Ne Olmak İstiyorsun Sorusunun Tuzağı

"Ne Olmak İstiyorsun?" Sorusunun Tuzağı

Evet, hoş geldiniz arkadaşlar. Çocukluk yaşından itibaren kendimize de duyduğumuz, bazen çocuklara veya gençlere de sorduğumuz bir soru var değil mi? "Ne olmak istiyorsun?" Hayatta sorulacak en sahte soru, en büyük tuzak soru. "Ne olmak istiyorsun?" Çok güzel görünen bir soru ama gerçekten insan için cevaplandırılmaya başlandığı anda tuzağa düşülmüşlükle eşdeğer olan bir soru.

"Ne olmak istiyorsun?" Bu ne demek aslında? Olmamışsın. Bir olmaklığın yok yani. Var değilsin. Var olmamışsın. Bir şey olmak istiyorsun. "Ne olmak istiyorsun?" Bu gibi sorular insan bilincinin tuzak sorularıdır. Ve bu sorulara cevap vermeye çalıştığınız zaman tuzak içine düşmüşsünüz demektir. Akıllı bir insan -hani bazen böyle deriz ya, işte akıllı, zeki, aydınlanmış veya işte çok zeki bir insan- evet, akıllı, zeki veya aydınlanmış bir insan böyle bir soruya cevap vermez. Çünkü sahte bir sorudur. "Ne olmak istiyorsun?"

Ama dikkat edin, sürekli olarak içimizde bu soruya cevap vermeye çalışan ve birçok cevabı olan, değil mi, bir şey olmak isteyen bir benlik var. Aslında bu soruya cevap vermeye çalıştığınız anda sizde bir benlik oluşturur. "Ne olmak istiyorsun?" Zaten şunu diyelim: herkes bir şey olmak istiyor zaten. Sevilmek istiyor. Değer görmek istiyor. Anlaşılmak istiyor. Bir kimsesi olsun istiyor. Değil mi? Bazen böyle bir insana anlatırken şeydir: "hiç seveni yok, dostu yok, yakını yok, kimsesi yok" değil mi? Sanki bu çok kötü bir şey. Veya "hiçbir şey olamadı" değil mi? Kendimiz de bunu kendimize söyleriz bazen: "sen hiçbir şey olamadın." Ya da başka bir tarafta bir egonuz vardır: bu hiçbir şey olamamanın yetersizliğine veya değersizliğine tahammülü yoktur. Olur mu? "Ben şu oldum, bu oldum" diye size güya cevap verir. Güya sizi tatmin etmeye çalışır.

İşte bu bizim gerçek varlığımız değildir. O yüzden "ne olmak istiyorsun" sorusunu kimin cevaplamak istediğine bakmamız gerekiyor. Biz eğer içimizde bu soruya cevap vermeye çalışan bir şey varsa onu bulmak zorundayız. Zaten gerçek varlığınızdaysanız bu soru size abes gelir. Boş bir soru olarak gelir. Hiçbir şeyi yoktur. Yani bir dairenin kaç köşesi olur sorusu gibi bir şey yani. Bir matematikçiye sorsanız size gülümser; herhalde bu, matematik geometri bilmiyor ve bu yüzden bir dairenin köşesi olmadığını bilmediği için böyle bir soru soruyor der. Aynı şekilde gerçek insan zaten "ne olmak istiyorsun" sorusuna cevap vermez. Verilemez. Çünkü böyle bir sorunun gerçekliği yoktur.

Ama bizim içimizde böyle bir soruya cevap vermek isteyen bir benlik var. Onu bulmalıyız. Bir şey olduğunda "olmuş" olacağını zanneden bir benlik. "Şöyle olduğunda, evet, olmuş olacağım." Etkili biri, hayranlık duyulacak biri, sahip olunan biri, sevilen biri... bunların hepsini kullanan bir benlik. Sevilen sayılan biri mi? İşte bir şeyler yapmış olan, işte dünyada bir etki bırakmış olan, değil mi? Veya "yok, ben biraz mütevaziyim, daha küçük şeyler istiyorum." Veya bir ilişkisi olan, değil mi? Mesela "hiç sevenim yok, hiç bana değer veren bir kimse olmadı." O zaman sen olmadın.

Yine bir psikanalist var, zaman zaman dile getiriyorum, egoyu çok iyi analiz ediyor; yani insanın psikolojik boyutundaki sınırları çok iyi gösteriyor. Onun bir sözü diyor ki ego başkası sayesinde oluşur. Ve egonun var olması için başkası gerekir. Aslında dikkat edin biz çoğunlukla o olmaklığı birileriyle bağlantılı olarak düşünürüz.

Dünyada Tek Başına Kalsaydınız: Var Mı Olurdunuz?

Mesela şunu hayal etmeye çalışalım: dünyada bir tek kişi olarak ben kaldım. Hayal edin bunu, düşünün. Dünyada hiçbir insan kalmadı. Bir tek siz kaldınız. Yine de bu soru güçlü olarak sorulur mu içinizden? Mesela "ne olmak istiyorum" sorusunu ne kadar sorarsınız? Veyahut da buna verdiğiniz cevapların kaçı boşa düşer? Sizi sevecek kimse yok, anlayacak kimse yok, fark edecek kimse yok, onaylayacak kimse yok, değer verecek kimse yok; tabi ki Instagram'da yok, Facebook'ta yok, hiçbiri yok, hiç kimse bunları görmeyecek değil mi, bunları beğenmeyecek. Herhangi bir kimse olmadığı bir durumu düşünün. Bu nasıl bir şey olurdu? Gerçekten biz o durumda da var olur muyduk? Ve ne olarak var oluruz?

Evet mesela ilk cevap: beden olarak var olurum. Ama dikkat edin, geçen böyle aklı başında bir insanla konuşuyordum, dedim ki bir insanın Instagram'a, şuraya buraya, hani böyle normal bir görüntüsünü koyması, dedim, çok garip bir şey. O da dedi ki "ama insan kendini göstermek istiyor" dedi. Şimdi bakın nereden başlasak değil mi? Hani öyle bir yanlış ki nereden başlasak?

Mesela dedim ki -içimden, tabii hepsini söyleyemiyorum kırılmasın diye- ben hayatımda böyle bir cümleyi kuracak bir zihne sahip olamadım. Yani kendimi göstermek için fotoğrafımı çekip koyacağım ve buna da diyeceğim ki "kendimi gösteriyorum." İnsanın kendini göstermesi mümkün mü? Böyle bir şey imkan var mı acaba? İnsan kendini gösterebilir mi?

Evet, demek ki aslında bakın hayattaki en önemli kavram, "kendim." Kendim dediğimde ne diyorum? Bütün her şey orada gizli. "Kendim" neye kendim diyorum? Neye kendim diyorum? Ama bakın ne kadar normal değil mi, "kendini gösteriyor." "İşte" dedi, "böyle hani güzel bir fotoğrafını koyarsın, insanlar da beğenirler, bu da insanın hoşuna gidiyor, değerli olduğunu hissettiriyor" diye konuştu arkadaşımız.

Sosyal Medyada Sahtenin Sahtesi

Şimdi bakın burada hani eğitimli, okumuş, belli bir birikimi olan bir insandan bahsediyoruz. Ama bu ne kadar yaygın bir şey değil mi? Kendini göster, birileri seni onaylasın, ve bunun üzerinden kendimi değerli hisset. Tabi arkadan bir ego geliyor ama "herkes öyle değil mi hocam?" Bakın bir sürü sahte benlikleri sıralayabilirsiniz, arkadan hepsi gelir ama "herkes öyle. Veya siz hangi çağda yaşıyorsunuz, insanların çoğu böyle zaten." Böyle olmayanı dövüyorlar değil mi? Böyle olmayan garipseniyor. Sonra bir anda diyorsunuz ki, herhalde bu doğal bir şey, yani bu kadar milyarlarca insan hata yapacak değil ya.

Herkes kendini demek ki gösterebiliyor. Demek ki kendini öyle bir şey ki görünebiliyorsun. Kendini öyle bir şey ki kendini gösterebiliyorsun. Ve değil mi çok yaygın bir şeydir. Sadece resim olarak değil mi böyle bir kendini bir göstermek yani. Kendini şöyle bir göstermen gerekiyor. Gösteremediğinde zaten egon kendi kendini yiyor. Diyor ki, "kendimi bir türlü gösteremiyorum, kendimden utanıyorum, kendimi gösterirsem bana değer vermeyecekler, beni beğenmeyecekler, onaylamayacaklar." Bu sefer de bir kaçınma davranışı sergiliyorsun. Veyahut da tırnak içinde kendini çokça gösteriyorsun. Ve o kendini göstermek üzerinden de kendini iyi hissettiğine inanıyorsun. Bunu da onaylıyorsun ve bunun üzerinden de hareket ediyorsun. Ne kadar iç içe geçmiş aldanışlar değil mi?

Tabi arkadaş sonra dedi ki, "ben daha böyle doğal pozlar koyuyorum, işte bazıları daha yapay pozlar koyuyor, doğal olmak lazım" dedi. "Kendin olman gerekir" dedi. Tabi hani gene neresini düzeltsek diye düşüneceğimiz bir şey. Bakın doğal olmayan şeyin bir kat daha doğal olmayan türevini alıyoruz aslında biz, değil mi? Hatta şöyle diyoruz yani: Instagram'da, Facebook'ta aslında biz, biz olmadığımız hallerimizi sergiliyoruz. Mutsuz, mutluymuş gibi görünüyoruz. İşte o kadar tanınan biri değiliz, tanınıyormuş gibi gösteriyoruz. Yani sahtenin sahtesini alıyoruz. Hatta bir kat sahtesini bile almamız mümkün.

O nerede gerçekleşiyor? Tırnak içinde bizi Instagram'dan, Facebook'tan takip eden insanlar da görünüyor. Onlar da bizim sahteliğimizin sahteliğini zihinlerinde üretiyorlar. Mesela diyorlar ki, "bak şuna bak ya, ne mutlu, bak bugün nerede yemek yemiş, bak bugün ne giymiş, bak bugün ne almış" veya bakıyor mesela "herkes mutlu" diyor. Bir sahtelik daha ortaya çıkıyor.

Sonra tabi işin ucu kaçtığı için artık hiçbirimiz "kendim neyim, kendini bilmek nedir, kendi olmak nedir" hepsinin ucu kaçıyor. Yani bir matriksin içindeyiz, çok sahte bir matriks. Ve bunun içinde tamamen kaybolan bir kişi olarak hayatımızı devam ettirmeye çalışıyoruz. Ne zamana kadar? Ölene kadar devam edebilir bu hikaye. Ya da bu dünyada ölmeden evvel uyanana kadar. Çünkü bu hikayenin sürdürülmesi için birçok şart vardır ortada. Kendinizi beğendireceğiniz bir sürü karşı cins vardır değil mi? Kendi beğenirliliğinizi, sevilebilir olduğunuzu, değerli olduğunuzu test edeceğiniz o kadar çok imkan var ki değil mi, hele bu zamanda. O zaman ne olacak? Hikaye devam edecek.

Ego Bir Roldür: Erol Taş Örneği

Veyahut da öyle bir ego inşa etmişsinizdir ki bu ego size, sizin kurguladığınız bir olma hikayesi üzerinden dayak atar. "Ne yaptın ki? Bu dünyada ne yaptın? Neyi başardın? Ne ortaya koydun? Veyahut da hayatta istediğin hangi şeyi yapabildin ki?" O da ne? İstediğini yaparsan olmuş olursun. Bakın bu da bir olma hikayesi. Eğer istediğini yapabiliyorsan, istemediklerin şeyi, istemediğin şeyleri de yapmayabiliyorsan, o zaman sen kendin olabiliyorsun demektir. Hatta modern psikoloji bunu dillendirir: "kendin ol." Neyle kendin olacaksın? Ne istiyorsan yap, istemiyorsan da yapma. Ne olmuş oldun? Kendin olmuş oldun.

"Şimdi o da diyor ki istemekten kastettiğiniz siz gelecek için mi diyorsunuz, şu an için mi diyorsunuz, ya da ikisi de mi?" Şu an ve gelecek için, ikisi de. "Yani arzuladığı şey değil de, biz yaparken samimi bir şekilde yapmak, rol yapmamak kendi olmak değil midir?" Değildir. Rol yapan rol yapıyor. Yani gerçek olmayan bir şeyin üzerinden biz yaşıyoruz. Biz şu an hepimiz rol yapıyoruz. Egonun rolünü oynuyoruz. Kendimiz değiliz. Egonun rolünü oynuyoruz. Hepimiz rol oynuyoruz. Bir de rolün rolü var, o da ayrı bir şey, türevin türevi var.

Ego rol yapar. Yani ne anlamda rol yapar? Sahte ve hikaye türetilmiş bir kurgu benliği oynar. Yani buradaki oynamayı ve rol yapmayı sunilik olarak algılamayın. Buradaki kastımız, egonun rolünden kastımız, "ben" denilen şey kendine bir tanım getiriyor. O tanımı korumaya çalışıyor. Anlatabildim mi? Hani bazen bir filmde birine bir rol verirler, derler ki bak senin oynayacağın karakter böyle bir karakter; işte diyelim ki sert, kendine güvenen, kararlı, ne yaptığını bilen, insanların eleştirisine kulak asmayan falan filan bir kimliksin sen bu oyunda, bu filmde. O kişi de bu rolü oynar değil mi? Bu bir roldür değil mi?

Şimdi biz kendimize dönelim -tabii kendimize şu an dönemiyoruz, sahte bir kendiliğe dönüyoruz- ve soruyoruz: "sen kendini bir tarif etsene." İşte her birimizin kendini tarifi bir ego rolüdür. Anlatabildim mi? Yani bir şeyi yapmak, yapmamak, bir şey olmak, olamamak üzerinden kendini tanımlayan bir kimlik; bu gerçek varlığımız değildir. Bakın faaliyette bulunmak ayrı bir şeydir, o faaliyetten bir kimlik üretmek ayrı bir şeydir. Hani her zaman hatırlatıyorum: anne deneyimi yaşamak ayrı bir şeydir, "ben anneyim" ayrı bir şeydir. Bedensel olarak güzel olmanız, Allah'ın bedensel olarak size bir güzellik vermesi ayrı bir şeydir, "ben güzelim" ayrı bir şeydir. Bedeninize bakıp "ben güzelim" demek ayrı bir şeydir. Bunların hepsi roldür.

Ve biz bir süre sonra bu ego rolünü devam ettirmek isteriz. Devam ettirmek zorunda oluruz. Hatta bu kimliğimizi devam ettiremediğimiz durumlar kendimizi kötü hissettiğimiz durumlardır. Doğal olarak tabii ki yani. O noktada uyanmadığımız sürece elimizde ondan başka bir şey yok ki.

Hani şöyle düşünün, hani bazen böyle rolüne kendini çok kaptırıp zamanında oynadığı bir film karakterini sürekli günlük hayatta devam ettirmeye çalışan bazı böyle aktörler vardır. Veya biz onları özdeşleştirmişiz biz değil mi? Bu Erol Taş'ı diyelim, adam ya fabrikatördür ya bilmem nedir. Mesela biz adamı normalde görsek, biz aslında kiminle karşılaşıyoruz o anda? Kendi zihnimizde, filmdeki Erol Taş'la karşılaşıyoruz. Hani onu dövmüşler ya adamı. Böyle çok yerde adam dayak yemiş veya kaçmış yani. Çünkü işte ırz düşmanı, çocukları satan, işte ufacık çocukları dilenci haline getiren bir karakter. Oynadığı filmlerde çoğunlukla kötü adam olduğu için Erol Taş deyince insanların aklına ne geliyor? Bu geliyor. Adamı zaman zaman dövmüşler yani. Çünkü neden? Çünkü bakın o filmlerdeki rolüyle o insanı hatırlıyoruz.

Şahsi Erol Taş'ı görmüyoruz orada. Aynı benzer şekilde biz ne görüyoruz şu anda? Gerçek kendimizi görmüyoruz. Bir rolü görüyoruz. Bir bedeni görüyoruz. Ve olmak istediğimiz bir kimliği veya olamadığımız bir kimliği görüyoruz. Ama olmak istediğimiz bir şey. O yüzden sorumuzun önemi burada. "Ne olmak istiyorsun?" Bir sor kendine, ama sonra bunun kendin olmadığını da anlayacaksın. Ama önce tabii ki dışarıdan içeriye doğru katman katman gitmek zorundayız. O yüzden bu soru çok önemli. "Ne olmak istiyorsun?" Dikkat et.

Rolüyle Özdeşleşen Ego: Savaşçı ve Dinleyen

İşte diyelim ki böyle mesajlar atıp, "kardeşim ben bu dünyadaki haksızlıklara kafa tutan bir insan olmak istiyorum" — bu da bir roldür. Kafa tutacağın bir haksızlık kalmayınca ego çökecek. O yüzden çok ilginçtir; Afganistan'da, yaşlı olanlarınız bilir, 50'nin üzerinde olanlar bilir, işte 80'lerde böyle Afganistan'da bir savaş vardı Ruslara karşı, işte mücadele falan, haksızlık. Ama adamlar o savaşçı rolüyle o kadar özdeşleştiler ki, Rusya ayrıldı, çıktı oradan, ama adam savaşmak zorunda. Çünkü o role bürünmüş, o olmuş; adam artık savaşçı yani. Birbirleriyle savaştılar. Evet, bu sefer savaşacak birini arayacaksın. Yapabileceğin başka bir şey yok.

Mesela ben desem ki "ben sevilen biriyim, ben işte dinlenen biriyim." Ne yapacağım? Ya bir gün geldim buraya, diyeyim ki "beni dinleyen yok, gelen giden yok." Diyeceğim, egom şunu diyecek: "tabi insanlara ağır geldi, onlar böyle basit şeyleri dinliyorlar, ıvır zıvır şeyleri dinliyorlar, ben çok derin şeylerden bahsediyorum, insanların egosuna ağır geldi" diyeceğim. Ve egom hep şunu arayacak: böyle beni dinleyecek, derinlikten anlayan, hakikati arayan falan; "böyle biz hakikati arayan insanlarla konuşuruz" falan böyle. Bakın bu nedir? Bu roldür işte yani. Anlatabildim mi?

"Olmak istiyorum yine, deneyimlemek istiyorum" desek. Bir şeyi deneyimlemek isteyebiliriz, bunda bir mahsuru yok. Ama o oradaki temel nokta şudur: deneyimlemek istediğin şeyi deneyimleyemediğinde, buna imkan olmadığında, bundan dolayı bir mahrumiyet hissediyor musun? Hissediyorsan sen onu deneyimlemiyorsun, o senin kimliğindir. "Bunu yaşamam lazım." Mesela örnek: "ya hayatta istediğim hayatı yaşayamadım" mesela bir cümle değil mi? Duymuşsun, "istediğim hayatı yaşayamadım." Şimdi bu nedir? İşte bu sorudur. Bir şey olmak istiyorsun. Sahte bir kendilikle bir şey olmak istiyorsun. Ve o şey olamadığını görüyorsun. Buna da ne diyorsun? "Ben hayatı yaşayamadım." Yani sen şu anda hayatını yaşayamamış olan birisin. Bakın biz bunu o kadar çok kullanıyoruz ki yani "hayatını yaşayamayan" o kadar çok insan var ki.

"Ama şundan da olabilir belki: bir şey isteyip de olmamasından ziyade, olan şeylerden keyif alamadığı için gibi olabilir yani. Bir şey olmuştu, o olanlardan dolayı mutlu olamamıştı." Ondan dolayı hani, ama tabi o cümleyle tam "istediğim hayat, hiç hayatta böyle istediğim hayatı yaşayamadım" diyen bir hayvan gördünüz mü mesela? Oturup "istediğim hayatı yaşayamadım." Var mı öyle? Yok değil mi? Niye yok? Biz diyoruz onun aklı yok. Ya hayır, onun egosu yok. Aklınız buna sizi mecbur etmez, aklınızın olması. Egosu yok. O yüzden.

Ego: Bedene ve Zihne Temellenen Kendilik Algısı

Ama sen bir ego üzerinden -yani ego şu arkadaşlar: beden ve zihne temellendirilen kendilik anlayışı. Ego bu demek bizim literatürümüzde. Bedene ve zihne temellenen kendilik algısına ego diyoruz. Ego kelime olarak "ben" demek. Yani bunu Freudyen anlamda kullanmıyoruz, doğal anlamıyla kullanıyoruz. "Ben" algısı, yani kendilik algısı. "Ben" dediğinde, "kendim" dediğinde dediğin şey; dikkat et, ne üzerine oturuyor "ben" ve "kendim" algısı? Bir düşün: bedenin, düşüncelerin, duyguların, yapıp ettiklerin veya yapamadıkların veya hallettiklerin, bunların üzerine oturuyor.

"Ben çok yanlış kararlar verdim, o yüzden de kendimi çok suçlu hissediyorum." Bu da bir kurgu benlik. Çünkü bu da neyin üzerine oturdu? Bir eylemin üzerine oturdu. O yüzden insanın yaratıcı tarafından var olan bir kimliği vardır. Bakın onun mahiyeti "var olan"dır. Hani "vardır" ve "olandır." "Olması gereken" değil. "Bir şey olacak" değil. "Vardır ve olandır." Mesela bir ağacı düşünün: vardır değil mi? Ve o bir şey olmaklığın çekirdeğini taşır. Mesela hiçbir ağaç "ben ne olacağım" diye düşünmez değil mi? Veya biz bir ağaca büyüyünce "ne olacaksın" demeyiz. O vardır ve bir olmaklıkla taçlandırılmıştır.

O zaman ben varım ve insan olmaklıkla taçlandırılmışım. O insan olmaklığımda bir kısım değerler içerir. O yüzden bir şey olmak istemiyorum ben. Bir şey olmam da gerekmiyor. Bir şey olduğumda olmayacağım. Bunların sahteliğini görmeden asla bir adım dahi ilerleyemeyiz.

"Ne Oldum ki, Ne Olabildim ki" Tuzağı

Veya bakın tam tersi durumda da mesela, "ne olmak istiyorsun" veya "kendinin ne olduğunu düşünüyorsun" sorusu kadar ve bunların cevapları kadar şu soru da çok tehlikeli: "ben ne oldum ki? Ne olabildim ki? Bu hayatta ben ne olabildim ki ya?" Değil mi? Bu da çok tehlikeli bir soru. "Ne olabildim ki?" Yani "bir şey olabilirdim ama şu veya bu sebeplerle olamadım. İşte annem engel oldu, babam engel oldu, eşim engel oldu, bir şeyler engel oldu, hayattaki bir kısım şanssızlıklar engel oldu, olmak istediğim kişi olamadım." Bu sefer de buradan dayak yersin.

Onun için "ben" demek çok büyük bir emanet. Hani şimdi anlıyor musunuz, Kur'an'da işte "yerlere göklere biz emaneti teklif ettik ama onlar kaçındılar." Bu kendilik bilincidir. Gerçekten kendi olmak ve kendi kendini bilme bilincidir. Yani hem olmak hem ne olduğunu bilme bilincidir. Ve buna "ben" diyebilme bilincidir. Ama neye "ben" diyeceğin çok önemli. Onu doğru bir şekilde saflayamadığında hayatın başından sonuna kadar yanlış gider.

Etkilemeye çalışan benlik, başarılı olmaya çalışan benlik, bir şeyle mutlu olacağını düşünen benlik, kendini bir şeylerin üzerinden tam yeterli algılayan benlik; bakın en temel noktaya dönmedikçe ürettiğiniz bütün sorular ve bütün cevaplar problemdir. O yüzden kadim bilgelikte temel soru "ben kimim?" sorusudur. Çünkü bakın bir şeye "ben" dediğiniz anda, ve o dediğiniz şey gerçek ben değilse, o zaman Allah yardımcınız olsun.

Ben Kimim? Çöp Torbasını Toptan Çıkarmak

Bakın kendini çok küçümseyen insanlar vardır, kendini süper iyi hisseden insanlar da vardır. "Ben kendimi gerçekleştirdim, hayal ettiğim her şeyi gerçekleştirdim" diyen. Öbürü de zıt kutupta, "hayal ettiğim hiçbir şeyi gerçekleştiremedim" diyen. İkisi de aynı sahteliğin, aynı matriksin, aynı tuzağın içindedir. Aralarında zerre kadar bir fark yoktur.

"Tabi buna karşı içinizde tetiklenen benlik yok mu arkadaşlar? Hani öyle diyorsunuz ama diyen değil mi?" Bak bir sürü benlikler de var. "O zaman bizim hayatımızın süreci o benlikleri bulup birbirinden ayırmak değil mi hocam? Ben diyen şuna ben dedik, buna ben dedik falan, onları ayırmak gerekiyor." Evet hepsini; yani mesela siz çöp sepetini veya çöp torbasını düşünün. Çöp torbasını nasıl kullanıyorsunuz? Diyelim ki attınız, attınız, attınız, sonra doldu, kapıya çıkarıyorsunuz, toptan çıkarıyorsunuz değil mi? Hani çöp torbasını tutup içindeki çöpleri tek tek çıkarmıyorsunuz. Ben de diyorum ki toptan bir şey yapın yani.

Öncelikle "ben" diye başlayan cümlelerinize hemen nokta koyun. Henüz ben kendimi bilmiyorum ki "ben" diyeyim. Ama sadece kelime manasıyla değil, tabii kelime manası değil. Yani ben kendimi bilmiyorum ki şimdi "ben" diyeyim. "Ben kendimi çok kötü hissediyorum." Ben şimdi nasıl bunu diyebilirim? Çünkü "ben" nedir bilmiyorum. O zaman şunu diyebilirsin: "içimde olumsuz bir duygu durumu gözlemliyorum." "Kimse kimseye karşı samimi davranmıyor, ben bundan çok rahatsızım." Bak orada dur, henüz sen "ben" nedir bilmiyorsun. O yüzden de ki: "insanlar arasında samimiyetsiz bazı ilişkiler var, içimde bundan rahatsız olan bir benlik var." Bak hiçbir zaman "ben" hissini deneyimlere verme. Yaşanmış olgulara ve yaşanan olgulara verme. Çünkü verdiğin anda "ben" odur; verdiğin anda oraya girdin ve orada kendini tanımladın.

"Aynen, zaten diyorum ya, o hep bir şey koyacak ki var olacak, yani oraya bir şey koyacak zaten. Koymadığı zaman ego bitiyor zaten."

"Hocam insanın bu hale gelmesinde toplumun bir etkisi yok mudur? Toplumun bir dahli yok mudur? İnsana özellikle yani çevrenin." Var, ama benlik bundan hangi hikayeyi üretiyor? Mesela, bir dakika, acele etme. Benlik bundan hangi hikayeyi üretiyor? Diyelim ki var, "bizi bu hale getiren toplumdur" dedik. Benlik ne hikaye üretti bundan? Arkası ne? Korku. Korku, endişe, korku. İşte kendine yer bulamamak. Güzel. Hikayeler çıkıyor. Mesela bir daha söyle: kendine yer bulamamak. Şimdi kendine yer bulamamak; bir şey daha söyledin, yeter, bu hikaye bize yeter. Kendine yer bulamamak. Kendin kimin? Evet. Kimin endişesi? Kendine yer bulamamak, kimin endişesi? Sahtekar bir benliğin endişesi. Egosu olanın değil, egonun endişesi. Egosu olanın endişesi olsaydı, gerçekten olan bir şey olsaydı, orada o endişe olmayacaktı. Kendisini o ego olarak görenin endişesi.

Küçük Bir Egom Var Ama Ben O Değilim

Şimdi bakın benim bir egom olabilir. Yani bir egom olabilir. Ama ben kimim? Olanım. Benim de küçük bir egom var. Şey gibi: benim küçük bir kuşum var mesela, ama ben kuş değilim, değil mi mesela? Benim küçük bir köpeğim var. Benim bir kedim var. Ama ben kedi değilim. Bak ne diyorum? Kedim var, ben kimim? Kedisi olan benim. Küçük bir egom olabilir ama ben o egom muyum? Bu mesele. Benim küçük bir egom olabilir. Bir tane vardır, küçük bir ego. Bana diyordur ki ikide bir, "İsmail, sen bu toplumda kendine bir türlü yer bulamıyorsun, kimse seni anlamıyor, halbuki senin ne derin bilgilerin var, sen aslında senin kıymetini bilseler toplumda çok iyi bir yer edineceksin." Bir gün bir arkadaş bana öyle demişti: "ben senin bu bilgilerinin yarısına sahip olsam uçarım falan, işte şunu yaparım."

Şimdi bakın ne oldu? Böyle bir, benim küçük bir egom olabilir. Ama ben kimim? Ben o egoyu onaylamayalım. Ben onun hikayesini duyan ama onaylamayan. Diyorum ki sen neyin peşindesin? Sen ne diyorsun bana? "Kendime yer bulamıyorum." Sen kimsin ve nesin? Ben kimim? Ben sen değilim. O bana diyor ki kendime yer bulamıyorum. Bulamazsan bulama, o senin problemin. Güzel bir şey.

Bakın umursamak da, umursamamak da yanlış bir şeydir. İkisi de bir ego reaksiyonudur. Yani umursamamak da bir ego reaksiyonudur. İkisinin farklı sonuçları vardır ama ikisi de ego reaksiyonudur. Bizim burada durmak istediğimiz, bulunmak istediğimiz veya gerçekte var olduğumuz nokta şudur: sen ne umursarsın ne umursamazsın. "Ya ben umursamıyorum." Mesela işte biri bana diyecek ki "ya İsmail, senin kıymetini bilen yok." Ben diyeceğim ki "ya ben umursamıyorum, önemli değil, kim ki onlar, umurumda değil." Bu da bir ego. Ne buna gerek var ne buna gerek var. İkisi de ego çünkü. "Al birini vurun tekine" meselesi.

Şeytanın Adımlarını Takip Etmemek

"Özür dilerim hocam, siz ikaz ederken egomuzla ilgili olabilir mi, şeytanın adımlarını takip etmemek?" Şeytan da egoya tersinden yol göstermeye çalışan biri. Şeytanın adımlarını takip etmemek: çünkü egonun birçok öğretmeni vardır. Yanlış toplumsal öğretiler, yanlış değer yargıları; işte "erkek adam karısına söz dinletir, dinletemiyorsan erkek adam değilsin" mesela. Bunlar toplumsal değerlerdir. Veya bize vesvese olarak şeytandan geldiğini bizim İslami literatürde söylediğimiz şeyler; bunlar da etki eden şeylerdir. Ama sorumlu sensin. Yani sen egonla mı kulak veriyorsun bir şeye, gerçek kendin olarak mı kulak veriyorsun?

Mesela Mekke'de Hazreti Muhammed'e, Ebu Cehiller onlar bunlar, ne ile kulak verdiler? Ego ile kulak verdiler. Adamlar aptal değil, zeki adamlar, belli bilgileri var ama ego ile kulak veriyor. Mesela ben size artık böyle bazı şeyleri söylemekten çekiniyorum çünkü diyorum ki işte, söylemeyelim işte; mesela bazı şeyler söylüyorum, çok irkiliyorsunuz mesela, değil mi? İrkiliyorsunuz. Neden? Çünkü egonun penceresinden dinliyorsunuz. Egonun penceresinden dinlemeseniz, benim söylemek istediğim şeyi anlayabilirsiniz.

Ego ile Dinlemek: Eşin İhaneti Örneği

Mesela örnek veriyorum: bir kadın düşünelim. Adam ona dedi ki "ya ben başka biriyle tanıştım, onunla daha mutlu olacağıma inanıyorum, sen de 20 yıllık eşimsin." Ne dersin? Tabi bunu neyle dinlediğine bağlı. Nasıl dinledin, ciddi ki baktın, ya hakikaten öyle biriyle tanışmış ki pırlanta gibi bir insan, hakikaten de mutlu olur, eşinden kurtulduğuma sevinirim. Ama bak seninki de ego, çünkü eşinden memnun değilsin. O zaman ekleyeyim: sen eşinden çok memnunsun ve 20 yıldır da diyorsun ki "iyi ki bu adamı buldum." O zaman gidelim. Çok güzel. Şimdi ikisi de yok. Biraz önce de olmuştu da yanlış anlaşılmasın diye mevzuyu açtım.

Şimdi bakın bu egoyla dinlediğimiz için böyle reaksiyon veriyoruz. Bu ne demek, ego ile dinlemek? Çünkü bak kendin dediğin şey bir ilişkiyle var olan bir şey. Veya mutluluk dediğin şey, bir insanla var olduğunu zannettiğin bir şey. O insanla sürekli kendini tanımlamışsın. O insanla var olduğunu, varlığını, değerini, kendini iyi hissetme halini yaşamışsın. O zaman ne yapıyorsun? Diyorsun ki "vururum." Veya derim ki "Allah belanı versin" en azından. Neden? Çünkü ego ile dinledim bunu.

"Hocam şimdi mesela bize çok eşliliği örnek verirken, bu sizin o anlamda ego üzerinden anlattığınız bir şeye benziyor. Hazreti Ayşe validemizle ilgili de böyle bir mesele vardı." "Evet. Evet. Onları başka bir gün analiz ederiz. Ama şunu diyebiliriz: yani bakın burada ikinci bir eş olsun olmasın mevzusu değil. Siz olaya nasıl bakıyorsunuz, mevzu bu yani." Burada şeyi kaçırmayalım: konu ikinci eş mevzusu değil, birileri de kendilerine malzeme aramasın. Konu bu değil. Konu, meseleyi nereden algılıyorsunuz? Değil mi?

Eşin Duyarsızlığı Karşısında Kendini Değersiz Hissetmek

Mesela şöyle düşünün: eşinizin bir yanlış tutumu var diyelim, size çok duyarlı değil vs. "Kendimi çok değersiz hissediyorum." Düşün bu nasıl bir şey? Onu bir düşün. Yani neden kendimi değersiz hissediyorum bir insanın duyarsızlığı nedeniyle? Bak demek ki senin ego yapılanman, yani kendilik yapılanman ne? Birisinin sana duyarlı, ilgili, şefkatli, sahiplenici veya muhtaç halde olduğunda, tırnak içinde, sen kendini var hissediyorsun. Hatta mesela bazı egolar vardır: başkalarının kendilerine ihtiyaçları üzerinden yapılanmışlardır. Kimsenin onlara ihtiyacı olmasa kendilerini kötü hissederler. Anlatabildim mi? Kendilerini kötü hissederler. Bu ne demektir? Bu şu demektir: oradaki kendilik yapılanması başkasının kendisine ihtiyaç duyması üzerinden şekillenmiş. Bir başkasınınki başka bir şey üzerinden şekillenmiş.

O yüzden, ne olmak istiyorsunuz? Veya bunlara birkaç soru daha ekleyelim: hangi durumda kendinizi değerli hissediyorsunuz? Hangi durumda kendinizi tam hissediyorsunuz? Hangi durumda kendinizi var hissediyorsunuz? Bu soruları sorun, o zaman nasıl bir ego yapılanmasına sahip olduğunuzu görebilirsiniz. Ama şunu söylemeyin: "ben hakikati arayan bir insanım" şu anda bunu söylemeyin. Çünkü bir egonun bunu isteme ihtimali yoktur arkadaşlar; yani ego hakikati de yine kendisini beslemek için ister.

Hakikati Ararken Bile Egoya Yatırım Yapmak

"Çünkü evet yani şimdi biz kişiye desek ki bak abi hakikati bulacağım ama sen falan kalmayacak." Şu anki sen olmayacak. Senin olsun o hakikat. Hatta bana çok sormuştur insanlar: "hakikati bulunca ben ben olmayacak mıyım?" "Olmayacaksın" diyorum. "Ama sen gerçek kendini bulacaksın." Yani sen şu anki sen olmayacaksın. Sen zaten şu anki senin sahteliğini göreceksin. Ama sen şu anda hakikati ararken bile egona farkında olmadan yatırım yapıyorsun. "Biz çok derin şeylerle uğraşıyoruz, biz hakikat yolcusuyuz." Yürü babam, çok güzel, çok iyi bir yol. Sahte hepsi.

Çünkü bakın hakikat senin egonu güçlendiren bir şey değildir. Senin egonu ortadan kaldırmayı öneren bir şeydir, diyeyim, veya tanımayan bir şeydir. Hatta bununla ilgili çok güzel bir şey vardır: birisi gelir bir bilgenin karşısına, senelerce çaba göstermiş, işte kendini bilme yolunda falan; "işte benim teslimiyetim çok fazla, ben kendimi teslimiyet noktasında geliştirmeye çalıştım" falan. Bilge şunu söylüyor ona: diyor ki teslimiyet egonun Allah'a teslimiyeti değildir. Teslimiyet, egonun tümüyle Allah'a teslim edilmesidir.

Gerçek Teslimiyet: Egonun Kendisi Teslim Edilir

Çünkü bakın ego da Allah'a teslim olduğunu düşünebilir. Onunla bir teslimiyet anlaşması yapabilir. Ama o teslimiyet anlaşması bir teslimiyet anlaşması değildir. Der ki "bak ben sana teslim oluyorum ama sen de beni görürsün yani." "Biz Allah'a teslim olmuşlardanız, işte Allah arkamızda" falan. Ego Allah'a teslim olabilir. Egonun bir hikayesi vardır, o hikayeyle teslim olur, o hikayenin üzerinden teslim olur. Halbuki teslimiyet egonun tümüyle Allah'a teslim edilmesidir. "Dilersen beni var et, dilersen etme. Ne dilersen o olsun. Benim hakkımda ne diyorsan o olsun." Bu teslimiyettir. "Bu dünyada ne yaşatmak istiyorsan onu yaşa. Sadece beni gerçek kendiliğime ulaştır." Teslimiyet budur. Senin gerçek kendine ulaşman. Ama bu benlikle teslimiyet nedir? Yine bir kurgudur.

Kişi Allah'a tam olarak nasıl güvenebilir diye sorabilir. Güvenemez. Ego Allah'a güvenemez. Sadece bazen güvenir, sonra da der ki "çok güvendim ama güvenimi boşa çıkardı." Allah'a ego güvenemez. Yani oradaki güven de bir ego yapılanmasıdır. "Kötüdür" anlamında demiyorum mutlak olarak, ama yine bir ego yapılanmasıdır. Çünkü "ben Allah'a güveniyorum" dediğinde bile alttan alta şu var: Allah bana bunu yapmaz, şunu yapmaz, bunu yapmaz; şunları da benim için yapar. "Ben Allah'a güveniyorum." Ya sen Allah'a güvenmiyorsun, sen egonun arzu ve isteklerini ve korkularını Allah'a boca ediyorsun. Evet. Onun da bunu "tamam evladım" diye karşılamasını bekliyorsun. Bu değil, güven.

Bakın güven ne biliyor musunuz? Güven, şu egoya şunu deyin: "ya sen var mıydın? Şu anki bilinçle, soruyu soran, sen var mıydın? Bedenin var mıydı? Hislerin, duyguların şu bu var mıydı?" Yoktu. "Sen ne menem, Allah'a güveniyorum güvenmiyorum" hesabı yaparak, bir şeylerin hesabını tutuyorsun ki; ya sen yokken bak sana bir varoluş hissi verdi, varlık hissi verdi. Sen Allah'a güveneyim mi, güvenmeyeyim mi? Sen kimsin? Sen neyin peşindesin diye o egoya sormak lazım. Sanki müstakil bir varlığı var, bir hazinesi var, Allah'la da bir yerde karşılaşmış, iş yapacaklar: "güveneyim mi, güvenmeyeyim mi?" Tabi belli bir pazarlık veya böyle Allah'ı da test etme süreci vardır egonun. Sonra testten Allah sağlam çıkarsa güvenir. Ama o test etme ölünceye kadar devam eder. O bitmez, o. Anladın mı? O bitmez.

O yüzden egonun hiçbir şeyi hakiki değil. Sevmesi de mi? Kesinlikle, tabii ki sevmesi de. Yok, Allah'ı sevmesi de, Allah'ın onu sevmesi de -bu egonun kendince algıladığı Allah sevmesidir. Yani görecelidir. Tabiatı icabı görecelidir.

Kurban Kavramı: Zaten Her Şey Sana Aitti

Peki teslim olması için? Mesela bakın şöyle düşünün: mesela çocuğunuzun sizi anne baba olarak sevmesi de görecelidir, tamam, onda da mevcut. Anne babanın çocuğunu sevmesi de görecelidir son tahlilde. Öz olduğu zaman gerçekten sevgi hakikidir. "Ya o da hani beni yokken var etsin, ondan dolayı her şeyimi sana teslim ediyorum" mu diye. Ya senin bir şeyin yok zaten, her şey onun mu zaten. "Her şeyimi sana teslim ediyorum." İyi bak, yoksa aramız bozulur. Ya senin, benim dediğin her şey onun. Ben neyimi Allah'a teslim edeyim ki? Gönülden mi öyle şekilde anlandırılabilir. Bak hep egona ne kadar problematik değil mi? "Her şeyimi sana teslim ediyorum." Ya benim her şeyimi zaten sen verdin. Ben nefsimi de sen verdin. Ben Allah'la ne anlaşması yapacağım ya? Her şey senin.

Kurban kavramı budur zaten bakın. Kurban kavramı öyle. Kurban bayramında işte Zilhicce'nin bilmem kaçıncı gününde işte kurban pazarından bir şey alıp kesmek değildir. Kurban: "ya Rabbi, benim her şeyim senin. Ben de seninim. Aklıma gelen ne varsa, varlığım adına, kendim adına, benim adım ne varsa hepsi senindir. Bunların senin olduğunun bilincindeyim ve sana tekrar geri takdim ediyorum." Bundan dolayı da haşa bir şeyim yok yani. Bunu yapmaktan da kendime pay çıkarmıyorum. Çünkü doğal olarak senin ya.

Bu şuna benziyor: biri sana borç vermiş, üstelik de borç vermiş, demiş ki ara sıra ihtiyacın olursa da kullan, bak bunu da vermiş. Sonra geri istiyor. Sen diyorsun ki bak ben sana bunu geri veriyorum. Yahu zaten onun malıydı, üstelik de kullanırken sen de istifade ettin. Sen şimdi bir de geri verirken kendine bir paye mi verilmesini istiyorsun? Böyle bir şey olabilir mi? Kurban budur. Onun için Peygamber Hazreti Fatıma'ya kurbanının başında dur demiştir. Çünkü kurban eden aslında kurban edilendir. Yani kurban eden kişi aslında kurban edilen kişidir. O hayvan dediğin vesaire bir semboldür. Kurban edilen o hayvan değildir. Kurban olan sensin. Ne demek kurban olmak? Yani kendinin bütün varlığınla ona ait olduğunu fark edip ona tekrar geri vermek.

"Allah'tan geldik, Allah'a döneceğiz" -sanki biz onu slogan gibi kullanıyoruz. Ego her şeyi slogan olarak kullanıyor zaten, egonun işi o. Onun gerçek bir manevi anlamı yok değil yani, var zaten. Bakın kurban, İslam literatüründe yakınlaşmak demektir. Yakınlaşmak için ikiliğin ortadan kalkması gerekir. Aslında yakınlaşmak kavramı bile dilin yetersizliğinden kaynaklanır. Sartre'nin ilginç bir sözü var, diyor ki aşık olmak bir olmaktır ama bu imkansızdır. Çünkü herkes kendi bilincine mahkumdur. Yani aslında aşık olmak bir olmaktır ama diyor bu imkansızdır. Adam çünkü ego düzeyinde. Diyor ki bu imkansızdır çünkü herkes kendi bilincine mahkumdur.

Şimdi ben ve Allah ikiliğini koruduğu müddetçe o gerçek yakınlık gerçekleşmez. Ben bu algımı, yani bu benlik hissimi kaldırdığımda gerçek yakınlık olur. Bu da kurbandır. Yani her şeyini Allah'a tekrar geri vermektir. Peki o sana ne verecek? O sana gerçek kendini verecek. Senin gerçek kendinin ne olduğunu sana verecek.

Hani bizim halk arasında bilinen, İbrahim'in oğlunu kurban etmek istediği o uzun hikaye; Allah ona bir koç indiriyor. Aslında bu bir sembolizmdir. Yani gökten indirilen o koç, aslında hakiki kendiliktir. Gerçek kendilik bilincidir. Koç olmasının da manası nedir? Yani o bir koyun olmaklığı itibariyle Allah'a tam teslimdir. Allah'ın onu bir halife, bir sorumlu kılmasıyla da yeryüzünde aktiftir. Yani koç boynuzları olması da onun aktifliğini simgeler. Dolayısıyla biz ne yapıyoruz? Bu sahte benliği veriyoruz, hakiki kendiliği Allah bize lütfediyor.

O yüzden bir insan "ben, bende bu var, benim şuyum var, ben böyleyim, ben şuyum" dediği müddetçe yaratıcıya yakınlaşamaz. Mesela Allah bir şey irade ediyor ama diyorsun ki "ama ben istemiyordum." Bak ikilik üretiyorsun yani. Değil mi? İşte buraya geldik. Şimdi sağlık, yağmur yağsa ne yapacak? İçimde bir benlik şunu diyebilir değil mi? "Tam bu saatimi buldu" diyebilir. İşte bu egondur. Çünkü ilahi iradeye karşı çıkıyorsun veya ikilik oluşturuyorsun.

İnsanlardan gelen olumsuzluklar anlamında bunu yanlış anlamıyorum. İnsanlardan gelen gayri fıtri tutumlar, haksızlıklar, zulümler vesaire olabilir. Bunların olabilirliğini kabul etmek, ama meşru şekilde değiştirme imkanın varsa onu değiştirmen gerekir. Bu da senin fıtratına konmuş bir değerdir. İnsanın algılaması gereken nokta budur.

Var Olan ve Olan: Duygularınla Özdeşleşmemek

O yüzden şunu unutmayalım arkadaşlar: gerçekte sen var olansın. Varsın ve olansın. Bir şey olduğunda olacak olan değilsin. Sadece var ve olan varlığını, kendiliğini doğal bir şekilde fark ederek yaşarsın. İnsana düşen bu. Çünkü varlık doğal olarak bir kısım niteliklerle doludur. O niteliklerini hayatın akışı içinde yansıtır, yansıtmasa da ama vardır. Yani deniz dalgalanmasa da vardır. Mesela şunu düşünün: uzay boşluğu dediğimiz boşlukta hiçbir cisim olmasa da vardır.

Ama dikkat edin, biz uzaya baktığımızda ne görüyoruz çoğunlukla? Yıldızları görüyoruz. Mesela "gökyüzünde ne var" dendiğinde "yıldızlar varsa var, yoksa bir şey yok" diyoruz. Halbuki orada uzay dediğimiz bir varoluş var, yani fizik olarak söylüyorum. Eğer uzay dediğimiz o sonsuz diye gözlemlediğimiz hacim olmasa ne olurdu? Uzay diye bir şey olmazdı ve biz çok dar bir dünyevi hacimde kalmış olacaktık. Uzayın boşluk dediğiniz varlığı onun gerçek varlığıdır. İçinde yıldızlar olabilir, olmayabilir. Mesela farz edin ki öyle bir durum oldu ki bütün yıldızlar birbirine çarpıştı, şu oldu, bu oldu, hiçbir şey kalmadı, yıldız mıldız kalmadı, sadece işte diyelim ki güneş var, dünya var, olabilir. Uzay gene var değil mi aslında?

Şimdi işte bizim bir şey yapan, hisseden, düşünen, arzu eden tarafımız da bunun gibidir. Bir şey ortaya çıkar, bir arzu ortaya çıkar, bir eylem ortaya çıkar, bir düşünce ortaya çıkar. Ama o senin varlığın değil. Ama bakın bir duygu bizde ortaya çıkıyor, diyelim ki üzüntü, diyelim ki kaygı. Ne diyorsun? "Ben üzüntüyüm, ben kaygıyım" diyorsun. "Kaygılıyım" diyorsun ama aslında üzüntü ve kaygısın orada. Halbuki sen o değilsin. Sen varlıksın. O duygu hayatın akışı içinde ortaya çıkıveriyor, sonra gidiverecek, tutmazsan. Tutarsan gitmiyor. Bir ömür boyu kaygılı oluyorsun. Bir ömür boyu üzüntülü oluyorsun, bir ömür boyu mutsuz oluyorsun. Bir ömür boyu beceriksizlik, yetersizlik hissinin içinde yaşıyorsun. Çünkü o bir zamanda, bir zaman diliminde oluşmuş olan o duyguya hapsoluyorsun. Kendini o zannediyorsun. "Ben beceriksizim" diyorsun. "Ben kaygılıyım" diyorsun. "Ben istediğim hiçbir şeyi yapamadım" diyorsun.

Can Değil Mal: Toplumun Yansıttığı Şeyleri Onaylamamak

Veya toplumun sana yansıttığı şeyleri sen de onayladığın için etkileniyorsun. Şimdi "toplum" diyoruz da, toplum sana bir şey dediğinde, sen onu onaylamadıkça veya ondan rahatsız olmadıkça, sana bir problem değil midir ki? İnsan nelerden rahatsız olur? Ya bir yanlışı onaylar, ya da o yanlış şekilde tanımlanmamak ister. "Bana niye böyle diyorlar?" Dur, aslında onların sorunu, niye öyle diyorlar? Bu onların algı problemi, değil mi? Algı problemi. Sana "öyle değil" dememelerini sen tart. Doğru bu değil mi? Yanlış. O zaman seni rahatsız etmesine gerek yok. Veya sen onların yanlış dediklerini onaylıyorsun, veya bu konuda şüphe içindesin, o zaman seni etkiler.

Bir kediye "faresin" dediğinizde niye etkilenmiyor? "Duymuyor" diyorsun. Tamam, sen de yanlış bir şeyi duymuyor gibi yap. Yani duy onu, sonra bu yanlıştır de, sahibine bırak. Ama ego "duymak istemiyorum" diyor. Duymak istemediği için rahatsız oluyor. Yoksa söylendiği için rahatsızlık vermiyor aslında. Ya da duyuyorsun, "evet ben böyleyim" diyorsun. Veya "herhalde böyleyim" diyorsun. İnsanların çoğu da öyle diyor. Analiz etmiyorsun bunu, doğru mu yanlış mı diye. "İşte ben işimi yapıyorum ama herkes bana sanki işimi yapmıyormuş gibi davranıyor." Bu onların sorunu. Sen işini yapıyor musun? Yapıyorsun. O zaman sorun sende değildir.

Bakın hani dedik ya, ego sürekli başkası üzerinden beslenen bir varoluş. Peki bunun üzerinden saldırıyor oluyorsa? Haksızlıklar, aşağılamalar falan. Meşru bir şekilde durumu düzeltme imkanın varsa düzeltirsin, yoksa bunu da kabul edersin. Saldırı kimedir? Önce onu ayırt etmek gerekiyor. Kime saldırılıyor? Senin varlığına saldırabilir mi bir kimse? Varlığına kimse saldıramaz. Varlığına kimse zarar veremez. Şu hayatta görünen rolüne zarar verebilir. Geçici olarak kullandığın bedene zarar verebilir. Hani biz diyoruz ya bazen işte "cana gelmesin de mala gelsin." Dünyada başınıza gelen her şey mala geliyor arkadaşlar. Sizin can dediğiniz de maldır. Anlatıyor musunuz? Sizin can dediğiniz maldır, can değildir. Can Farsça ruh demektir. Sizin ruhunuza hiçbir şey gelmez. Sizin can dediğiniz şey bedenin biyolojik yapısıdır, biyolojik canlılığıdır. O yüzden başınıza gelen hiçbir şey canınıza gelmez. Hepsi malınıza gelir. Ama siz malınızı canınız zannediyorsanız problem oradadır. O yüzden bakın "bana zarar veriyor." Hayır, kimse bana zarar veremez. Yapısal olarak bu mümkün değil. Tabii ki kimse bana zarar veremez.

Saldırı Altında Sakin Kalmak

"Hocam o saldırı altında böyle yaşamamanın kısa yolu var mı?" Yani bak en azından şunu diyeyim, fazla çıtayı yükseltmeyeyim: biri sizin boğazınızı sıkmıyorsa, ateş etmiyorsa bir silahla, sakin olun dinleyin, göreceksiniz ki bir tehlike yok aslında. Ama ego hemen "cevap ver, haddini bildir, altta kalma, bak tepene binecek, o kim ki, bak seni ezmeye çalışıyor, sana su hissettirmeye çalışıyor" der. Ego diyor ki "savun, savunmaya geç." Savununca zaten hikaye başlıyor. Yutulur ya.

"Boğazınızı sıkan var mı yok? Ateş eden var mı yok? Sakin ol ya." Ya da şimdi biriniz bana dese ki "Allah belanı versin." Sakince dinlerim ya. Ne var ki bunda? "Allah belanı versin" diyor. Gerçekten şunu merak ederim, niye öyle diyor. İçimde bir ego tetiklenmesi olmaz. Olursa onu fark ederim. Dedim ki bak İsmail, burada senin bir egon takdir bekliyor. "Takdir beklemese de en azından bu muameleye layık değil, bu muameleyi görmemeli" diyor. Dedim ki sen orada otur, egoya derim, otur sen orada, sakin ol, ben sana bakacağım, ilgileneceğim senden.

Ben sakince dinlerim. "Hakikaten niye öyle diyor?" İlginç bir şey çünkü, merak ederim. Mesela şöyle diyebilir arkasından: "ya işte bu mevzuları konuşuyorsun, benim de eski ego konforum bozuldu, Allah belanı versin." "Sağ olun" diyorum, "anladım." Yani niye bunu diyorsun, anladım yani, yanlış bir şey söylüyor bana göre. "Sen Kur'an'ı çarpıtıyorsun, sen sapkın birisin" diyor. Sorarım yani, nereyi saptırdığımı düşünüyorsun, merak ederim, sorarım. Kendimi savunmama gerek yok. Çünkü varlığım yerinde, olmaklığım da yerinde, psikolojik düzeyde insanlara karşı da dikkatli, dengeli, duyarlı olmaya çalışıyorum. Yani niyetimden de eminim. Tamam o zaman ben niye neyi savunayım yani? Değil mi? İçimde savunmaya geçen kim? Neden korkuyor? "Ama ben böyle değilim ki." E tamam evladım o zaman niye tepki veriyorsun? Öyle değilsen mevzu nedir? Değil mi? Bak sorun yani. O sahte egonuzu bir süre karşınıza alıp sorun: ne istiyor, derdi ne, neden korkuyor, hangi korkuları tetikleniyor, hangi varoluş zeminleri sarsılıyor?

Hz. Ebu Bekir ve Mağara: "Allah Bizimledir"

"Hocam şöyle bir bilinçlilik var mesela: Mekke'den Medine'ye hicret ederken mağaraya giriyorlar. Peygamberin yanında da, rivayetlere göre, Hz. Ebu Bekir var. İki şey önemli değil de, onunla bir korku var, bir tecrübe var. Onun sözünün boyutu farklı."

Ya nedir o? Şimdi orada hüzünlenme. Hüzün iki şeyden kaynaklanır: ya bir şeyin kaybedilmesinden, ya da kaybedilme ihtimalinden. Ya fiilen kaybedilmiştir, ya da kaybedilme ihtimali. Orada Hz. Ebu Bekir, peygamberin işte bu dünyadaki hayatına, sorumluluğuna, vazifesine bir şey geleceğini zannediyor. İhtimal olarak görüyor. Ama bak peygamber nerede duruyor? "Üzülme." "Allah bizimledir." Yani ne demek Allah bizimledir? Yani varlık bizimle. Biz de onunla varız. Bize bir zarar gelmez. Yani orada peygamber öldürülse de peygambere bir zarar gelmezdi. Yani onun öz varlığına bir zarar gelmez. O yüzden peygamber onu hatırlattı: bak dikkat et, "Allah bizimle" bu şu değil yani, böyle "Allah bizimle, o kâfirlere gösterecek" böyle bir şey yok. Öldürülebilirlerdi, gene Allah bizimleydi yani.

Allah bizimle demek, "Allah bizi kâfirlerden koruyacak, Allah bizi zalimlerden koruyacak" demek değildir. Sen anlarsan her zaman zaten zalimlerden korunuyorsun. Çünkü zulüm varlığa isabet edemez. Onun için hani biz Allah'layız, yani mutlak varlıklayız ve onun varlığıyla varız. Bize birilerinin oku, kurşunu, kılıcı zarar veremez ki. O cana zarar veremez. O kalıba zarar verebilir. O yüzden egonun sahte korkularını iyi gözlemlememiz gerekiyor ve tırnak içinde egonun gazına gelmemek lazım.

Kandırılmaktan Rahatsız Olan Ego

İşte bazen insanlar var ya, "kimse beni manipüle edemez" diyor. Yahu zaten senin hayatının tümü ego manipülasyonuyla geçmiş. Yani bir egon var, sen kendini bildin bileli o egonun manipülasyonuna, o egonun gazına geliyorsun. "Ben uyanığım, beni kimse kandıramaz" diyorsun. Ya sen zaten kandırılmışsın ki, insanlar seni kandırıyor, bunun yanında hiç önemi yok. O yüzden ben bazen insanlara derim, işte "beni kandırırlarsa, valla birisi kendince beni kandırıyorsa canı sağ olsun." Hiç problem değil. Yaptığının bedelini kendisine bırakıyorum. Ben kendimi kandırmayayım, önemli olan bu. Ben neyim, ben kendimi kandırmamış olayım. Yoksa beni peygamberi bile kandırmışlardır. Hatta peygamber diyor "ben zahiren ne diyorsanız ona göre hüküm veririm" yani, beni biri kandırabilir, yani bir olayı yanlış anlatır, çarpıtır, ben söylenen şeye göre hükmederim. Anlatabildim mi?

Kandırabilir. Ama onu kandırdığı durumda ne meydana gelir ki? Yani kandırdığında ne olabilir? Parasal olarak şey olabilir vs vs değil mi? Bir de egonun kandırılmaktan rahatsız olan bir damarı var. O çok önemli. Hani bazen şey vardır ya, böyle birisi birisiyle kavga eder, mevzu nedir? İşte atıyorum, 12 liralık sigarayı bana 15 liradan sattı. 3 lira mı mevzu? Al vereyim de, o önemli değil. Beni aptal yerine koydu. Orası bak, orası ego işte. Aptal yerine konulmaktan rahatsız olan ego. Çünkü o ego diyor ki kimse beni aptal yerine koyamaz.

"Peki başkasına da yapılsa aynı ölçüde rahatsız oluyor. O da mı egodur?" O da egodur. "Neden ama yani? O da yapılan bir haksızlık yok mu? Onlara rahatsız olur mu yani?" Bak burada bir mevzuyu nesnel olarak analiz etmek ayrıdır. "Kimse beni aptal yerine koyamaz" demek ayrıdır. Bakın bizim burada dediğimiz şey: "kardeşim, 12 lira sen 15'ten vermişsin, herhalde yanılmış olabilirsin." Veya diyen ki, adam biliyoruz ki bilerek yaptı, ama sen dersin ki "burada bir yanlışlık var değil mi? 12 lirayı 15'e vermiş" — dersin ki "3 lira fazla almışsın." Bu başka bir şey. Bu durumu düzeltmek başka bir şey. Ama "sen beni aptal yerine koyamazsın" — işte bu ego.

"Ya da en fazla yaşadığımız hocam, mesela trafikte birisinin bizi geçmek istemesi ve bizi bekletmesi. Ego öyle bir şey yapıyor ki sen de bunu geçirtmemek için bazen kazaya bile mahal veriyor." Başkasında rahatsız oluyorsak da, o adına şahitlik edebiliriz. Verdiğin reaksiyonun mahiyeti, içeriği önemli. Yani sinirleniyorsan egodandır ama olaya el koyuyorsan, veya diyelim ki bir haksızlığı değiştiremedin ama sakin kalabiliyorsan, anlatabildim mi? O bir ölçüdür.

Hudeybiye'de Peygamberin Kimliksizliği

Bakın peygamber Hudeybiye'de haksızlık olmamış mı? Olmuş. Peygambere de olmuş. Beraberinde olduğu yüzlerce insana da olmuş. Birileri haksız bir şekilde yollarını kesmiş. Hiçbir kanuna uymayacak, Arapların örfüne uymayan bir şekilde. Yani din min yok burada, Arap örfüne uymayan bir şey. Yani birisi Kabe'yi herhangi bir savaş maksadı olmaksızın ziyarete geliyorsa, Arap örfünde o misafirdir, asla yolu kesilmez. Bunlar kesmişler. 400 kilometre yol almış insanlar, 20 kilometre kalmış, kesmişler.

Peygamber ne yapıyor orada? Bakın hep oradaki bütün Müslümanlar ego tuzağına düşüyor. Hepsinin morali bozuluyor. İşte bu haksızlık. Kimisi öfkelenerek ego tuzağına düşüyor, kimisi morali bozularak. Peygamber gayet dirayetli, sakin, soğukkanlı. Bakıyor ne yapılabilir, anlaşma yapılabilir noktasında imkanlara bakıyor ve bir anlaşma yapıyor. Bakın hiçbir ego kimliği yok. "Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?" Hatta bakın çok çok ilginç bir şeydir, çok ilginçtir. Anlaşmada Müslümanlar yazmışlar: "Allah'ın Resulü Muhammed ile Mekke'nin sorumlusu şu." Müslümanlar böyle yazmış anlaşma metnini. Mekkeliler kabul etmiyor, diyor ki "biz seni Allah'ın Resulü olarak kabul etmiyoruz, nasıl yazalım?" "Abdullah oğlu Muhammed yaz" diyorlar. "Tamam" diyor peygamber. Neden "tamam" diyor? Çünkü "ben Resulullah'ım" yazmak da bir kimliktir. Bak, o bile bir kimliktir.

Hz. Muhammed'in varlığı varlıktır. Onun elçi olması geçici bir durumdur. Anlatabildim mi? Elçilik görevi geçicidir, o bile ona tutunmuyor mesela. Hiçbir şeye tutunmuyor o noktada. "Ne diyor sizinle ortak alanımız? Siz diyorsunuz ki ben Abdullah oğlu Muhammed'im, tamam, problem yok." Çünkü peki burada Hz. Muhammed elçi olduğunu bilmiyor mu? Elçilik vazifesini yapmıyor mu? Yapıyor. Ama onunla kendini tanımlamıyor. Bakın, onunla bile kendini tanımlamıyor. Çünkü o da geçici bir tanımlama. Onun için "Abduhu ve Resuluhu" diyoruz yani.

Ama dikkat edin bizde ne tür ego yapılanmaları var değil mi? Nasıl güçlü tanımlamalar var? "Ben etkili biriyim, ben şunu yapıyorum, bunu yapıyorum." Bütün bu ego hikayelerinden vazgeç. Sen varsın, varlıksın. Varlık doğal olarak aktif olur, eylem yapar, hisseder, davranışta bulunur, düşünür. Ama onlarla özdeşleşmez. Kendini hiçbir ego hikayesine inandırmayan insan ve gerçek kendini hatırlayan insan gerçek insandır. O yüzden önümüzdeki temel engeli görmek durumundayız. Temel engel budur.

Kapanış: Mutsuzluğun Gerçek Kaynağını Bulmak

O yüzden ben hayatta hiçbir zaman "ben mutsuzum" diyen insanların mutsuzluklarına değer vermem. Açıkça ifade edecek olursam öyleyim yani. Neden? Zalim biri değilim. Duyarsız biri değilim. Şefkatsiz biri değilim. Ama biri bana diyorsa "ben şu olay yüzünden mutsuzum" ben diyorum ki asıl seni mutsuz edene bak. En şeye dön (asıl kaynağa). Çünkü bak senin öyle bir benliğin var ki, o benliğin mutluluk mutsuzluk hikayesi var. Sen sana o hikayeyi üreteni bul. "Çocuğum öldü, çok mutsuzum." Gel sana o hikayeyi üreteni bulalım. Sana "çocuğum olmadan asla yaşayamam" diyeni bulalım. "Bir ilişkim olmadan asla yaşayamam" diyeni bulalım. Onu bulalım. Asıl onu bulursak çözüm bulabiliriz. Onu bulduğumuzda sorunun temeline inmiş oluruz.

"Ya ama şimdi bunlarla çok uğraşmam gereken, uzun bir iş." Ama bir ilişki, Instagram'a girersin, Facebook'a girersin, birini bulursun, değil mi? Seni sevecek birini bulursun, sana ilgi gösterecek birini bulursun. Kendini bulmak uzun iş geliyor insanın egosuna. Ama aslında en kısa yol. Çünkü bakın ayrılık bir yanılsamadır. O yüzden kutsal metinde der ki "kullarım sana beni sorarlarsa, onlara de ki ben onlara şah damarından daha yakınım." O zaman bu bize ne anlatıyor? Demek ki Allah'tan uzaklığımız bir yanılsamadır.

Bu ayet çok anlamlıdır. Ne demiş oluyor aslında Allah? "Bu bir yanılsamadır" diyor. "Sen yanılıyorsun." Sen şimdi kendini Allah'tan uzak hissediyorsun. Kendi başına hissediyorsun. Yapayalnız hissediyorsun. Kimsesiz hissediyorsun. Kendini bu dünyada bir yetim gibi hissediyorsun. Ama "bu yanılsamadır" diyor. Bakın dikkat edin, hani aslında o ne demek, o ayet: işte "sana beni sorarlar" insan ne diyor, "Allah nerede ya, yani niçin yanımda değil ya, işte niçin bana kendini hissettirmiyor, işte niçin varlığını tam olarak hissetmiyorum" diyoruz ya, aslında soru o yani. Ayet cevap veriyor: diyor ki "de ki onlara, ben onlara şah damarından daha yakınım." Ama bunu fark etmelerini engelleyen bir egoları var.

Bu neye benziyor? Sen diyelim ki sevdiğin bir insan annendir, babandır, eşindir; fark etmez, sevdiğin bir insan var. Aynı evdesin, sürekli birlikte berabersin. Uyuyorsun, rüyanda kendini bir çölde veya evinden çok uzaklarda, yapayalnız, kimsesiz görüyorsun; sesleniyorsun, kimse duymuyor, yardım istiyorsun, kimse cevap vermiyor. Ne diyor oradaki uykudaki özne? "Kimsem yok" diyor. Değil mi? "O sevdiğimi kaybettim, yanımda değil, kimsesizim, yapayalnızım, kayboldum" diyorsun. Bu gerçek mi? Değil. Buna neden olan ne? Uyumuş olman. Uykuda bir rüya görmüş olman. İşte o ego rüyasından uyanırsan, Allah sana şah damarından daha yakındır. Aramızda engel olan sadece bir yanılsamadır. Allah'la insanın arasında engel olan bir şey yoktur.

Hatta bir bilge der ki, sen bazen işte "dünya Rabbim'le aramda engel oluyor, şu bilmem ne engel oluyor" falan böyle dersen, diyor, şunu demiş oluyorsun: sanki dünya Allah'tan daha güçlü. Değil mi? Dünya Allah'tan daha güçlü. Bir insanın sana ters davranması Allah'tan daha güçlü bir etkiye sahip. Sen, diyor, bunu demiş oluyorsun, farkında mısın diyor. Onun için dünya Allah'la arana engel olamaz. Bir insan Allah'la arana engel olamaz. Firavun, Asiye ile Allah'ın arasına girebilir miydi değil mi? Öyle bir şey mümkün oldu mu? Hazreti Asiye şunu mu dedi: "Ey Rabbim, şu Firavun var ya, öyle bir koca verdin ki, seni bulmak ne kelime, kendimi bile kaybettim, ne mutluluk var ne huzur var." Böyle mi dedi? Demedi. Onun için hiçbir şey bir engel değildir. Tek bir engel var, o engel de hayalidir. Yani illüzyondur, sahtedir. Tıpkı verdiğimiz örnek gibi.

Mutmainlik: Hiçbir Şeye Muhtaç Olmama Hali

Buyurun. "Şimdi tabii mutluluk nedir tartışmasına girmek lazım ama aslında eğer saf huzur ve itminan..." İtminan nedir? Hiçbir şeye muhtaç olmamaklık hali. Bir şeye ihtiyacın yok. Bakın egonun hep bir şeye ihtiyacı var. O yüzden mutmain değiliz. Yani bizi seven bir eşimiz varsa "hep sevecek mi" diye soruyoruz bu sefer. Yani eğer şu an geçici olarak rahatsak, gelecekle ilgili kurgularımız oluyor.

Eğer mutluluğu, nedensiz, yani bir bağı olmayan huzur ve itminan hali olarak algılarsak, bu insanın doğal halidir. Yani mutluluk bu anlamda -mutluluk yani bir yerde eğlenmek, dans etmek anlamını kastetmiyoruz- huzur ve itminan hali, yani hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve tamlık idraki anlamında kullanıyorum, bu insanın doğal halidir. Mutsuzluk insanın sahte halidir. Ego üzerinden mutluluk aramak da egonun sahte mutluluk halidir. O yüzden gerçek insan, gerçeği bulmamış bir insanın mutluluğunun sahteliğini bilir. Ona özenmez. Benim bazen rastladığım böyle bir yanılgı var, diyorum ki bak bu sahte bir şey. "Ya" diyor, "olsun, sahte de olsa istiyorum" diyor. Farkında değil çünkü.

Hakiki anlamda mutluluk, saf mutluluk, insanın öz varlığının doğal halidir. Onun dışında gerçek, saf, saadet, mutluluk yoktur. Egonun izafi, "şununla mutluyum, bununla mutsuzum" dediği geçici ve sahte durumlar vardır. Tıpkı bir insanın rüyasında kendini kral, kraliçe görüp mutlu olması, dilenci görüp mutsuz olması gibi. Uyanınca ikisinin de sahte olduğunu görüyorsun.

O yüzden egomuzun mahiyetini anlamak konusunda da sormamız gereken, sorabileceğimiz sorulardan biri budur. Yani sence mutluluk nedir? Ne sana mutluluk hissettirir? Ne sana mutsuzluk hissettirir? Çünkü bu da bir egonun başka bir hikayesidir. Size kendi hikayesini üretir. "Şu olursa mutlu olursun, bu olursa mutsuz olursun." Ve sizi onun peşinde koşturur.

Diyelim ki güzel bir şey: şimdi diyeceksiniz ki, atıyorum, diyelim ki insanlara faydalı olacak, diyelim ki bir şey yazmak, bir şey üretmek. Bununla mutlu oluyor. Bu da bir ego hikayesi. Bakın buradaki eylemin kendisinde problem yok. Bunun üzerinden mutlu olurum ama bu olmazsa mutsuz olurum demende problem var. Sen o güzel eylemi yap, o faydalı işlevi yap, o insanlara faydalı olacak aktiviteyi gerçekleştir. Ama bunun üzerinden mutluluk veya bu olmadığında mutsuzluk üretme. Bu sahte bir egonun hikayesidir.

Onun için niye kutsal metin "kalpler ancak Allah'la itminan bulur" diyor? Ama egonuza sorun: kalbiniz neyle itminan buluyor, veya bulacağını zannediyor? Herkesin kendine göre itminan bulacağı bir şey var. Bak bu egonuzun hikayesi. Bundan dolayı kendinizi kötü hissetmeyin. Ama bu yanlışta ısrar etmeyin. Kalpler neyle mutmain olur? Bakın kutsal metin diyor ki ancak ve ancak, dikkat edin diyor, ancak ve ancak onunla mutmain olur. Çünkü gerçeklik, başka bir gerçeklik yok gerçekten. Ama egonuz diyor ki "ya sen o kadar uzun boylu gitme, ben sana kısa bir yol buldum." Tabi sahte bir yol.

O yüzden egonun kısa yollarına aldanmayın. Aslında en kısa yol hakikatin yoludur. Ama o egoya zor görünür. Ve size en kısa yolları üretir. "Kısa yoldan, ben sana bak nasıl mutlu olacağını biliyor musun? Şunları yap, Instagram'a koy, takipçilerin artsın." Her gün bize yeni bir hikaye üretiyorlar. "YouTube kanalın olsun, Instagram hesabın olsun, TikTok'un olsun, şuyun olsun, buyun olsun." En muhtelif çeşit hikayeler var. O yüzden hikaye anlatıcılarına aldanmamak gerekiyor. Piyasadaki kitapların yüzde doksan dokuzu hikaye anlatıcısıdır. Size hikaye anlatıcıdır. "İşte öyle bir hale geleceksin ki istediğin olacak." Ya ben bu egonun istediğini istemiyorum kardeşim. Ben bu tuzaktan zaten kurtulmak istiyorum. Yani ben Luna Park'tan çıkmak istiyorum, gerçek hayata girmek istiyorum. "İşte bak öyle bir enerji olacak ki öyle bir seni temizleyeceğim ki." E ne olacak ya, böyle bir şey istedin, ne olacak, bir de sekreterlik falan mı yapacak? "Oh, ne güzel ya, ben zaten buradan çıkmak istiyorum yani."

Bayezid-i Bistami niye demiş? "Ne istiyorsun" denildiğinde "istememeyi istiyorum" demiş. Bu istememeyi istemek: "ben küstüm hayata, hiçbir şey istemiyorum, umurumda değil" bu değil. Yani "istemek istememek" ikiliğinden kurtulmak istiyorum. Bu ikilikten kurtulmak benim amacım. Yoksa emin olun biri gelsin bana desin ki "bak bir şey buldum, bir seans, o seanstan çıktıktan sonra ne istersen olacak." Derim ki Allah sana yardımcı olsun, sen böyle bir işle mi uğraşıyorsun kardeşim yani.

Sonra kendime bakarım, içimde bir ego "tabii İsmail, bak çok iyi olur, işte ama bunu iyiliğe kullanırsın, işte sohbetlerine çok kişi gelsin, bunu iste, herkes gelir" der. Bir de egonun böyle sağdan yaklaşması vardır. "Yani ne istiyorsun, iyi bir şey istiyorsun" diye geliverir yani. Oradan da yaklaşabilir. "Kaç mı istiyorsun?" "Ya ben istemek istememek ikiliğinden kurtulmak istiyorum. Varlığın farkına varmak istiyorum, o ikiliği aşmak istiyorum." Çünkü varlığım bir şey istemiyor. Çünkü o Allah'la mutmain zaten. Onun doğal hali o zaten.

Bu şuna benziyor: rüyadayım, son olarak o metafor üzerinden söyleyeyim. Ben uyumuşum, rüyadayım. Kendimi yalnız, istekleri gerçekleşmeyen, mutsuz, beceriksiz, yetersiz, hayatta şanssız -işte geçmişte de bir sürü hatası olmuş falan- biri olarak hissediyorum rüyamda. Rüyamda bir terapist geliyor, "bak" diyor, "enerjiler var, o var, bu var" astroloji geliyor, "bana diyor ki bak şöyle senin haritanı çıkarayım falan." Eee? "Bak istediklerin olacak, hayat çok güzel akacak, böyle akışta olacaksın ama her şey de sana akacak." Derim ki kardeşim ben uyanmak istiyorum. Çünkü terapist de sahtekar, o ev de sahtekar. Ama farkında değiller.

O yüzden ben size bir gün bile dedim mi yani "bu hakikati bulursanız ne istiyorsanız olacak"? Niye böyle bir şey? Böyle bir şey manası yok. Peygamberlerin bile bütün istedikleri olmamış. Dünyanın mahiyeti bu değil zaten. Biz öyle bir şey aramıyoruz. Biz ego hikayenize destek olacak şeyler aramıyoruz. Biz o ego hikayesinden çıkmak istiyoruz. Bizim ihtiyacımız olan şey, tek ihtiyacımız olan şey bu. O ego hikayesinden çıkalım. Yine egomuz orada durabilir ama onun hikayesine artık inanmıyoruz. Artık o benim efendim değil. Artık ona "ben" demiyorum. O zaman hiçbir problem yok.

"İyi ki bu kişiler Bayezid'e bir saniye denk gelmemişler." Yoksa adama satacakları bir şey yok.

Evet arkadaşlar, teşekkür ederim. Şimdi biraz rahatladınız değil mi arkadaşlar? Ama şu kapıdan çıkarken bir egonuz diyecek ki "gel canım, sen tamam yani, İsmail Bey iyi anlatıyor ama hayat onun dediği gibi değil." Anladınız mı? Çok dikkat edin. Şu kapıdan çıkmadan, kalktığınız anda bile bir kısım egoların hikayelerini işitebilirsiniz içinizde. Onun için dikkat edelim. Hepimiz dikkat edelim.