Nefis (Ego), Peygamberin Sabrı ve Kendini Suçlamamak

Peygamberin Öfkesi ve Adaletsizlik Karşısındaki Tavrı

Olma bu dünyanın bozukluğuna kayıtsızlık gibi zannediliyor. Anlatabildim mi? Yani peygamber 13 sene, oradaki inanan insanlara o kadar baskı, zulüm, kötülük vesaire yapıldığında gergin miydi? "Allah kahretsin" diye her gün böyle bir şey mi yapıyordu? Yok. Bu kızdığını da isterdim hocam işte, "alnında bir damar vardı, kabardı" falan dedi, böyle tasvir ettikleri şeyler var. Onu bilemiyorum, onu rivayet edenlere sormak lazım, bilmiyorum.

Kendimize dair bir zulmü soruyorsa, mesela işte "dağa çekileceğiz, ibadetle meşgul olacağız, dışarı dönüp olmayacağız, sadece içeri dönüp yaşayacağız" diyenlere kızıyor. Ya da başka birisi ahiret hakkında bir şeyi çok kesin bir kanaatle belirttiği zaman kızıyor. Yani orada net bir tavır sergiliyor. Belki oradaki gözlemleyenler peygamberin orada öfkelendiğini düşünüyorlar. Acaba peygamberin içine girmişler mi, onun o anki halini içeriden seyredebilmişler mi? Bu tartışılır. Dolayısıyla evet, tabii ki peygamberin çok net olarak tavır sergilediği durumlar çoktur, vardır. Ama bu, öfkeli olduğunu göstermez.

Burada şunu anlamak lazım: bu kâinat, bu varoluş, sonsuz kudreti, rahmeti ve hikmeti olan bir yaratıcının mülküdür. Sen sanki Allah'tan daha merhametli veya dünyayı, insanları daha çok düşünen biri gibi algıladığın zaman, kendini öyle bir algılayışın tuzağına düşürdüğünde bu yanlış bir yaklaşımdır. Ama bu şu demek de değildir: "Burası Allah'ın mülküdür, bir adaletsizlik varsa Allah görmüyor mu, biz ne karışacağız." Bu demek değildir. Senin o sürece, yaratıcının aktif olarak katılmanı istediği bir nokta da var. Bazı yanlış tasavvufi eğilimler vardır; "her şeyin faili Allah'tır" deyip bir adaletsizlik varsa karışmamayı, "Allah görmüyor mu, sen ondan daha mı adilsin" gibi yanlış bir yaklaşımla karışmamayı savunurlar. Biz bunu kesinlikle söylemiyoruz.

Allah insanı, isim ve sıfatlarının yansıdığı bir varlık olarak yaratmış. Mesela ayette diyor: "Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik." Tevbe Suresi'nin sonunda peygamberi Rauf ve Rahim olarak tanımlıyor. Bu ne demektir? Sen Allah'ın isimlerinin ve sıfatlarının bir yansımasısın aynı zamanda. Allah'ın adaletinin elisin, Allah'ın rahmetinin bir kucağısın. Merhamete ihtiyacı olan bir insanı merhametinle kucaklamalısın, adaletin icra edilmesi gereken bir yerde adaletin eli olmalısın. Ama eğer burada adalet sağlanamazsa "bu çok kötü bir şey, biz böyle bir dünyada yaşayamayız, bu adaletsizlik kesinlikle ortadan kalkmalı, yoksa biz hiçbir zaman huzur bulamayız" diye bir şey de yoktur. Birisi sana bir adaletsizlik yaparsa, mümkünse o adaletsizliği giderirsin; fakat adaletsizliği gideremediğinde hiç rahatsız olmazsın. Yapabileceğin bir şey varsa yaparsın, buna rağmen adaletsizlik ortadan kalkmadıysa artık senin sorunun değildir; Allah'ın sana orada verdiği tecelli icra edilmiştir.

Peygamber Mekke'de adaletsizliği ortadan mı kaldırdı? 13 sene her türlü adaletsizlik, baskı, zulüm, haksızlık yapılmadı mı? Peygamber bu dönemde çok mu gergindi, çok mu agresifti, çok mu üzgündü, çok mu acı içindeydi? Elinden geleni yapıyordu ve Allah'a tam bir tevekkül ve teslimiyet içindeydi.

Mafya niye böyle yapar? İşte egolarını kontrol edemeyen insanlar nedeniyle ne oluyor? Diyor ki "ben bu süreci normal şartlarda ortadan kaldıramıyorum, o zaman gayrimeşru bir şekilde kaldırırım." Orada devreye giren şey işte budur. Kısas da bir hak değil mi? "Kısas" diyorum, tırnak içinde söylüyorum. Onu Allah düşünsün yani. Benim elime Allah, kısası uygulayacak gücü vermemişse benim bir sorumluluğum yok. Bizi bir yükün altına sokan şey egomuzdur. Yoksa "kısası uygulayamadım, neden, gücüm yok, karşımdakinin gücü var, bastırıyor beni gücüyle" — hiç problem değil, bu bir haksızlık ama hiç problem değil. Ama şimdi ego bunu "haksızlık" diye algıladığında orada altında kalıyorsun.

Kimse bana haksızlık yapamaz — ama kimse bana haksızlık yapmıyor da zaten; bir haksızlık yapılıyor, o haksızlığın muhatabı da yaratıcıdır. Ben niye araya giriyorum ki? Benim egom niye araya giriyor? "Sen bana haksızlık yapamazsın" — yo, bal gibi de yapar. Sen tahammül edemiyorsun, senin egon tahammül edemiyor. Peygamber şunu mu demiş: "sen bana haksızlık yapamazsın"? Öyle mi demiş? Hz. Yusuf "sen bana haksızlık yapamazsın" mı demiş? Niye böyle bir şeyi orada görmüyoruz? Çünkü araya ego girmiyor. Senin egon oraya giriveriyor: "bana haksızlık yapamaz, kimse bana haksızlık yapamaz." Ama çok ağır bir şey hocam, haksızlığa gelemiyoruz, deniyor. Oradan da ego şey yapıyor: "haksızlığa gelememek büyük bir nimet" gibi bir şey üretiyor. Böyle bir şey gelemiyor. Ben bazen böyle diyen insana diyorum ki: sanki ben haksızlığa geliyorum da sen gelemiyorsun, sen isyan ediyorsun gibi. Biz haksızlığa geliyoruz kardeşim, öyle demiyoruz; biz de haksızlığa karşı elimizde bir imkân varsa gayret edip o haksızlığı gidermeye çalışırız. Ama gideremediğimiz bir durumda da aramıza egonun girmesine müsaade etmemeye, "buna tahammül edemem" demesine karşı uyanık olmaya çalışıyoruz.

Hz. Yusuf Kıssası: Haksızlığa Sabır ve Ego

Hz. Yusuf niye rahat bir şekilde o süreci yaşadı da biz o süreci hayal bile edemiyoruz? Hayal edin bir gün kendinizi Hz. Yusuf'un yerine koyun. 11 kardeşinizin sizi kuyuya atmasından başlayın, tatlı bir şekilde. Bir başlayın, bakalım nasıl oluyor, hangi egolarınız devreye girecek, ne tür hesaplar yapan benlikler devreye girecek? Sonra sizi köle diye satacaklar, bir de üstünüzden para kazanacaklar. O zaman da bir egonuz devreye girecek, "yeter artık" diyecek değil mi mesela? Ama o demiyor. Doğru bir şekilde davranmadığına dair bir delil yok; kuyuya atıldığında veya köle olarak satıldığında ona zulmedildiğine, onun isyan ettiğine dair bir delil yok.

Ama mesela şöyle bir delil var: Efendisinin yanına gittiğinde "bizi unutma" demesi. Demek ki o süreçten bir rahatsızlık yok mu diye ben en azından bunu böyle okuyorum. Hapiste geçirdiği süreçte, "sen kurtulacaksın" denen vatandaşa diyor ki efendinin yanına gittiğinde beni hatırlat. Buradan ben şunu çıkarıyorum: demek ki orada yaşadığı süreçten bir rahatsızlık durumu var gibi de okuyamaz mıyız? Yok, ben şöyle okuyorum: ben diyorum ki bir isyanı, "bu kadar da olmaz ya, insanı on bir kardeşi de atar mı" gibi bir şeyi Kur'an'da görmüyoruz. Kur'an'ı referans alırsak böyle bir şey yok. Aynen böyle bir şey yok. O hapisten çıkacak olan mahkuma, efendisinin yanında "beni an" demesi — bakın ne dedik: bir kötülüğü, bir zulmü, bir yanlışı düzeltme imkânı önüne çıkarsa o imkânı kullan; kullanmıyorsan cahilsin, aptalsın veya korkaksın. Orada da Hz. Yusuf, işte bir arkadaşı çıkacak, oradaki kral veya her kimse onunla belli bir yakınlığı var, diyor ki "benim durumumu ona hatırlat." Eğer makul ve adil biriyse bu haksızlığı giderir.

Bakın burada "olsun, bu Allah'ın kaderidir, ben razıyım" falan da demiyor — bu, bizdeki birçok Müslüman algısının tersi olan bir şey. Ama birisi bir yardım edebilecek pozisyonda olduğunda diyor ki: "beni efendinin yanında an", yani bu durumu ona hatırlat. Sonra o arkadaşı unutuyor, ona da razı. Niye unuttu, böyle bir şey unutulur mu, insan arkadaşını unutur mu diye bir mesele de yok; unuttuysa unutmuştur, bu kadar basit. İnsan egosu nedeniyle bazı şeyleri kabullenemediği için hayat ona ağır geliyor. Hz. Yusuf niye en güzel kıssalardan biri? Çünkü bunu kendi hayatına yansıtabilirsin, kendi hayatını bu ölçüleri kendine rehber edinerek yaşayabilirsin ve bu doğru bir yaşam olur.

Hz. Yusuf hiçbir zaman pasif değildi, hiçbir zaman ümitsiz değildi, karamsar değildi; "bu memleketten adam olmaz", "bu insanlardan adam olmaz", "ne biçim bir dünyaya düştüm", "ben bu dünyaya göre değilim", "ne biçim bir aileye düştüm" demedi; kardeşlerinin böyle yapmasını kabullenemiyorum da demedi. Şimdi düşünün, bizim ne kadar dediğimiz şeyler varsa hiçbirini demedi. Niye demedi? Çünkü bunu diyecek bir egoyu üretmiyordu; varsa da onun tuzağına düşmüyordu. O yüzden hayattaki olguları bize yük eden şey, olayın bizzat kendisi değildir.

Orada bir şey olmuştu, ona ayetlerimizi gösterdik (Yusuf kıssasına atıf). O iki türlü anlaşılabilir, ona girmeyeyim şimdi; ama hani neredeyse meyledecekti ya da meyletme eğilimini işaret ediyor olabilir, veyahut tamamen içgüdüsel olarak bir güdüsünün uyanmasına işaret ediyor olabilir — bu iradi bir şey değildir. İradi olarak kendisini o konuda muhafaza etmiştir.

Ego: Hayatı Bize Zor Kılan Şey

Dolayısıyla diyeceğim şu ki, hayatı bize zor kılan şey, hayatla bizim gerçek varlığımız arasına giren yanlış bilinçtir. Buna da ego bilinci diyoruz. Hayatın gerçekliğiyle onu doğal olarak yaşamamızı sağlayacak olan öz benliğimizin arasına bir ego bilinci giriyor.

Örnek: yaşın 40'a gelmiş, evlenmemişsin, "yaşım geçti" diyorsun — ego devreye girdi. Çocuğun olmadı, "niye benim çocuğum olmadı" diyorsun — ego bilinci devreye girdi. "Çok geç kaldım" diyorsun — neye göre geç kaldım, bak bir ego devreye girdi, kim "geç kaldım" diyor, farkında mısın? En büyük tuzağın farkında değiliz: sana "geç kaldım" diyen bir benliğe "ben" diyorsun, onu sahipleniyorsun. "Ben geç kaldım" diyorsun. Ben hayatta hiçbir zaman geç kalmış bir insan görmedim, böyle bir şey yok çünkü. Ben neye geç kaldım? Ha, insanlığını hatırlamak konusunda geç kalmış olabilirsin; geç kalınmış bir tek o vardır, başka hiçbir şey geç kalınmış değildir.

Ama bir egomuz var, diyor ki "geç kaldın." Eskiden 18 yaşında evlenemeyen kızlar geç kalmış olurdu, sonra 25'e çıktı, şimdi 30'lara vardı. Bakın hepsi zihin spekülasyonu değil mi? Niye geç kaldın ya? Araya giren bir şey var; araya gireni bulmadığınız müddetçe onun tarafından hayatınız yönetilir.

Bazı çocuklar olur ya, böyle bir oyuncağı kırılmıştır veya işte oyuncağını evde unutmuştur — "niye unuttum, unutmasaydım şimdi oynayacaktım" der. Bak çocuk ne yapıyor, bir ego tarafından manipüle ediliyor ve çocuk orada mutsuz oluyor. Halbuki "ya unuttum, şimdi bakayım buralarda neler var" — her şeyi olduğu gibi güzel dese problem olmayacak. Ama biz mesela "falandan evlenmeseydin", "onu kaçırmasaydın, niye kaçırdın, evlenseydin mutlu olurdun, olsaydı böyle olurdu" — hepsi boş, bunlar kim bahsediyor? O, psikolojik benlik algısıdır. Bütün mesele oradan doğuyor.

Çocuğun yanlış yapıyor — "bu çocuğu niye yanlış yaptı" diyorsun, niye, neden? Çünkü çocuğunun yanlış yapmasını istemiyorsun. Peki kötü mü? Değil. Tamam istemiyorsun ama çocuğun senin isteğine rağmen yanlış yapıyor. Burada sorun ne? Sen istemiyorsun ve o isteğini esnetemiyorsun. "Yapsın" demek, onun meselesi demek değil, "ne hali varsa görsün" demek de değil, kastettiğim bu değil. Yapıyor, siz de uygun bir lisanla söylediniz, sizi dikkate almıyor, kendi doğru bildiği yönde gidiyor. Gitsin, bu onun süreci, niye kabullenemiyorsun? Evet, araya bir ego giriyor: sen çocuğunun başka bir şey olmasını istiyorsun. Bu senin sorumluluğunda mı? Değil. Sen onun sahibi misin? Değil. Eğer karşındaki çocuk, yaşına göre veya her neyse, aranda bir iletişim köprüsü varsa uygun bir dille meramını anlatırsın, doğru bildiğin şeyi anlatırsın; ama onun Rabbi değilsin, şekillendiricisi değilsin. Kimse kimsenin şekillendiricisi değildir.

Ama bizim bir egomuz var, bir şeye sahipleniyor. Hayatına bile sahipleniyor: "benim hayatım ne olacak" diyor. Sen bu hayatı nereden buldun, "benim" diyorsun? Hayat, Allah'ın istediği yönde evirip çevirdiği bir şeydir. "Benim hayatım" — nereden senin hayatın oluyor? "Ben ne olacağım?" Bak ne kadar mükemmel bir ego devreye giriyor. Bediüzzaman'ın çok güzel bir ifadesi vardır: "Varlık yükü ağırdır, sen bu yükü taşıyamazsın" der. Ama bir egomuz var, "ben taşırım" diyor, sonra da taşıyamıyor, onu bizim kucağımıza veriyor.

Bediüzzaman'ın çok vurguladığı bir şey vardır: der ki sen bir asker gibisin, asker nedir, devletin malıdır, devlet onun geçimini, hayatını tekeffül eder; asker vazifesini yapar, işte vazifesi neyse onu yapar, "ben ne olacağım, yarın ne yiyeceğim, ne giyeceğim" demez. Tıpkı bunun gibi, sen Allah'ın bir askerisin. "Ben ne olacağım" — bırak onu Rabbin düşünsün, sen pozitif anlamda, fıtri anlamda yapman gerekeni yap, gerisi senin problemin değildir.

"Ben ne olacağım" demek ne kadar makul bir şey gibi gözüküyor değil mi? Bunu düşünmek egodur. Biz ego deyince böyle zina, kumar falan zannediyoruz, araya bak nasıl bir ego giriyor: "ben ne olacağım." Benim derdim değil bu; onu sen düşünmek istiyorsan düşün, ben niye düşüneyim ki, bu yükün altına niye gireyim, zaten girdiğimde taşıyamayacağım, zaten büyük.

Bütün mutsuzlukların sebebi egodur, başka hiçbir şey yok. Mutlu olmak için hiçbir şeye ihtiyacın yok, mutsuz olmak için bir şeye ihtiyacın var; mutsuz olmak için ihtiyaç duyduğun şey işte damarlarında akan egodur. Sen onu çok fazla sahipleniyorsun, "o ben" diyorsun, sanki damarındaki kan gibi. Şaka bir yana bir gerçekliğe işaret ediliyor — hani o damarındaki kan gibi, ego. Ona ihtiyacın var, mutsuz olmak için böyle bir şeye ihtiyacın var. Onu bıraktığın an hayat akması gereken şekilde akıyor.

Fıtrat, Günah-Sevap ve Kur'an

Sonra da mutsuzluk üzerinden bir sürü edebiyat ortaya çıkıyor. Mutsuzluk üzerinden ne kadar fevkalade şeyler çıkmış. Halbuki bunun varoluşta asla bir yeri yoktur. O yüzden Budistlerin çok güzel bir şekilde formüle ettikleri bir şey vardır. Der ki: görünürde acı vardır, acı yaşanır. İkinci madde: acı egodan kaynaklıdır. Üçüncü: acı aşılabilir. Bakın ne kadar objektif bir şey ve çok kesin bir doğruluktur bu. Hayatta acı vardır, acının nedeni egodur ve acı aşılabilir. Eğer nedeni egoysa, o zaman sen o egonun ötesine geçmelisin.

Bir kedi öleceği zaman "hayatım bu kadar mıymış, burada mı bitecek" diyor mu? Demiyor. Bir kedinin yavrusu öldüğünde elinden geleni yapıyor, ölünce de ölüyor. Ama kedinin hayat sonrasında bir beklentisi yok ki hocam — ya da şu anda biz iman ettiğimiz Kur'an'da çeşitli yasaklar vesaire var, bunların neticesinde cennet ya da cehennemi tercih etmek, takva bize bırakılmış. Bu hayatın sonlanmasından başlayacak hayat olgusuna bizi götüren süreci nasıl işleyeceğiz o zaman, veya çocuklarımıza bunu nasıl anlatacağız?

Yaratıcı her şeye bir yaratılış, bir nitelik verdiği gibi insana da Kur'an'ın ifadesiyle "fıtrat" diye bir kodlama yüklemiş. İnsan bu kodlamaya göre yaşayacak. Bu kodlamayı sen yaşamayınca bu yüzden günah kavramları ortaya çıkıyor. Mesela şöyle düşünün: bir çocuk kardeşini çok seviyor, destek oluyor, yardımcı oluyor, koruyup kolluyor. Şimdi siz o çocuğa "bak, kardeşini sevmek sevaptır, iyidir; onu sevmemek, korumamak kötüdür" demenize ihtiyaç var mı? Yok. Biz fıtratımızda olsaydık ve fıtrat üzere yaşasaydık, kitap bile inmezdi. Bir kitap ne kadar kalınsa, o insanlar fıtratlarından o kadar uzaklaşmış demektir. İlk zamanda niye suhuflar var deniyor İslam geleneğinde? Çünkü insanların hakikate ve fıtratlarına olan aşinalıkları daha fazla.

Bir yerde çok yönetmelik görürseniz, "yere tükürmeyin" diye bir yazı görüyorsanız, demek ki tüküren cahiller var demektir; olmasa oraya o yazı yazılır mı? İnsanlara Kur'an'da niye "birbirinize düşmanlık etmeyin", "birbirinizin malını haksızlıkla yemeyin" deniyor? Çünkü insanlar biraz kalın kafalı bir yapı olduğu için. Onun için bu kadar sevap, günah niye Kur'an'da geçiyor? Çünkü insanlar fıtratlarından uzaklaşmış. İnsanlara tek bir şey yeter: "Lâ ilâhe illallah." Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma. Günah, başkalarının görmesinden rahatsız olduğun şeydir. Tabii o perde kalktığında bu hadisin geçerliliği de değişir.

Dolayısıyla burada sevap günah meselesini dışarıdan bize yüklenen bir şey olarak değil, bizim fıtratımızın kodlarının bir yansıması olarak görmek durumundayız. Yoksa sen fıtratına göre yaşadığında ahireti düşünmene gerek yok; yarını da düşünmene gerek yok, her şey akıp gidiyor zaten. Ben ahiret içinde yaşamıyorum; bir Müslüman ahiret içinde yaşamaz, fıtratı üzere yaşar ve o yaşam Allah'ın ebedi kılmasıyla da ebedidir. Yoksa cenneti, cehennemi bu dünyadaki varoluşumuzun amacı veya merkezi haline getirmek yanlış bir şeydir. Hayatın amacı Allah'ın sana üflediği ruhtur. İslamiyetin tek gayesi vardır aslında: o da Allah'ın sana üflediği ruh.

Bilinç Düzeyi ve Kötülükle Karşılaşma

Kişi hangi bilinçte ise, karşılaştığı kötülükler ona göre bir etkileşime sebep olur. Kamil bir insan, diyelim ki Hazreti Yusuf, kötülükle karşılaşmış; bu sadece onda neyi meydana getirmiş? O kötülüğe karşı fıtratının gerektirdiği nitelikle mukabele etmesini sağlamış. Nefsine mağlup olan biriysen, egonun tuzağına düşen biriysen, o zaman kötülük — tırnak içinde söylüyorum — senin için imtihana dönüşür, seni ikileme sokar. Biri sana büyük bir para teklif ediyor; senin paraya arzun varsa "alayım mı almayayım mı" dersin, "büyük imtihan" dersin. Peki aynı imtihan Hazreti Yusuf için geçerli mi? Veya Hazreti Muhammed'e Ebu Süfyan'ın teklifte bulunması — "istediğin bir kadın varsa Mekke'de, kimse bizi geri çevirmez; istediğin ticaretimize ortak olup nemalanmaksa ortak edelim; istediğin idarede, iktidarda görev almaksa o konuda da bir yol bulabiliriz" — bunlar peygamber için bir imtihan mı oldu? Adama ne kadar büyük teklifte bulunmuşlar, büyük imtihan olmuş mu? Olmamış. Peki haşa peygamberimizin dünyada, iktidarda, kadında gözü olsaydı o zaman ne olurdu? İmtihan olurdu.

Dolayısıyla "kötülükle karşılaştığımızda ne olur" sorusu manasızdır. Kötülükle kim hangi bilinç düzeyinde karşılaşıyor, önce bu soruyu sormaya ihtiyacımız var. Takıldığın mercekle ilgili bu; sen o duruma hangi bilinçle bakıyorsun, önemli olan bu.

Örnek: Firavun'un yanındaki sihirbazlar, Hz. Musa'nın o ilahi tecellisini gördüklerinde diyorlar ki "hakikat olan Musa'nın söylediğidir, Musa'nın Rabbi âlemlerin Rabbidir" diyorlar ve iman ediyorlar. Firavun da diyor ki "bana sormadan, benden izin almadan nasıl iman ediyorsunuz, sizi öldüreceğim, asıp keseceğim." Onlar "fark etmez" diyorlar: "Allah'ın izin verdiği ölçüde senin ancak zahiri bir etkin olabilir, onun ötesinde bir etkin yoktur." Bakın orada çok ilginç bir şey var: demiyorlar ki "olur mu ya, biz Allah'a iman ettik, Allah bizi korur, valla yok öyle bir şey." Bakın ne kadar müdrik insanlar; diyorlar ki Allah izin verirse, Allah'ın sana izin verdiği ölçüde bu dünyada zahiri bir hükmetme ve etki etme imkânın var, biz bunu biliyoruz; ama senin hakiki, mutlak ve ebedi bir şekilde etki etme imkânın yok, ne yaparsan yap, o da senin şerefine kalmış.

Bakın burada "biz Allah'a iman ettik, Allah mutlaka bizi koruyacaktı, biz Allah'ın tarafıyız" gibi bir şey yok. Bilinç şimdi bu bilinçte değilsen o zaman başka türlü yaklaşacaksın, başka türlü etkileneceksin. O yüzden biz bunu her zaman tekrar etmek gereği duyarım: olaylardan değil kendi bilincinizden korkun. Korkacaksanız, deyim yerindeyse, illa Allah'tan da korkmayın demiyorum, olaylardan da korkmayın; hangi bilinçle baktığınıza dikkat edin ve yanlış bilinçle karşılamaktan korkun. Korkulacak tek şey odur — yanlış bir bilinçle yaklaşmak.

Yalancı peygamber Hz. Peygamber'e mektup gönderiyor, "bak niye bu kadar kavga edelim, sen akıllı adamsın, dünya geniş, yarısı senin yarısı benim olsun" diyor. Atıyorum, "doğusunda sen peygamberlik yap, batısında ben yapayım, kuzeyinde sen yap, güneyinde ben yapayım" gibi. Peygamber'in cevabı nedir biliyor musunuz? "Yeryüzü Allah'ındır" diyor. Sen neyin peşindesin? Sen şey mi zannediyorsun, ben yeryüzünün bir alanına hâkim olayım, orayı idare edeyim, orayı yöneteyim, oraya sahip olayım, oranın ganimeti, oranın şusu busu — böyle mi zannediyorsun? Yeryüzü Allah'ındır. Benim yeryüzünde bir toz zerresi kadar mülküm yok. Sen hem yarısını mülk edinmeye çalışıyorsun, hem de güya bana teklif ediyorsun. Bakın ne kadar farklı iki bilinç.

Peki bunu, peygamberin dediği gibi, biz de diyebiliyor muyuz? "Yeryüzü Allah'ındır. Benim çocuğum dediğim çocuk da Allah'ımdır, karım da Allah'ımdır, malım mülküm dediğim her şey de Allah'ımdır, varlığım da Allah'ımdır, hayatım da Allah'ımdır" desen, bak ne kadar büyük bir özgürlük. Ama öyle demediğinde ne oluyor? Sürekli bir paylaşım problemi yaşıyorsun: ne kadarı benim, ne kadarı senin. O yüzden bizim hayatı algılama konseptimizde bir problem var; o problemi görüp çözmedikçe bir problem biter, öbür problem başlar. Eşinle iyi olursun, çocuğunla problem yaşarsın; çocuğunla iyi olursun, gelinin veya damadınla yaşarsın. Hiçbir zaman bitmez.

Hani tıbbi basit bir örnek: bir yarada yabancı bir cisim varsa o yara kolay kolay iyileşmez. İki ihtimal vardır o yaranın iyileşmesi için: ya vücut o yabancı maddeyi kapsüle eder, artık vücuda etki etmeyecek şekilde kapsüle eder, ya da o maddenin vücuttan çıkarılması lazımdır. Bu güzel bir metafordur. Bir benliği atamıyorsanız kapsüle edin, sizi etkilemesin. İçimde böyle bir damar var ama bunu sıfırlayamadım; ama orada dursun, ben onu biliyorum, o da beni biliyor. Ben onun etkisinin farkındayım, nasıl etki etmek istediğinin farkındayım, bana neyi empoze ettiğinin farkındayım. Bunu kesinlikle onaylamıyorum ve ona enerji vermiyorum. Kapsüle edilen bir şey vücuttan bir şey alamaz, vücuda da bir şey veremez. Tıpkı bunun gibi: içimde bir benlik var, "itibar kazan" diyor toplumda, "paran olsun" diyor, "güçlü ol" diyor, bir şeyler diyor. Bunu onaylamıyorum, mesajını onaylamıyorum, ona gereksiz yere hiçbir enerji vermiyorum. O zaman ben ne yaptım? O benliği kapsüle ettim, onu etkisiz hale getirdim; görünür bedenimde, dilimde ama bana etki etmiyor. Eğer bunu yapmazsanız sürekli onun ürettiği şeylere maruz kalacaksınız.

Kendini Suçlamamak: Nefsin Tezkiyesi

Bakın hayatta negatif duyguların, mutsuzluğunuzun, acının, her şeyin nedeni içinizdeki bir şeydir ama siz olmayan bir şeydir; bunu da çok iyi anlamamız gerekiyor. Mesela bazen böyle şeyleri okuyup dinlediğimizde, "ya işte biz ne kadar kötüymüşüz, her tarafımız ego, ne kadar kötü bir durumdayız, bu yaşıma geldim halen egoyu aşamadım" deriz. Bu yanlış bir şeydir, asla kendinizi suçlamamalısınız.

Bakın Adem'in dediği şey nedir? "Nefsime zulmettim" diyor, yani kendime zulmettim; "kendim kötüyüm" demiyor. Kendimiz kötü değiliz. O yüzden bu temel bir tartışmadır: insanın fıtratı iyi midir kötü müdür? İnsanın fıtratı aslen iyidir ama psikolojik seviyede bir dualiteye sahiptir; yani hem doğru hem yanlış yapma imkânı olan bir yapı.

Bunu şuna benzeteceğim: sizin bir eviniz var ve evinizin bir bahçesi var. Birileri bahçenizi kazıyor ve bir şeyler gömüyor. Şimdi siz "ben bu bahçeyi bir düzenleyeyim, bir temizleyeyim" dediniz, kazmaya başladınız; bir baktınız ölü ceset çıkıyor, hayvan ölüsü çıkıyor, bir akrep orada yuva yapmış, akrepler çıkıyor. Şimdi o sizin bahçenizde ama o sizin bahçenizden olmayan şeyler. O yüzden insan kendini gözlemlediğinde dikkat etmesi gereken yegâne ve temel şey, kendini suçlamamasıdır. Kendinizi suçladığınızda yine bir ego tarafından hapsediliyorsunuz; çünkü o egonuz diyor ki "nasıl bende bunlar olur, bende bunlar olmamalı" — o, temiz bir egonun, kendini iyi nitelikli, mükemmel, takdir edilebilir, kabul edilebilir, onaylanabilir, arzu edilebilir bir şey olarak görme haline karşılık gelir; bunları kendine nispet edemediğinde bu sefer kendini suçluyor. Siz de bunu matah bir şey zannediyorsunuz — asla değil, kesinlikle değil, insan kendini asla suçlamamalı.

Kendi bünyesinde, psikolojisinde bir kısım negatif benliklerin, duyguların, düşüncelerin, davranış tarzlarının olabileceğini bilmeli ve onları yabancı bir madde olarak görmelidir. Yine tıptan örnek vereceğim: bazen bir insanda bir ur olur, 3 kilo, 5 kilo, 10 kilo, 20 kilo. Ama adam onu karnı zannetmiş, senelerce onunla yaşamış. Sonra doktora gidiyor, "bu bir ur" diyorlar, "bu senin bedeninin doğal dokusu değil." Ne yapıyorlar? Onu alıyorlar. Bunun gibi, asla suçlama yapmamalıyız. Dünyanın en negatif benliklerine sahip olsak bile "ben çok kötüyüm, benden adam olmaz, bu yaştan sonra ne olacak, bu yaşa gelmişim adam olmamışım, bundan sonra mı olacağım" gibi, veya "nasıl böyle bir benliği bu kadar sene ben yaşamışım, bunu onaylamışım" — asla böyle bir şey dememelisiniz.

Benim çok hoşuma giden bir şeydir: şahit olduğum, bizim bir arkadaşımız vardı, böyle kamil bir zata sürekli "efendim ben çok kötüyüm, çok günahkârım, lütfen benim için dua edin, ben çok günah işledim, bu yaşa geldim halen adam olmadım" falan derdi. O zat dedi ki: "bu kadar niye kendine yükleniyorsun? Babamız Adem cennette günah işledi, sen dünyada günah işliyorsun. Bu kadar kendini germe." Bu, "boşver, ne olacak" anlamında değil; ama sen kendi üzerine giderek aslında yanlış bir şey yapıyorsun. Onu elinden geldiğince yapmamaya gayret et, yaparsan yine tövbe et, yine gayret et. Ne zamana kadar? Ölünceye kadar. Bunun sınırı yok, yaşı yok, geç kalmışlığı yok. Bütün bunları üreten egonun mekanizmasıdır.

O yüzden kendimizi gözlemleyeceğiz ama bahçeyi (ego benlik bahçesini) kazdığımızda orada kötü şeyler çıkıyorsa "ben böyleymişim", "ben kötüyüm" demeyeceğiz; bu çok yanlış bir şeydir. İnsanlar aslında bazen o yüzden kaçarlar; kendilerini analiz etmekten, kendi üzerlerinde düşünmekten kaçarlar. Bazı insanlar doktora gitmez, ta ki bir şey çıkana kadar, morali bozulana kadar. Bir şey çıkar, o sende olan bir şey değildir, senin bedenine arız olmuş bir bozukluktur, o tedavi edilir. Dolayısıyla bir hadiste "Allah sevdiği kuluna kusurunu gösterir" diyor Peygamberimiz. Bu ne demek? O kusuru gösteriyor ki sen onunla daha fazla devam etmeyesin. Onu gör, onu fark et. "60 yaşına geldim bir benliği keşfettin, çok şükür ya Rabbi" diyeceksin. "Allah kahretsin, 60 yaşına geldik halen bunu çözemedik mi" demeyeceksin. "Çok şükür ya Rabbi, ölmeden evvel fark ettin" diyeceksin, ölüm döşeğinde bile olsa "çok şükür ya Rabbi, ölmeden evvel bunu görmemi nasip ettin, ne kadar güzel bir şey" diyeceksin.

Burada bizim kendi üzerimizde çalışmamızı engelleyen en temel benliklerden biri de kendini suçlamadır. Kendini suçlama, asla onaylanmayacak bir şeydir; bazıları onu iyi bir şey zannediyor, asla iyi bir şey değil. Kendinde olan hatayı gör ama kendini suçlama. "Benden adam olmaz" dersen, bak sen bütünüyle kendini hastalık haline getirdin, bütünüyle kendini o ur haline, o hastalığa çevirdin. Halbuki sen öyle değilsin. Bazı hastalar aylarca yatakta kalır ama iki üç ay sonra iyileşir, insanlar bazen şaşırırlar: "bu kadar sağlıklı hale gelebileceğini hiç düşünmemiştik" derler. Neden? Çünkü hastalık ayrı bir şey, insan ayrı bir şey, insanın bünyesi ayrı bir şey, hastalık ayrı bir şey. O hastalık senin dünyana girmiş olabilir ama sen hiçbir durumda o hastalık olmazsın.

O yüzden insanın kendine kötü bir sıfat kullanması doğru değildir. Kendisinde gerçekte kendisi olmayan, kendi fıtratına yabancı olan kötülük eğilimlerini fark eden ve onları kınayan bir insan, bizatihi kendini kınamış olmaz. Hani "levmeden nefis/kendilik" (nefs-i levvame) — neyi levmediyor, neyi kınıyor? Kendine yabancı olanı kınıyor; kendine yabancı olan düşünceleri, duyguları, davranış kalıplarını kınıyor. Yoksa kendini ben kendimi kınarsam o zaman ne kalacak? Allah "ruhumdan üfledim" diyor, o nerede o zaman? Bunu ayırt etmek gerekiyor.

O yüzden insan kendini ikiye ayırmalıdır: bir gerçek kendi, bir de negatif benlikleri. O negatif benlikler arizidir, yani senin gerçek varlığının parçası değillerdir. Onun için "nefsi tezkiye etme", arındırma diye bir kavram var; sen bir şeyi bir şeyden arındırıyorsun. Mesela su arıtma cihazı var, ne işe yarıyor? Gelen suyu toptan mı dışarı atıyor? Hayır, arıtıyor onu; içinde olmaması gereken maddeler, mineraller varsa onları ayırıyor.

Dolayısıyla "ben çok kötüyüm" demek bir tuzaktır, çok mükemmel bir ego tuzağıdır. Mütevazı gösteriyor, kendini eleştiriyor diye gösteriyor; çok da matah bir şey gibi görünen bir benlik halidir ve çok yanlıştır. Asla onaylanmaması gereken bir şeydir. Sen iyi ve sağlıklısın, ilahi niteliklerle donanmış bir varlıksın; ama bazı şeyler senin bünyene girmiş, onları temizleyeceksin, onları temizlediğinde geriye sen kalacaksın, doğal sen kalacaksın.

Bu neye benzer? Diyelim ki birisinin elbisesi kirlenmiş; temizlemeyi bilmiyor ve onu tümüyle kir kabul edip çöpe atıyor. Çöpe attığında kiri de atıyor ama elbiseyi de atmış oluyor. Onun için Allah niye en günahkâr insanı bile muhatap alır? Çünkü onda hâlâ insanlık nüvesi var. Arındığında geriye gene o insan kalacak. O yüzden gerçek anlamda kendimizi gözlemlemeliyiz.

Bize acı veren benlikleri fark edeceğiz ve asla problemin dışarıda olduğunu düşünmeyeceğiz. Bu temel bir yanılgıdır. Problem asla dışarıda değil. Dışarıda yanlış yok mu, dolu dolu var; fakat sen bundan mutsuz olmak zorunda değilsin, bundan dolayı acı içinde yaşamak zorunda değilsin, mutsuz olmak zorunda asla değilsin. Mutsuz eden, araya giren benliklerdir. O araya giren benlikleri gördüğün an onları fark et ve bırak, o kadar. Bırakırsan zaten gidecekler. Burada, kediye yiyecek vermezseniz en sonunda bırakır gider, "bu bana bir şey vermiyor" der. Siz de benlikleri beslemezseniz giderler, çünkü sizden beslenemezler. Beslenemeyen bir benlik enerjisiz kalacaktır ve ortadan kalkacaktır. Ama siz ona güç verdiğinizde, ona onay verdiğinizde o zaman güçlenecektir.

"Ben ne olacağım" diye bir şey aklıma gelince diyorum ki: ben Allah ne diliyorsa o olacağım.

Değer, Hayat ve Ego Penceresinden Bakmak

Hayat bakın çok doğal ve çok güzel bir şeydir; aslında hayatın değeri değil, sizin değeriniz temeldir. İnsan kendi değerini bilmiyor, hayatta bir değer arıyor; bu da çok yanlış bir şey. Hayatın değeri nedir? Hayatın özel bir değeri yok, hepsi gelip geçici olan bir şey nasıl değerli olabilir? Değer sende var, ve bu hayatın dinamiği sendeki o değeri açığa çıkartmana imkân sağlıyor. Yoksa hayatın bizatihi neyinde değer olacak? O, yaratıcının insana geçici olarak tattırdığı şeyler. Ego ile baktığında senin için bir tuzak; çünkü ego hayattan bir şey bekliyor. Halbuki hayat, bir bilgenin ifadesiyle, eline aldığın bir buz kalıbıdır; en son elinde hiçbir şey kalmayacak, eriyip gidecek. Ama önce eline bir şey geliyor zannediyorsun, sonra bir süre sonra bakıyorsun hiçbir şey kalmamış. Eğer ego penceresinden bakarsan hayat budur.

Onun için yine Bediüzzaman der ki: lezzet aldığın şey biteceği için elem verir; dolayısıyla lezzetin de sonu nihayetinde elemdir, eğer nefsin gözüyle bakarsan. Lezzet aldığın şey bitince, lezzetin bitmesi eleme sebep olur; elemin bitmesi de lezzet verir. En nihayetinde lezzet aldığın her şey bitecek, o zaman sana elem kalacak eğer ego gözüyle bakarsan. Ama sen yaratıcının aziz bir misafiri olarak görüyorsan kendini, onun üflediği ruhu taşıyan bir varlıksan, değer sendedir. Allah değeri sana koymuş; sen etrafına bakıp değer arıyorsun, halbuki Allah değeri senin içine yerleştirmiş, seni kendine o yüzden muhatap kılmış, âlemi de senin deneyimin için yaratmış. Bu kadar. Yoksa ondan bir şey devşirmeyeceksin.

Bakın araya egonun girmesine müsaade etmeyin, en ufak bir çatlak kalırsa girer oradan. "Ama insan da başarılı olmak istiyor", "insan biri bu hayatta onu anlasın istiyor" falan — asla bunlara meydan vermeyin. "İnsan anlaşılmak istemez mi, insan bir şeyi başarmak istemez mi, insan şu hayatta bir iz bırakmak istemez mi?" İstemez. Bırakmak isteyen insan değildir, sizi insan kılığında aldatmak isteyen egodur. En çok kullandığı şey de "insan" kelimesidir. "Ama insan öyle değil mi hocam, insanın gözü doymaz bir şekilde yaratılmamış mı?" Yok, öyle bir şey yok Kur'an'da. Onu da ego üretiyor, onu da dine yamıyoruz. "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur" diyor. Derler ki göz doymaz, ama toprakla doyar — o insan mı, o senin bahsettiğin insan mı? İnsan değil, ne dersen de ona ama insan deme ona. O, hakiki, Allah'ın fıtrat üzere yarattığı varlık değil; o, farkına varmadan bir kısım benlikler tarafından manipüle edilmiş kişidir. O manipülasyonun farkına varırsa ortadan kalkar. "Benim niye gözüm doymasın" — ama içime gözü doymaz bir ego girmişse, problem gözümde değil, o egonun gözünde. Öyle bir ego girmiş ki doymuyor; çıkar onu, doyacak.

Bazı hastalıklar olur, adam ne yese bir türlü doyamaz; karnında parazitler var, şu var bu var, onları tasfiye et, bak adam ne güzel doyacak o zaman. İçeride bir ego var, doyumsuz; insan değil o, o insan müsveddesi, insan kılığına girmiş bir sahtekâr, insan kılığına girmiş bir canavar. "Ama insan ölümden korkmaz mı?" Yok, korkmaz; insan olan korkmaz. İçimizde insan olmayan bir ego var, o korkuyor. Onu bul, onu gerçekle yüzleştir, yüzleşmiyorsa da tasfiye et.

Benim bir arkadaşım vardı, beraber Mısır'a gitmiştik, piramitlere gireceğiz; dar alan korkusu vardı, "ben devam etmeyeceğim" dedi. "Tamam" dedim, "sen devam etmezsen ben devam edeyim, müsaade edersen." Devam ettim. Yani her şeyde egomu ikna edemeyebilirim; olmuyorsa yol vereceksin ona, "sen bilirsin" diyeceksin, illa ikna edeceğim diye uğraşmayacaksın. İkna olmayan, inatçı bir benlik de olabilir; "dinlemiyorum, istemiyorum" diye abuk sabuk konuşan bir benlik de içimizde olabilir. Bırak onu kendi haline, illa ikna etmeye uğraşma.

Ashab-ı Kehf'in Köpeği Meseli

Güzel bir anekdottur, manası güzel: Ashab-ı Kehf o şehirde çok büyük bir baskıya maruz kalıp yaşama imkânı bulamayınca "bu şehirden çıkalım" demişler. Köpekleri varmış; köpek demiş "ben çıkmam, ben buraya alışığım, benim burada arkadaşlarım var, nereye gideceğimiz belli değil." "Biz gidiyoruz, sen de gel." "Gelmem" demiş. "İyi, tamam, sen kalabilirsin" demişler o zaman. Bunlar uzaklaşmaya başlayınca köpek bakmış yalnız kalacak, o da onlara tabi olmuş.

Buna nefis derler. Nefis size tabi olmuyorsa bırakın kendi haline; tabi oluyorsa tabi olur. Bakın nefsin yeri neresidir? Egoların mağaranın kapısıdır, içerisi değil. Her zaman bir hiyerarşi vardır: sen Ashab-ı Kehf'in köpeği değilsin ki mağaraya girmiyorsun; senin yerin mağaranın kapısıdır, senin fonksiyonun oradadır. Onun için her şeyi yerli yerinde görmeliyiz.

Bir benliğin benim hayatımı ele alıp bana hükmetmesine rıza göstermek zorunda değilim. "Hayatımda şunu istiyordum, olmadığı için hep mutsuzum" — niye mutsuz olacaksın ki? Sen öyle bir egoya niye bütün hayatının dizginini veriyorsun? O ego mutsuz olabilir, varsın mutsuz olsun. İnisiyatif sizin elinizde; siz onu bırakabilirsiniz, o sizi bırakmak istemeyebilir ama siz onu onaylamadığınız zaman o orada kalmak zorundadır, enerjisiz bir şekilde kalır, sizi etkileyemez. Etkilemesi için mutlaka siz bilerek veya bilmeyerek onu onaylıyorsunuzdur. O düşünceyi, o duyguyu, o davranışı bilerek veya bilmeyerek onayladığınız için gitmiyor. Hayır, asla değil — bu da bir ego manipülasyonudur, "onaylamasam da gitmez" düşüncesi de yine bize kendi varlığımızı perdeleyen bir ego tuzağıdır. Asla öyle bir şey söz konusu değildir.

Acizlik ve Ego

Ego çaresiz hissediyor kendini; sahiplendiği, korumaya çalıştığı bir şeyi kendi perspektifine göre korumaya çalışıyor ama aciz. Mesela yine peygamberden örnek vereyim: Peygamber'in 13 yıllık Mekke hayatında bir kısım Müslümanlar işkenceyle öldürüldü. Peygamber şunu mu dedi: "benim yüzümden ölüyorlar" — bir suçluluk hissetti mi? Yok. Elinden geleni yaptı, bir kısmı öldü, bir kısmına da bazı çözüm yolları bulunmaya çalışıldı. Bir kısmı "biz dayanamıyoruz" dediler, o zaman "siz Habeşistan'a gidin" dedi. Yani ben illa "annemdir, babamdır, kardeşimdir, arkadaşımdır, dostumdur, Allah bana imkân ve şartlar vermişse koruyup kollarım, destek olurum" derim, ama olamadım, elimden hiçbir şey gelmiyor, kabul ederim. Kabul etmiyorsan kabul etmeyen egonu gör; bunu da matah bir şey gibi öne sürme. Yoksa peygamberi eziklikle, sümsüklükle suçlamak zorunda kalırsın.

İki ihtimal var değil mi? Peygamber 13 sene boyunca ne yaptı? Açlıktan ölen insanlar oldu, işkenceyle ölen insanlar oldu, birçok şey oldu. Peki peygamber hiçbir şey yapamadığı bir durumu yaşamadı mı? Yaşadı. Ama dikkat edin, acizliğinden rahatsız oldu mu? Olmadı. Bakın aciz olmak ayrıdır — acizden kastımız nedir, Türkçe ifade edelim: bir şey karşısında gücünün yetmemesi, gücünün olmaması, bu aciziyettir. Aciziyeti yaşamak ayrıdır, acizliğinden rahatsız olan benliği taşımak ayrıdır. Peygamber de orada aciziyet yaşadı, hiçbir şey elinden gelmedi; ama o acizlikten rahatsız olan bir benliği yoktu.

O yüzden egonun hayatta yaşadığı en önemli noktalardan biri de aslında aciz olmak istememedir. Ego fuzuli olarak devreye giriyor ve güçlü olmak istiyor; güçlü olamadığında, yeterli olamadığında da başımıza bela oluyor. "Benim her şeye gücüm yeter veya yetmeli" diyorsan, gücün yetmediği yerlerde de boynunun kırılacağını bilmek zorundasın. Nereden çıkıyor "benim öyle gücüm yeter veya yetmeli"? Yok öyle bir şey. Araya bir ego devreye giriyor, sana bir gaz veriyor, "hadi yaparsın, sen güçlüsün" falan diyor; sonra gücün yetmediği bir durum oluyor, başına bela oluyor. Onun için acizlik hissetmekten rahatsız olan insan değildir, egodur. O bizim başımıza çok belalar açıyor.

"İşte çaresizim" — e, burada sorun ne, çaresizsin, sorun ne? "Ama olmak istemiyorum." Çaresiz olmak istemeyen bir ego var, o problem oluşturuyor. Asıl özde, asıl kısmımızda bu yok.

Egonun Yeşermesi ve Nefsin Tasfiyesi

Hayatı boyunca kazandığı egolar mı var, yani ilk bir yaşın içinde bile başlıyor mu o egonun yeşermesi? Özde yok; ama dünyaya geldiğimiz andan itibaren böyle bir egonun oluşmasına potansiyel olarak eğilimliyiz. O potansiyel hayatta mutlaka tetikleniyor. Bunu da bir deneyim olarak kabul edeceksiniz. Fakat insan bu benlikleri belli bir yaşa geldiğinde fark etmelidir. Doğal bir süreç böyle olur aslında; fark eder ve onları minimize eder, nötralize eder. Buna da nefsin tasfiyesi diyoruz, yani kendiliğin tasfiyesi.

Allah'ın kendiliğinin tasfiyeye ihtiyacı var mı? Allah'ın kendini temizlemesine ihtiyaç var mı? Yok, çünkü o saf, mutlak, mükemmeldir. Ama sende bir potansiyel negatif eğilim var, bu eğilim hayatında az çok tetikleniyor. O yüzden de nefsimizin temizlenmesine ihtiyaç var.

Adem-Havva Kıssası: Yaklaşmama Emri ve Nefsin Arındırılması

Adem ve Havva kıssasında, günahın ya da yasak olan şeyin arkasında bir ego mu vardı, ya da oradaki bir yaşamda bir ego mu söz konusu? Aslında orada tam bir "yasak" kavramı yok, "yaklaşmama" emri var. Bir şeye yaklaşmamak illa o şeyin haram olduğunu veya kötü olduğunu göstermez. Sen bir çocuğa "sobaya yaklaşma" dersin çünkü yaklaşmayı bilmiyorsundur; yaklaşmayı bilmiyorsan yaklaşmayacaksın. Bir aleti kullanmayı bilmiyorsa "tuşlarına basma, bu alete yaklaşma" dersin. Bunun gibi, aslında oradaki bize verilen önemli bir mesaj odur: doğru yaklaşırsan problem değil, yanlış bir şekilde yaklaşma.

Orada anlatılan kıssada bize verilen mesaj, insanda yanılgıya düşme, öz varlığının bilincinin gölgelenme ihtimalinin var olduğudur, diyor ilahi metin. Ve o ihtimali tetikleyen, Kur'an'ın diliyle şeytandır. Ama burada şeytan, deyim yerindeyse Adem'de, yani insanoğlunda o potansiyeli görüyor. O potansiyel tetiklendiğinde de sen hata yapmış oluyorsun.

Bize verilen mesaj ne o zaman? Hayatta bazı şeyler bizim potansiyel olarak var olan negatif eğilimlerimizi, yanlış düşünce, bakış ve yaklaşımlarımızı tetikleyebilir. Bu bir potansiyeldir, bu olduğunda dikkat et ve bunu fark ederek kendine zulmetmemek gerekir — bakın "nefsime zulmettim" diyor. Yani bir ego sana zulmedendir. Senin "ben" dediğin, "kendim" dediğin benlikler, o bahsettiğimiz egolar, aslında senin kendine zulmettiğin durumları ortaya çıkarıyor. O yüzden Allah'ın insana "nefsinizi arındırın" mesajı, "kendinize zulmetmekten vazgeçin, kendinize yaptığınız zulmü sonlandırın" demektir.

Yoksa "bu günahtır" deyip "sen kibirlisin, bu günah, biz sanki böyle günahı insanda normal olabilen bir şey ama Allah sevmiyor" diye düşünmek — öyle bir şey değil. Bu senin kendine zulmettiğin bir şeydir. Sen kendine zulmediyorsun, Allah da rahmetinden diyor ki kendine zulmettiğin bu benliklerin farkına var ve onları tasfiye et, başka bir şey değil.

Günah sevap deyince böyle kendi dışımızda bir otorite, bir emir ve yasaklar buyuran bir yaratıcı algısı biraz yanlış olabilir. Sanki genç benlikler için "Allah bunu niye haram etmiş, bu niye günah olsun" diye düşünülür — zaten sen anlamadığın için öyle oluyor. İnsan gerçekten anlasaydı: diyelim ki "affetmek daha hayırlıdır" diyor Allah. Ama ego diyor ki "yok, içimdeki intikam soğumuyor, böyle bir göreceğim onu." Halbuki Allah affetmenin daha hayırlı olduğunu söylüyor; sen de kendine zulmediyorsun. Allah aslında sana şunu teklif ediyor: kendine zulmetmeye devam mı etmek istiyorsun, o zulmü ortadan kaldırmak mı istiyorsun? "Mülk Allah'ındır" deyip özgür mü olmak istiyorsun, yoksa "bazı şeyler de benimdir" deyip kendine zulüm mü etmek istiyorsun?

İçkinin Sarhoşluğu ve Egonun Sarhoşluğu

İçki üç ayette yasaklandı. İlk iki ayette faydalarından ve zararlarından bahsediyor. Bundan yola çıkarak "bunun bir zararı yok, niye Allah böyle demiş" diyerek içkiye mesafe koymamak, "bir sakınca yok mu" diye düşünmek yanlış olur. Bazı şeyler izafi zarardır, mutlak zarar değil. Kur'an diyor ki, bizim gibi yobaz Müslümanlar gibi değil, "zinhar değil, içinde faydalar da var" diyor. Şimdi siz hangi hocadan duydunuz içkide bazı faydalar vardır diye? Çoğumuz duymuyor, benden duymuşsundur. Ben bunu içki içmeniz için söylemiyorum; bir kısım küçük faydalar olabilir, ne yapar, seni gevşetir, biraz rahatlatır geçici de olsa. Ama nihayetinde totalde zararı faydasından çoktur. Bu kadar açık. Allah bir şeyi örtüp bir şeyi abartmıyor, olduğu gibi söylüyor: zararı faydasından çoktur. Dolayısıyla akıllıysanız buna yaklaşmayın.

Bazı şeyler izafi olarak kötüdür, bazı şeyler mutlak olarak kötüdür, bu ayrı bir mesele. Ama diyeceğim şey, egonun sarhoşluğundan daha büyük bir sarhoşluk yoktur. İçkinin sarhoşluğu bırakınca geçer; ama egonun sarhoşluğu, sen farkında olmadığın için, sürekli olarak o egonun sarhoşusundur. Ömrün boyunca "ne zaman şunu elde edeceğim, ne zaman şu hedeflediğim şeye ulaşacağım, niye şuna sahip olamadım, niye çocuğum olmadı, niye insanlar beni kırıyorlar, niye insanlar samimi değiller" diye ömür boyu bunun sarhoşusun. Eğer fark etmezsen bir ömür boyu bu sarhoşluk içinde yaşayıp gideceksin.

Arzusuz ve Korkusuz Yaşamak: Şehadet ve Marifet

"Bazı şeylerin peşinden koşarak geçiyor" — koşan cahil egodur. "Nasıl geçmedi" diye koşma. Şimdi Kur'an'daki "yaklaşma" demesi nedir biliyor musunuz? Onu biraz açayım. Oradaki ayetin benim anladığım mesajı şudur: o ağaç, hayat ağacıdır; yani bütün bu âlemde gördüğümüz yaratılış olgularıdır, her türlü yaratılış, maddi ve manevi. O yaratılış ağacı — bu, birçok tasavvufi literatürde geçer, Hristiyan ve Musevi mistisizminde de geçer — yaratılış ağacıdır.

Kur'an demiyor ki "yaklaşma", diyor ki aslında insana: yaratılış ağacına ego arzuları ve korkularıyla yaklaşma; onun şahidi ve deneyimleyeni ol ama ona ego arzu ve korkularıyla yaklaşma. Bunu şuradan anlıyoruz — çok spekülasyon yapmakla eleştirilebilirim ama: Şeytan ne diyor? Ona bir arzu ve korku veriyor. "Niye yaklaşmayasın, bir melek gibi olmayasın, ebedi bir mülk sahibi olmayasın diye yaklaşma dedi" diyor; ona arzu ve korku verdi, o da o arzu ve korkuyla ağaca yaklaştı. Demek ki ağaca arzu ve korkuyla yaklaşmayacaksın. Adam gibi yaklaşabilirsen ne âlâ — "evleneceğim, mutlu olacağım" diye değil; sen ağaca arzuyla, korkuyla bakıp yaklaştın mı cennetten düşersin. Arzusuz ve korkusuz olarak yaklaş, işin sırrı bu. Ne zaman arzusuz ve korkusuz olarak bir şeyi deneyimlerseniz o zaman gerçek insansınız. Ego istetiyor, ben de o egoyu onaylamıyorum.

Bir bilgenin ifadesini söylüyorum: egosuz bir biçimde tecrübe edilen hayat gerçek hayattır. Siz ego ile tecrübe ettiğiniz için hayatta acı çekiyorsunuz; egosuz bir biçimde hayat tecrübe edilebilir. Allah'ın Adem'e, yani insanoğluna teklif ettiği de budur; uyardığı şey de bunun zıttıdır. "Ben neyin peşinde koşayım ya" — biri dese "İsmail Bey şunun peşinde koş, hakikaten bu koşulacak bir şey" — var mı bana bir öneriniz? Benim kendime bulduğum bir şey yok, ben hiçbir şeyin peşinde koşmuyorum.

"O kadar kitaptan sonra kolay hocam, o cümleler tabii" deniyor ama hiç ilgisi yok. "Şehadet" dediğimiz kavram, peşinde koşulacak bir şey değildir. Sen zaten şahitsen şehitsin; hayatın hakikatine şahitsen şehitsin demektir. Hiçbir şeyin peşinde koşmanıza gerek yok. Koşacağınız bir şey söyleyeyim: marifettir, kendini bilmektir, sonsuz ve mutlak olan yaratıcı ile olan doğal yakınlığınızı fark etmektir. Bu da aslında koşulacak bir şey değil, fark edilecek bir şeydir.

"Peşinde koşacağımız ne yapayım bunun için, bunun için ne yapalım?" Hiçbir şey yapma. O "ne yapayım" diyeni bul, onu da kenara koy. Bazen insana soru sormak için "ne yapayım" diyorum — bir şey yapma, çünkü o bir şey yapmak isteyen de ego, onu da bırak. Çabasız bir şekilde fark edeceksin, o kadar. Dolayısıyla ben niye bir şeyin peşinde koşayım? Bir şeyin peşinde koşuyorsan bir arzu ve korku tarafından yönetiliyorsun demektir. Ego da diyor ki "arzu ve korku olmazsa seni böyle bırakırım, yalvaç mal gibi kalırsın" — öyle bir ego var, "çok sıkıcı olur" diyor, "bir atraksiyon olsun, bir heyecan olsun" diyor. Bu egolara karşı da uyanık olun.

Egosuz bir biçimde yaşanan hayat gerçek hayattır. Ben bir şeyi hedefleyerek yaşamıyorum; bu dünyada yaşadığım şeyi bir şeyi hedefleyerek yaşamıyorum, ben hedefin kendisiyim. Nasıl ben bir şeyi hedefleyerek yaşayabilirim ki, merkez sensin. Nasıl bir şeyi kendine merkez ederek peşine koşuyorsun? Bakın en büyük tuzak bu: sen kendi merkezinin farkındalığını kaybediyorsun ve bir şeyi merkez edinerek peşine düşüyorsun. Mükemmel bir ego manipülasyonu. Zeki insan bunu fark edendir.

Cennet nedir? "Utkulî cennetî" diyor (cennetime gel, katıl anlamında), "benim cennetime gel" diyor. Zatının cennetine koşun. Yani aslında bu mesafesiz bir koşudur; siz bir şeye "koşuyorsunuz" ama Allah zaten kendi ruhundan size üflemiştir. Dolayısıyla insanın manevi yolculuğu bir mesafe yolculuğu değil, bir fark etme yolculuğudur. Orada dolayısıyla mecazi bir ifadedir o. Yani sana şah damarından daha yakın olan Allah'a nasıl koşabilirsin, zahir olarak? Bir mesafe, maddi bir şey yok ki orada koşabilesin. O mecazi bir şeydir: kendinize gerçek hedef olarak kendi içinizde olanı görün, size sizden daha yakın olan Rabbinizi hedef edin.

Bir şey daha söyleyeceğim: egonun ne yaptığı — mesela çocuğuna "eminim Allah'ım, sen niye bundan rahatsızsın" diyorsun, "ne çayı görmek istiyor, niye görmek istemeyen kim" — bırak yani hayatın akışını. Diyelim ki böyle çok güzel, bembeyaz bir kedi var; "ben siyah yavru istemiyorum" diyor mu öyle bir kedi? Demiyor. Bazı kediler görüyorum, çok güzel, bazı yavruları çok farklı renklerde, hiç benzetemezsiniz; "ben onu istemiyorum" diyor mu? Yok öyle bir şey.

Sadece karşındakinin cehaleti noktasında ona şefkat edebilirsin; onun cehaletini giderme konusunda sana bir imkân verirse yardımcı olursun. "Ben karşımda cahil birini istemiyorum" — kim diyor bunu? Cahillik kötü de, bundan niye rahatsız oluyorsun, onu diyorum. Bu onun karanlığı. Hazreti İsa'nın bir sözü vardır: "Güneş karanlıktan rahatsız olmaz" der. Kendi güneşse, karanlıktan rahatsız olur mu, güneş olmaz. Ben tabii ki bir cahil insanın cehaletinden dolayı kendine zulmetmesine üzülürüm, yardımcı olmaya çalışabilirim, destek olmaya çalışabilirim, hiç büyüklenmeden. Ama ben "cahil kalmayacaksın" diye ısrarcı olmam.

Benim bir akrabam vardı; "İsmail abi" dedi, "cahillik güzel şey" dedi. Sonra altı ay sonra bunalıma girdi, "bana bir şeyler anlat" dedi. Tamam, ben o altı ay boyunca onu cahilliğiyle özgür bıraktım, hiç karışmadım. Bana hatta "amca" deyip "İsmail, cahillik çok iyi bir şey, sana tavsiye ederim" dedi. "Sağ ol" dedim. "Ben de öyle" dedi, "cahillik mutluluktur" dedi, bana bunun felsefesini yapıyordu. Saygı duyarım ama onaylamam, rahatsız da olmam. Sonra o cehaletiyle bunalıma girdi; demek ki cahillik mutluluk değilmiş. Onun için rahatsız olan yine bir benliktir; çünkü bir arzusu var, oradaki arzu. Yani arzuladığı şey kötü değil ama arzulaması kötü, o arzu içinde olması. İsteyebilir — ne güzel olur o insan için aydınlanmak, bilmek, anlamak, güzel bir şey, bu ayrı bir şey. Ama "hayır, onun cahil kalmasını asla kabullenemiyorum, illa öğrenmeli, bunu arzu ediyorum ve bu arzumu da asla bırakamam" diyorsan, o kötü bir arzudur. Arzunun kendisi orada kötüdür. Arzu ettiğin şey güzel bir şey olabilir; insanların iman etmesini istemek güzel bir şeydir, ama "niye iman etmiyorlar" diye kızmak kötü bir şeydir.