Namazın Hakikati ve Fıtratımızı Hatırlamak
Namaz Kötülükten Nasıl Alıkoyar?
Evet, var mı sorusu olan arkadaşlar? Yok herhalde. Dersten evvel bir arkadaş bir soru sordu, onu o zaman cevaplayalım. Arkadaşın sorusu: Namaz insanı nasıl kötülükten, nefsin aşırılığından alıkoyar? Bu, aşağı yukarı bir ayet meali. Nasıl bir ilişkisi var, nasıl alıkoyuyor? Bunu sormuştu.
Tabii bu noktada gerçek anlamda her bir şeyin bir hakikati var. Mesela bir gülün doğasında ne var? Renklilik var ve koku var değil mi? Ama bakıyorsunuz kokusuz çiçek de olabiliyor; gülün o görüntüsünü plastiğe döküyorlar, onun kalıbını oluşturuyorlar ve plastikten gül yapıyorlar. O da uzaktan gül gibi görünüyor ama ne organik bir tabiatı var ne de bir kokusu var.
Her Şeyin Bir Hakikati Vardır
Dolayısıyla aslında her zaman şunu anlamak lazım: Her şeyin bir hakikati var, yani ne ise öyle olan bir niteliği var. Mesela insan; insan nedir? Hakiki anlamda insan var, bir de kendinin hakikatini idrak edememiş olan insan var. Sevgi; sevginin bir hakikati var, nefis tarafından indirgenen sevgi halleri var. Dostluk; dostluğun bir hakikati var, nefis tarafından gölgelenen, bozulan bir tabiatı var. Dolayısıyla her şey hakikati ile kavranabildiği ölçüde doğru bir şekilde anlaşılmış olur, neticeleri de o şekilde gerçekleşmiş olur.
Mesela namaz insanı aşırılıktan, kötü tutumdan alıkoyar. Soracağımız şey o zaman şu: Namazın hakikati nedir, namaz nedir? O hakikate uyulduğunda, bahsedilen ayette kişiyi kötülükten, aşırılıktan, yanlış şeylerden alıkoyar. Çünkü öbür türlü şöyle bir problem ortaya çıkacak: "İşte bütün insan namaz kılıyor ama hiç kötülüklerden kendini alıkoymuyor, ya da kötülüklerle arasında bir mesafe oluşmuyor, aynı kötülükleri yapıyor ama arada namazını da kılıyor." Şimdi o zaman namazda mı bir problem var, ayet mi yanlış, bu ayette ifade edilen şeyde mi bir eksiklik var, yoksa başka bir şey mi var?
O yüzden bir şeyin hakikati ancak o etkiyi gösterebilir. Bir şey sunileşirse, indirgenirse, yüzeyselleşirse, zahiri hale gelirse, o zaman bir kabuktan ibaret olur. Mesela tohum dediğimiz zaman ne demek tohum? İçinde canlı bir materyal olan ve diyelim ki toprağa ekildiğinde filizlenip ağaç olabilen bir şeye biz tohum diyoruz değil mi? Ama görünürde içi boş olan tohumlar da var. Diyelim ki ceviz, içi boş; ektiğiniz zaman ceviz ağacı çıkar mı? Çıkmaz. Peki görünürde bir ceviz değil mi? Ceviz, ceviz tohumu değil mi? Normalde görünürde ekilse ağaç olması lazım ama ekiliyor ve ağaç olmuyor. Neden? Çünkü içinde asıl olan, "cevizin hakikati" dediğimiz şey onda yok.
Şimdi bütün her şey için bu böyledir, yani sadece namaz veya başka bir şey için değil, her şey için böyledir. Sevgi, merhamet, dostluk, insan olmak, affedicilik; her birinin bir hakikati var. Yani yaratılış noktasında Allah var etti, o yaratılış noktasında kendisine konan bir mana var, bir hakikat var, bir gerçek var.
İnsanın Hakikati Nedir?
Mesela insan nedir? "İnsan nedir" sorusunu neye bakarak cevaplayabiliriz? Allah insanı ne üzere yarattı, ne olarak yarattı? Yoksa "insan nedir? İnsan kan döken bir varlıktır" da diyebilirsiniz. Aslında şeytan veya melekler bu yönü üzerinden -melekler ihtimale işaret ettiler, şeytan "hayır, bu senin dediğin gibi bir yeryüzünde bir halife olamaz, ben onun ne kadar bozuk olduğunu, ne kadar büyük sapmalar gerçekleştireceğini göstereceğim" dedi. Bakın Allah "böyle olmaz" demedi. Ama ne dedi? "İhlasa erdirdiğim kullar üzerinde senin bir etkin yoktur." Yani benim yarattığım üzere o en saf varlığını, fıtratını bilen ve bunu koruyan -ihlas ne? Halis, saf olarak o fıtratı koruyan, ona hiçbir şeyi karıştırmayan, hiçbir şeyi eklemeyen, hiçbir şeyle onu gölgelemeyen, hiçbir şeyle onu bozmayan insan- üzerinde senin bir etkin yoktur. Ve o insan gerçekten benim dediğim gibi bir insandır.
Allah ne diyor? "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." Şimdi bizim zahiri bakışla şu soruyu sorabiliriz değil mi? "Ya Rabbi, senin yeryüzünde halife olarak yarattığın bunlar mı yani?" İşte hırslı, bencil, kendini ortaya çıkarmaya çalışan, ya da kaygılarla, korkularla, gerilimlerle, öfkelerle, farklı farklı negatif düşünce ve duygularla yaşayan insan mı yeryüzünde halife olarak yaratılan? Bakın ne var burada: Bir hakiki insan var, bir de onun dışında o hakikatini kaybetmiş veya hakikatini unutmuş olan insanlar var.
O zaman biz hakikaten "insan nedir" sorusunu tespit etmek için ne yapmalıyız? İlkesel olarak, "insan nedir" sorusunun cevabı: Allah insanı hangi nitelik üzere yarattı, hangi hakikat üzere yarattı? Bu sorudan yola çıkarak insanın cevabını bulabiliriz. Deriz ki insan böyle bir varlıktır. Yoksa mevcut zahiren insan olan ama manasını ve hakikatini bulamamış, fark edememiş insanlara bakıp "insan nedir" sorusunu cevaplarsak, o zaman yanılırız. Onun için insanın hakikatini, her bir şeyin hakikatini anlamak gerekiyor.
Namazın Hakikati: Fıtratı Ayakta Tutan Şey
Peki namazın hakikati nedir? Namaz, aslında kelime olarak Farsça bir kelime; Kur'an'daki aslı "salat." Salat, dayanak; bir şeyin dayandığı şey, bir şeyi ayakta tutan şey gibi temel bir kök anlamdan geliyor. Mesela insanın omurgası da nedir? Biyolojik olarak bedenimizin omurgası aslında bu kelimeyle karşılanabilir bir niteliğe sahip; bazen böyle bir kullanım da var. Yani bedeni ayakta, dik, sağlam tutan şey ne? Omurga. Omurgan sağlamsa dik durabilirsin, ayakta durabilirsin; ama değilse ayakta duramazsın, sağlıklı bir şekilde hareket edemezsin.
Şimdi namaz, insanın bilincini ve varoluşunu ayakta tutan bir hakikattir diyelim, ayakta tutan bir olgu, bir kavram; insanın bilincini ve varoluşunu yaratıldığı istikamette tutan bir şey. Yani sana, seni ve senin yaratılış anlamını, hikmetini, hakikatini ve yaratıldığın üzere sahip kılındığın bilinci hatırlatıyor. Mesela kendine yanlış hedef ve istikametler belirliyorsun, "işte benim hayatımın amacı şu" diyorsun; bak farkında olmadan kıblen değişmiş aslında. İnsanın hayatının amacı bir şey olamaz aslında ama çoğu zaman benliğimizde ne var? "Benim amacım doktora yapmak. Benim amacım beni seven birini bulmak. Benim amacım kendimi insanlara ispat etmek. Benim amacım bu dünyada tek başıma ayakta durabilmek." Bir şeylere kendimizi yönlendiriyoruz ve bir bakıyoruz ki aslında amacımızı, gayemizi kaybetmişiz, sapmışız.
Şimdi namazda ne yapıyorsun aslında? Bir istikametin var; zahiren Kâbe, hakikatte Allah. Benim gayem ne? Ben yeryüzünde Allah'ın bir halifesi, ya da yeryüzünde bir halife olarak Allah'ın bildirdiği bütün isimlerini taşıyan biri olmak. Bu isimler kelimeler değil, bu isimler hakikatler, manalar. Allah'ın Rahim ismi, Kerim ismi, Vedud ismi -yani seven, merhamet eden, şefkat eden, affeden- mesela Allah sana bu isimleri öğretmiş ama sen çoğunu unutmuşsun. "Merhamet eden" ismini unutmuşsun, çok merhametsizsin. "Affedici" ismini unutmuşsun, affedici değilsin. Ama diyorsun ki "ben Allah'a ibadet ediyorum, beni Allah yarattı." Peki Allah seni nasıl yarattı? Düşün bakalım, böyle mi yarattı, şu bulunduğun halde mi yarattı, yoksa başka bir halde mi yarattı?
Allah insana bütün isimleri öğrettiğini söylüyor. Ama diyelim ki sende hiç affedicilik yok, affetmeyi bir eziklik, bir zayıflık olarak görüyorsun; "zayıflar affeder" diyorsun. Halbuki tam aksine güçlüler affedebilir. İyi düşünürseniz ancak güçlü insanların affettiğini görürsünüz. Zayıf insanın affetmesi bir mecburiyettendir; bazı insanlar "affetmeyip ne yapacağım" der. Hayır, güçlü insan affeder.
Affetmek Nedir? Güçlü Olan Affedebilir
Neden güçlü insan affeder? Çünkü karşıdakinin yaptığı hatanın kendi varlığına etki edebilecek bir şey olmadığını bilir. Biz niye affedemiyoruz? Çünkü "senin yaptığın şey beni o kadar etkiledi ki" diyoruz. Mesela diyelim ki beraber iş yapıyorduk, sen güvenimi sarstın, yalan söyledin, "ben mahvoldum" diyorsun. Neden? Çünkü çok etkilendin, çok etkilendiğin için affedemiyorsun. İnsan ego itibariyle bir şeyden çok etkilenmişse affedemez. O yüzden güçlü insanlar affedebilirler. Güçlüden kastımız "ben güçlüyüm" havası atmak değil; sen varlık olarak çok güçlüsün, dünyadaki hiçbir şey senin o güçlü varlığını zedeleyemez. Ama sen o güçlü varlığının farkında değilsin. O güçlü varlığının farkında olsan, evet yapılan şey yanlıştır ama o seni etkilemediği için, sen bunu kişisel algılamadığın için affedebilirsin.
Affetmekte iki şey var: Birisi güçlü olmak -güçlü olan affedebilir. Bir tanesi de insanın bunu nasıl algıladığı. Mesela diyelim ki halk arasında artık meşhur olmuş bir söz var: "Ya, benim aklımla alay etti."
— Hocam, affetmek ne demek? Geri mi çekilmek, eski hale, olmamış gibi mi davranmak, o halde mi durmak?
Onu söyleyeceğim, önce şunu tamamlayayım. Birincisi güçlü olmak dedik -yani güçlü olmak psikolojik olarak "ben güçlüyüm" anlamında değil, gerçekten varoluşun, Allah'ın yarattığı, var ettiği varoluşun güçlüdür, olumsuzlukla etkilenecek bir nitelikte değildir. Mesela biz bazen "şu oldu, yıkıldım" deriz, çünkü senin varlığından haberin yok. Eğer Allah'ın yarattığı üzere varlığının idrakinde olsaydın yıkılmazdın. Kur'an'da ne diyor: "Bütün insanlar senin etrafından dağılacak olsa de ki, Allah bana yeter." Yani varlığını fark et, varlığının Allah'la bağlantılı olduğunu idrak et, o zaman yıkılmazsın. Ama bir insanın yaptığı bir şey, birilerinin yaptığı bir şey seni yıkıyorsa, o zaman senin varlığının ne olduğuna dair bir idrak problemin var; varlığının gücünden ve tamlığından habersizsin. Allah seni, birisinin yalanıyla, üçkağıdıyla hayal kırıklığına uğratmasıyla, sevmemesiyle, terk etmesiyle, ihanet etmesiyle yıkılacak bir varlık olarak yaratmamış ki. Ama sen şu an nasıl hissediyorsun? Öyle hissediyorsun. O zaman sen yaratılış üzere mi yaşıyorsun, nefsin hayali üzere mi yaşıyorsun? İşte bunu ayırt etmek gerekiyor.
Namaza bağlayalım ana konuya: Namaz sana, "Allah beni ne üzere yarattı, bunu hatırlamak için kendimi Yaradan'ın huzuruna çıkarıyorum" der. Çünkü ben onun tarafından tanımlanmış bir varlığım, onun tarafından var edilmiş bir varlığım. O bana ne diyor, insan olarak beni nasıl tanımlıyor? Onun huzurunda kendi fıtri kodlarımı çözmeye çalışıyorum. Allah'ın huzuruna çıkıyorum, kendi fıtratımı hatırlamaya çalışıyorum, çünkü zaman zaman unutuyorum.
Namazla ne yapıyorum aslında? Allah'ın huzurunda gerçek fıtratımı hatırlamaya çalışıyorum. Mesela nefsim diyor ki "insan böyle şeylere dayanamaz, insan böyle bir şeyin üstesinden gelemez, insan bir insanın desteği olmadan yapamaz, insan sevilmeden, anlaşılmadan yapamaz." Nefsim öyle diyor. Peki Allah ne diyor? Allah'ın huzuruna çıktığım zaman Allah beni nasıl tanımlıyor?
Namaz, kendimi Allah'ın aynasında fıtri halde görme halidir ilk başta. Yani ben bütün o kendi zihnimin kurgularını görüyorum ve bırakıyorum. Çünkü Allah -hani şöyle düşünün- diyelim ki fabrikadan bir araba çıkmış, sen onu saçma sapan bir şekilde modifiye etmişsin, saçma sapan aynalar takmışsın, başka parçalarını değiştirmişsin. Şimdi o fabrikaya arabayı götürsen, bilinç olarak dersin ki "ben bu arabayı epey değiştirmişim," çünkü orijinal halini görüyorsun. İşte namaz nedir? Kendi zihnimizin kurgularıyla oluşturduğumuz varoluşumuzu fark edip, "benim hakiki varoluşum nedir, Allah beni ne olarak yarattı, Allah beni nasıl, ne üzere yarattı" diye kendime hatırlatmaya çalışıyorum.
Ego Hikâyesini Bırakmak
Parantez içinde söyleyelim: Affetmek nedir? Affetmek, bir olayın üzerinden ürettiğin ego hikâyesini bırakmaktır ve sorunun seninle ilgili olmadığını anlamaktır. Tekrar ediyorum: Affetmek, muhataplarımızdan gelen bir olumsuz olayın üzerinden egonuzun ürettiği hikâyenin sahte olduğunu anlamak, sonra o yanlışın bizdeki izafi küçük zararını herhangi bir alacak üretmeden bırakmak ve sonra karşımızdaki insana dua etmektir; yani onun nefsine malum olduğu durumdan kurtulmasını temenni etmektir. Affetmek budur. Birincisi, ürettiğin hikâyeyi bırak: "Bana bunu nasıl yapar? Ben bunu hak etmedim. Beni aptal yerine koyuyor. Kimse bana bunu yapma hakkına sahip değil." Bunlar ego hikâyeleridir.
— Hocam şöyle diyebilir miyiz: Bir olay oldu, affettik ve olayın önceki aynısı yine yaşanacak bir süreç geliyor...
Şimdi şöyle bakın, o ayrı bir mesele. Çok kısaca açayım: O dediğiniz şey şu sorunun gündeme getirilmesi anlamına gelir: Diyelim ki affettiğin insanla yine eskisi gibi, hiçbir şey olmamış gibi mi yaşayacaksın? Aslında burada bir ego korkusu var. Abimizin alttan alta dillendirmek istediği şey şu: "Bir kere daha kazık yiyebilirim, onun için ben ne yapayım?" Ona geleceğim şimdi.
Öncelikle, korktuğumuz şeyin ne kadar korkulacak bir şey olduğunu hatırlamak gerekir; o kadar abartılacak bir şey yok dünyada. Tabii ki insan tekrar aynı olumsuzluğa maruz kalmak istemez, bu doğal bir şeydir. Ama bir insan bundan aşırı korkuyorsa -diyelim ki evlendin, eş sana verdiği sözleri tutmadı, hayatı zorlaştırdı; "ayrı evde yaşayacağız" dedi ama annesinin evinde yaşadı, şunu dedi bunu yaptı diyelim, anlaşamadın, ayrıldın- "ben çok korkuyorum, bir daha evlenemem" diyorsan, bu sahte bir korku, abartılı bir korku. Tekrar evlenirsin, ya sana verdiği söz üzerinde durmayan bir eşin daha olur, bir de ayrılabilirsin; ne var bunda, neyi abartıyorsun?
Örnek veriyorum: Mesela iş yaptığın bir insan olur, seni mağdur eder, diyelim ki kasadan para alır, sana habersiz. Sonra ortaya çıkar, oturur konuşursunuz, der ki "kusura bakma, ben yanlış yaptım, nefsime uydum." Sen de affedersin. Tekrar onunla iş de yapabilirsin, yapmayabilirsin de; ama o kadar korkmana gerek yok. "Bu adam gene beni kandırırsa ne olacak? Neyi kaybedeceksin, ruhunu mu kaybedeceksin?" Demek istediğin bu. Bir analiz edersin kendince, dersin "bu bir daha yapmayacağım, ben yanlışımı fark ettim" diyor ama gözlemlediğim kadarıyla yapmaya eğilim gösteriyor, pek öyle derinden bir pişmanlık, derinden bir değişim göremedim; dersin ki "teşekkür ederim kardeşim, biz seninle yollarımızı ayıralım." Bu ayrı bir konudur.
Yapılan şey illa unutulacak demek değildir affetmekte. Hafızanda durur ama senin hafızanda nasıl duruyor? Sadece bir olay olarak mı, yoksa ego hikâyesiyle birleşmiş bir şekilde mi? Instagram'da çok görürsünüz: "İşte değerini bilmeyen insanlara değer verirsen seni yaralarlar" gibi hikâyeler vardır. Bakın orada olayı kişi unutmamış -unutmayacak zaten diyelim- ama mevzu ne? Ego hikâyesiyle bohçalamış onu: "İşte ben çok değer verdim ama verdiğim değeri karşımdaki bana vermedi, ben de bundan dolayı çok büyük bir hüsran hissediyorum, bundan sonra insanlara değer vermeyeceksin."
Ya da örnek: Diyelim ki biri sana çok mağdur edici bir tavır sergiledi, ego hikâyesi nasıl oluştu diyelim: "Ben sana ne yaptım da sen bana bunu yaptın." Bu saçma sapan bir hikâye şimdi. Ne demek "ben sana ne yaptım da sen bana bunu yaptın"? Yani senin bir şey yapmış olman mı gerekiyor karşındakinin yapması için? Sen hiçbir şey yapmamışsındır, karşındaki yanlış bir şey yapmıştır; sana hakaret etmiştir, seni mağdur etmeye çalışmıştır, küçümsemiştir, aşağılamıştır. Şimdi "kardeşim ben ne yaptım da bana bunu yapıyorsun, Allah kahretsin, ne biçim dünya" diyorsan, burası ego hikâyesine giriyor. Sen o olayı sahte bir ego hikâyesiyle tanımladın. Orada dersin ki "ben bu konuda bir şey yapmadım, bir yanlışlığım olmadı, ama karşımdaki insan kendi psikolojik sürecinin neticesi olarak beni yok sayıyor, küçümsüyor." Bu onunla ilgili bir süreç. Ya da dersin ki "benim de şöyle şöyle hatalarım oldu ama bu hatalarımla onun yaptığı arasında yüzde yüz bir sebep-sonuç ilişkisi yok, bu onun süreci, benim hatalarım da benim sürecim." Dersin ki "affediyorum," bitirirsin, bu kadar.
Bakın burada önemli olan şey şu: İnsan niye affedemiyor? Ego hikâyesine büründürüyor, kasıt arıyor: "Kasıtlı olarak bana bunu yapıyor, beni üzmek için bunu yaptı, benim aklımla alay etti, beni aptal yerine koydu." Mesela diyelim ki 210 lira kazandınız, "200 kazandık" dedi, 110'unu kendi aldı, 100'ünü sana verdi. Şimdi 10 lira öğreniyorsun, "beni aptal yerine koyuyor" diyorsun. Bak orada 10 lira mevzu değil, ego hikâyesi mevzu. Zaten dikkat edin, çoğu insan bunu diliyle söylüyor: "10 lira mevzu değil, konu para değil" diyor. Konu para değil tabii, konu ego; konu senin o mevzuyu ego hikâyesi olarak kodlamış olman. "İşte beni aptal yerine koydu" diye oradan bambaşka bir şey üretiyorsun. Halbuki desen ki "biraz paranın cazibesine kapıldı, hırsına mağlup oldu, bu hatayı yaptı," hiç ego hikâyesi üretmemiş, objektif görmüş olursun. Ya da "ben bunu hak edecek ne yaptım, ben ona en ufak bir güvensizlik sebebi olabilecek bir şey yaptım mı" -bunun söylenmesinin altında ne var? Ego demek istiyor ki: "Bak kardeşim, ben sana böyle bir şey yaptım mı ki sen bana bunu yapıyorsun?"
Kasadaki Adam Örneği: Basiret ve Güven
— Hocam bir şey söyleyebilir miyim? Belki yanlış biliyorum. Mesela insan maddeten kendi canını candan daha çok sever, bilmiyorum, yine de... Size Kur'an'dan bir ayet hatırlatayım, tam hatırlayamıyorum ama... Hani, tamam, "kısasta sizin için hayat vardır" diyor ama devamında herhalde şöyle diyor: "affederseniz sizin için daha hayırlı olur" gibilerinden. Oradan, Allah'ın bize gönderdiği bir mesaj var sanki, bilmiyorum yani, hatta bu konuda...
Konuyu ben de daha fazla açmak istemiyorum ama şöyle bir şey söyleyeyim. Siz o edimi affediyorsunuz, kasadaki adamın o parayı ya da 110 liranın 10 lirasını alma davranışını affediyorsunuz. Ama adamı kasaya tekrar oturtmadığınız zaman da adamı affediyorsunuz; kasaya oturttuysanız onu da affedersiniz. İşte orada da insanın bilinçli olması, ya da basiret sahibi olması gerekir. Orada bakarsın: Gerçekten onda o hırsına karşı bir farkındalık, bir pişmanlık, bir kendini değiştirme azmi varsa, onu kasaya koyarsın. "Kişinin önemli değil" demiyorum, tabii ki kişi önemli, ama ben bakarım.
Mesela şöyle bir örnek vereyim: Bir çocuk, cezalandırılacağı korkusuyla "hocam bir daha yapmayacağım, bir daha yapmayacağım" diyor ama görüyorsun ki bir daha yapacak, çünkü o içsel bir farkındalık değil. Ama başka bir çocuk olur, üzülür, utanır: "Hocam böyle bir şey yaptım ama gerçekten nasıl yaptım bilmiyorum, ya da yaptım ama o an gerçekten çok farkındalığım eksikti, asla bundan sonra yapmamaya gayret edeceğim" der. Siz de onu hissedersiniz, onu kasaya da oturtursunuz, kapının anahtarını da teslim edersiniz. O basiret mevzusu ayrıdır; affedersin ama bilirsin ki aynı nefsani tuzağın içinde tekrar olabilir. "Ben seni affettim kardeşim, gene kasaya oturabilirsin" dememiz illa zorunlu değildir ama gerçekten affetmişizdir. Hani göz göre göre "ben affettim, ona bir şans daha tanıyayım, bak ben sana kasayı teslim ediyorum, hem geçmişi sildim affettim hem de gene diyorum ki ben sana güveniyorum, kasa yine sende olsun" diyebilirim bunu. Ama şu düşünceyle dememem gerekir: "Eminim bir daha bunu yapmaz." Hayır, bilmiyoruz; ama yapmamasını temenni ederiz. Bu incelikler üzerinden bakmak gerekir.
Namaz: Allah'ın Huzurunda Kendini Fark Etmek
Şimdi baştaki konumuza dönelim. Namaz nedir dedik ilk temelde: Allah beni ne üzere yaratmış, ne olarak yaratmış? Çünkü Allah'ın bizi ne üzere yarattığını biz unutmuşuz; en hafif tabiriyle biraz umurumuzda değil, ya da bilmiyoruz ne için yaratmış, nasıl yaratmış. O ayrı bir mevzu; önemli olan benim kendimi nasıl hissettiğim diye sahte bir algıya kapılıyoruz. "Ne hissediyorum, ben kendimi nasıl hissediyorum?" Peki hislerinin gerçekçi, objektif olduğunu nereden biliyorsun? Allah mı objektif, sen mi objektifsin?
Bir insan anne olamadığında eksik olur, bir insan baba olamadığında eksik olur. Peki Allah öyle mi yaratmış seni? Bir bak bakalım, öyle bir hikâye var mı kutsal metinde? Yok değil mi? "Bir dostun, bir arkadaşın, bir sevenin, bir anlayanın yok" diyelim; eksik mi kalıyorsun, bir tarafın eksik mi kalıyor?
— Bugün bir arkadaş diyor ki, işte böyle bir şeyi hedefliyorsun, o hedefini gerçekleştiremeyince kendini gerçekleştirememiş oluyorsun, bundan dolayı da insan tabii mutsuz oluyor değil mi hocam diyor, ben de içim eriyor, yani değil desem alınacak, evet desem hakikate haksızlık olacak.
Bazen öyle hissedebiliyor insan, ama değil kardeşim, öyle bir şey değil; bu hayat öyle bir şey değil. Ne demek kendini gerçekleştirmek? Allah seni zaten gerçek olarak yaratmış, seni gerçek yaratılış hakikatiyle, manalarla donatmış; sen bu kadar gerçek bir varlıksın. O zaman işte ne yapacağız? Zihnimizin, benliğimizin, egomuzun ürettiği sahte ben hikâyelerine karşı dikkatli olacağız. Bu neye benziyor? Bir bulaşık makinesine bulaşığı atarsınız, ne olur? Onun üzerindeki bütün kirler, lekeler gider değil mi, orijinal tabak veya bardak nasılsa öyle çıkar. İşte namaz böyle bir şeydir. Yani Allah'ın huzuruna çıkıyorsun, bütün sahtelikler eriyor. "İşte ama beni kimse anlamıyor, ne kadar mutsuzum" -eriyor bu, çünkü sahte bir şey. "İşte istediğim hiçbir şeye ulaşamadım, hedefe ulaşamadım, ne kadar kötü" -eriyip gidiyor bu. Bütün o benlik kirleri, sahte düşünceler; kendimizle ilgili, hayatla ilgili, varoluşla ilgili, mutlulukla ilgili, özgürlükle ilgili -hepsi eriyip gidiyor, hepsi senin üzerinden sökülüp gidiyor. Gidince ne kalıyor? Fıtratın kalıyor. Fıtratın kötülük yapar mı? Yapmaz.
Kendini Cezalandırmak da Sahte Bir Ego Kurgusudur
Mesela diyelim ki kendini çok suçluyorsun, Allah'ın huzuruna çıkıyorsun. Allah seni kendini suçlamak üzere mi yaratmış? Yok. Bak Adem'i ne üzere yaratmış, Kur'an'da görüyorsun: "Ya Rabbi, ben nefsime zulmettim, sen merhametli ve şefkatlisin" -yok, "kendimi cezalandırmam lazım" değil. Var öyle egolar mesela değil mi, "hata yaptım, cezalandırmam lazım kendimi; ya ben kendimi cezalandıracağım ya biri beni cezalandırsın." Çünkü ego sahte bir şey üretiyor: "Hata yaptım, kendimi cezalandıracağım" -nereden çıkardın bunu? Bak, Âdem yani insan bunun üzerine yaratılmamış; ne üzere yaratılmış? Hatasını fark etme üzere: "Ben kendime, nefsime zulmettim, sen rahmet ve merhamet sahibisin." Kendini suçlama var mı? Yok. Çünkü fıtrat bunun üzerine yaratılmamış.
Çok basit bir şey söyleyeyim size: Örnek, 3-4 yaşında çocuğunuz var, oyun oynarken bir şeyi kırdı. Şimdi gelip size dese ki "anne baba beni cezalandırın, bana iki tokat vurun" -dese ne dersiniz? "Olur mu evladım" dersiniz değil mi? Neden? Çünkü fıtri değil. Çocuktan ne beklersiniz? "Anne baba, ben dikkatsiz davrandım, bir daha dikkat edeceğim" -bu fıtri olan. Yoksa "hayır, asla kendimi affetmeyeceğim, beni cezalandırın" dese, çocuğu psikoloğa götürmek lazım değil mi? Ama biz büyükler bunu hep yapıyoruz ve bunu doğal zannediyoruz. Bakın bu gibi şeyler de yani; bütün bunlar nedir aslında? Sahte kurgularımız, sahte hikâyelerimiz, sahte benlik algılarımız.
Allah'ın huzuruna çıktığın zaman ne olur? "Allah beni kahretsin" falan diye mi gidersin, ya da gittiğinde Allah sana ne der? "Kendine niye bu kadar zulmediyorsun?" der. Zaten yanlış yapıp kendine zulmetmişsin, bir de kendini bu kadar suçlayarak veya affetmeyerek -hatta bazı egolar var, "Allah beni affetse bile ben kendimi affedemiyorum" diyor. "Yapma ya, ne kadar erdemlisin yani, Allah bile senden geride kalıyor" değil mi? Ne kadar sahte bir şey. Orada ego sahte bir şeye tutunuyor. İşte bunları fark etmek gerekiyor.
Yani namaz, Allah'ın huzuruna çıkmaktır; onun huzurunda bütün sahteliklerini görmektir. Kendimle ilgili, hayatla ilgili, varoluşla ilgili düşündüğün, hissettiğin şeyleri Allah'a arz ediyorsun. Bak bakalım hangisi Allah'tan onay alıyor, hangisine Allah "evet doğru" diyor, hangisine "hayır, bırak" diyor. Aslında bakın ayeti şu anlamda da bir boyutunda anlayabilirsiniz: Yani sizi, yanlış düşünce ve hisler, algılar, anlayışlar manasındaki fahşa ve münkerden alıkoyuyor. Sen Allah'ın huzuruna çıkıyorsun, senin zihninde bir sürü aşırı, abartılı, gereksiz, yanlış, sahte, senin ayağına pranga olan bir sürü yanlış düşünce, duygu ve anlayış var. Namaz seni bunlardan alıkoyuyor, "bunları bırak, bu anlayışları bırak" diyor. Zaten önce bunları bırakırsanız, davranışlardaki aşırılıklardan ve yanlışlıklardan kurtulabilirsiniz. O yüzden insan öncelikle bilinç olarak aşırılıklardan arınacak. Bilinç olarak arınmadığınız yanlışlıklardan, hatalardan, çarpıtmalardan, aşırılıklardan, sahtelerden arınmadığınız zaman, davranışsal olarak, zahiri olarak arınamazsınız. Bu mümkün değildir. O yüzden namaz insanı bunlardan prensip olarak kurtarır.
Yani sen mesela bir sahte mutluluk hikâyen var, namaz sana o sahte mutluluk hikâyesini fark ettirir. Sen Allah'ın huzuruna çıkarsın: "Ya Rabbi, hiçbir isteğim olmuyor ya" diyorsun. Hayal et yani, Allah sana bakıyor, sen diyorsun ki "ya Rabbi, benim hiçbir isteğim olmadı, çok mutsuzum." Allah'ın huzurundasın, Allah'ın kulusun; şimdi biraz düşünsen bunu, bu şeyler kalır mı? Yani Allah'ın huzurunda böyle bir laf söyleyebilir misin, öyle hissedebilir misin? "Ya Rabbi isteklerim olmuyor, çok mutsuzum, beni çok çirkin yaptı, kırışıklığım var, kim beni beğenecek bilmiyorum" -bir de insanlar ilk bakışta ilk algıladıkları şeye bakıyorlar, ne yapacağız bilmiyorum. Allah da böyle karşında duruyor; ne diyeceğini düşünürsün, ne der sana böyle bu durumda? Gülüyoruz değil mi? Ne var aslında, yani sahteliğini görüyoruz.
— Birden mi geliniyor bu bilince, yoksa gerçekten tökezlemek gerekiyor mu? Yani o dediğimiz şeyi bir anda yapabilmek mümkün mü, yoksa gerçekten onu tasavvur edip yolunda mı olunur?
Tabii ki. Şöyle bir şey var: Genel olarak bu yaratılış düzleminde -farklı yaratılış düzlemleri var ama bu düzlemde- birçok şey, nadir istisnalar haricinde, tedrici olarak gelişir, adım adım gelişir. Mesela toprağa ekilip de bir anda ağaç olan bir tohum yok; hiçbir yumurtadan bir saniyede bir şey canlı çıkmıyor, hiçbir memeli hayvanda yavru bir günde şekillenmiyor. Bir tedricilik var kâinatta da. Hatta Bediüzzaman der ki namazın bir çekirdekten bir ağaca kadar hakikati var; yani onun çekirdek hali var, bir de ağaç olmuş hali var. Tabii ki tedricidir ama o tedriciliği şuurlu bir şekilde takip etmemiz gerekiyor. Yani "ben bu tohumu ektim, işte bunu suluyorum, bakıyorum" -bu büyütülecek bir şey. Ben namazımı önce bir tohum olarak göreceğim; o tohum sürekli filiz veren, büyüyen bir ağaç gibi. Ama ona bakmam lazım, bakmazsan bir anda olmuyor, bırakarak da olmuyor. Bilinç olarak bugün bir, yarın bir, ertesi gün bir; bunu adım adım, bilinçli bir farkındalıkla geliştirerek yapabiliriz.
Nefsi Allah'a Arz Etmek
Ama bakın manası ve ruhu budur. İnsanlar bazen Allah'a dua ediyor; hakikaten Allah'ı görse -şey olarak demiyorum, illa böyle bir gözle değil- hakikaten Allah'ın huzurunda olduğunu bilse, "bak ben hakikaten şu an Allah'ın huzurundayım" dese, birçok dua iptal olur. Anlatabiliyor muyum, birçok dua iptal olur. İşte bunu artırmaya çalışıyor: "Ben şimdi Allah'ın huzuruna çıkıyorum, o beni huzuruna davet ediyor, o bana benim kim olduğumu, hayatın ne olduğunu, varoluşun ne olduğunu, hakiki mutluluğun ne olduğunu anlatıyor." Ona kalbimi veriyorum. Ama günümüzde bir kısım insanların namazı ne? Şöyle: O nefis kenarda duruyor, "sen tamam, git namazını kıl, ben burada bekliyorum" diyor. Kişi güya namaz kılıyor, ayakta duruyor, Fatiha okuyor, arada ezbere olduğu için "ve la ed-dallîn" ile "amin" arasını hatırlıyor -aminde değil- sonra bir şey daha okuyor, sonra eğiliyor falan. "Kıldın mı namaz?" "Kıldım." Nefis kenarda duruyor: "Tamam" diyor, "kıldın değil mi, tamam, şimdi bana gel, sen benimsin" diyor. Yani aslında sen nefsini Allah'a arz etmiyorsun, nefis sana kısa bir tatil veriyor: "Git, hallet o işi de, egon da rahatlasın, namaz kıldım, şu oldu, namazı da kıldım." Nefis sana kendini kandırman için, tatmin etmen için, hayali olarak "sana biraz izin verdim, git" diyor. Hani "git İsmail Hoca'yı haftada bir dinle, ama sonra benim dediğim neyse ona göre davran" gibi.
Hatta bazen karı kocalar birbirlerine kızıyor: "İşte İsmail Hoca'ya gidiyorsun, orada sen rahatlıyorsun, benim rahatımı düşünmüyorsun" diyor. Mesela ne oluyor böyle? Egolar böyle garip bir tercih içinde. Şimdi bizim de oradaki aldandığımız şey o: Nefsimizi Allah'a arz etmiyoruz. O yaramaz olan, keyfine göre davranan, yanlış ve hataların içinde bocalayan nefsimizi Allah'a arz etmiyoruz, onun huzuruna çıkarmıyoruz. Onun huzuruna çıkarmak demek, onu suçlamak demek değil. Ama Allah'ın huzuruna çıkarıyorum; hani bak, gerçekten Allah'ın huzurunda söylediğin şeylerin gerçekliğini bir tart bakalım, Allah'ın aynasında bir bak bakalım. Düşüncelerin, algıların, kendinle ilgili değerlendirmelerin ne kadar gerçek, bunu yapmamız gerekiyor. Yoksa kenarda nefis durur, seni de 5-10 dakika secdeye yollar, "sen git bir namazını kıl, ben burada bekliyorum" der.
Mesela çok üçkâğıtçı bir arkadaşınız var diyelim, sahtekâr, üçkâğıtçı; göze hep eğlenceye, şuna buna, sahtekârlığa bakıyor. Sen de biraz dindarsın aileden falan, namazını kılıyorsun; o da uyanık, direkt "ne namaz kılıyorsun kardeşim" demiyor, dese belki arkadaşlık bozulacak. Ne yapıyor? Sen "ben bir beş dakika namaz kılıp geleyim" diyorsun, o da "tabii ya, tabii sen rahatına bak, acele etme, ben burada dışarıda oturuyorum" diyor. Sen de beş on dakika namazını kılıyorsun, sonra o arkadaşın kucağına düşüyorsun tekrar. Bu nedir? Bu işte aldanıştır, insanın kendini aldatmasıdır. O zaman namaz insanı aşırılıktan ve günahtan, kötüden alıkoymaz; çünkü seni alıkoyanı Allah'ın huzuruna çıkarmıyorsun, o dışarıda bekliyor.
Dolayısıyla bakın, en temelde ne dedik? Kendimizi Allah'ın huzurunda hissetmek ve gerçekten benim yaratılışım ne, bunu hatırlamak. Mesela "ben mükemmel olmalıyım" üzere mi yaratılmışız? Öyle değil. Allah ne diyor? Kul günah işleyebilir ama hatasında ısrar etmez, gayret eder. Mesela ego sana "ben mükemmel olmalıyım, asla hata yapmamalıyım" diyebilir. Peki Allah seni böyle bir şeye zorlamış mı? Hayır. Sadece bilerek yanlış yapmamaya çalış; yanlış da yaparsan bak kapı açık, tövbe istiğfar kapısı açık. Ama senin egon ne diyebilir? "Ben asla hata yapmamalıyım, mükemmel olmalıyım." Ya da tam tersi: "Ne yapalım, hata yapıyoruz, olacak insanız yani, ne yapalım, Allah affeder ya falan." Bu da ayrı bir uç. Burada bu sefer tam öbür uçta bir umursamazlık var; ikisi de sahte. "Ben asla hata yapmamalıyım, hata yaparsam kendimi çok kötü hissederim" diyen benlik de sahte, "ne olacak, insanız işte, hata yaparız, o kadar da hata yapma özgürlüğümüz var" diyen de sahte.
Halbuki nedir fıtrat? Allah "ey kulum" diyor, "ben seni fıtrat üzere yarattım, ihlası kazanmaya çalış, ola ki hata yaptın, hemen tövbe istiğfar edip istikameti devam ettirmeye çalış." İşte bunu namaz bize hatırlatır. Biz buna namazla fıtratımızı hatırlamak diyoruz. Namaz insana fıtratını hatırlatır.
Namazın İkinci Hatırlattığı: Referans ve Değerler
Bir diğer temel olan şey: Sana istikametini hatırlatır. Benim amacım ne, benim değerlerim ne? Mesela bugün bir şey diyorum: "Ama hocam, farklı bir zamanda yaşıyoruz, insanlar artık çok değişmiş, insanlar öyle düşünmüyorlar, insanlar dış görünüşe bakıyorlar, insanlar paraya bakıyorlar, insanlar şuna bakıyorlar." Tamam bu insanlar; peki ben neredeyim? Ben nasıl bakıyorum hayata? İnsanlar öyle diyelim; peki ben Allah'ın huzuruna çıktığım zaman neyi duyuyorum, ya da duymak halini yaşıyorum? Allah ne diyor, Allah bana ne diyor? Allah bana diyor ki "İsmail, sen insan ol, senin insan olmaklığına yüklediğim değerler bunlar." İnsanlar birbirlerini parayla, görünüşle, şununla bununla değerlendirebilirler ama bak, Kur'an'da diyor değil mi, Allah sizin dış görünüşünüze, suretlerinize bakmaz diyor. Ama insanlar öyle bakıyor. Peki şimdi ben hangisini referans alacağım? Demek ki namaz seni doğru referansa yönelik hatırlatmada bulunur. İnsanlar yanlış düşünebilirler, hatta insanlar yanlışla ittifak edebilirler: "İşte senin gibi düşünen kaç kişi kaldı." Kaldı ya da kalmadı, en son kalacak olan kim deyim yerindeyse? Allah. E o zaman ben, o ne diyor diye bakacağım. Hakiki referans, insanların referansı gibi değişken, bozulabilen bir şey değildir. Bugün doğru dediğine yarın yanlış diyebilir; "işte ahlak çok önemli ama benim için maddi şey daha önemli" -tamam referansım bozulmuş, ne yapayım şimdi. Ama Allah ne diyor? Allah başka bir şey söylüyorsa, ben orada namazla neyi kendime deklare etmiş oluyorum? Benim için Allah'ın dediği önemli. Allah neye doğru diyor, neye yanlış diyor, neyi değerli buluyor?
Mesela diyelim ki biri beni aldattı. Nefsim diyelim ki "iyi yaptın, kandır beni, sen de onu kandır" diyor. Bu, Allah'ın bana yüklediği bir değer mi? "O seninle alay ediyor, sen de onunla alay et" -yok, Allah bana böyle bir değer yüklememiş. "O sana kibirle davrandı, sen de ona kibirle davran" -yok, Allah böyle bir değerle beni yüklememiş. Nefsimde böyle bir tetiklenme olsa bile, ben eğer namaza duran bir insansam, orada hemen şunu hatırlarım: Allah şu süreçte, şu durumda, şu olayda bana hangi değerlerle yaşamayı öneriyor, hangi değerleri bana kodlamış? Yoksa nefsim yanlış bir şekilde tetiklenebilir, insanlar beni yanlış bir şekilde tetikleyebilir: "İşte o sana böyle mi yapıyor, sen de böyle yap, haddini bilsin." Allah öyle mi diyor? Yok, öyle demiyor. Allah başka bir şey diyor: "Size karşı olumsuz bir tavrı olan bir insana karşı siz daha olumlu davranın, belki aranızdaki düşmanlık ortadan kalkar." Ama bunu kim söylüyor bize şu hayatta, pek kimse söylemiyor. Demek ki bak, Allah'ın dedikleri var, Allah'ın yüklediği değerler var; insanların veya nefsimizin bazen bize yüklemeye çalıştığı sahtelikler var. İşte namaz bunları ayırt etmemizi sağlar.
Eğer bu ayrılığı görmüyorsanız, o zaman namazın fonksiyonu gerçekleşmemiş demektir. O zaman işte Kur'an bir vadide, siz bir vadide, namaz bir vadide, hayat başka bir vadide yaşanıyor gibi olur; o zaman siz namazın size hatırlattığı değerleri kendinize ve hayata yansıtmamış oluyorsunuz, onunla aydınlanmamış oluyorsunuz. O zaman işte tırnak içinde "namaz kılıyorum ama böyle de bir hayat yaşıyorum" diye, hiç birbirine bulaşmayan, birbirine değmeyen, teğet geçen, sanki çelişki yokmuş gibi bir hal olur. Diyelim ki hem namaz kılıyorum hem yalan söylüyorum, hem namaz kılıyorum hem kibirli davranıyorum, hem namaz kılıyorum hem karşımdaki insanı aşağılıyorum, hem namaz kılıyorum hem karşımdaki insana karşı aşırı şüpheci davranıyorum. Olmaz bu. Allah hüsnü zan beslemeni emretmiş değil mi?
Dolayısıyla bakın, namazın insana hatırlattığı ikinci temel unsur referans ve değerlerdir. Allah diyor ki "eğer kullarım beni soracak olurlarsa de ki, ben onlara şah damarından daha yakınım." Ya da "Allah kuluna kâfi değil mi?" İşte Allah böyle diyor, sen diyorsun ki "değil," yani hayatında değil diyorsun. Allah ise kâfi olduğunu söylüyor. Şimdi hangisini tercih edeceğim? Diyeceğim ki, Allah madem kâfi diyor, o zaman ben bu ayetin hakikatini bulmaya çalışacağım. Ama nefsim diyor ki "hayır, kâfi değil." Ben hangi referansı, hangi kriteri takip edeceğim? Namaz kılıyorsan bunun bana hatırlattığı şey budur; o zaman ben o namazla değişmeye doğru yol almış olurum.
Tercih Etmek ve Fıtrat
Dolayısıyla ancak o durumda, yani gerçekten ilahi değerlerle nefsin veya toplumun yanlış değerleri karşı karşıya konup birisi tercih edildiğinde bir anlam kazanır bu. Çünkü bakın, hayat her zaman bir tercihtir, asla bu ortadan kaldırılamaz. Her zaman yol ikileşir, her zaman hayatta tercih yaparız. Bazen otomatik tercih yaparız -onlar aslında tercih değildir, aslında bir tercih noktasında tutuluyorsun ama o kadar otomatiksin ki tercih bile edemiyorsun, otomatik gidiyorsun. Bazen de zihnimizde, bilincimizde "bunu mu yapayım, bunu mu yapayım, böyle mi davranayım, böyle mi davranayım" dediğimiz durumlar olur; onlar da farkındalıklı bir tercih durumudur. İşte "intikam mı alayım, af mı edeyim; cömert mi davranayım, cimri mi davranayım; nefsimin aldığı yaradan dolayı karşımdakini inciteyim mi incitmeyeyim mi; beni kırdı, ben de onu mu kırayım, yoksa bu mevzuyu daha uygun, güzel, anlayış içinde mi konuşayım?" Bunlar tercihtir aslında hepsi. Ama biz otomatik olduğumuzda tercih yapamayız. Bir insan ne kadar otomatik hale gelirse o kadar tercih yapamaz hale gelir.
Onun için insan tercih eden varlıktır. Allah fücuru da takvayı da ilham eder. Yani ne demek bu? Senin fıtri bilincinde, kendini koruma, kendi fıtratını koruma istikametindeki tutum davranış nedir, bunun aksi noktasında fıtratından uzaklaşma anlamına gelecek şeyler nedir -bunları Allah bizim bilincimize koymuş. Yani fıtri bilincimizde bunları ayırt edebiliriz ve tercih yapabiliriz. Ama o fıtrat bilincini yitirirsek, o zaman neyin senin varlığının koruyucusu olduğunu, neyin senin fıtratının, varlığının dışında bir şey olduğunu ayırt edemezsin.
Utanmak: Fıtrata Uygun Davranmamaktan Utanmak
Onun için insan olmanın en temel ölçütlerinden, yani insanlığımızı hatırlamanın en temel ölçütlerinden birisi, iyiliğin, güzelliğin, hayrın sende güzel bir tat bırakması ve onun sana manen hoş gelmesidir. Bunun zıttı olan şeylerin de rahatsız edici gelmesidir. Fıtrat tam bu yerleştirilmiş olan bir şeydir; Allah merhametinden dolayı, hikmetinden dolayı bunu yerleştirmiştir insana. Mesela bebekte bakın, şefkat, merhamet, gülümseme -çocuk mutlu olur. Kabalık gösterin, sertlik gösterin, yüzünüzü asın -rahatsız olur. Neden? Çünkü fıtrat, fıtri olmayan şeyi reddediyor aslında. İşte biz o noktaya gelmeye çalışmalıyız; içeride bir şey, bir duygu, bir düşünce oluyor, ben fark ediyorum ki bu fıtriye uygun değil. Bu çok önemli bir şey.
Onun için peygamber der ki "utanmıyorsan istediğini yap." Bu ne demek? Utanmak nedir biliyor musunuz? Mesela diyelim ki pantolonun yırtık olur; şimdi yırtık olunca utanmıyoruz çünkü moda oldu. Eskiden 20 sene evvel mesela pantolonun yırtığıyla gelmiş olsa buraya, "pantolon yırtık, utan" derlerdi. Bu ne demek? Uygun değil yani, bu ortama uygun değil; o giyim, yırtık bir pantolon giyilmeye uygun değil yani. Utanmak nedir biliyor musunuz? Fıtraten "bu, benim fıtratıma uygun değil" -insan bu yüzden utanır. Fıtratına uymayan bir şey olarak algıladığımız şeyden utanırız. O zaman bu ne anlama geliyor "utanmak"? "Utanmıyorsan dilediğini yap" -buradaki utanmayı sadece böyle kadın erkek ilişkisi anlamında basitçe o seviyede algılayıp ona indirgememek lazım, çok geniş bir şey. "Utanmıyorsan dilediğini yap" -yani bir şeyin senin fıtratına uyup uymadığını fark edemiyorsan, ya da bunu umursamıyorsan, denebilecek bir şey yok, ne istiyorsan onu yap, çünkü referansın yok. Referansın daha doğrusu nefsinin arzu ve hevesleri; yani şunu ölçemiyorsun: "Bu benim fıtratıma yakışıyor mu?" Yok, yakışmıyor. İşte bu utanmaktır. İnsan yapar, fıtratına uymayan bir şey yapar, utanır: "Ya bu bana yakışmadı ya, bu benim fıtratıma yakışan bir şey değil." İşte utanmak budur.
Onun için peygamber diyor "utanmıyorsan ne diliyorsan yap." Onun için utanmak çok büyük bir fıtrat hakikatidir. Ama dediğim gibi, böyle utanmayı sadece basitçe kadın erkek mevzularına indirmemek lazım; utanmak bütün hayatı kapsar. Mesela Allah'tan bile utanırsın; seni belli bir fıtrat üzere yaratmış, o fıtrata uygun davranmamaktan utanırsın. Mesela Allah'ın huzuruna çıkarsın, "ya Rabbi, yalnızım" dersin. Allah der ki "ben sana şah damarından daha yakın değil miyim?" Birden utanırsın mesela; dersin ki, çünkü söylediğim şey fıtri değil, yanılmışım, kendimi yanlış bir şekilde yalnız hissetmişim. Halbuki Allah bana şah damarımdan daha yakın, nasıl yalnız olabilirim?
Her şey diyebilirsin: "Ya Rabbi, bana bu dünya hayatında gözümün aydınlığı olacağı bir eş ver." Bak, "ya Rabbi çok yalnızım" demiyor. Dikkat edin, Kur'an çok mükemmel bir metindir: "Ya Rabbi, bana bu dünya hayatında göz aydınlığı olacak bir eş ya da evlatlar nasip et" diyor. Bak, manasını ve değerini doğru bir şekilde ifade ediyor; "ya Rabbi mutlu olmak için" değil, "ben Allah'la mutluyum, ben fıtratımla mutluyum" der. "İşte ya Rabbi bana kimse değer vermiyor, bana değer verecek bir insanla beni tanıştır" -Allah sana bakar, sen de ona bakabiliyorsan özür dilersin: "Ya Rabbi özür dilerim" dersin, utanırsın. Çünkü der ki "benim kadar sana değer veren bir mahluk olabilir mi? Bak, ben senin Yaradanınım, sana öyle bir değer vermişim ki seni kendime muhatap, dost, yarattığım şu alemde aziz bir misafir kıldım. Sen daha nerede değer arıyorsun, kimden değer arıyorsun? Kimin verdiği değer benim sana verdiğim değerden daha fazla olabilir?"
Evet, şimdilik bu kadar. Teşekkür ederim.