Mutluluğun Asıl Kaynağı

Giriş: Abdülkadir Geylani ve Bilinç Düzeyleri Meselesi

Bir problem olduğu için tekrardan bağlandık. Ben hoca girene kadar şeye girmiş olayım konuya. Türkiye'de böyle eski dönemlerde yayınlanmış bir Abdülkadir Geylani filmi var. Orada bir adam işte "sizin peygamberiniz, bu dünya mümine zindan, kafire cennettir diye bir cümle söylüyor. İşte sizin peygamberiniz böyle bir şey iddia ediyor" diyor. "Bunu bana kanıtlar mısın" gibisinden. Abdülkadir Geylani işte sağ elini kaldırıyor. Adam oraya bakıyor. Sonra sol elini kaldırıyor. İşte adam oraya bakıyor. Sağ elini kaldırdığı zaman Abdülkadir Geylani'nin aslında bilinç düzeyini görmüş oluyor. Ve onun bulunduğu yerde bir cennet hali içerisinde olduğunu fark ediyor. Sol elinde kendisini görüyor ve bilinç düzeyinin ne kadar aslında düşük olduğunu görüyor orada.

İsmail abi istek gönderdi. Ben bugün ilk olarak bu soruyla başlamak istedim. Sesinizi alalım abi de. Evet, sesim geliyor sanırım. Çok net geliyor bana. Tamam. Bu, Abdülkadir Geylani'nin sağ elinde ve sol elinde iki aslında bilinç düzeyini göstermesi. Bir, kendi bilinç düzeyini karşıdaki kişiye göstermesi. Bir de onun bilinç düzeyini göstermesi. Ama zahirde ikisi de aynı çarşıda aynı alışverişi yapan, aynı şekilde duran, oturan, yiyen, içen, gezen tipler gibi gözükmesi. Ben abi konuyu yine baştaki dediğim yere getireceğim. Yani insanlar zahirde aynı işleri yapıyormuş gibi, aynı hareketleri yapıyormuş gibi gözükebilir ama yüksek bilinç düzeyi ve düşük bilinç düzeyi, yüksek varlık seviyesi, düşük varlık seviyesi diye şeyler var. Hani İhvan-ı Safa Risalesi'nden okudum. Ben bu soruyu sorarak başlayayım abi. Biz hepimiz gerçekten aynı düzeyde yaşamıyor muyuz yani? İlk sorum benim bu.

Farklı Bilinç Düzeyleri, Farklı Kompartımanlar

Evet, şöyle diyebiliriz. Yani görünürde hepimiz aynı dünyada, aynı yeryüzünde, maddi bir alemde yaşıyor görünüyoruz. Aynı gökyüzünün altındayız. Aynı yere basıyoruz. Aynı havayı soluyoruz. Fakat aynı bilinç halinde değiliz. Şöyle çok basit bir noktadan başlayayım. Mesela diyeyim ki yağmur yağar, biri der ki hava ne kadar kapalı veyahut da soğuk, böyle kar soğuğu olur, hava ne kadar kötü der. Biri de der ki ben bu havayı çok seviyorum diyebilir. Birisi sonbaharı gördüğünde oradaki renk cümbüşünü görür. O tabiatın uyuma sürecine girişindeki, o sonbahar mevsimindeki farklı renklerde sararan, bazısı dökülen, bazısı dökülmeyen ağaçları görür. Bazısı da o sonbahardan dolayı kendinde bir melankoli, sanki bir sona gelmişlik, sanki bir bitmişlik hissedebilir. Dolayısıyla en basitinden bile, bu en basit bir örnek olarak böyle. Dolayısıyla hepimiz aslında aynı bilinç düzeyinde, aynı hayat düzeyinde yaşamıyoruz.

Bunun birçok tabii ki yansımasını da görüyoruz. Mesela bazı insanlar vardır, bir şey beceremez, bir iştir, herhangi bir faaliyettir. "Ne olacak" der, "beceremedim, başka bir şey de becerebilirim." Veya "böyle çok becerikli olmasam da olur, ben kendimden memnunum" der. Veya "bu benim için çok hayati bir mesele değildir" der. Bir başkası aynı noktada beceriksiz olduğunu gördüğünde bunun için çok büyük bir hikayenin başlangıç cümlesi olabilir. "Bak beceremedin. Zaten sen hiçbir şey beceremezsin. Hiçbir şeyi bugüne kadar tamamlayamadın zaten. Sen eksiksin, kusurlusun, yetersizsin" gibi bir şey olabilir. Bazen birisi bize "seninle mutlu değilim" der. Siz de dersiniz ki "olabilir, madem benimle mutlu değilsin o zaman ilişkimizi buna göre gözden geçirelim, araya mesafe koyabiliriz, daha az görüşebiliriz, hiç görüşmeyebiliriz, denk geldiğimizde görüşürüz." Bazısına da işte "seninle hiç mutlu değilim" dediğinizde kendiyle ilgili çok büyük bir değersizlik hissine kapılabilir. "Zaten kim benimle mutlu olabilir ki? Ben kimi mutlu edebilirim ki?" noktasında büyük bir içsel değersizlik duygusu yaşayabilir ve o anda hayat ona berbat gelir.

Dolayısıyla aslında biz her zaman farklı bilinç düzeylerindeyizdir; bilinç dediğimiz şey, kendini, hayatı, varoluşu nasıl tanımladığı, kendini nasıl gördüğü, kendiyle ilgili algısı, kendi varoluşuna dair farkındalığı, hayatı nasıl tanımladığıdır. Bununla ilgili bizim içimizdeki düşünceler, duygular ne ise aslında bizim bilincimiz orasıdır ve biz o bilincin penceresinden bu hayatı yaşarız. İşte biz o yüzden farklı bilinç düzeylerindeyiz. Farklı kompartımanlarda yaşıyoruz. Aynı gökyüzünü görsek de, aynı yeryüzüne ayak bassak da psikolojik benliğimiz, her birimizin psikolojik benliği hayatı kendi öznel penceresinden görür. O yüzden mesela geçen hafta konuştuğumuz gibi, bazı çocuklar ailede çok fazla sevgi ilgi görmediğinde bunu dert etmez. Çünkü onun temel arayışı o değildir. Bir başkası ise bunu çok problem eder. Dolayısıyla o noktada hayatı hangi pencereden okuyorsak, hayatta ne arıyorsak, neyin üzerinden var olacağımızı, tamamlanacağımızı düşünüyorsak biz o bilinçten bakıyoruz hayata demektir.

Mesela bir insan diyebilir ki "işte bu insanla evlensem mutlu olurum." Bu ne demektir? Bu şu demektir: bu insan mutlu olmayı ve kendini tamamlamayı bir insan ve bir ilişki üzerinden tanımlıyor. "Eğer gerçekten beni seven, anlayan, benim ihtiyaçlarımı gözeten, bana özel bir ilgi gösteren biri olsa ben çok mutlu olurum" deyip -tırnak içinde söylüyorum- kendi varlığını eksik ve bir başkasının varlığıyla tamamlanacakmış gibi görüyor. Dolayısıyla bu insan objektif bakabilir mi? Bu insan cennette yaşayabilir mi? Hayır.

Bir şey olabilir. Aynı örnek üzerinden gideceğim de: karşımda bir kişi var, onunla mutlu olacağımı düşünüyorsam ön kabul olarak kendimin şu anda mutsuz olduğunu ve kendi başıma mutsuz olduğumu kabulleniyorum. Karşımdaki kişi de diyelim ki beni mutlu edemedi ya da beni hiç kabul etmedi; kendi kendime gol attım yani burada, ben direkt mutsuzum artık. Yani burada benim bu acı ya da ızdırabı yaşamam karşıdaki yüzünden, yani onun yapamadığı, edemediği, beceremediği bir şey yüzünden değil de, sanki direkt benim ön kabulüm yüzündenmiş gibi olmuyor mu yani bu denklemde? Kesinlikle. Yani şimdi bu bilinç dediğin şey bir şunu içeriyor: bir, ben mutlu değilim, ben mutsuzum. İki, ben bir başkasıyla mutlu olabilirim. Üç, bir başkasıyla mutlu olabilecek olan ben, bu noktaya ulaşamazsam asla mutlu olamayacak biriyim. Dolayısıyla dikkat ederseniz her bir şeyi aslında kendi bilincimizin penceresinden yaşıyoruz. Hayatta zaten bizi olumsuz yönde etkileyen şeylerin altında yatan zemin kendi psikolojik zeminimizdir.

Kur'an'ın Hatırlatması: Allah'ın Şahitliği Yeter

O yüzden mesela Kur'an peygambere her zaman hatırlatır. İnsanlar etrafından dağılacak olurlarsa Allah sana yeter. İnsanlar sana yalancı diyorlar, onlar seni gerçekte görmüyorlar, bakıyorlar ama senin gerçekliğini görmüyorlar. Dolayısıyla da Allah'ın şahitliği sana yeter. Yani burada ne var? Karşında objektif bilince sahip olmayan ve o yanlış bilinci yüzünden seni yanlış bir yere konumlandıran kişinin söylediğini analiz et: bak gerçek mi, objektif mi, yoksa "bana böyle der ama ben böyle değilim, işte bundan dolayı çok kırıldım, üzüldüm; bana nasıl bakar, bana nasıl yaklaşır, benim hakkımda nasıl düşünür, beni nasıl yok sayar" mı diyorsun? Sayabilir. Bu senin alanın değil. Sen kendini nerede görüyorsun? Bütün mesele bu.

Onun için başta dedim ki bilincimizin seviyesinin temelinde kendini nasıl algıladığın yer alır. En temel nokta budur. Kendini nasıl algılıyorsun? Ne arıyorsun, neye dair bir korku duyuyorsun? İşte bütün bu soruların cevabını önce bu soruları sorup, daha sonra da mevcut durumdaki halimize göre veririz. Daha sonra da "peki gerçekten bu böyle mi" diye bakarız. Mesela bakıyorum içimde bir şey diyor ki "gerçekten işte aradığın o insanı bulabilirsen, gerçekten anlaşılabildiğin bir ilişkin olursa, gerçekten hayatta hedeflediğin noktalara ulaşabilirsen, gerçekten her zaman hayata karşı güçlü olabilirsen, o zaman mutlu olursun." Peki neden kaçınıyorsun? "Değer görmemekten, fark edilmemekten, onaylanmamaktan, anlaşılmamaktan, güçsüz düşmekten korkuyorum." Evet, bütün bunların haritasını çıkarmalıyız. Sonra en önemli soruyu sormalıyız: Ben gerçekten bu muyum? Ben gerçekten bu muyum? Peki buna hemen cevap verebilir miyiz? Hayır ama öncelikle şunları vermeliyiz: eğer ben bir arayış içindeysem, eğer ben bir şeylerden çok kaçınıyorsam, eğer ben insanların beni mutsuz edebileceğini ve insanlardan ihtiyaç duyduğum geri bildirimi alamayacağımı, hedeflediğim noktalara ulaşamadığımda eksik kalacağımı, bu ve bunun gibi şeyleri düşünüyorsam orada hemen şunu kendime hatırlatmalıyım: ben gerçekten henüz kendimde değilim.

Cennet Kendinin Alanıdır

Bakın cennet nedir? Cennet kendinin alanıdır. Gerçek anlamda kendinin alanıdır. Kendimizi bulduğumuz an cennetteyiz demektir. Ama dışa dönük arayışımız olduğu an ya araftayız ya da cehennemdeyiz demektir. O yüzden mutluluk hikayemiz olmamalıdır. Mutluluk gerçekte kendimizde mevcuttur. Bunu nereden görebiliriz? Mesela bir çocuğu, o ilk bir yaşındaki halinde görebiliriz değil mi? Aslında ne bir CV'si vardır, ne bir başarısı vardır, ne kendini ispat etmiştir ama doğal bir mutluluğu vardır, bundan çok daha mükemmelini... Siz devam edin hocam. Biz gerçekten kendimizi bulduğumuzda yaşarız, kendimizi bulduğumuzda fark ederiz.

O yüzden gerçek anlamda kendini bulan bir insanın mutluluk hikayesi yoktur. Çünkü mutluluk hakiki anlamda o insanın içindedir. Ama ne zaman ki sizin bir mutluluk hikayeniz varsa anlayın ki kendinizde değilsiniz. Bu mutluluk hikayesi ne olursa olsun çok idealist bir hikaye de olabilir. "Ben insanlara faydalı olduğumda mutlu oluyorum." Bu yanlış bir şey. İnsanlara faydalı ol. İnsanlara faydalı olmak doğal bir şeydir. Ama insanlara faydalı olduğunda mutlu olmak, gerçek insan olmaklık halinin ifadesi değildir. O yüzden bu noktada ne tür hikayelerin etrafında hayatımızın döndüğüne dikkat etmeliyiz. O hikayelere şöyle bir adım geriden bakmaya çalışmalıyız: bu hikaye gerçek mi? O hikayenin gerçek olmadığını, olmayabileceğini en azından şöyle bir durup düşünmeliyiz. Bunu yaparken de etrafımıza bakıp "ya herkes öyle, yani benim gibi düşünen, benim gibi hisseden binlerce, milyonlarca insan var, yani hepimiz mi hatalıyız, hepimiz mi bir hikayenin tuzağındayız?" diyebiliriz. Evet, olabilir, hepimiz bir hikayenin tuzağında olabiliriz. Gerçek, istatistiksel bir sonuç değildir, demokratik bir seçim de değildir. Yüz kere, bin kere, milyonlarca insan bile bunu onaylamasa bu gerçeği değiştirmez. O yüzden olgunlaşma, tekâmül bireyseldir.

Bunu asla unutmamalıyız. Birlikte, takım halinde, hep birlikte olgunlaşamayız. Herkes kendi içindeki ışığı bulacaktır zaten. Önemli olan budur. Kendi ışığımızı ararken birbirimize hatırlatmada bulunabiliriz. Ama hiç kimse, şunu unutmayalım, içimizdeki ışığı bizim adımıza arayıp bulamaz. Onu biz arayıp bulacağız.

Şifa da Bulaşıcıdır: Vesileler Bulmak

Çok sevdiğim bir söz vardı abi bu konuda, defalarca kullanıyorum. Bunu hekim kimliğimle de kullanıyorum: hastalık bulaştığı gibi şifa da bulaşıcıdır. Benim işte sevdiğim, sizin de tanıdığınız Nedim abi var mesela, geçen dedim ki "abi bir insanın kendi zihinsel sesine, egosuna karşı uyanık olması için ne lazım" diye. "Vesile bul" dedi, yani böyle yürüdüğün yollarda, gittiğin yerlerde, yaptığın iş sırasında bir vesile bul diye. Herhalde abi burada da şifayı yaymak için böyle bir vesile tarzı, biz ne yapabiliriz mesela, hatırlatıcı olarak kendimize? Ben bunu bir sormuş olayım da.

Tabii burada hatırlatıcı olarak belki öncelikle içimizde, zihnimizde, bilincimizde hangi hikayelerin döndüğünü, o hikayelerin başrolünde neyin olduğunu görmedik. Buna mesela modern psikolojide şemalar deniyor. Herkesin olmasa bile çoğu insanın şemaları var. İşte kusursuzluk şeması. Mesela diyelim ki birisi bize dedi ki "sen bir ilişkiyi bile götüremedin" ve "işte sen bu işi sonlandıramadın" dedi. Bizim orada içimizde bir hikaye hemen canlanır: "tabii sen zaten kusurlusun, eksiksin, beceriksizsin, yeteneksizsin" gibi bir şema işleyebilir. Bir başkasında değersizlik şeması işleyebilir. Bir başkasında mükemmeliyetçilik şeması işleyebilir. Şimdi her birimizin az veya çok bu tür şemaları olabilir. Bunlar negatiflik ya da hastalık mıdır? Şimdi bunlara şöyle dememiz uygun: bu doğal değil. Öyle diyelim, daha olumsuz çağrışımlara kapı açmanın gereği olmadığını düşünüyorum; kısaca "bunlar doğal değildir" bilmemiz gerekiyor. Bunlar asla insan doğasının doğal parçası değildir. Bunlar psikolojik virüsler gibidir. İnsanda gerçekten doğasına uygun olmayan, doğal olmayan bir kısım düşünce, duygu ve davranış kalıpları vardır. Bunlar bizim doğamızın virüsleri gibidir. Bunlar eğer psikolojik bedenimize, psikolojik varoluşumuza girerlerse ve biz bunları onaylamaya ve o psikolojik evimizde yaşamaya dair kabullenme içinde olursak, onlar bizim doğallığımızı ortadan kaldırır.

Doğal olmayan korkular. Doğal olmayan yanlış düşünce kalıpları. İşte mesela diyelim ki henüz olmamış bir şey: "ben biliyorum her şey kötü gidecek, ben biliyorum hiçbir şey beceremeyeceğim, ben biliyorum hayatımda hiçbir zaman istikrarı bulamayacağım." Bu nedir? Bu düşünsel bir virüstür. "Ben biliyorum hiç kimse bana gerçekten değer vermeyecek, hiç kimse beni sevmeyecek, hiç kimse beni anlamayacak. Ben işte çocukluğumda veya bugüne kadarki hayatımda şu şu kayıpları yaşadım ve biliyorum bir tarafım hep eksik kalacak." Mesela bunlar nedir? Duygusal virüslerdir. Veya kendimizi güçlü hissetmek veya güçlü göstermek adına birçok yanlış davranış sergileriz. Burada anlamamız gereken şey şu: biz sahte korkuların, sahte duyguların tuzağına düşebiliyoruz.

İşte bu noktada ne tür hikayelerin içinde kendimizi bulduğumuza biraz dikkat etmek gerekir. Yani biz en çok hangi hikayelerin içine düşüyoruz? İçine düştüğümüz o ana hikayelerin ne tür bir öznesi oluyoruz? Kendimi en çok ne derken buluyorum? Buna bakmalıyız. Önce bunları tespit etmeliyiz. Daha sonra bu tuzaklara düşmemek adına mesela bir insan telefonunun ekran yüzüne "kendini hatırla, şu an kendinde misin? Şu an hangi düşünce ve duygunun içinde bocalıyorsun?" diye bazı yazılar koyabilir mesela. Gözünün en çok gittiği yere küçük bir mesaj asabilir. Veya mesela bir arkadaşı ona günde bir defa veya birkaç günde bir defa hatırlatma mesajı gönderebilir. Mesela ben bir arkadaşıma diyebilirim: "bana sabah ve akşam 'kendinde misin, bugün en çok hangi duygu seni gereksiz yere meşgul etti, bugün kendinle ilgili söylediğin olumsuz cümleler var mı, hangi cümleyi kullandın' diye mesaj at." Belki birbirimize bu şekilde mesaj atabiliriz. Ve bize gerçekten kendimizi hatırlatacak vesileler bulmalıyız. Bu bir arkadaşla konuşacağımız kısa bir şey olabilir. Bize gerçek anlamda kendimizi, hayatı, varoluşu hatırlatacak küçük bir okuma parçası olabilir. Burada çok fazla kitap okumaktan bahsetmiyorum. Bazen bir sayfa olur ama gerçekten kişiyi orada uyandırır. Böyle kitapları, böyle metinleri kendimize bu anlamda hatırlatıcı hale getirebiliriz.

Psikolojik Temizlik ve Gerçek İnsanlık

Bu anlamda psikolojik temizlik yapmaya ihtiyacımız var. Biz çoğunlukla o psikolojik temizliği yapmadan mevcut alana bir şeyler taşımaya çalışıyoruz. Hani bunu daha önce de hatırlatmışımdır: bir gün evvel yemek yapılmış ve artıkları kalmış, biraz kokuşmaya başlamış bir tencereyi yıkamadan yeni bir yemek yapamazsınız. Yaparsanız yeni yemeği de bozabilirsiniz.

Ben bazen çok net bir şekilde şunu ifade ediyorum: insan gerçek anlamda insan olmak, buna Müslüman olmak da diyebiliriz, aslında arada temel bir fark yoktur. Çağımızın bir bilgesi şunu der: gerçek ve mükemmel insanlık İslamiyet'le özdeştir. Yani bunlar birbirinden farklı şeyler değildir. Bu noktada gerçekten o gerçek insanlık zeminimizi, doğamızı bulmak adına bugüne kadar o zemine yapışmış, o zeminin üstünü örtmüş olan yanlış kalıpları görmeye ihtiyacımız var. O yanlış kalıpları görmezsek İslamiyet'in, hikmetin, bilgeliğin bize verdiği şeyleri doğru bir şekilde anlayamayız. Doğru bir akış meydana gelmez. Yani bir şeyi okuruz fakat o okuduğumuz doğru, güzel ve mükemmel bilgeliğin içimize sinmesine, iç dünyamıza girmesine engel olan yanlış benlikler vardır. O yanlış benlikleri görmeden, mesela şöyle basit bir şey söyleyeyim, çok da tartışılır.

Müslüman Depresyona Girer mi?

Yani işte Müslüman depresyona girer mi? Kâmil ve tam hakiki bir Müslüman tabii ki depresyona girmez. Yani depresyona girmesi için ne olabilir? Bir ilişkisinde problem yaşadı, eşi onu yok saydı, terk etti. Depresyona girer mi? Girmez. Niye girsin? Değil mi? Yani onun kendine dair bir varoluş sorunu yok. Kendine dair varoluşunun ve değerinin farkında, Allah'ın şahitliğinin de farkında. "Hem terk etti hem iftira attı, olabilir. Bu benim sorunum değil. Ben kendimi biliyorum. Yaradan da bana şahit, ben de kendime şahidim. Ben şimdi nasıl depresyona gireyim?" Değil mi? Hani girecek bir yer bulamam, depresyona girmek için bir kapı yok bende artık.

İnsan depresyona niye girer? Onları sıralayın, sonra kutsal metinlerin, bilgeliklerin anlattığı insanı bir yere koyun. Bakın bakalım o insanla depresyon arasında bir ilişki bulabilecek misiniz? Bulamazsınız. Peki diyelim ki inanan, bilgeliğe teslim olan bir insan olarak depresyona giriyor muyuz? Giriyoruz. Neden? Çünkü temizlememiz gereken bazı şeyleri temizlemiyoruz. Onlar bizi depresyona sokuyor. O yüzden buyurun.

Unutmak ve Tekrar Hatırlamak

Soracağım da ilk şu: diyelim ki biz bunları bir kez duyduk, çoğu insanın zihni de bu sefer şu takıntıya düşüyor: "ben bunları bir kez duydum ya da bir kere yaptım, yani şu şeyi onaylamadım, sıkıntıyı onaylamadım, o hareketimi değiştirmiştim" diyor. Sonra bir daha unutuyor ya da düşüyor diyeyim. Şimdi bir daha kalkacak, bir daha hatırlayacak. Bu kısımda şunu söylüyor: "bir, ben samimi değilim; iki, niye unutuyorum bunu?" Hani insan böyle unutmakla çok aslında hemhal, hatta isim olarak da, isim kökü olarak da hemhal bir varlık ama bunu abi defaatle unutuyoruz.

Evet, şimdi şöyle: işte o gerçek kendilik, Yaradan'ın bize verdiği o gerçek tam kıvamı, o Ahsen-i Takvim denilen hali tekrar fark etmediğimiz müddetçe biz unutacağız. Çünkü şu an mevcut olan bilincimiz gerçekle yüzleşmekte zorlanıyor ve ona geçit vermek istemiyor. Anlatabildim mi? Yani mesela örneğin "Allah'ın şahitliği sana yetmez mi?" İnsan diyor ki evet, bu ayeti duyunca veya birisi bunu hatırlatınca "ya Allah seni bilmiyor mu" mesela? "Evet, ya biliyor, Allah beni biliyor, Allah'ın şahit olması bana yeter" diyor. Ama iki saat sonra diyelim ki birinden bir mesaj alıyor: "işte senden nefret ediyorum, sen benim hayatımı mahvettin, seninle mutlu hiçbir günün bile geçmedi" diye bir mesaj alıyor. Onu hangi bilinçle alıyor, yani hangi benlik o mesajı alıyor? Onaylanmak isteyen veya "ben böyle değilim, beni olduğum gibi anla" diyen benlikle alıyor. Yani onu "ben kendimi biliyorum, Allah'ın şahitliği de bana yeter" bilinciyle almıyor. Orada otomatik işleyen bir mekanizma var. Bilmiyorum vereceğim örnek ne kadar açıklayıcı olur ama: bir saçı sürekli kıvırcık hale getirmişsiniz, onu düz hale getirmek biraz zor olabilir. Ne yapmak gerekir? O konuda bir süreklilik gerekir. Yoksa o tekrar kıvırcık olmaya dönecektir. O yüzden kendimizi bu anlamda arındırmak, olabildiğince defalarca düşsek de, defalarca hata etsek de, defalarca unutsak da bu çabaya devam etmeye bağlıdır. O yüzden bu süreçte "ya ben yapamıyorum, başaramıyorum, bir türlü üstesinden gelemiyorum, bir türlü hatırlayamıyorum, yine aynı noktaya düşüyorum" dememeliyiz.

Benim burada her zaman verdiğim bir örnek vardır, tekrar hatırlatayım: bir çocuk bilincinde olmalısınız. Emeklemeden yürümeye geçen çocuk ne zaman güç kuvvet bulursa kendinde ayağa kalkmaya çalışır, ayağa kalkıp yürümeye çalışır. Defalarca düşer. Düşmelerini saymaz. Bundan dolayı "ya ben beş defa kalkmaya çalıştım ama düştüm, herhalde yürüyemeyeceğim" demez. Asla başkalarıyla kendini kıyaslamaz, asla -tırnak içinde- başarısızlıklarını saymaz, asla bunlardan dolayı kendini kötü hissetmez, asla kendine "bak yine beceremedin, yine yapamadın" demez. İşte bu doğal bir bilinçtir. Biz de şu anda psikolojik olarak emeklemeden yürümeye geçiş safhasındayız. Bu emeklemeden yürümeye geçme safhasında tıpkı o bebeğin tutumu gibi, bebeğin bilinci gibi bir yaklaşım içinde olmalıyız. O çocuğa söylenecek tek bir şey vardır, o da aslında kendine zaten onu söyler: asla vazgeçme ve çaba göster. Eyvallah, sadece çaba göster.

Pandemi Günlerinde Aile İçi Gerilim ve Benlik Hikayeleri

İkinci bir soruyu sorayım mı abi? Evet. Şimdi abi, Allah korusun hepimizi de bu koronavirüsün ikinci bir mutasyona uğramış hali gelecek muhtemelen ve insanlar şu anda evlere kapanmaya başladı. İşte evde bir tarafta anne var, bir tarafta baba var, bir tarafta çocuklar var; karşılıklı olarak böyle şu an bir depresyon, bir stres, bir basınç, bir baskı hissediyorlar. İşte kadın "ben bu mutsuzluğu neye borçluyum" diye kocasına bakıyor. Koca "ben şu anki bu stresi, sıkıntıyı neye borçluyum" diye sorumluluğunu aldığı aileye bakıyor. Çocuk "bana şunları eksik verdiler, bunlara dair bir yatırım yapmadılar" diye yukarıya bakıyor, söz dinlemiyor; ebeveynleri de ona bakıyor. Böyle herkesin birbirine beklentiyle yaklaştığı ve herkesin birbirini daha fazla depresyona soktuğu bir durum var. Biz burada abi en temel neyi kaçırıyoruz, yani şu durum içerisinde? Yani sıkıntılı bir süreçteyiz, birbirimize böyle alacaklı gibi bakıyoruz. Kaçırdığımız temel şey ne burada?

İşte her birimiz bir benlik hikayesi üzerinden hayata bakıyoruz. Yani ben diyelim ki eşimin bana olan davranışı üzerinden mutlu veya mutsuzluk hikayesi üretiyorum. Bir diğeri hayatta istediği şeylere ulaşıp ulaşamaması üzerinden hikaye üretiyor. Birisi "eşimle uyumu hiçbir zaman yakalayamadım, ne kadar kötü bir şey, ben şanssızım" üzerinden bir hikayeyle kendini mutsuz ediyor. Yani nerede mutsuzluk varsa orada bir benlik hikayesi vardır. Bu kesindir. Nerede mutsuzluk, acı varsa bu bir benlik hikayesini bize gösterir.

Hazreti Eyyub Örneği: Benlik Hikayesi Olmayan Hal

Hani Hazreti Eyyub ile ilgili anlatılan bir rivayet vardır. Allah Hazreti Eyyub'e birçok şey vermiş: mal vermiş, koyunları, sürüleri var, çocukları var, birçok şey var. Şeytan der ki "Eyyub bu nimetlere sahip olduğu için mutlu ve iyi bir kul" der. Allah da hikmeti üzere, hem Eyyub'ü kendi içinde kendisine göstermek hem de insanlık için bir nevi güzel bir numune olması hikmetiyle -başka hikmetleri de vardır mutlaka- bir haberci gelir ve der ki "ey Eyyub, sürülerine kurtlar saldırdı, şu sürünü kurtlar saldırdı, hepsi mahvoldu." Arkasından bir haberci gelir, "işte falan sürünü hırsızlar çaldı" der. O der ki "Allah aldı ve Allah verdi, yapabileceğim bir şey yok." Bir başka haberci gelir, der ki "evine ateş düştü ve yandı." "Bu geçici olan bir mekandı, dert değil" der. Arkasından çocukların ölümü gelir, der ki "onlar Allah'a aitti, bana emanet edilmişti, ben de elimden geldiğince o emanetlere gerçekten Yaradan'ın bana verdiği maddi manevi imkanlarla bakmaya çalıştım." Sonra da biri gelir, işte onu çok hasta görür, "öleceksin" der. "Ondan geldim ve ona döneceğim. Bu çok güzel bir yolculuk." Anlatabildim mi? Bakın, Hazreti Eyyub'ün bir benlik hikayesi yok. Bir benlik hikayesinin üzerine oturmuyor.

Sorumluluk ve Sonuca Bağlanmamak

Bütün mesele bu. Peki bu böyle bir pasiflik, umursamazlık, kayıtsızlık mıdır, "her şey nasıl olsa geçip gidiyor" mu demektir? Hayır. Yaradan'ın bunu özellikle vurguluyorum: Yaradan'ın sana verdiği bütün imkan ve kabiliyetleri iyilik, güzellik, hayır adına kullanmalısın; aktif olmalı ve üzerine düşen sorumluluk noktasında da gayretli olmalısın. Elinde bir fidan varsa ekmelisin. Ama diyelim ki yüz tane fidan ektin, normal hayatın akışı içinde hepsi de kurudu. Problem değil. Sen üzerine düşeni yaptın, bakım verdin ama diyelim ki senin kontrol edemediğin bir kısım coğrafi şartlar veya zararlılar nedeniyle o diktiğin ağaçlar kurudu. Allah sana zaman, imkan vermişse gene dikersin. "Ama bütün emeğim boşa gitti, zaten ben her türlü şanssızım, zaten kendi hayatıma baktığımda neresi düzgün gitmiş ki" demem. Bu hikayedir. Bütün bunlar hikayedir. Onun için hikayemiz olmayan halimiz cennet halidir.

Benlik Hikayelerinden Kurtulmak

Hikayemiz olmayan halimiz cennet halidir. Kendimizle ilgili bir hikayemiz yok: "ben başarılı mıyım, başarısız mıyım; ben değerli miyim, değersiz miyim; insanlar beni anlıyor mu, anlamıyor mu" veya "istediğim bir şey ne zaman olacak" -mesela çok takıldığımız bir şeydir, çok evrensel bir tuzaktır, evrensel bir hikayedir- "hiçbir zaman istediğim şey tam olmadı." Ya sen niye böyle bir benliğin tuzağında yaşıyorsun? O benlik sana ne diyor? "İstediklerin olursa mutlu olacaksın, istediklerin olmazsa mutsuz olacaksın." E istediklerin de tam olmayınca ne olacaksın? Tabii ki mutsuz olacaksın.

Ama ben -evet şunu tamamlayayım- iyi, güzel ve hayırlı olanı fıtratımın gereği istiyorum. Rabbim de bunu lütfederse şükrederim, etmezse büyük plan böyle işledi, bunu da kabul ederim. Bir benlik hikayem yoktur. "Tüh be, şunu istiyordum ama olmadı, niye olmadı, keşke olsa, zaten hangi istediğim tam olarak oluyor ki" demem. Bakın böyle bir hikayem yoksa bir problem yaşayacak mıyım? Hayır, yaşamayacağım. Peki bu durumda ben pasif, edilgen, hiçbir gayreti olmayan, iyiye, güzele, hayra dair hiçbir çabası olmayan biri miyim? Hayır. İyiye, güzele, hayra dair bütün imkan ve kabiliyetlerimi kullanırım. Ama işte "bunu istiyorum, mutlaka istiyorum, bu isteğim olursa mutlu olurum ama bu isteğim olmazsa mutsuz olurum" diyen bir benlikle bunları yapmıyorum. Böyle bir benlikle taşımıyorum.

Ve bakın şunu hatırlatıyorum: biz bedenimize, maddi boyutumuza gelecek zararlardan çok kaçınıyoruz ama psikolojimizi aynı oranda korumuyoruz. Psikolojimizin sağlığını gözetmiyoruz. Neyin psikolojimizin doğasına uyumlu, neyin uyumsuz olduğunu görmüyoruz.

Pandemi Sürecinde Tedbir ve Komplo Teorilerine Kapılmamak

O yüzden evet, olabilir ikinci dalga olur da üçüncü, beşinci, neyse; ben şu an bireysel olarak ne yapabilirim? Elimden geldiğince alabileceğim doğal tedbirler varsa alırım. Ama dikkat edin, günümüzde birçok paylaşılan yazılı ve görsel malzeme var, insanlar bir kaygı ve paranoyanın tuzağına düşüyorlar. Yani ben normal günlük hayatın içinde doğal bir şekilde tedbirle olmaya çalışırım; hastalık bana gelirse yaşarım, tedavi imkanları varsa yaparım, üstesinden gelirsem gelirim, gelemezsem ölürüm, Rabbime giderim. Ve şunu da hatırlatayım, bunu çok önemli görüyorum: böyle çok fazla komplo teorileri var. "Kötüler çalışıyor, organize çalışıyor, iyiler ya uyuyor ya da bir şey yapmıyorlar. Bu kötüler bize hakim olacaklar, istedikleri gibi bizimle oynayacaklar, her yeri elde edecekler, ele geçirecekler" falan.

Çok basit bir şey hatırlatmak istiyorum: kötülük hakikatte asla bir şey kazanamaz. İyilik de hakikatte asla bir şey kaybetmez. Bunu asla unutmayalım. Ben kötülüğü kanser hücresine benzetirim. Mesela bir bedende kanser hücresi ne yapar? Diğer hücreleri öldürmeye çalışır ve bütün vücudu ele geçirmeye çalışır. Peki bütün vücudu ele geçirdiğinde ne olur? Kendisi de ölür. Bir şey kazanabilir mi? Hayır.

Kötülük Hiçbir Şey Kazanamaz

Onun için kötülük bir şey kazanmaz. Ama bizim şöyle bir hikayemiz var: "bak kötü ama adam nasıl parayı buldu, kötü ama bak nerelere geldi." Ama şunu sorman gerekmez mi: peki o elde ettiği para, ulaştığı maddi makam, konum, hakiki anlamda bir değere işaret ediyor mu? Peki onu "kötü kazandı" dedirten, bizde "bak kötüler kazanıyor" dedirten benlik nedir? Gerçek anlamda değeri olmayan şeylere değer veren benlik. Aslında o kötünün benliğinin aynısından bizde de var yani. Evet, farkında değiliz ama başka türlü bir tuzağımız var. Yani ben paranın, maddi imkanın, statünün, şöhretin, şöyle bir evde yaşamanın, böyle harcama yapmanın bir değer olduğunu düşünmüyorum ki. Kötü neyi kazanmış? Biri bana desin ki kötü kalıcı olan şu şeyi kazanmış. Ben bugün yaşıma bakıyorum, elli küsur yaşındayım. Ben kötünün hakiki anlamda bir şey kazandığını görmedim. Zaten kendini kaybetmiş. En büyük kazanacağı şeyi, en büyük hazinesini zaten kaybetmiş.

Bir insan kötü nasıl olabilir? Kendini unuttuğunda kötü olabilir. Hatta bir bilgenin bir sözü vardır, der ki bir cinayette gerçekte zarar gören katildir. Çünkü o katil kendi gerçekliğine yabancılaşmış. O yüzden kötü hiçbir şey kazanmaz. Kötünün kazanabileceği hiçbir şey yoktur. Kazandığını zanneder. Kazandığını zanneder ama o kazandım dediği şey geçicidir. Bir gün onun elinden de gider veya o bu dünyayı terk eder ve yaptıklarının hesabıyla baş başa kalır. Kötü hiçbir şey kazanmaz. O yüzden "kötüler kazanıyor" dediğimizde kendimizde yanlış bir pencerenin olduğunu görmeliyiz. Doğru pencereden bakmalıyız.

İyi kaybeder mi? Hayır. Asla iyi kaybetmez. İyi para kaybedebilir, konum kaybedebilir, itibar kaybedebilir, olay kaybedebilir ama iyi kendini kaybetmediği için aslında hiçbir şey kaybetmez. O yüzden en baştaki konumuz bilinç meselesiydi. Bilinç derken bunları kastediyorum. Kötüler maddi, dünyevi, geçici birçok şey kazandılar. Ben şimdi hangi bilinçle bakıyorum bu olaya? "Kötüler kazanıyor" -işte bu bilinçle bakıyorsan tuzaktayım. Ama Muhammedi bilinçle bakıyorsan, fıtratımın bilinciyle bakıyorsan, Allah'ın yarattığı o gerçek Ahsen-i Takvim bilinciyle bakıyorsan, ben derim ki ne kadar kötü şeyler kazanıyorsunuz, bu kötülüğünüzle ne kadar kötü şeyler kazanıyorsunuz ve ne kadar ağır bir yükün altına kendinizi sokuyorsunuz.

Sonra döner, diyelim ki maddi, zahiri olarak bir şey kaybetmişsem kendime dönerim ve derim ki Yaradan'a çok şükürler olsun ki bana kendimi hatırlatıyor ve bu gibi kayıpların gerçek bir kayıp olmadığını idrak ediyorum. Ben Yaradan'ın bana verdiği iyilik bilinci üzerine yaşadığımda hiçbir şey kaybetmiyorum, kendimde oluyorum, devamlı kendi varlığımın o en güzel kıvamdaki varlığımın cennet atmosferinde yaşıyorum. Ama kötü, hem o kendiliğin cennetini kaybediyor hem de büyük bir yükün, büyük bir karanlığın içinde kendini bırakarak hakiki anlamda büyük bir kayıp yaşıyor. O yüzden bakın, hangi bilinçte olursak hayata, kendimize, olaylara o gözle bakarız. O yüzden biz bilincimize, kendi bilincimizin kodlarına doğru ayarlar getirmeliyiz. Yoksa hayat bize ağır gelebilir, yük gelebilir ve kendimizle -tırnak içinde söylüyorum- kendimizle kalamayız. İnsanlar vardır, kendilerinden kaçarlar. Çünkü aslında o kaçtıkları kendileri, gerçek kendileri değildir. Sahte bir kendiliktir.

Arkadaşın Örneği: Allah'a Küsmek

Burada araya girmek istiyorum da abi. Dediniz ya, "ben hakiki insanlığımda kalıp orada bir nevi oradaki huzurda kalmak istiyorum, dışarıda bir şey kaybedebilirim diye." Benim çok sevdiğim bir arkadaşım var. Kendisi işte "ben Allah'a küstüm" falan diyordu böyle. Ben de en son bir gün dedim ki "hani ne ara küstün ve neden küstün?" Benim arkadaşlarım gayet hayatlarını yaşayan insanlar falan. "Ben de namazında niyazında, daha böyle ahlaklı kalmaya dikkat eden bir insandım. Benim kocam beni dövüyordu, benim kocam beni aldattı ve ben boşandım, ortada kaldım. Dedim ki Allah'ın bu yaptığı şey adalet mi?" Bu örneği veriyorum ama binlerce daha örnek vardır sizin de bildiğiniz, ettiğiniz. Farklı alanlarda binlerce bu anlamda örnekler var. Kendine dair bir farkındalıkta kalma ya da kendini tanıma sürecinde -din de buna dahil, ahlaklı olmak da buna dahil- insanlar bu dünyada direkt bir karşılık bekliyor abi. Oysa Allah da böyle dualite için "sizden bazı şeyleri arttırıp azaltacağım" diye bir söz söylüyor. Yani biz burada, ne diyeyim, bir yalana kanıyoruz, bir yalana inanıyoruz diyerek ben tekrar sözü size bırakayım da diyeceklerinizi duymak için.

Yani burada dediğin gibi, Allah'la olan ilişkiniz dahi farkına varmadan bir alışverişe dönebiliyor. Halbuki Allah'ın bize verdiği şey nedir? Fıtratımızdır. En büyük zenginlik budur. Cennet de budur. Yani buradaki bu cennet hem buradadır hem de ölüm sonrasındadır. Onun için Kur'an'da "onlara iki cennet verilmiştir" der Allah. İki cennet nedir? Biri buradaki, içimizdeki gizli cennet, onu yaşayabiliriz. Diğeri ahiretteki cennet. Dolayısıyla insan o fıtrat bilinciyle burada cenneti yaşar. Bunu kavramaya çalışmamız gerekir.

Mesela dediğin örnekte bir insan şunu demedi: "ben ilişkimde samimi, dürüst, sadık, güvenilir; görev ve sorumluluklarını yapmaya gayret eden bir insan oldum. Muhatabım olan insan aldatmışsa, terk etmişse o kendine yazık etmiş. Ben çok şükür ki bu süreçte fıtratıma uygun davranmaya çalıştım, iyi ki de öyle davrandım. Ben bir şey kaybettim mi? Asla. O bir şey kazandı mı? Asla." Hiçbir şey kazanmış değildir. O yüzden meseleyi doğru yerden tutmazsak yanlış algılarız, yanlış yorumlarız ve onu sahte bir benlik hikayesiyle tanımlamak tuzağına düşeriz.

Hikmet ve Gerçek Nimet

O yüzden hani Kur'an'da der ki kime hikmet verilmişse ona çok büyük bir şey verilmiştir. Ama dikkat edin, ben diyelim ki inanan bir insan olarak, eğer büyük nimeti işte evlilik, çocuk sahibi olmak, işte "beni anlayan bir insana sahip ol, bir insanla bir ilişkiye sahip olmak" olarak algılıyorsam ve Allah bana "bak sana hikmeti vaat ediyorum, sana hikmeti vermek istiyorum, bunu almak istemez misin" derken ben gidip başka bir şeyin peşine düşüyorsam, ben kendimi yanlış bir yerde konumlandırıyorum demektir. Bakın kutsal metin bize ne diyor: kime hikmet, bilgelik -yani kendini bilme, varoluşu bilme bilinci- verilmişse, her şeyin ne olduğuna dair farkındalık, idrak verilmişse, ona çok büyük bir şey verilmiştir. Çok büyük bir şey veriliyor kime hikmet verilenlere.

Peki Allah şöyle bir şey diyor mu: "biz birine mal, mülk, işte yüz yıl yaşayacağı bir dünyevi hayat, hatta hiç başını ağrıtmadığı bir dünyevi hayat verdiğimizde biz ona büyük bir nimet vermişiz" deniliyor mu? Hayır. Aldatan insan kazanır diye bir ayet var mı? Yok. Aldatılan insan mağdur olur, haksızlığa uğrar diye bir ayet var mı? Hayır. Haksızlık yapar karşı taraf fakat ben kendimi haksızlığa uğramış görmüyorum. Çünkü onun haksızlığı aslında kendine getirdiği bir yıkımdır. Benim dünyada öyle bir olaydan dolayı uğradığım mağduriyet dünyevi ve geçici bir şeydir.

O yüzden hayatı hangi bilinçle algılıyoruz, hangi bilinçle yorumluyoruz ve tekrar hatırlatayım, ne tür bir mutluluk hikayemiz var? Mutluluk hikayemiz bir insana, bir olguya, zamana, mekana, bir başarıya, bir yetkinliğe, bir beceriye bağlıysa biz yanlış bir mutluluk formülünün içinde bir arayış içindeyiz demektir. Mutluluk elde edilecek bir şey değildir. Mutluluk fark edilecek bir şeydir. Nerede? Kendi öz varlığımızda. Peki onu fark etmek için neye ihtiyacımız var? Hikayelerimizi bırakmaya ihtiyacımız var. "Ben bunu arıyorum, ben bunu istiyorum, ben bu konuda çok mağduriyet yaşadım, çok acı çektim, acaba istediğim şeyler olacak mı, ben çok korkuyorum." Bakın, bütün bu hikayeleri bırakın, var olan mutluluğu görmeye başlayacaksınız. Çünkü düşünün, bu hikayeler olmazsa nasıl olursunuz? Değil mi? Bu hikayeleri bırakırsanız nasıl olursunuz? Mutlu olursunuz.

Çoğu insan "geriye bir şey kalmaz" diyecek ama mutlu olmak için bir şey elde etmeye değil, gereksiz yüklendiğimiz fazlalıkları atmaya ihtiyacımız var. Fazlalık dediğimiz, yanlış düşünceler, yanlış duygulanımlar, yanlış tutum ve davranış perdesinden kurtulmaya ihtiyacımız var. Arzunu bırak, mutluluğa bir adım yaklaşırsın. Korkunu bırak, bir adım daha yaklaşırsın. Devam edelim mi?

Çağın Kodları: Sosyal Medya ve Mihenk Taşı

Ve böyle insanların mutlu olduğunu işte reklamla -atıyorum şampuandan tut, yediği dondurmaya kadar, giydiği elbiseden, ayıptır söylemesi, tuvalet kağıdına kadar- mutlu olmayı nasıl bize para sahibi olmakla eşdeğer tutarak satıyor ve ne yazık ki biz de genç nesilde hep buna kanıyoruz. Ve şu cümleyi mesela sormuşlardır: "İsmail abi, anlatıyorsun ama bunlar para ediyor mu?" Yani bu hakim paradigma değişimleri biz nasıl yaşadık böyle? Evet, işte bu yaşadığımız çağın kodlarını iyi analiz edemeyip bunlara böyle bütün kalbimizi, göğsümüzü, yüreğimizi açıp onları içselleştirdiğimiz için oluyor. Halbuki bir hadis vardır: "çağını ve çağının imamını bilmeyen hata eder" gibi böyle bir söz vardır. Bunu doğru anlamlandırmak adına şunu diyebiliriz: nasıl bir çağda yaşıyorsun? Burada kastettiğimiz çağ bir maddi zaman değildir. Yani nasıl bir mentalite içinde olan bir çağda yaşıyorsun?

Mesela işte "kaç takipçin var" denilen bir çağda mı yaşıyoruz şu anda? Evet. O zaman dikkat edeceksin: takipçi sayısının artması veya çok olması bir değer midir, değil midir? Dikkat etmelisin. "İşte güzel giyinebiliyorsan, istediğin yere gidebiliyorsan, istediğini yiyebiliyorsan mutlusun. İnsanlara güzel tarafını göster ve aslolanın imaj olduğunu unutma. Herkes dış görünüşe bakar." Şimdi bu çağda böyle veriler var mı? Var. Peki ben bunları hiç analiz ettim mi? Altın bile alıp satarken mihenk taşına vuruyoruz. Benim hayatımı tanımlamamı etkileyecek şeyleri alma veya almama konusunda bir mihenk taşın var mı? Eğer yoksa işte büyük tuzak oradadır. Kutsal metin nedir? O mihenk taşıdır. O mihenk taşı kutsal metinlerdir. Biz o kutsal metinler, kadim bilgelik ile farkında olmadan alıverdiğimiz yanlış düşünce ve duygu durumlarını, yanlış kalıpları bir mihenk taşına vurmalıyız.

Ve sonra demeliyiz ki "benim için Instagram'da orada burada takipçi sayısı önemli değil. Allah bana melekleri vermiş, meleklerle beni destekliyor. Benim en güzel takipçilerim onlar. Ve benim takip edeceğim kimler? Ünlüler değil, şu veya bu insanlar değil. Benim takip edeceğim ne güzel insanlar var." Hani dediniz ya vesileler. Bakın insanlar ne yapıyor? Tersinden vesileler ediniyor. Instagram'ı açtığın zaman, takip ettiğin insanların paylaşımlarına baktığın zaman sana ne veriyor? Bir sor kendine. Ve neyi takip ettiğinde daha huzurlu, daha dengeli, daha doğal olabiliyorsun? Değil mi? O zaman kimlerin bizi takip ettiğini ve bizim kimleri takip ettiğimizi biraz sorgulamaya ihtiyacımız var. Kimleri takip edeceğiz? Kimin paylaşımlarını düşüneceğiz, anlamaya çalışacağız? Değil mi? Mesela peygamber benim takipçi listemde mi mesela? Acaba ben peygamberi günlük hayatımda takip ediyor muyum, değil miyim? Bir bilgeyi, bir ermişi, kendini bulmuş bir insanı, kendini bulmaya çalışan bir insanı takip ediyor muyum? İki, beni kim takip ediyor ve niye takip ediyor acaba? Bir de onu sormam gerekmez mi?

Ben gayri insani şeyler yaparak da takipçi sayımı arttırabilirim. Peki takipçi sayımı böyle arttırmak güzel bir şey mi? Aranabilecek, aranması gereken değerli bir şey mi? Hayır. Eğer ben yanlış yapıp takipçi sayımı arttırıyorsam, kendi kendime yazık ediyorum. O yüzden yaşadığımız çağla bilgece hesaplaşmalıyız. Bunu yaparken de etrafımızdaki insanların tümü yanlış olsa bile bu hesaplaşmadan asla vazgeçmemeliyiz. Onun için bir insan yaşadığı çağın paradigmasıyla, mentalitesiyle, anlayışıyla, değerleriyle yüzleşmiyorsa, bunlarla gerçek anlamda bir bilinçle hesaplaşmıyorsa büyük bir kayıptadır. Çünkü yaşadığımız çağ, Asr Suresi'nin ifadesiyle, insanların çoğunun zarara doğru meylettikleri, kendilerini zarara uğrattıkları bir çağdır. O yüzden dikkat etmeliyiz.

Kapanış: Ağaçlardan Öğrenmek

Peki bütün dünya bozuk olsa benim gerçeği bulmamı engelleyebilir mi? Kendimi bilmemi ve bulmamı engelleyebilir mi? Asla engelleyemez. Sadece biraz daha dikkatli olmamı gerektirir. O kadar. Bana hiç kimse kendi gerçeğimi hatırlatmıyorsa o zaman kendime hatırlatmam gerekir. Mesela tabiat büyük bir hatırlatıcıdır. Mesela birine sorarlar: "karşılıksız vermeyi nereden öğrendin? Etrafında insanlar mı vardı?" "Yok" der, "ben böyle dağ başında çobanlık yapan biriyim." "Nereden öğrendim? Ağaçlardan öğrendim" der. Onlar meyvelerini verirler ve ben onlardan aldığımda ne bir teşekkür beklerler ne de bana bir hesap sorarlar. Meyve verebildiğinde verir, veremediği bir mevsim olursa da gelecek seneyi bekler; asla hayata küsmez, asla kırılmaz, asla alınmaz. Bakın yani aslında vesileler çoktur. O yüzden kutsal metin her zaman bize görmek isteyenler için, düşünen insanlar için, ibret almak isteyen insanlar için çok şeyler vardır der. İşte biz bunları vesile edinmeliyiz. O vesilelerle kendimizi hatırlama yolunda yol almaya gayret etmeliyiz.

İkinci kaydı açayım mı abi? Burada bitirelim mi? Burada bitirelim. Ağzınıza sağlık. Bir sürü soru kaldı. Haklarını helal etsinler. Sağ olun abi, çok teşekkür ederim. Eğer not alırsam onları gelecek hafta cevaplandırmaya çalışırız. O konuda arkadaşlar müsterih olsunlar.