde mi çalıştım? Kendi değerimi fark etmek konusunda kendi içimde çalışırsam, kendi değerimin farkında olur ve kendimi doğal olarak değerli hissederim. "Ben çok değerliyim" diye sahte bir benlik kurmuyorum, bunu birbirine karıştırmamak lazım; gerçek anlamda değerin farkına varıp değerli olduğunu idrak etmek başka bir şeydir. Zamanla bu farkındalık, sevdiklerimle olan ilişkimi de etkiler. Zaten ondan böyle sürekli değer beklemediğimde veya bana değer vermediği için şikâyetçi olmadığımda, ona daha sağlıklı bir psikolojik alan bırakırım. Sürekli ondan değer bekleyip polemik yapma tuzağına girmem; ona gereken insani değeri veririm. Eğer o benim değerimi fark etmiyorsa, bu onun meselesidir. Ben eşimdeki değeri de bir insan olarak fark ederim, dolayısıyla onu insani değerleri itibariyle değerli görürüm ve doğal olarak davranmam gereken şekilde davranırım. Benim işim bu, bu bir problem değil. Benim bir problemim yok ki; ben onu değerli görebilecek biriyim.
Arkadaşlar, ilk soruya bağlamak için söylüyorum bunu: can sıkıcı bir olay geldi, benim psikolojik yapımdaki o sıkıntılı şeyi çökertti, ben depresyona girdim. Tam o anda "Müslüman depresyona girer mi?" sorusunu hatırlayacağım; bana Müslümanlığın, İslam'ın, Kur'an'ın ya da Allah'ın verdiği imkânı hatırlatacağım. Dediğim örnek üzere, ben şu an soruyorum bunu: ben kendimi değersiz hissettim ve geldim, diyorum ki "İsmail abi, peki benim değerim ne gerçekten? Allah'ın nazarında, katında, niçin yaratmış beni, ben gerçekten değerli miyim onun gözünde?"
Kapanış: Allah Katındaki Değer
Bir: eğer varsan, varsın. Varlığının mahiyetini bilmesen de var olduğunu biliyorsun. Varlık, seni var etmeyi dileyen bir iradeyi gösterir; ve seni var etmeyi dileyen Allah ise, Allah seni özel olarak, özel bir varlık olarak yaratmayı dilemiş demektir. Demek ki sen bir değer taşıyorsun ki yaratılmışsın; Allah, kötü ya da değersiz bir şey yaratmaz. Bir değer taşıyorsun ki yaratılmışsın; yani Allah katında sen bir değere karşılık geliyorsun ve bundan dolayı yaratılmışsın.
Allah sana, "Allah'ın isimleri" dediğimiz değerlerle seni yüklemiş; o isimlerin yansımaları var: sevgi, şefkat, adalet, iyilik, güzel sevme, merhametli olma, yardımsever olma, bir şeyi olabildiğince güzel şekilde yapabilme, yanlışı gördüğünde ondan kaçınma, doğruyu gördüğünde onu takdir edebilme. Bu değerlerle yüklenmiş bir varlıksın. Allah sana ruhundan üflemiş; o ruha meleklerin dahi saygı duyduğu, Âdem'e secde ettikleri anlatılır. Meleklerin secde etmesi, gerçekten saygı duyulacak çok büyük bir değer taşıyan, büyük bir varlık olduğunu gösterir.
"Bunu tam olarak idrak edemiyorum" diyebilirsin, idrak edemeyebilirsin ama ilahi bir haber gibi, Allah bunu sana hatırlatıyor. O zaman sen kendi değerinin tam olarak farkına varmasan bile, prensip olarak değerli olduğunu bu pencereden baktığında kabul edebilirsin.
Bakın, basit bir şey; maddi olarak da örnek verebiliriz. İnsanın gözünde akıl ne kadar değerli bir şey, mesela duymak ne kadar kıymetli bir şey; bunlar da aslında bedene yüklenen değerler -duyabilme, görebilme, konuşabilme, tadabilme değil mi? En dış kabuğumuz olan beden bile ne kadar kıymetli şeylerle donatılmış. Psikolojimizde ne kadar kıymetli değerler var: doğru hareket edebilme, doğru düşünebilme, doğru hissedebilme, en hafif şekilde bile olsa karşımdaki insanın halini anlayabilme, ona gereken desteği verebilme. Ve ruhsal boyutumuza baktığımızda da, Allah'ın ruhundan üflediği bir mahiyete sahipsin. Nasıl kendini değersiz görebilirsin?
Ama bir kaçak yolcu diyor ki "annen seni ne kadar sevdi, evlendiğinde ne kadar el uzattı" diye hesap yapıyor; insan biraz değer görmek de ister ama burada bir kaçak yolcu devrede. Sürekli bir şey bekliyor. Kutsal mesajın, seni özgürleştiren, hakikati olduğu gibi anlatan sesini mi dinlemek istersin, yoksa içindeki kaçak yolcuların sesini mi dinlemek istersin? Kime kulak verdiğimize dikkat edelim; çoğu zaman içimizdeki kaçak yolcuları dinliyoruz, gerçek anlamda hakikatin, kutsalın, mümkün olanın sesini değil. Bunu daha sonra belki açarız.
Aslında şu kıssa da anlamlı: çok yanlış bir fırtınanın içindeysen, kendi fırtınanın gemisine kaçak yolcu alabilir misin? Gerçekten uzak, hakikaten gaflet içinde olan yolcuları alma, doğal yolcularını al. O zaman o teminatın olduğunda, dışarıda fırtına ne kadar büyük olursa olsun, gemide kaçak yolcu yoksa hiç sıkıntı çekmez ve selamet sahile çıkarsın.
Toparlayalım. Son cümleyi söyleyeyim: bizim kendimize dair farkındalığımız, Hakk'ın katındaki kıymetimizi fark etme düzeyimiz ne kadar yüksekse, dertlerimiz o kadar erir, küçülür ve bize etki edemez hale gelir. Müslüman depresyona girer mi? Müslümanlığın ve onun getirdiği değerlerin ne kadar farkındaysa, o kadar girmemesi gerekir; ne kadar az farkındaysa, o kadar kolay girer.
Ağzınıza sağlık diyorum. Teşekkür ederim. Teşekkür ederim.