Nefis Benlikleriyle Mücadele (2. Kısım)

Kısa Özet

Bu bölüm, bir önceki sohbetin (1. Kısım) doğrudan devamıdır. Peygamberimizin eşlerine tanıdığı özgürlük ve baskı yapmama örnekleri üzerinden, eşler arasındaki beğenmeme ve minnet duygularının aslında birer "benlik hali" olduğu anlatılıyor. Ardından sevgiyi bir alacak-verecek meselesine dönüştürmenin yanlışlığı, insanları "yiyip bitiren" alacaklı benlikler, içgüdüsel merkezleri akılla sınırlamanın gerekliliği, benliklerle özdeşleşmemenin teflon tava metaforuyla anlatımı, olumlu ve olumsuz benliklerin dengesi, esir alınan bir benliği nötralize etmemenin riski, "ben" demekle oluşan putlar ve son olarak "içsel tat" kavramı üzerinden pozitif ve negatif benlikleri ayırt etmenin bir meleke olduğu işleniyor.

Öne Çıkan Vurgular

  • Peygamberimiz eşlerinin tercihlerine hiçbir psikolojik baskı yapmadan hürmet göstermiş, sevgiyi bir alacak-verecek meselesi haline getirmemiştir.
  • "Alacaklı olduğunu düşünen, insanların size borcu olduğunu düşündüren" bütün benlikler gerçekliği olmayan, ömürden çalan benliklerdir.
  • Aklı dinlemeyen içgüdüsel merkezlere akıl üzerinden sınır koymak mümkündür; örnek: lezzetli yemekte "bana bir tabak kâfi" demek.
  • Benlikle özdeşleşmemek teflon tavaya, özdeşleşmek ise yapışan normal tavaya benzetiliyor; düşünce ve duygu insana yapışabilir de yapışmayabilir de, bu bilince bağlıdır.
  • Olumsuz benlikler üzerinde öncelikli olarak çalışılır; olumlu benlikler ise "her nefis ölümü tadıcıdır" ilkesince ruhsal farkındalıkla kendiliğinden aşılır.
  • Esir alınan fakat nötralize edilmeyen bir benlik, kişi zayıfken fırsatını bulup tekrar galip gelebilir; bu yüzden sadece "uymamak" yetmez, üzerinde çalışmak gerekir.
  • "Ben" demeye başladığı andan itibaren benlikler oluşmaya başlar; Hz. İbrahim'in kırdığı en büyük ve en temel put budur.
  • İçsel tat (manevi lezzet ve elem) Allah'ın insana verdiği bir meleke olup, olumlu ve olumsuz benlikleri ayırt etmeyi sağlar.

Peygamberimizin Eşlerine Tanıdığı Özgürlük

Makul konuşacak diyeceğiz ama bak, hiç öyle makul konuşmuyor, hiç de öyle doğal konuşmuyor. Anlatabiliyor muyum? Şey yapmıyorum, çünkü sahibi burada değil yani, selefinin sahibi burada değil, hiç öyle şeylerden bahsetmiyor. Demek ki böyle benlikler yok. Ama biz şimdi düşünelim, onun yerinde olsak içimizde ne benlikler olurdu böyle bir durumda?

Bak nasıl, nereden bakıyor Peygamberimiz? "Siz özgürsünüz" diyor. "Bu konuda kesinlikle rahat olun, rahat karar verin" diyor. Öyle bir peygamber baskısı yok -"ayrılırsanız şöyle olur, Allah belanızı verir" yok, "minnetimi bilin" yok, böyle bir şey yok. Diyor ki: "benim verebileceğim, misyonum gereği hayat standardım budur; eğer siz dünya hayatının biraz daha süsünü istiyorsanız sizi güzellikle salıvereyim, arzu ettiğiniz evlilikleri tercih edin." Bak nasıl bir anlayış.

Ben bir kadın olsam, kocam dese ki "sen bana o kadar hitap etmiyorsun" -ben ona derim ki: "bak, benim varlığım bu, sen daha mutlu olacağını düşünüyorsan yolun açık olsun, hiç de rahatsız olmam"; ama yanlışım varsa düzeltirim, o ayrı bir şey. Yıldızı baştan yanlış vermiş bir şey yoksa -olmayan bir şey yoksa- "boyum 1.70, ben 1.80 bir bayan gördüm, hoşuma gitti" derse -"e canım sağ olsun, ben kendimi 10 santim topuklu ayakkabı mı giyeceğim, işim dik yok mu benim" değil mi?

Mesela "yemek yapmayı bilmiyorum" -tamam işte, öyle kabul etmişse. Ya da der ki: "sen yemek yapmayı bilmiyorsun ama öğrenmen gerekir, yoksa olmaz." Sen de orada tercihini koyarsın, dersin ki "yok, ben yemek yapmak istemiyorum" ya da "doğrusun, ben de makul buluyorum, yemek yapmayı öğreneceğim" dersin. Ama "başkaları eşlerini nereye götürüyor, ne yapıyor, sen niye böylesin" diyen -ben çok tanımışımdır böyle adamı. Karısının boyundan hoşlanmıyor, zamanında evlenmiş, İstanbul'a gelmiş, kırk dereden su getirip istemiş almış, sonra başka yerlerde başka bayanlar görmüş, beğenmeye başlamış.

Hatta dedim ki -bir arkadaşa- "kardeşim, sen kendine bir sor: bu nasıl bir benlik? Bu benliği tercih de edebilirsin, tamamen dünyevi bir benlik bu. Ama eşinde gerçekten yanlış olan bir şey var mı, bir bak; onu düzeltme yoluna gir. Yoksa 'eşim işte şunun kadar güzel değil, bunun kadar boylu poslu değil' diyorsan -nasıl bir benliğin peşindesin? 'Beğenmiyorum' deme, içimde öyle bir benlik var ki o beğenmiyor; onu gör, ona tabi olacaksan da neye tabi olduğunu bil, bu konuda özgürce karar ver."

Kalkıp sonra "ben aslında başka birilerini de bulabilirdim, birçok insan beni tercih edebilirdi ama her şeye rağmen fedakârlık yaptım, seni tercih ettim" diyerek eşine minnet yapmasın dedim -o da onu bıraksın. Böyle bir şey unutulur mu, oturur musun? Umurumda değil, o onun bileceği iş; ben ona söylüyorum, benliğine işaret ediyorum. "Sana karışmıyorum" dedim, "merak ediyorsun" -anladı tabii. Hatta "anladım abi, anladım" dedi, hakikaten de anladı. Anlamayabilir de, onu biliriz; ama anladı -neyin onu, neyi bahane kıldığını, gerçek nedenin ne olduğunu, hepsini benliği üzerinde çalıştırdık yani. O da çalıştı.

Hz. Ayşe ve Peygamberimizin Sevgi Anlayışı

Geçen gün Hazreti Sıddîk'ı tefekkür ederken, o dönemde Peygamber'in eşleriyle -mesela son eşi Hazreti Ayşe ile- yarış ettiği, hiçbir şekilde birbirlerine yalan söylemediği anlatılıyordu. Hakikaten neyi varsa önüne seriyor -servetinden, ilk önce inananlardan olmasından- orada çok ciddi bir sevgi sergileniyor zaten. Peki Peygamber mesela onu zorluyor mu? Zorlamıyor değil mi. "Beni seviyorsan bütün servetini vermelisin" demiyor. Hazreti Ayşe özgür iradesiyle onu yapıyor.

Yoksa "Peygamber beni seviyorsan böyle ol" gibi bir şey -sevgi de böyle bir şey olamaz. Bir insan sevgiyi -Allah onu, peygamber onu- zaten eleştiriyor bunu; onaylamıyor ki. Ama onun sürecine hürmet ediyor; süreci içinde de muhtemelen dönüşmüş. O, gençliğinin süreci içinde yaptığı bir şey, Peygamber'in onayladığı bir şey değil ki. Sevgiyi bir alacak meselesi haline getirmek, sevgiye tamamen zıt bir şeydir; bu sevgi olmayan bir şeydir. Karşılığında bir şey beklenen, istenen, talep edilen sevgi gerçek bir sevgi değildir.

Peygamber kimseye, hiçbir eşine "madem beni seviyorsunuz, bir ipek kumaşı benden çok mu seviyorsunuz, beni mi seviyorsunuz" dememiş. İrade konusunda özgürsünüz demiş; "bu sizin süreciniz, ben size beni sevmiyorsunuz da demiyorum" -öyle bir şey yok, demiyor yani. Peki durum bu: "özgür bir şekilde tercih edin" diyor, hiçbir psikolojik baskı yapmıyor, hiçbir şeyi kullanmıyor. Çünkü böyle bir şey sevginin köşesinden bile geçmez, bu yanlış bir şeydir. Ama bizim içimizde öyle benlikler var ki sevgiyi kendince tarif ediyor, sonra "sevgi budur" diyor, "sever insan kıskanır" diyor. Yanlış. Düpedüz yanlış. O yüzden bu benlikler üzerinde çalışmak lazım.

Alacaklı Benlikler

İyi akşamlar. Alacaklı olduğunu düşünen, insanların size borcu olduğunu size düşündüren bütün benlikleri alıp analiz edeceksin. Bunların hiçbirinin gerçekliği yoktur; hepsi ömrünüzden yiyip bitirir. Ben niye ömrümü yiyip bitiren, beni kemiren -herkes kanserden korkuyor; biyolojik kanser var, bir de psikolojik kanserler var. Biyolojik olarak bizi bitiren benlikler yok mu? Emin olun, bizim için o kadar tehlikeli ki onlar. Beni niye bir benlik yiyip bitirsin, niye tüketsin, ne hakkı var? O hakkı ona veren aslında benim, "artık vermiyorum" diyorum. Onun üzerinde çalışma dediğimiz bu -ona o hakkı vermiyorsun. Eğer o hakkı veriyorsan yanlış bir şeye kapı açmış oluyorsun, yanlış bir şeye kendini teslim etmiş oluyorsun. Ben niye kendimi teslim edeyim? İyi günler dilerim, teşekkür ederim.

Evet, kitap var. Kitapçıdan pek bulamazsınız, şu anda sahibinizde; ararsanız postayla gönderin. Evet, bu kadar.

İçgüdüsel Merkezleri Akılla Sınırlamak

Bu içgüdülerden bahsediyoruz, akıl dışı işleyen merkezlerden. Kişi onları bu anlamda kontrol etmeli. Yani aslında "aklı dinlemiyorlar" dediğimizde onların aklı yok demek istemiyoruz; ama biz aklımızı kullanarak onlara sınır koyabiliriz. Mesela çok lezzetli bir yemek -ne diyorum? Aklım üzerinden analiz ediyorum: benim bedenimin ihtiyacı bir tabak diyelim. Evet çok lezzetli, çok hoşuma gidiyor ama bana bir tabak kâfi diyorum, aklı onun üzerinde kontrol edici ve sınırlayıcı olarak kullanıyorum.

Hocam, şeytanın bu benliklerle bağlantısı nedir? Benlikleri deyim yerindeyse tahrik eden veya onları manipüle eden şeytanın bir fonksiyonu var bunların üzerinde, ama bunlar direkt olarak şeytan değiller; deyim yerindeyse şeytanla iş birliği yapabilen, negativiteyle iş birliği yapabilen bir benlik durumudur bunlar. Kişi o olumsuz etkilere karşı uyanık olabildiğinde, onların herhangi bir gücü söz konusu olmaz. Bunlar gayet zayıftırlar çünkü; bir şeye enerji vermediğimizde o zayıflar ve durur. Biz onlara enerji verdiğimiz için hayatiyet içinde kalıyorlar. Onaylamadığımızda ilk adım atılmış olur; ona hayatiyet vermemiş, enerji vermemiş oluruz. Hayatiyet vermediğin zaman gitgide o zayıflayıp sönümlenir.

"Onaylamazsa değil, bazen üzerinde düşününce bile onlar canlanıyor" diye bir soru geldi. Tabii, aslında orada üzerinde düşününce tasvip ederek düşünüyorsun, farkında olmadan. Yoksa analitik olarak, kendinle özdeşleşmeden de düşünebilirsin onun üzerinde, ama bu kolay bir şey değil. İnsan "üzerinde düşüneyim" derse, bakıyor kucağında büyümüş, kocaman olmuş -kaç dakikada büyümüş anlamıyorsun bile. O yüzden üzerinde düşünürken dikkatli düşünmek gerekir.

Özdeşleşmemek: Teflon Tava Metaforu

"Teflon tava - normal tava benzetmeniz vardı, o çok güzel bir yöntem" diye hatırlatıldı. Evet, teflon tavada yemek tavaya yapışmaz -bu özdeşleşmeme örneği. Ama normal bir tavada yemek yapışır -bu özdeşleşmedir. Tabii insan özdeşleşmeyebilir, bu imkânı var, bunu yapmalı; yoksa problem o olgularda değil, o benliklerde değil. Özdeşleşmeyebilirsiniz. İçinizden o benlik geçebilir, bir duygu ve düşünce olarak geçebilir; o sana yapışabilir de yapışmayabilir de. Bu senin elinde, senin bilincine bağlı bir noktada hüküm sürebilir.

"Peki olumlu özellikleri olan benlikler için de bu geçerli mi?" diye soruldu. Olumlu özelliklere sahip olan benlikler geçici bir süre barındırılırlar, ta ki yüksek ruhani bilinç ve benlik açığa çıkıncaya kadar. Mesela bir insana dersin ki: "bak merhametli ol, merhametli olmak seni mutlu eder; insanlara yardım et, yardım etmek güzel bir şeydir, bak yardım ettiğinde ne kadar mutlu olacaksın." Bu göreceli olarak iyi bir benliktir -yardım eder, merhametli olur. Ama son tahlilde bu da aşılır; yardım edenin kendisi olmadığını anlar, o zaman o benlik de ortadan kalkar. Ama öncelikle negatif benlikler üzerinde çalışılır. Pozitif benlikler hayatiyetini devam ettirir, ta ki -"her nefis ölümü tadıcıdır" ilkesince- onların da bir ömrü vardır; o ruhsal farkındalık, idrak oluştuğunda zaten onlar doğal olarak ölürler.

Her insanın gerek olumlu gerek olumsuz benlikleri noktasında farklı eğilim dereceleri vardır. Mesela ortalama düzeyde bir mizaçtaki birisinin aşırı kinci, gaddar bir benliği çok olmaz, nadir olur; ama başka bir mizacın öyle bir benlikle imtihanı çok daha fazladır. Bazı mizaç tiplerinin uç noktalarında bu çok daha kemiğe dokunur. Her insan tabii ki bu noktada kendine bakıp kendi önemli ve can alıcı negatif benlikleri üzerinde çalışması gerekiyor. Herkesin ağırlıklı handikapları farklı farklıdır; hepimizde her şey var, fakat farklı baskınlık düzeylerinde. İşte İslam geleneğinde nefisle mücadelenin, birçok gelenekte o benliğin bir ejderhaya benzetilmesiyle anlatılan şey odur.

Bazen benlik biraz taviz verir, "tamam" der ama sonra arkadan dolanıp yine yapmaya çalışır -ona karşı da uyanık olmak lazım. Eğer kişi bunun üzerinde çalışmaya niyet etmişse, samimi ve sürekli bir şekilde yaparsa, bunlar gitgide nötralize olurlar. Üzerinizde daha önceden çok güçlü hâkimiyet kurduğunu gördüğünüz o benlik hallerinin aslında gerçekte hiçbir güçleri olmadığını, o gücü sizin kendinizin onlara verdiğini anlamış olursunuz.

Fıtri İhtiyaçlar ve Denge

Hocam, biyolojik ihtiyaçlar mesela uyku, dinlenmek gibi -bunlar nasıl değerlendirilecek? Ben mesela sürekli çalışmak, sürekli emek vermek istiyorum ama az uyumak istiyorum, vücudum buna izin vermiyor. Ben şimdi kendi benliğimi mi koyuyorum yoksa alalım mı diyeyim?

İşte orada her şeyin bir fıtratı var. İçgüdüsel nitelikteki benliklerin de uyumak isteyen bir benliği var; bu doğal mıdır? Yani bunun talebi, beklentisi doğal mıdır değil mi? Ona bakıp, onun da doğal sınırlar içinde imkân tanımak gerekir. Orada işte "nefsimizin de üzerimizde bir hakkı vardır" diyen peygamberin sözü budur. Fıtri düzeydeki benliklerin fıtri ihtiyaçlarını makul karşılamak gerekir; o benliğin üzerinde tahakküm etmeye çalışan öbür benliğe bakacağım -"niye çok çalışmak istiyorsun, ne derdin var, ne istiyorsun" diye soracağım, derdini açığa çıkaracağım. Orada dengeli olmak lazım. Nefis kendi doğası içinde, ya da benlikler kendi doğası içinde fıtri niteliklere sahipse onu kabul etmek gerekir.

Esir Alınan Benlik: Nötralize Etmenin Önemi

Kur'an'da bir ayet var: "tamamen hâkim oluncaya kadar esir almak peygambere yaraşmaz" diyor. Bir kısım sufiler bunu yorumlarken benlik üzerine yorumlamışlar. Diyelim ki bir negatif benlik var, sen onu esir ediyorsun ama nötralize etmiyorsun, deyim yerindeyse öldürmüyorsun; o esir olarak duruyor, sonra fırsatını bulunca birden çıkıyor.

Orada sen öyle esir aldın, ona uymuyorsun ama onun üzerinde öldürücü bir şekilde çalışmamışsın. Diyelim ki içinde kıskanç bir benlik var, "uymuyorum" diyorsun; uymuyorsun ama bir gün o bir fırsatını bulur, seni zayıfken yakalar, öyle bir benzetir ki. Çünkü sen onu esir almışsın ama nötralize etmemişsin. Onu nötralize etmemiz gerekir.

"Bu ayet buna mı ilişkin?" diye soruldu. Tabii, Kur'an'daki savaş ayetleri aslında insanın iç mücadelesine ağırlıklı olarak bakan ayetlerdir aynı zamanda; tarihi bir olayın üzerinden anlatılmış olsalar da hem sosyal hem psikolojik düzeyde yansımaları vardır.

İçinde kendini üste çıkarmaya çalışan bir benlik var ama ona göre hareket etmemeye çalışıyorsun, onunla da hesaplaşmıyorsun; o yanlış düşünce ve beklentileri şeye atmıyorsun, çok da negatif görmüyorsun, sadece "bu yanlış, böyle davranmayacağım" diyorsun. O zaman ne yapmış olursun? Esir ediyorsun ama onu tam anlamıyla bertaraf etmemiş oluyorsun. İşte Allah buna işaretle "öyle yapma" diyor; çünkü bir gün o esir aldığın benlik, boş bulunduğun bir anda sana galip gelebilir, tahakküm edebilir. O noktada ona karşı bu şekilde değil, onu nötralize edecek şekilde mücadele etmemiz gerekir.

Diyelim ki insanları kendine hayran bırakmak isteyen bir benlik var, "o kadar süslenip püslenmiyorum" diyorsun -tamam, ama bir gün öyle bir seni yakalar ki seni kendine bağlar ve kendi şeyini dayatır. O yüzden onunla hesaplaşmak zorundasın: "bu doğru mudur, yanlış mıdır, ne arıyor, ne bekliyor, düşüncesi nedir" diye analiz edip nötralize edeceksin, ta ki artık yaşamasın.

"Ben" Demekle Oluşan Putlar

Ben demeye başladığımız andan itibaren oluşuyor bunlar. "Ben" dediğimiz andan itibaren o, Hz. İbrahim'in baltayla kırmayıp baltayı boynuna astığı puttur -en büyük ve en temel put. Belki bunları o (en büyük put) yapmıştır diye anlatıyor kıssada. Aslında bütün putların, bütün benliklerin anası, "ben" demekle yatıyor. İnsan "ben" demeye başladığı andan itibaren benlikler oluşmaya başlıyor. Dediğimiz gibi olumlu benlikler vardır, olumsuz benlikler vardır; son tahlilde hepsi benliktir. Ama o ruhsal aydınlanma vuku bulana kadar kişi bu pozitif benliklerle yaşar diye düşünüyorum.

Olumlu-Olumsuz Benliklerin Karışıklığı

Mesela ben daha geçen gördüm, bir bayan "sevmek çok güzel ama sevdiğimde çok zarar görüyorum, sevmeyeceğim artık" diyor. Bakıyorum, bir benlik oradan böyle çıkmış, kişiyi karışık bir hale getirmiş. Mesela bir başkası "insanları mutlu etmeyi, yardım etmeyi seviyorum" diyor, on beş dakika sonra "biri bana hayır demeyi öğretsin" diyor. İki numara. Şimdi nedir bu? Olumlu ve olumsuz benlikler karmakarışık; sen onları analiz etmiyorsun, bakıyorsun biri seni bir tarafa çekiyor, öbürü öbür tarafa çekiyor.

Halbuki işte bunları gör, o olumlu benlikleri de dengeli bir şekilde yaşa. Mesela "ben bir şey beklemiyorum, kimseden bir şey beklemiyorum" diyor, sonra bakıyorsun bir insan seviyorsa böyle mi yapar diyor -"bir şey beklemiyorsun ama bir şey bekleniyor, var mı böyle bir şey? Hiçbir şey beklemiyor olsan kırılır mıydın, bu kadar şey yapar mıydın?" Yok. Dolayısıyla onları alıp bütün ayrıntılarıyla analiz etmen gerekir. Onları görmeden, üzerinde çalışmadan ne yaparsın? Bir bakarsın çok olumlu bir benliğin etkisiyle olumlu bir tavır sergilersin, öbür taraftan olumsuz bir benlik tetiklenir ve en olumsuz hale gelirsin.

Aynı zamanda "bazen kötü oluyorum, o anda hiç kendimi beğenmiyorum" diyor mesela biri. Ama "o niye ortaya çıkıyor, nasıl çıkıyor, ne tetikliyor" diye bakmak gerekir. Tamam, beğenmiyorsun ama neyle çıkıyor o, nasıl çıkıyor, ne tetikliyor onu? İşte kendimiz üzerinde çalışmak dediğimiz şey böyle bir şey. Psikolojinin temeli, psikolojik sağlığın, kendi içindeki bütünlüğün temeli bu: kendi benliklerin üzerinde çalışmak. Bazı benlikler "o kadar da olsun, o kadar kusur kadı kızında da var" der -bütün bunlara karşı uyanık olmak lazım. Değişken benlikler var. Bu güzel bir mücadele, hayatın içinde en büyük mücadele de aslında bu.

Aydınlanma ve Şu Anki Çalışma

"Aydınlanmayı hangi anlamda kullandınız?" diye soruldu. Benliğin yok oluşu; kişide benliğin sönmesi ve daha yüksek bir varoluş bilincinin ortaya çıkması. Ama tabii ki bu bize ne zaman nasip olur, ne zaman olur, Allah bilir. Orada kişi şu andaki durumu üzerinde çalışmalı; çünkü bazen bunları örtmeye çalışan, "aydınlanmakla, ermekle" bizi uğraştıran, kendini gözden gizleyen benlikler devreye girer. "Keşke ersek, ne güzel olur, bütün bunlardan kurtuluruz" -doğru diyorsun ama bakıyorsun hemen onlar örtüldü değil mi mesela. Bırak şimdi kurtulmayı, sen bunların üzerinde çalış; ona karşı da dikkatli ol, bunlar böyle sağdan yaklaşan benlikler olabilir. Kişi bunlara karşı da uyanık olmalı.

Mesela "hepimiz erebilir miyiz" diye sorulur. Bir gün bir arkadaş demişti ki: "sen bu benliğine cevap verme, bırak, sonra cevap ver." Çünkü bu ne yapıyor? "Hepimiz erebilir miyiz, ereceğim de sana ne, ermeyeceğim de sana ne" -ermeyeceksen boşuna uğraşma demeye getiriyor. Buna cevap verecek bir merci var mı? Yok. Allah seni insan olarak yaratmışsa demek ki erebilirsin, değil mi? "Ermeyebilirsin, bilemiyoruz" diye bir şey mi arıyorsun? Herkes eremiyor, ama bari boşuna vakit kaybetme; hem yol alırsın hem "ermeyeceklerdenim" diye boşa vakit kaybedersin.

Hatta insan kendine şunu der: "ermeyecek de olsam bunların üzerinde çalışacağım, çünkü bunlar her halükârda yanlış." Ersem de, ermesem de, cennete gitsem de gitmesem de, zaten ben şu anda onların cehenneminde yaşıyorum. İnsan "cennete gireceğim mi, girmeyeceğim mi" diye düşünüyor ama zaten sen bunların cehenneminde zaman zaman yaşıyorsun. Sen şu psikolojik cehennemden kurtul, bunların üzerinde çalış, öbürünü Allah'a bırak. Bunlar insan için psikolojik cehennemdir.

İçsel Tat: Manevi Lezzet ve Elem

"Bir kere onu özlüyorsunuz" -bir konuşmacı çocukluğundan bir anı paylaştı: küçükken çok sevilen biri olduğunu, annesinin "sen aktar mısın" dediğini, ciğer ödevlerini yaptığını, tahtaya kalkınca ağlamaya başladığını ama içinde en ufak bir düşmanlık, kin olmadığını hatırlıyor. Annesi "köşede kasap var, kedi var" diye korkuturmuş, o hâlâ bir yüzünün çamur içinde kaldığını hatırlıyor; ama o durumdan sonra nasıl çıktığını, nasıl başka şeyler olduğunu bilemiyor, sadece o hâli özlüyor.

O bir nedir? Birisi küçük bir cennet hali gibi, öbürü ise bir cehennem hali gibi oluyor. İnsan zaten -Bediüzzaman'ın güzel bir sözü var- Allah her güzel hale manevi bir cenneti andıran bir manevi lezzet koymuştur; her olumsuz duygu, düşünce haline de cehennemi andıran olumsuz bir şey koymuştur. Olgun insan odur ki bunu fark eder. Bu büyük bir nimettir insan için, o tadı almak.

Mesela ben bakacağım: bu benliğin tadı hiç hoş değil. Aslında bu tadı alabilecek insanda bir meleke var, Allah yaratmış bunu. Nasıl mesela ağzımızda veya burnumuzda kötü koku, iyi koku var -bozulmuş bir gıdanın hoş olmayan tadı, temiz ve taze bir yiyeceğin tadı, bunu bize hissettirecek bir duyu vermişse, aslında böyle bir içsel duyu da vermiş. Diyelim ki negatif bir duygu -bakacağım, bunun tadı iyi değil diyeceğim, "ben bunu onaylamıyorum" diyeceğim, tadı kötü bunun. İyi bir şeyin tadını alıp "bu iyi bir şey" diyeceğim. İşte bu aslında çok büyük bir lütuftur, buna içsel tat diyoruz.

Bu içsel tadı alan bir insan, aslında zaten kendi içinde bunları analiz edebilecek o melekeyi, o içsel duyusunu açığa çıkarmış demektir. Bu aslında her insanda var, fakat örtülmüş içimizde. Bazen deriz ya "sen ağzının tadını bilmiyorsun" -kaybetmişsin demektir. Kişi hastadır mesela, ağzının tadını bilmez, tuzlu mu yiyor az tuzlu mu farkında değil. Nasıl insan grip olduğunda tat almazsa, bunun gibi biz de psikolojik olarak çok olumsuz olduğumuzda bahsettiğimiz negatif ve pozitif benliklerin tadını alamıyoruz artık; hangisinin negatif, hangisinin pozitif benlik olduğunu ayırt edecek o melekeyi yitirmişiz.

O meleke genel olarak örtülmüş; çokça olumsuz yürüdüğümüzde bizde de hakikaten o acılık olur. Ama insan bunu doğal kabul ediyor, halbuki değil -o sana bir şey hissettiriyor, hoş bir şey değil. Bediüzzaman şu örneği veriyor: bir insana muhabbet etsen, bir insana şefkat etsen içinde bir ferahlık, bir huzur hissedersin; birine karşı kin ve düşmanlık duysan için dar olur. Aslında bu, birinin cennetsi, birinin de cehennemsi bir şey olduğunu anlatmış oluyor. İnsan bunu hissetmeli, fark etmeli; bu Allah'ın fıtratımıza koyduğu bir ölçü birimi gibi bir şey. O ölçüyü fark etsek, bize birisi "bu negatif benlik midir, pozitif benlik midir" diye demeye bile gerek kalmayacak. Ama işte o içsel tadı alıncaya kadar bir aynaya, bazen bir bilgiye, bir öğretiye ihtiyacımız var.

İzlediğiniz için teşekkür ederim.

Geçen Ayetler

Not (tahmini / editör): Belirtilmemiş. --- ---